Seyyid Muhammed Usta Hoca Efendi

 (H.1348) M.1928 yılında Kızılören kasabasında dünyaya geldi. Babası Kadiri Tarikatının Muhammediye Kolu ve Nakşi Tarikatının Halidi kolunun mürşidliğini yapan Seyyid Osman (k.s.) Efendidir.

Devamını oku...
yazi.gif

Makaleler

Kadiri Yolunu Yaşayanlar

Kadiri Yolunu Yaşayanlar
PEYGAMBERİMİZ (S.A.V) ZAMANINDA TARİKAT VARMIYDI?
Bir diğer konu bir kısım insanların Resullah (s.a.v.j Efendimiz zamanında tarikat ve müridlik diye birşey yoktu.
Bu olgular sonradan oluştu, iddiaları ile gündeme getirdikleri konudur. Bizlerde bu yazmış olacağımız kitabın her kesim insan tarafından okunabileceğini düşünerek böyle bir konunun insanların akıllarını ne denli karıştırdığının da bilincinde olduğumuzdan artık bu karışıklığın, bu asılsız iddiaların ortadan kalkması için, ortadan kalkmasa bile bu kitabı okuyan kardeşlerimizin bu iddialarıla karşılaşt.ıkları zaman gerçek sizin dediğiniz şekilde değil, gerçek bakın bu Şekildedir diyebilmeleri için açıklık getirmeye dilimizin döndüğü, kalemimizin yazabildiği kadarıyla aktarmaya çalışacağız.
Resulullah (s.a.v.) Efendimiz zamanında isim olarak müridlik yoktu denilebilir, ama yaşaıntı olarak bütün ashabı kiramın yaşantısı tam manasıyla mürid yaşantısıydı ve ashabının mürşidi, irşad edeni Hz. Muhammed Mustafa'nın (s.a.v.) kendisi idi.
Bugün İslâm alemine baktığınıız zaman şunu görürüz.
Resulullah'ın ve ashabının yaşantısına ayak uydurmaya çalışan tarikat müridleri, dervişleri ve o yaşam şeklini öğütleyen, yaşatmaya çalışanlar ise yine tarikat şeyhleri ve mürşidleridir. Nitekim ashabı suffa "suffa" ismini sofılikten dolayı almışlardır. Tasavvuf ilmi de ismini aynı şekilde sufı kelimesinden almıştır.
Resulullah (s.a.v.) Efendimiz zamanında yaşayan ashabı suffa kendilerini tamamen dünya meşgalelerinden çekip almış bütün günlerini ve gecelerini Allah Rusulu'nün mescidinde onun sohbetlerini dinleyerek, onun söylediklerini kendi hayatında tatbik edip kendisinden sonrakilere de anlatan, bütün ömürlerini Allah Resulu'nün mescidinde ibadet ederek geçiren ve zenginlerin getirdikleri, verdikleri ufak, tefek şeylerle hayatlarını idame ettirmeye çalışan insanlardır.
Belki isimler değişmiş olabilir. Resulullah (s.a.v.) Efendimiz zamanında isim sufı iken günümüzde ise mürid ya da derviş olmuşsa da değişmeyen yaşam şekli yaşama sistemi, kısaca İslâm'ı bilip anlama şekli hep aynı kalmıştır.
Günümüz İslâm aleminde İslâm ile ilgili müsbet ilimlerin içinde Resulullah'ın yaşantısını, asrı saadette yaşayan müslümanların yaşantısını anlayıp en iyi şekilde en samimi bir kavramda, en mistik detaylarıyla, en ince ayrıntılarıyla anlayıp anlatan ilimdalı tasavvuf ilmidir. Bir örnek vermek gerekirse: Günümüz müsbet ilimlerinden olan Tefsir, Akaid, Fıkıh ilimlerinde kolay kolay tasavvufla ilgili birşey bulamayız.
Oysa Tasavvuf ilminde hem Tefsir hem Akaid hem Fıkıh hem hadis ilminden çok şeyler bulabiliriz. Bu demek oluyor ki Tasavvuf ilmi müsbet olan bütün İslâmî ilimleri bağrında toplamıştır. Resulullah (s.a.v.) Efendimiz zamanında müridlik yoktu diyenlere o Nebi-i muhteremin hayatından bir örnek vererek cevap vermek isteriz.
Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: Bir kısım kendisini tamamen Allah'a adamış, onun rızasından başka bir şey düşünmeyen fakirliği kendilerine libas olarak kabullenmiş o zamanın tabiri ile "Sufı" günümüz tabiri ile "Mürid, Derviş" yaşantısını kendilerine şiar edinmiş ashabı ile birlikte otururken, bunların içinde Salmanî Farisi, Ebudderda ve Bilâli Habeşi Hazretleri de vardı. Kureyş'in ileri gelenlerinden bir kısım insan kendisiyle görüşmek istediklerini lâkin yanında oturan o fakir insanları uzaklaştırması gerektiğini onlarla aynı ortamda bir araya gelemiyeceklerini Peygamber'imize ilettiler.
Resullah (s.a.v.) Efendimiz kendileriyle konuşmak isteyen Kureyş'in bu ileri gelenlerinin müslüman olmalarını çok ama çok istiyordu.
Bunu son derece arzu eden Peygamber'imiz (s.a.v.) o adamlar geldiğinde çevresindeki o fakir müslümanların dışarı çıkmasını bir an için düşünmüş olmalı ki Cenabı Hak (c.c.) kendisini hemen Kehf suresinin 28. ayetini göndererek uyarmıştır. Allah tarafından bu uyarma sadece Kehf suresinde değil Cenabı Hak aynı konuya "Abese suresinde En'am suresi 52. ayetinde de" yer vermiş ve bu önemli konuyu bu şekilde üç suredeki bu ayetleriyle perçinlemiştir. Bu ayetlerin içeriği neydi? Gelin hep beraber bu ayetlerin içeriğini inceleyelim ve Resulullah zamanında müridlik, dervişlik, su ılik var mıydı yok muydu? karar verelim. Allahu Teâlâ (c.c.) Kehf suresi 28. ayetinde mealen şöyle buyuruyor: «"Kendini sabah, akşam Rab'lerine dua eden onun cemal yüzünü dileyen kimselerle beraber tut (onlarla beraber bulunmaya candan sabret) Gözlerin dünya hayatının süsünü isteyerek onlardan başka yana sapmasın. Kalbini bizi anmaktan alıkoyup, nefsinin arzusuna uyan ve işi hep aşırılık olan kişiye itaat etme. "» Ayeti kerime "sabah akşam Rab'lerine dua eden, cemal yüzünü dileyen" insanlardan bahsediyor.
Yüce yaradanımız Resulü'ne bir an dahi gözlerini onlardan ayırmamasını emrediyor. Şimdi günümüze dönelim. Ve kendi kendimize soralım, bugün sırf allah'ın cemal yüzünü dileyerek sabah akşam Rabb'lerine dua eden insanlar hangi toplumlardan çıkıyor. Bu insanları hangi mektepler yetiştiriyor.
Ayeti kerimeye göre bu tür insanlar Cenabı Hakk'ın nazarında son derece itibar görüyor. Resulü'nü bile bu insanlardan bir an dahi gözlerini ayırmanası açısından uyarıyor. Allah'ın son derece kıymet rerdiği bu insanları günümüzde ararsak nerelerde bulabiliriz? Cevabı çok kolay tabiki bir tarikat mektebinde bir gerçek mürşidi kâmilin dizinin dibinde bulabiliriz. O halde şöyle diyebiliriz. Resulullah (s.a.v.) zamanında nasıl ki dünya hayatını ahiret hayatının gerisinde tutan ebedi hayatı ön plana alan, tek dilekleri tek arzuları Allah'ın rızasını kazanmak olan suiıler, dervişane, müridane yaşayanlar vardıysa bu günde aynı yaşam tarzını idame ettirmek isteyen sofiler, dervişler ve müridler vardır.
Yukarıda ayeti kerimenin mealinden anladığımıza göre de Cenabı Hakk'ın kulları içinde rağbet ettiği, değer verdiği, itibar gösterdiği kullar da bu bahsedilen sofıler, dervişler ve müridlerdir. İşte bir diğer ayet: "Sabah ahşam Rab'lerinin rızasını isteyerek O'na yalvaranları kovma," En'am suresi 52. ayet. diye Resulü'nü ikaz ediyor, Yüce Yaradan'ımız. Cenabı Hakk aynı konuya Abese suresi 1'den 10. ayetine kadar olan bölümde de yer vermiş ve mealen şöyle buyuruyor. «"Surat astı ve döndü, kör geldi diye ne bilirsin belki o arınacak yahut öğüt dinleyecek te öğüt kendisine yarayacak, kendisini zengin görüp tenezzül etmeyene gelince, sen ona yöneliyorsun onun arınmamasından sana ne? Fakat koşarak sana gelen Allah'tan korkarak gelin ise, sen onunla ilgilenmiyorsun."» Cenabı Hak (c.c.) Resulüne bizzat çevresindeki fakir dünyayı atmış, takvaya yönelmiş Allah'tan rızasını dileyen, bekleyen o insanlara yönelmesini, onlardan bir an bile ayrılmamasını emrediyor. Demek oluyor ki, takva üzere yaşamayı dervişane yaşamayı, müridane yaşamayı Cenabı Hak Resulü vasıtasıyla kullarına emrediyor.
Allah'ın açık açık bir çok ayetinde bahsettiği, methettiği, bu hayat şekli bu hayat tarzı o zamanda vardı. Bugünde var, kıyamete kadar da var olacak, İnşaallah. Bütün bu ayetlerin, hadisi şeriflerin ışığında şunu anlıyoruz.
Cenabı Hak (c.c.) kullarını yarattığı ilk andan itibaren kıyamete kadar onlardan kendisine varabilmeleri, kendisine kulluk edebilmeleri için vesileler edinmelerini sebepler aramalarını emrediyor. Resulullah (s.a.v.) Efendimize kadar olan zamanda bu vesileler Peygamberler ve Nebiler idi. Daha sonra Resulullah (s.a.v.) Efendimiz ile birlikte Peygamberlik, Nebilik vesilesi son bulduğundan dolayı ondan sonra günümüze kadar bu vesileler varisi nebi olan Allah dostları, evliyaullahlar yani mürşidi kâmiller olmuştur.
Ve kıyamete kadar da böyle devam edecektir. Bizlere düşen de bu Allah dostlarını eleştirmek yerine onlara çamur atmak yerine, yaşarken onları bulup eteklerine yapışarak istifade etmek olmalıdır. Çünkü insanlar içinde yaradanına karşı en samimi bir şekilde kulluk eden onlardır. Çünkü dünyayı boşayarak, ondan yüz çevirerek yüzlerini yalnız Allah'a (c.c.) çeviren onlardır.
Çünkü Allah'a varan yolların ve bu yollarda karşılaşılacak olan bütün meşaggatleri bilip ona göre insanlara yardımcı olmaya çalışan onların Allah'a varan yollarda takılmadan, üzülmeden, ezilmeden yürüyebilıneleri için ömürlerine feda eden onlardır. Yine aynı şekilde onlar Allah'ın (c.c.) «"Haberiniz olsun ki Allah'ın veli kulları için hiçbir korku yoktur. Onlar hiçbir zaman mahzun da olmayacaklardır ." » ayetindeki (Yunus 62) müjdelerine mazhar olmuş kimselerdir.Bu insanları eleştirmek yerine toplumların en faydalı en değerli kişileri olarak kabul edip onlardan faydalanmak gerekir.
Mürşid-i Kamilleri nasıl tanıyacağız ve mürşidlerin sıfatları nelerdir?
İsimlerinden de anlaşıldığı üzere mürşidi kamil maddi manevi olgunluğu bünyesinde toplamış ümmeti muhammedi hakka davet ederek hak yoldaki gerçekleri gösteren, insanları irşad edebilecek zahiri ve batı-nı ilme sahip olan kişilere denir.
Onların tek talip oldukları şey "Hakk"tır. Onlar herşeyleri ile Hakka aşıktırlar. Onun rızasından bir an bile ayrılmazlar. Onlar maddi ve manevi cömert insanlar olup kimseden birşey saklamaz ve kıskanmazlar. Onlar sabır abidesi gibidirler.
Bütün bela ve musibetlere tahammül ederler, îmanlarının gereğini en küçük ayrıntılarına varıncaya kadar yerine getirirler. Yemekten, içmekten ziyade yedirmeyi ve içirmeyi severler. Onlar bu dünya için Allah ne murad etmişse ona kanaat ederler.
Onlar bir mütavazilik ve cesaret örneğidirler. Allah'ın Kur'an'ından Rasulullah'ın ahlakından bir an ayrılmazlar. Kendilerine tabi olan, bağlanan müridlerinin bütün müşkillerine ortak olurlar ve halletmeye çalışırlar. Cenabı Hak (c.c.) onların dua ve niyazlarım geri çevirmez ve o zatların duaları birer şifa kaynağıdır.
Özetle onlar kendilerine tabi olanları Allah ve Resulü'ne vasıl etmek için ellerinden gelen herşeyi harcarlar ve yaparlar. Ahmed Ziyaüddin Hazretleri "Camiul Usul" adlı eserinde mürşid'de bulunması gereken beş temel şartı şöyle sıralar:
1. islamiyet! (dini) çok iyi bilmeleri gerekir.
2. Manevi zevk sahibi olmaları gerekir.
3. Şefkat ve himmetleri bol ve ali olması gerekir.
4. Allah'tan gelen herşeye razı olmuş bir durumdaolurlar, (yani nefsin marziyye makamında) bulunma-ları gerekir.
5. isabetli bir görüşe ve tesirli telkin ve sohbetlere sahip olmaları gerekir.
Bu beş temel şartı mürşidinde bulan bir mürid o mürşide her şeyiyle teslim olabilir.Dini bilgisı kıt, şefkat ve himmeti dar, Allah'a (c.c.) tam teslim olmamış, telkin ve tesirli sohbetleri olmayan ve bütün bunlara rağmen ben mürşidim iddiasında bulunan bir insan, etrafina toplanan ve ondan meded uman insanları yarı yolda bırakmaktan öte birşey yapamaz. Netice itibarı ile o insanlara yazık etmiş olur. Kitabımızın basında da belirtmiştik, şeriatı bilmeyenler tarikatı asla öğretemezler.
Zahirde ve batında kendisine yeteceğine inandığı bir mürşide bağlanan bir müride yol alabilmesinde, bu uzun yolculukta lazım olacak şeyler nelerdir?
Tarikata giren bir mürid herşeyden önce doğru o-ması gerekir. Çünkü bütün tarikatların temelinde doğruluk yatar. Doğruluğu kendine şiar edinmeyen bir mürid hiçbir yere varamaz, îlk önce hakkı ve doğruluğu benimsemek ve yaşamak gerekir. Gerçek tarikat şeyhleri hiçbir zaman müridlerine zor, aşılması, gidilmesi imkansız yollar göstermemişlerdir.
Aksine en kısa ve en doğru yolu gösterip onu yaşatmaya çalışmışlardır. Mürid daha sonra niyetin! ve amelim düzeltmelidir. Helali haramdan, farz-ı sünnetten ayırd edecek kadar şer-i ve fıkıh ilmini bilmesi gerekir. Mürid, sürekli, her an Allah'ın kudret eli altında olduğunu bilmeli ve buna göre hallerini hareketlerini kontrol etmelidir.Mürid, kendisine ait olsun başkalarıyla ilgili olsun sırları çok iyi saklanmalıdır, içinde bulunduğu maddi ve manevi halleri, dereceleri hiç kimseye söylememelidir.
Ancak herşeyini her durumunu kendisiyle ilgili tüm ayrıntıları, bilgileri şeyhine mürşidine bildirmelidir. îfrat ve tefride sapmadan şeyhinden aldığı maddi ve manevi görevleri ve emirleri yerine getirmelidir.Mümkün surette haramlardan kaçmalıdır, mürid haramlardan kaçtığı kadar şüpheli olan şeylerden de kaçmalıdır. Çünkü şüpheli olan şeyler insanı zamanla takva ehli olmaktan uzaklaştırır. Mürid kendisin! aynı zamanda nifaktan koruyarak kalbini bu tür şeylerle meşgul etmemelidir.
Şeyhinin sohbetlerine devam etmelidir.
Müridin şeyhinin sohbetlerine devamlılığı çok önemlidir.
Tabiki bu söylememiz şeyhin yakınında olan müridler için geçerlidir. Fakat diyelim ki şeyh istanbul'da, mürid erzurum'da yada izmir'de ise bu müridde şeyhindenalmış olduğu rabıta ve tefekküre devam etmeli varsa kitaplarından risalelerim takip etmelidir. Onu tarikatından, şeyhinden uzaklaştırabilecek gururlu, kendini beğenmiş insanlardan kaçarak son derece edepli olmalıdır.Şazeli Hazretleri (k.s.) şöyle buyuruyor. "Bir müridde sayacağımız şu kötü hasletler varsa o kendini mürid olarak değil de taş, toprak olarak kabul etsin. Nedir o hasletler?- Küçüklere şefkat ve merhamet sahibi değilse,- Bu.yukle.re saygısız davranıyorsa,- Kendi öz canına acımıyorsa,- Nefsini herşeyi yapabilecek kadar serbest bırakı-yorsa,- Zalimlerle, inancı az insanlarla oturup kalkıyor-sa.- Gerçek tarikat erbaplarından uzak kaçıyorsa,- îhtiyaçlı, fakir ve yetimlerin yardımına koşmu-yorsa,- Beş vakit namaz adevam etmiyorsa (Cemaatle namaz kılmaktan acizleniyor kaçıyorsa) O kendisine mürid değil de ben taşım, benim topraktan, ağaçtan farkım yok desin.
Mürid bir gününü yani 24 saatim gayet itina ile rızaullah için değerlendirmelidir. Şöyle ki; nefsi hesaba çekmeli, tefekkür ettirmeli, dualardan ve münacatlardan ayrılmamalı, zikir meclislerine ve o meclislerdeki ihvan kardeşleri ile sohbetlere devam etmeli, bunların dışında kalan vaktinde de Allah'ın mubah kıldığı şeyleri yapmalı yasaklara ve haramlara uzanmamah, bulaşmamalıdır.
Mürid, yaptığı herşeyi rızaullah için yapacak. Sürekli olarak Cen'ab-ı Hakk'ın (c.c.) kontrolü altında olduğunu unutmayacak ve çevresindeki herşeye, her fiile bir sebep gözüyle bakacak, onları yani o sebepleri birer basamak olarak kabul edip o basamaklarla Allah'a (c.c.) yükselmeye çalışmalıdır.' Allah'tan başka herşeyi gönlünden çıkarıp almaya çalışmalıdır. Mürid Allah'tan başkasından birşey istememeli ve beklememelidir. Allah'ın vereceğim kullardan beklemek o müridin acizliğine delalet eder.Mürid Allah'ın servetine güvenip herşeyi ondan dilemek ve herşeyi ondan beklemek ondan gayrısına minnet etmemek ve el açmamalıdır. Gerçek zenginliğin bu olduğnu unutmamalıdır. Yine Ahmed ziya Üddin hazretleri (Camiul Usul) adlı eserinde bizlere hitaben şöyle buyuruyor. Salik (mürid) kalbin! diri tutacak şeylerle diriltmeli ve arızaları varsa tamir etmelidir. Kalbin tamiride dört şey karşılığında yine başka dört şeye dikkat etmekle olur: Birincisi: Dünyanın bir gurbet evi ol düğünü hatırdan çıkarmamak ve bu evde kötülüğe götürücü nefse acımamak ve ona uymamaktır.
Nefsi emmarenin kötülüğü karşısında ona teslim olmamak lazımdır. Böyle olmazsa ne olur? Kalp nefsi fenalıklarla meşgul olur ve maksadına ulaşamaz. îkincisi: Ölüm anında vukuu bulacak dehşeti hatırdan çıkarmamaktır. Bu hal öyle bir hal ki insana dünyanın geçici bütün güzelliklerim unutturur, însanı zühd ve takva sahibi yapar. Böyle olmazsa ne olur? ölümü unutup dünyadan dünyalıktan mahrum kalma endişesi başlar. Hiç ölmeyecekmiş gibi ümitlere kapılır bu halde kendisine her türlü bela ve mihnet getirir. Üçüncüsü: Kalbi Allah sevgisinden boş ve mahrum etmemektir.
Böyle olmazsa ne olur? Müridde uzun ümit ile gururun kalbi kuşatması başlar.Kalbin bütün gururla, uzun ümitlerle kaplanması ibadette tembellik etmenin veya tamamen bırakmanın anahtarıdır. Dördüncüsü: Daima Allah'ın huzurunda olduğunu ve onun kapısında beklediğim hatırdan çıkarmamaktır. Böyle olursa mürid her hareketinin şeriata uygun olup olmadığım sürekli kontrol eder. Her işinden sonra kendini yani nefsini hesaba çeker. Bu durumdaki her müridi ise her an haya duygusu kuşatır.
Böyle olmazsa ne olur? Mürid her an Allah'ın huzurunda olduğunu unutursa, Allah'a karşı cüretkar davranmaya, keni nefsini beyenmeye başlar hareketlerin de şımarıklık gibi çok çirkin haller baş gösterir. Allah'ı (c.c.) îsîamı ve onu bütün değerlerim hafife almaya başlar.Nitekim Cenab-ı Hak Kur'an-ı Kerîm'de "Fussilet suresi 23. ayeti" celilesinde mealen şöyle buyuruyor. "işte Rabbinizi böyle sanmanız sizi mahvetti ve zarara uğrayanlardan oldunuz." Tarikatlarla hatta îsîam diniyle alakası yokken sonradan uydurulup dine ve tarikatlara maledilen bid'at ve hurafelerden şiddetle sakınmak lazımdır.
Günümüz insanlarının çoğu birbirlerine hep sorarlar tarikat nedir?
Dinimizdeki yeri neresidir? Herhangi bir tarikata girmek şart mıdır?
Tarikatların ne olduğunu kamil manada anlamak için ilk önce şeriatin ne olduğunu bilmek gerekir. Allah'ın (c.c.) şeriatini tam manasıyla içine sindirmiş bir insan, kabullenmiş bir insan tarikatın eksikliğim kendi bünyesinde zaten hissetmeye başlar. Çünkü Allahu Teala'nın nizamını, şeriatini içine sindirip kabullenen her insanda bu nizamı hayata geçirip, yaşayıp yaşatması gereği hasıl olur. îşte tarikatta bu nizamı, bu şe-riati en iyi şekilde takva üzere hayata geçirip yaşama şeklidir.
Şeriat kurallar ve bu kuralları tam olarak bilmektir. Tarikat bu kuralları tam manasıyla yaşamak ve yaşatmak yoludur. Yoksa birçok insanımızın anladığı manada tarikat, dünyadan elini eteğim çekmek sadece kendini ibadete vermek değildir. Çünkü Rasulullah (s.a.v.-) ashabı ve gerçek tarikat erbabları böyle yapmamışlardır. Onlar aksine şeriat! bütün incelikleriyle ilmi manada bilip, takva üzere yaşamış, aynı zamanda ticarette yapmışlar, devlet işleri ilede uğraşmışlar, ailevi düzenlerim de devam ettirmişlerdir.
Yani evlenmişler ve çoluk çocuğa da karışmışlardır. Kısaca Allahu Teala'nın helal kıldığı her şeyden fayda-lanmışlardır.Dinimizdeki yerine gelince, Cenabı Hak (c.c.) Kur'an'da, Yunus suresi: 62, 63, 64. ayetlerinde mealen şöyle buyuruyor: "iyi bil ki Allah'ın veli kullarına hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. Onlar ki inandılar ve korundular. Dünya hayatında da ahirette de müjde onlara, Allah'ın kelimeleri (sözleri) asla değişmez, işte bu büyük bir kurtuluştur." Tarikatları veli mektepleri olarak kabul edersek, Allah'ın bu va'dini de bunun yanma koyarsak tarikatların dinimizdeki yeri kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.Bununla birlikte, dinde yani şeriatta olan herşeyin zahiri ve batını şekilde araştırılmış daha saflaştırılmış şekli vardır tarikatta.
Bu araştırma ve saflaştırma kulların daha iyi anlaması ve daha kolay ve zevk alarak yaşaması doğrultusundadır. Tarikat, nefisle yani insanın kendi içindeki gurur, kibir, riya gibi kötü hasletleriyle mücadele etmesidir, zira bir muharebe sonunda Rasulullah (s.a.v.) ashabına asıl muharebenin yeni başladığım söyleyince ashab "Ya Rasulullah bu çetin ve kanlı muharebeden daha büyük ne olabilir ki?" diye sormuşlar O da: "Nefislerimizle olan savaşımız yeni başlıyor, ganimet dağıtımında esirlere mua melede nefislerinize uymayınız," diye öğütlerde bulunmuştur. Yani tarikatı öğütlemiştir.
Tarikat, şeriat üniversitesinin doktora yapma bölümüdür. Bu doktora yapmaya hak kazanmış kamil insan ilk önce doktor olur, sonra doçent sonra da profesör. Ama bu makamlara gelebilmek için ilk önce şeriatın ilk okulunu, orta okulunu, lisesini ve üniversitesin! okumak ve mezun olmak gerekir.
Herhangi bir tarikata girmek şart mıdıra gelince, insan manevi açıdan olgunlaşmak, nefsinin heva ve heveslerinden kurtulmak, kendi içini temizlemek, şeriat! kamil manada yaşayıp yaşatmak mana aleminde yükselmek niyetinde ise şarttır. Tarikat kulların toplum hayatında, aile hayatında, iş hayatında kısaca her sahada yaradanından korkması, yüreğinin onun adı anıldığında bile titremesi halidir. Sözün özü her gönüle manevi bir jandarma manevi bir bekçi koyma halidir. Hal böyle olunca hangi insan bunu istemez? Hangi insan buna karşı çıkabilir. Onun için şeriatin inceliklerim bilmek isteyen her insan için bir tarikat yolu şarttır diyebiliriz.
Kısaca şeriatsiz olgunlaşmış bir tarikat hayatı, aynı şekilde tarikatsiz olgunlaşmış bir şeriat yaşantısı düşünülemez. Tarikatların zahiri, pratik manasım birkaç cümle ile özetledikten sonra, fakirane dilimizin döndüğü kadar biraz da batını (gizli) manasından bahsetmek isteriz. Tasavvuf yolu, yani tarikatlar, mana aleminde, ba-tını alemde devamlı surette Allah'ı (c.c.) hatırlamak ve sürekli ondan korkmaktır, însan nasıl zahirde hazır-ladığı, düşündüğü şeyden uzak kalamazsa, işte tari-katta insana hatırlattığı şeye yani Allah (c.c.) ile de-vamlı birlikte olnaaya sevk eder ve sürükler. Nitekim Cenabı Hak zülciel h.z. Maide suresi 35. ayetinde me-alan şöyle buyuruyor. "Ey iman edenler, Allah'tan korkun ona (yaklaşmak) için vesileler arayın ve onun yolunda cihad edin, ta ki muradınıza eresiniz."Tarikat insanı Allah'a yaklaştırır ve Allah ile bir-likte kılar. Tarikat insanın Allah için gözünden dökü-len yaştır.
önlündeki nefsi emmaresiyle savaştır. Ta-rikat şeriat gemisine binip, denize açılmak ve o engin-lerdeki sırları, güzellikleri keşfetmektir. Tarikat bü-tün alemi yaradanının gözüyle görmek ve bütün mah-lukatı yaradanından ötürü sevmektir.
Kısaca tarikat bütün gönülleri birleştirip Allah'a doğru yürümektir.Mevlana hazretleri ne güzel söylemiş:"Aşıkların sevinci ve gamı sadece Allah'tır. Onla-rın el emekleri ve ücretleri de yine O'dür. Her kim de Allah'tan başkasına bir aşk varsa o aşk şeker yemek kadar tatlı da olsa yine can çekişmek kadar acıdır." Yine Peygamber (s.a.v.) Efedimiz Rabb'ine şöyle iltica ve niyaz eder ve der ki: "Senin öfkenden rızana sığını-rım, Ya Rab! Senden Sana sığınırım" Evet tarikat Al-lah'tan yine kendisine sığınma yöntemidir. Tarikat ya-radanın kapısından başka gidilecek bir kapı olmadığı-nı benimseten yoldur. Bunların ötesinde tarikat aklınbile idrak edemediği olağan üstü halleri yaşamaktır. Özetle tarikat yine Peygamber'imizin: "Allah'ın ahlakı ile ahlaklanınız." hadisinin özüdür, içeriğidir. Tarikat altunu has hale getirmektir. Daha sonra da bu has altunu kalıplara dökmek ve ondan çeşitli güzellikteki mücevherat ortaya çıkarmaktır. Tarikat, şeriattaki su ve toprak ile yapılan temizlikle yetinmeyip kalpleri temizleme yoludur.
Tarikat Ramazan orucunu tutan bir insanın yemek içmek şöyle dursun orucu bozulacakkorkuşu ile kötü sözden, gıybet etmekten bile korkmağı halidir. Tarikat, Allah demektir. Allah'ı sevmektir, O'ndan korkmaktır. O'nun kapısından başka bir kapı aramamaktır. Tarikatı zahiri batını manada makul ve anlaşılabilir ölçülerde dilimizin döndüğü şekilde açıklamaya çalıştıktan sonra, şimdi de tarikat nasıl başlar ve nasıl devam eder? Bununzerine birkaç kelam etmek isteriz. Tarikat yolu murad etmekle başlar. Zaten mürid demek murad etmek demektir. Daha sonra önceden bahsettiğimiz gibi şeriat üniversitesin! bitirmiş bir profösörün (Kamili mürşidin) eteğine yapışmak ve onun derslerine katılmakla devam eder.
On iki hak tarikat ve bunların çeşitli kolları vardır. Bunların bir kısmı günümüze kadar ulaşmamış ve yine bir kısmı da özünden çıkanlarak yani tahrib edilmek sureti ile gayesinden saptırılmak istenmiş olsa bile yine de gerçek ve hak olan tarikatların ve onları canları pahasına yaşatmaya çalışan kamili mürşidlerin bugüne dek Elhamdülillah varlıklarım koruyabil-meleri büyük sevinç ve öğünç kaynağımızdır.Geçmiş asırlarda ve günümüzde her ne kadar benimsenmeselerde tarihe baktığımızda bütün maddi manevi icadların; ilimlerin ve fetihlerin altında o tarikatların ve onların kamili mürşitlerinin manevi imzaları açık açık görmemiz büyük bir gerçektir.Cebir ilminin temelinde ve hatta isminde bile bir Allah dostunun imzası vardır.
Tıbbiyede îbni Sina hakeza öyle yine Osmanlı împaratorluğunun kurulmasında Şeyh mürşid Edebali'nin imzası İstanbul'un fethinde büyük mürşid Akşemseddin Hz.nin imzasım (manevi) bulmak her kesim insan tarafından kabul edilen bir gerçektir.Günümüzde maalesef tarikat yollarının önünün kesilmek istenişi bu yolların yadırganışı, yok sanılma-sı, bizleri yukarıda saydığımız zahiri ve batınî ilimlerden yine aynı şekilde zahiri ve batınî fetihlerden uzaklaştırmış, bizi bize hiç yakışmayacak şekilde bir zamanlar ismimizden bile çekinen kavimlerin kapısında dilenci durumuna düşürmüştür.Evet geçmişte Allah'ın dostlanna sahip çıkan ve onların yollarına maddi ve manevi destek veren top-lumları Cenabı Hak yüceltmiştir. Şimdi ise onları yadırgayan, küçümseyen, yok sayan, ezen toplumların durumuda ortadadır. Yukarıda belirttiğimiz on iki tarikattan biri de Ka-diri tarikatıdır.
Adım zamanın en büyük mürşidi, alimi olan Gavsulazam AbduiKADÎR Geylani hazret-lerinden almıştır. Kadiri tarikatının ve diğer tarikat-ların piri ve yol gösterenidir. Burada manevi rütbele-rin en büyüğü olan "Gavsül-Azam" nedir? onu açıkla-mak isteriz.Her toplumun manevi bir büyüğü bir manevi başı vardır. Bu baş o topluluğun kutubudur. Bütün zahiri ve manevi olgunluğu şahsında toplamış olan bu kutu-ba GAVS denir. Her devirde bir tanedir, işte kendi devrinin, kendi asrinin en büyüğü, Gavsül Azam'ı da Abdülkadir Geylani hazretleridir.Günümüzden 945 yıl önce yani hicri 471 yılında "Geylan" kasabasında dünyaya gelmiştir. Bu fani alemde 90 yıl yaşamış ve ebedi aleme göçmüştür. Ba-bası Seyyid Ebu Salih'tir.Soyu baba tarafından Hz. Hasan (r.a.) Efendimize, anne tarafından Hz. Hüseyin (r.a.) Efendimize daya-nır. Yani anne ve baba tarafından soyu Peygamber Efendimiz'in torunlarına dek uzanır.Abdülkadir Geylani Hazretleri Hanbeli mezhebinde idiler.Türbesi Bağdat'tadır.
Kaynak: Kadiri Yolunu Gerçekte Yaşayıp Yaşatanlar
Tefekkür-ü Mevt "ölümü düşünmek"
Tefekkür-ü Mevt ölümü düşünmek ve onu günde bir defada olsa beş dakika kadar hatırlamak, bizim tarikatımızın değişmez bir prensibidir. Ölümü tefekkür etmek, ölümü hatırdan çıkarmamak müride herşeyden önce dünyanın kendisi için bir gurbet evibir gurbet diyarı olduğunu hatırlatır bunu sürekli hatırlayan bir müridde o gurbet evinde kendisine sılada lazım olacak şeylerin peşine koşar, boş heva ve heveslerin isteğine cevap vermez. Ölüm halini düşünmekten uzak olan bir mürid ölümü unutur bütün emellerim dünyaya bağlar. O gurbet evinden hiç ayrılmayacakmış gibi dünya ve dünyalık-lar, boş heva ve heves ve de malayani işlerden kendini ayıramaz.Bu tefekkürü mevtin (ölümü düşünmenin) zahiri manası, batini manasına gelince burada da mürid, "Mutu gable ente mutu" yani ölmeden evvel ölümü tadın, ölmeden evvel olun, düsturunu kendisine ilke denir.
Bu ne demektir? Müridin nefsi emmaresinin ruhuna hoş gösterdiği kötü hasletlerinden sıyrılması, silkinip ayrılması demektir. Müridin yaptığı ibadet ve taatleri, ruhuna gıda şekline gelerek o ibadet ve taatler kendisini günah-lardan sakındırmalıdır. Ahlakım ve ruhunu terbiye edebilmelidir. Ahlak ve ruh terbiye edildikçe tüm işle-nen ameller ruha gıda haline gelir ve tabiatıyla o ruhda, yavaş yavaş kötü hasletlerinden sıyrılarak, ayrılarak, yani yavaş yavaş o ruhda, kibir, riya, zulüm, hased, kin vs. vs. gibi kötü hasletlerden ayrılarak yerini tevazuya, adalete, alçak gönüllülüğe ve tevekküle bırakacak olması demektir, îşte ölmeden önce ölüm nefsin kötü huylarım yok etmek, öldürmek demektir. Nefsin bu kötü haseletleri yok oldukça ruh kendi öz benliğim bulur kendi özüne doğru yükselmeye başlar.Haliyle o ruhun sahibi mürid de; çeşitli manevi mevki ve makamlara nail olur.îşte tefekkürü mevtin zahiri ve batını manalarım ve faydalarım böyle özetledikten sonra tefekkürün yapılış yani münferid derslerde ve toplu zikirlerde tefekkürü mevt'in yapılma, düşünme şekli nasıldır. Biraz da ondan bahsedelim. Gözler kapatılarak kendimizi sekaret halinde ölümle pençeleşir bir vaziyette düşünürüz. Daha sonra da Allah'ın emri olan ölüme teslim oluruz. Yakınlanmız üzerimizdeki elbiselerden bizi soyup imam efendiye teslim eder. imam efendi cesedimizi bir güzel yıkayıp temizledikten sonra kefenleyip tabuta koyarak camii önündeki musalla taşma taşınırım.
Sonra cema-at namazımızı kılar ve omuzlarda bizi kabristana taşırlar. 'Kur'an'lar okunmaya başlar, bu arada cesette tabuttan çıkrılarak ebedi istirahatgah olan o daracık kabre yerleştirilir. Üzeremiz ilk önce bir sıra tahta daha sonra da yaradılışımızdaki Allah'ın kullandığı hammedde olan toprak kapatılır. Artık bizim için bir yardımcı, bir dost, bir yaranın bulunmayacağı bir yolculuk başlamıştır. Burada tek dost ve tek yardımcı Allah'tır.Daha sonra Münker ve Nekir sorgu sual melekleri gelir. Rabbin kim? Peygamberin kim? Dinin hangi din? Kıblen neresi? diye sorarlar. Biz de Allah'ın yardımı Resulullah'ın şefaati, Pirlerimizin ve meşayihlarımızın himmeti ile bir bülbül misali bu sualleri cevaplandırırız. Kabrimiz genişler, Allah'ın emri ile cennet bahçelerinden bir bahçeye dönüşür, îşte o güzel yerde kıyametin kopmasım bekleriz.îşte müferid dersler ve de toplu zikirlerimizde tefekkürü mevt gözler kapalı bu şekliyle hatıra getirilir.
Rabıta-ı Şerif
Tarikata girmiş bir mürid bu uzun yolda kendisin! nefsinin heva ve heveslerinden kötü hasletlerinden koruyabilmesi bu yolda yürürken vahşi ve yırtıcı yaratıklara yem olmaması için her an her dakika şeyhiyle mürşidiyle gönül gönüle olması gereklidir. Çünkü mürid, yabancı olduğu bu yolda nerede, ne zaman, ne ile karşılaşacağım bilmez. O yüzden ona bu yolda elinden tutacak, karşılaşacağı kötü şeylerden koruyacak bir rehber bir vesile lazımdır. O da şeyhidir, mürşididir.
Mürid şeyhin! öyle rehber edinip ona öyle bağlanmalıdır ki yukarıda da belirttik, her an her dakika onunla gönül gönüle olmalıdır.
Madde ve mana aleminde bir an bile şeyhinden uzaklaşmamak ve ondan kopmama o ildir ki hedeflediği menzile ulaşabilsin. En büyük ihsan Allahu Teala'yı görüyormuş gibi ona ibadet etmektir. Biz onu göremezsekte o bizi daima görür ve gözetir. Bu durumda müridin hedeflediği menzil, her an Allah'ı görürcesine ibadet ve taat ise, Allah ile yakınlaşma ise, işte burada mürşid devreye giriyor. Onun Allah'a ulaşmasında vesile oluyor. Özetle rabıta "Rabt" olmak, yakınlaşmak, kaynaşmak, bütünleşmek demektir. Tek basma hedefe varamayacağım anlayan müridin her an uyanıklık içinde şeyhinden gönül bağım koparmayıp onun yardımı ve himmeti ile hedefe varmaya denir. Rabıtanın yapılış şekline gelince yine aynı tefekkürdeki gibi gözler kapalı bir şekilde şu an Allah'ın huzurundayım ben onu göremezsem de o beni görüyor ve gözetiyor.
Allah'ın rızası Resulullah (s.a.v.) Efendimizin şefaati tarikattaki bütün pir ve meşayihlanmızın himmeti ve mürşidimin yardımı ile bu yolda yürümeye, ilerlemeye çalışacağım diye düşünmekle yapılır.Her an şeyhim karşımda eli elimde Allah (c.c.) dan Resulullah'dan (s.a.v.) pir ve meşayihtan gelen manevi himmet ve manevi cereyan onun yani mürşidimin kalbine akıyor, geliyor Ondan da benim kalbime varıyor. Bu şekilde gözler kapalı olarak yapılır.Seyyid Abduikadir Geylani (k.s.)hazretleri "Füyu-zatı Rabbanîyye" adlı eserin.de mürid için rabıtanın çok önemli olduğunu öyleki müridin zikrindense rabtasının kuvvetli olması gerektiğini buyuruyor. Zira mürid şeyhiyle gönül bağlarım kuvvetlendirdiği nisbette feyzi artar. Allah'a yaklaşır ve kısa bir zaman zarfında hedefine ulaşır. Şeyhi mürşidi müridine Cenab-ı Hakk'a vasıl olmada bir vasıtadır. Mürid bu vasıtanın, vesilenin kıymetim bilmeli çünkü bu vasıtayı kaçırırsa ve vesilesiz tek basma bir yere varması mümkün değildir.Cenab-ı Hak (c.c.) bizleri bu vesilerden kendisine varan bu vasıtalardan ayırmasın. Amin.
Gerçek bir mürşidin, müridlerine karşı vazifeleri, halleri nelerdir?
Mürşidi kamil, mürid olsun olmasın çevresindeki bütün insanlara merhametle, mütevazi, alçak gönüllülük ve de güler yüzle muamele etmelidir. Aynı zamanda gerçek mürşid, çevresindeki bütün insanların hali ile tek tek hallenmeli, yerine göre çocukla çocuk, gençle genç, yaşlı ile yaşlı olabilmeli ve onların seviyesine uyabilmelidir. Karşısına aldığı müriderinin fıtrat, yaradılış hallerim haleti ruhiyelerini manevi basireti ile anlayabilmelidir. Etrafındaki insanların kendisini örnek bir insan kabul edebilmeleri için oda kendi yaşantısında her yönüyle Resulullah (s.a.v.) Efendimizin yaşantısını örnek almalı ve yaşamaya çalışmalıdır. Mürşid bütün müridlerini manevi evlatları olarak kabul ederek onlara bir babanın evladına yaklaştığı yumuşaklık, güler yüzlülükle yaklaşmalıdır. Yürüme-si ile, oturması ile, gülmesi ile, konuşması ile kısaca her şeyi ile müridlerine ve bütün insanlara örnek ol-malıdır. Sohbetlerinde Kur'an-ı Kerîm ve Peygamber'imizin (s.a.v.) sünnetlerini ölçü almalıdır. Ve bunların dışına kesinlikle çıkmamalıdır. Neye mal olursa olsun kitabullahtan ve sünneti Resulluh'tan taviz vermemelidir. Bütün müridlerine de bunu öğütlemelidir.Müridleri ile hastalık vs. zaruri haller dışında sürekli birlikte olmaya çalışmalıdır. Onları her fırsatta ikaz etmeli ve nasihat etmelidir.
Tüm insanlara parçalayıcı, bölücü değil de toplayıcı ve birleştirici olmayı öğütlemelidir. Diğer tarikat erbablarına saygı ve sevgi çerçevesinde yaklaşmalı ve yaklaştırmalıdır. Diğer insanlar ve topluluklardan kendisine ve tarikatına bir saldırı olursa, (maddi ve manevi) yumuşaklıkla ikaz etme yolu ile onlara davranmalıdır. Toplulukların içine düştüğü günümüz çıkmazlarından, bataklıklarından müridlerini ve çevresindeki bütün insanları maddi ve manevi olarak korumalıdır.
Yaşadığı beldenin manevi bekçisi olduğunun farkında olup o beldedeki bütün insanların dertlerine, sıkıntılanna ortak olmaya çalışmalıdır. Çevresinde toplanan insanlara manevi huzur ve rahatlık verebilmelidir. Bizim büyüklerimiz bize şu telkinde bulunmuşlardır. "Mürid şeyhinin huzurundayken suda balığın rahat ettiği gibi rahat edebilmelidir."Sohbetlerini avamın ve havasın yani her kesim insanın anlayabileceği tarzda yapmalıdır. Sohbetlerine iştirak eden insanlar mutlak manada az da olsa kendisinden istifade edebilmelidir. Müridleri arasında zengin, fakir ayırımı yapmadan hepsi ile eşit bir şekilde ilgilenmelidir. Dünyaya ve dünyevî şeylere bel bağlamamalıdır.
Aşırı derece lüks bir yaşam tercih etmemelidir ve müridlerini Özendirmemelidir. Devamlı surette şöhretten kaçınandır. Şöhret kapışım, kendisine ve müridlerine kapatmalıdır.Görüşmelerinde müridleri arasında bir protokol oluşturmamalıdır. Manevi yönden çalışkan müridlerinin sevgisini gizlemeli ve onlara hissettirmemelidir. Zahiren hiçbir müridin yüzüne karşı olsun arkasından olsun methetmemeli ve de eleştiri? kötülememelidir. Müridlerinin manevi hallerini keşfedebilmeli ve gizlemesini bilmelidir. Bazı müridlerine "Evladım sen şöyle şöyle makamlara ulaştın veya sen şu kadar yol aldın. Diğer yönden, sen helak oldun." diye kesinlikle aşırı ümit aşırı korku vermemelidir.Şeriat ölçüleri dışında müridlerine telkinlerde bulunmamalı ve bu yönde fetvalar vermemelidir.
Kendi-sin! müridlerine karşı kesinlikle yüceltmemelidir. "Biz!m makamımız şudur, bizim makamımız budur." dememelidir. illaki yüceltecek yükseltecek birini arıyorsa o da kendi şeyhim yüceltip yükseltmelidir. Manevi açıdan makam ve mevkisi ne olursa olsun bunu kendisine mal etmeyerek gurura ve kibire kapılmamalıdır. Ne olmuşsa hangi makam ve mevkiye gelmişse mutlak manada Allah'ın dilemesi ve Resululah'ın sevgisi, pirlerinin ve meşayihlarının himmeti ile o makamlara ulaştığının hissiyatından uzaklaşmamakdır.Son olarak, bir mürşid kendi tarikatının yüceltmesi ve yükselmesi için kendisine tabi olan insanların bir noktaya gelebilmeleri için elinden gelen maddi manevi bütün gayretlerim harcamalıdır.
Gavsulü Azam Abduikadir Geylani Hazreteri (k.s.) müridin edeplerini de şöyle işaret etmiştir.
Mürid zaruret halleri dışında şeyhinin karşısında olur olmaz konuşmamalıdır. Şeyhinin karşısında iken ben buyum ben şuyum diye kendi özelliklerinden mümkün oldukça bahsetmemelidir. Her daim şeyhinin huzurunda hizmet için beklemelidir. Şeyhin sohbetlerinden kendisine mutlak bir pay çıkarmalıdır.Aynı şekilde şeyhinin sohbetlerin! adap ve edep üzere dikkatle dinlemelidir. Aklının ermediği konulada böyle konuşmalıydı bunu söylememeliydi diye kesinlikle düşünmemelidir.
O konulardan o sohbetlerden mutlak manada hikmetler olduğunu düşünerek aklnın almadığı, idrak edemediği konulara girmemelidir.Gavsul Azam Abduikadir Geylani Hazretleri (k.s.) müridin terbiyesinde şeyhe düşen görevleri de şöyle sıralamaktadır. Şeyh kendisine gelen bir müridi kendisi için değil Allah için kabul etmelidir. Mürid ile arkadaşlığı hoşça venasihat yollu olmalıdır. Ona şefkat gözü ile bakmalıdır. Mürid kendisine yüklenen riyaset görevim kaldıramadığı zamanlarda ona şefkatle davranmalı, bu şefkat öyle olmalı ki bir ananın çocuğuna davrandığı şekilde olmalıdır. Müridi en kolay yola koymalıdır. Gücünün yetmediği vazifeleri ve yükümlülükleri ona yüklememelidir. Vazifeleri verdiği zaman ağırlık derecelerine göre sıra ile vermelidir.
Şeyhin müride vereceği ilk emir hevayi hevesten vazgeç emridir. Tabii arzularım terket emridir. Şeriatin kola ytarafindan gir emridir. Şeyh müridden hiçbirşey talep etmemelidir. Hem de hiçbir halde, müridin malından hiçbir cihette fayda-lanma yolunu seçmemelidir. Onu kendi şahsi hizmetinde bile kullanmamalıdır. Hatta şeyh müridin terbiyeside bulunduğu zamanlarda Allah'tan dahi birşey bekle-memelidir. Sadece onu görevi olduğu için yapmalıdır. Bu şunun içindir: Mürid gelirken şeyhin seçmesi ile değil ve şeyhin isteği ile değil sırf kaderi icabı gelir. Allah'ın hidayeti nasip ettiği için değru yola eriştireceği için o hidayeti şeyhe yollamasından dolayı gelir. Bu durumu ile mürid şeyhe Allah'tan gelen bir hediyedir. Şeyhe düşen bu hediyeyi kabul edip müridi Allah'ın is-tediği şekilde terbiye edip bu hediyeye karşılık vermektir. Bu anlatılan manalar doğrultusunda bir şeyhin yapmaması gereken haller ise müridin malından isteyemez. ancak kendiliğinden gelen malı kullanmakta Allah'ın rızası var ise Allah'ın hayrı var ise alır.
Bir elden alır öbür elden dağıtır. Gelen malı alıp kabul etmekte müridin yararı ve kurtuluş var ise bunu da alabilir. Durum bu şekilde olunca o malı şeyh reddedemez.
Şeyh ciddi bir şekilde müridin kedisine gelişindeki gayeyi zahiri ve batmi olarak kendine mal etmemeli, müridin kendisine gelişindeki Allah'ın fiilim ve taktiri-ni görmelidir. Şeyh müridlerinin sırlarım dahi saklamalıdır. Kendisinin muttali olduğu hiçbir hali başkalanna anlatmamalıdır. Müridin kendisine verdiği sırları bir emanet gibi saklamalıdır. Bu yüzden de denilmiştir ki: "Mü'minlerin sinesi sırların mezarıdır." Kaynak: Kadiri Yolunu Gerçekte Yaşayıp Yaşatanlar Gavsul-Azam Ba'zul-Eşheb Muhyiddin Abduikadir Geylani Hazretleri (k.s.) tarikata ilk giren müridin yapması gerekenleri, şeyhine karşı yapması gereken halleri, hareketleri, müridin terbiyesinde şeyhe düşen görevlerin neler olduğunu nasıl olması gerektiğini şöyle bildiriyor Bu yola ilk giren kimseye ilk önce sağlam bir itikad gerekir. Nitekim bu yolda esas olan budur.
Ehli sünnet üzere yaşamış ve yaşıyor olanların yolundan ayrılmamalıdır. Zira onların tuttuğu yol, Nebilerin ve Resullerin yoludur. Sahabenin yoludur. Hülasa: Bu yola ilk giren kimseye gereken Kur'an'a tutunmak Resulullah (s.a.v.) Efendimizin sünnetine girmek ve Kur'an ile Resulullah'ın gösterdiği yolda hareket etmektir. Bunların emrim tutmalı, yasaklarından kaçınandır. Esasdada teferruattada bunlara sarılmalıdır. Allah'a giden bu yolda bir mürid, Kur'an'ı ve Resullah (s.a.v.) Efendimizin sünnetim, Allah'a kavuşturan, ulaştıran iki kanat olarak kabul etmelidir. Mürid, hidayet ve Yüce Allah'a delil buluncaya kadar sadakat ve ictihad üzere yürür ve devam eder. Bu delil kendisini yüce hakka götürecek olan bir önderdir. (Pirimiz Geylani Hazretleri tarikata girmek isteyen, buna niyyet eden kimseye ilk önce Allah'ın kitabına şarıl, sonra Resulullah'ın sünnetim kabullen ve hayatına geçir. Daha sonra bu yolda Kur'an ve sünnet yolunda sadık bir şekilde ictihad üzere ol.
Bunlarla Allah'a, Resulullah'a ve Kur'an'a ve onun emirlerine gönlün ısınıncaya kadar bu ictihad ve sadakatte devam et. Daha sonra inandığın ve ısındığın bu yol seni hakka götürecek bir öndere doğru itecektir, îşte bu ön-derinde mürşidler, şeyhler olduğunu o sultanlar sultanı bize işaret ediyor) Mürid gerçek bir mürşide gerçek bir öndere tabi oluğunda, bağlandığında göreceği faydalar şunlardır:Mürşidi kendisine ünsiyet eden gerçek bir arkadaş olur.
Mürid yorulduğu, kaldığı anlarda ona sığınıp rahat bulur. Şehvet duygulannın kabardığı anda her yanım zulmet sardığı, nefsinin şerri baş gösterdiği, sapık arzular kendisini bastığı zaman o zata sığınır. Nefsi dikleşip bu yolda yürümekten kaldığı zaman o zata sığınır. Mürşidden yardım görür.İşte Kur'an ve sünnet yolundan ayrılmadığı taktirde ve kendisine gerçek bir mürşid bulup ona tabi oldu-ğunda, Allah'a ermek, Allah'a kavuşmak onun için kolay olur. Allahu Teala bu manada şöyle buyurdu: "O, kimseler ki yolumuzda çaba harcarlar, elbette onlara yollarımız gösteririz." (Ankebut suresi ayet 69) Hikmet ehlinden bir zat şöyle demiştir, - Bir kimse talebini ciddi yapar ise bulur. Bir mürid sağlam bir itikad ile bu yola girerse, hakikat ilmini bulması mümkün olur.
Ciddi bir çalışma ile tarikat yoluna giren bir müridin oradan da hakikat yoluna geçmesi mümkün olur, kolaylaşır.Bundan sonra o kimseye ihlas gerekir. Yani; Allahü Teala'ya karşı her sözünde ve her işinde, girdiği yolda, attığı her adımı Allah (c.c.) için atmalıdır. Kaldırdığı her adımım Allah (c.c.) için kaldırmalıdır. Yüce Allah'a tam ulaşıncaya kadar bu halini sürdürmelidir.Zira bütün bunları yaparken hiçbir ayıplayan onu yolundan almamalıdır. Zira sadık yolcuyu hiç kimse yolundan döndüremez.
Aynı şekilde yolda gördüğü ik-ramlar dahi onu yolundan almamalıdır. Mesela gördüğü bir keramet veya kendinde zuhur eden olağandışı bir hal gördüğünde orada kalmamalıdır. Herşeyi Allah'tan (c.c.) bilip yoluna devam etmelidir.Bu yola giren müride düşer ki: Elinde bulunanları saklasın (yani bende bu hal var bende şu şu haller zuhur ediyor, şöyle rüya görüyorum, böyle böyle zuhuratlarım oluyor diye kendindekileri ifşa etmemeli) sabır yemeğini ve sabır orucunu açacak şeyi bulmakta zorluk çekeceği endişesi ile cimrilik etmemeli (yani en ufak bir durum karşısında öfkelenip, konuşup sabır orucunu bozmamalıdır.) Kalbinde ve özünde şunu kesin olarak bilmeli ki: Allahu Teala geçmiş zamanların hiçbirinde cimri bir veli yaratmamıştır. (Bahsedilen bu cimrilik hem zahiri dünya cimriliğidir hem de batını ahiret cimriliğidir.)Hak yoluna çıkmış bir müridin sayılacak şeyleri yapması daha hayırlı olur, yerinde olur:- Sürekli zillet haline baştan razı olmalıdır. Nasibin darlığından yana gönlünü baştan hoş tutmalıdır.- Daima aç susuz kalmaya, ünsüz, şöhretsiz, şansız yaşamaya şimdiden razı olmalıdır.- Kendi arkadaşlarım, yakınlarım, iyilik ve ihsanda, devamlı kendinden önde görmeli.- Büyük zatların yanma yaklaşmalı ilim meclisle-rinde oturmalıdır.- Kendi tokluğundan önce çevresindekilerin tokluğunu düşünmeli ve izzet ikram içinde bulunmalıdır. Kendisine onlardan alt olmak yeter, çevresindekilerin tümü izzet bulsun diye dua etmeli, çalışmalıdır. (Benim nasibim nasıl olsa beni bulur) diye tevekkülden ayrılmamalıdır. Anlatılan bu şeylerin olabileceğine şimdiden gönül hoşnutluğu ile rıza göstermelidir. Eğer razı olmazsa kendisine rıza kapılannın açılması zorlaşır. Mana kapılarının açılması zorlaşır.
Tamamı ile feraha ermek bütünüyle huzura kavuşmak, anlatılan bu işlere riayettedir. Yine bu yola ilk giren müride düşer ki: Allahu Teala'dan geçmişte işlediği günahlardan dolayı mağfiretten, gelecekte işlemesi muhtemel günahlara karşı da korunmadan başka birşey taleb etmemelidir. Gelen saatlerin hemen her birinde kendisine Yüce Allah'tan sevgisinin hasıl olmasını dilemelidir. Kendisini onun yüce zatına ulaştıran şeyleri istemelidir. Sonra, yüce Hakk'a her halu karda hoşnutluğunu belli etmelidir.
Allah'ın sevgili, veli kullarına bedel beklemeden sevgi ve saygı beslemelidir. Anlatıldığı gibi yaptığı taktirde akıl sahibi, gönül ehli sevgili zatlar zümresine dahil olur. Rablar Rabbi yüce Allah-ı bilen onlardır. İbretli, hikmetli işlere muttali olan onlardır. Bunların anlatılan hali sonunda da kalpler saf olur. içler ve niyetler temize çıkar.Pirimiz Abduikadir Geylani Hazretleri müridin şeyhine karşı edebini de şöyle izah ediyor:Bir mürid için başta gerekli olan şunlardır.
1. Dışta (zahirde) şeyhinin emrine aykırı hareketleri terk etmelidir.
2. îçte dahi (ruhunda ve aklında) onun emirlerine itiraz sahibi olmamalıdır.
Dış yönü ile itiraz eden kimse, edebini bırakmış olur. içinden itiraz eden ise kendisini ölüme atmış olur. Müride düşen görev; sonuna kadar, şeyhi namına nefsine hasım olmalıdır, içten ve dıştan şeyhinin emrine aykırı hareket etmekten nefsini çekip almalıdır.
Bu arada ayeti kerime olarak gelen, şu duayı okumalıdır. "Rabbimiz bizi bağışla, bizden, evvel imaîni geçip giden kardeşlerimizi de bağışla iman eden kardeşlerimize karşı kalbimize kin bırakma Rabbim Raufsun, Rahim'sin." (Haşr suresi, ayet 10.) Bir müride, şeyhinden görünen ve kendisine sevimsiz gelen bir şey olur ise o konu ile ilgili müsait bir ortamda bir misal getirerek işaret yollu anlatmalıdır.-O sevmediği şeyi ona açık bir şekilde söylemernelidir-Zira böyle birşey şeyhin müride karşı nefretine sebep olur. Şayet şeyhinde her hangi bir ayıp görür ise bunu gizlemeye çalışmalıdır. Şeyhini değil, kendi nefsini it-ham etmelidir. Şeyhin o ayıbı için şeriatta bir yorum aramalıdır. (Şeyhim şu şu rahatsızlığmdan dolayı bunları yapıyor, yoksa kesinlikle yapmaz) diyebilmelidir.
Şeyhinde gördüğü ayıp ile ilgili şeriatta bir özür kapışı bulamazsa o zaman şeyhinin affı için istiğfar etmeli, Allah'tan onun için bilgi ve ilim istemeli, Allah'ım şeyhime ayık olma hali ver, onu küçük büyük günahlardan koru, himaye et diye dua etmelidir. Hiç bir zaman şeyhinin günah işlemez masum bir kişi olacağına itikad etmemelidir. (Çünkü Allah sadece peygamberlerim masum yaratmıştır.) Ondan gördüğü ayıbı dahi hiç bir kimseye anlatmamalıdır. Mürid şu itikadda olmalıdır. Şeyhim bu halinden bir gün veya bir saat sonra vazgeçer bu da benim için bir imtihsu vesilesidir.
Zira şeyhi daha yüksek bir mertebeye gelebilir, olduğu halde kalmaz. O yaptığı şeyde bir anlık gaflet ve yanılma sonunda olmuştur.Şeyh bazen öfkelenebilir. Yüzünü astığı da olur. Müridden yüz çevirme hali de çıkabilir. Ancak bütün bu hallerden dolayı mürid şeyhinden ayrılmamalıdır. Kendi özünü araştırmalıdır. Şeyhine karşı adap dışı hallerini düzeltmelidir, mürid mümkün oldukça şeyhinin yanından ayrılmamaya ve onun hizmetinde bulunmaya gayret sarf etmelidir.
Mürid şeyhim Allah (c.c.) ile arasında bir vasıta bilmelidir. Rabbına ulaştıran bir sebep görmelidir.Gavsul Azam buna bir örnek veriyor. Ve buyuruyor ki: Mesela, bir kimseyi ele alalım. Bu kimse sultanı görmek ister. (Padişah ya da bir devlet reisim) Fakat onunla bir yakınlığı yoktur, bir tanışıklığı yoktur. Şimdi bu kimseye padişahın perdedarlarından birisini görmesi yahut onun çevresinden veya özel adamlarından birini bulması gerekir. Bu bulduğu zat kendisine sultanın halini ve adetini öğretecektir. Onun huzurunda nasıl duracağım onunla nasıl konuşacağım öğretecektir.
Hatta onun yanma giderken nasıl hediyeler götüreceğim bildirecektir. Nelerden çok nelerden az götürmesi gerektiğini anlatacaktır.Bütün bunlar şunun için gereklidir. O, huzura çıkarken kapı yerine, kapı sayılmayan başka bir yerden girmeye yani her işi edebine, erkanına göre yapa, aksi halde daha işe başlarken kaybeder, îhanete uğrar ve kovulur. Sultanından umduğunu bulamaz, maksuduna eremez. Her yeni bir yere girende yeni bir heyecan olur. Bu manadan olarak ona bunu hatırlatan ve minnet borcu olan biri gerek. Elinden tutup kendine yakışan bir yere oturtan biri gerek.
Taki ihanete uğramaya kendisinin edepsizlik ettiği, akılsız davrandığı belli olmaya, gösterilmeye üstteki misaldeki mananın gerçeği odur ki, Yüce Allah'ın yeryüzünde cereyan eden adeti de böyledir. Yani bir şeyh ola birde mürid, bir sahip ola bir de onun sahip olduğu kişi, bir uyan ola bir de uyulan.Bu hal Adem (a.s.)dan günümüze kadar böyledir. Adem (a.s.)a Cenabı Hak bizzat herşeyi kendisi öğret-ti. Hayvanları öğretti, cisimleri öğretti, eşyayı öğretti ve sonra meleklerine dedi ki:Sorun bakın Adem'e bilmediği birşey var mı?" Sonra da Adem'e buyurdu. "Ey Adem bunlara herşeyi isimleri ile anlat." (Bakara suresi ayet 33) Adem (a.s.) herşeyi meleklere anlatinca melekler Allah'a dediler ki: "Süphansın bizim hiçbir bildiğimiz yok, ancak sen bize öğretirsen biliriz." (Bakara suresi ayet 32) Adem (a.s.) yeryüzüne gönderildikten sonra da Cebrail (a.s.) talebesi oldu. Cebrail ona yeryüzünün bütün inceliklerin!, gizliliklerim öğretti. Aynı şekilde Nuh (a.s.) bildiklerin! çocuklarına öğretti, îbrahim (a.s.) bildiklerim oğlu îsmail (a.s.)a öğretti. Aynı şekilde Cebrail (a.s.) birçok şeyi Peygamber Efendimize (s.a.v.) öğretti. Bunu teyid eden hadisi şerifte Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor: "Cebaril bana misfak kullanmayı öğretti yine Cebrail bana Kabe'nin yanında iki rekat namaz kıldırdı." Sahabi dahi bildiklerim Resulullah'tan öğrendiler.
Tabiin bildiklerinin çoğunu sahabiden öğrendi. Tebei tabiin bildiklerinin çoğunu tabiinden öğrendi. Müctehidler yani içtihad imamları da bildiklerini Tebei tabiinden öğrendiler. Yani bu gösteriyor ki Cenabı Hak (c.c.) Adem'i (a.s.) yarattığından bu ana kadar bir öğretenler zümresi bir de öğrenenler zümresi yaratmıştır. Bunun asıl gayesi de sultana ulaşmada vesileler ve sebepler oluşumutur.
Şeyhe düşen diğer görevler Müridleri için bir rahatlama yeri olmalıdır. Darda kaldıkları zaman başvuracakları bir yer olmalıdır. Onlara kuvvet kaynağı ve susuzluk gideren bir yer olmalı ve kendilerim bu yolda sabit tutan bir makam olmalıdır. Hiçbir şekilde müridleri bu yoldan kaçırmamalıdır. Onları sohbetten ve yüce Allah'a (c.c.) vuslat niyyetinden nefret ettirmemelidir. Şeyh müridde şeriatta edebe uymayan birşey görür ise ona sırrı ve edebi ile vaaz ve nasihat etmelidir. Müridi bir daha da o gibi kötü şeylere girmekten çekindirmelidir.Mürid bu yolda, esasta ve teferruatta ne gibi edep dışı kötü işlere düşer sorusuna da pirimiz şöyle cevap veriyor.
Kendisinde olmayan bir halin var olduğunu iddia etmek yaptığı amelleri görmek ve onlarla kendisini beğenmek. Bu halleri müdirinde de gören şeyhe düşer ki: Müridi kendini beğenme yollarından alıp, hallerini ve amellerini onun gözünde küçük ve düşük göstermelidir. Ta ki; mürid helaka gitmeye zira bir kimse ucuba (kendini beğenmişliğe) kapılırsa Aziz Celil olan Allah'ın gözünden düşer.Geylani Hazretleri (k.s.) müridin diğer ihvan kardeşleriyle sohbetinin, ilişkilerim ne şekilde olması gerektiğim de şöyle sıralamıştır. Mürid ihvan kardeşlerine karşı tercihli davranmalıdır. Yani onları kendinden önde görmelidir.Onlara karşı mert davranmalı ve onları daima hoşgörü ile karşılamalıdır.
Onlarla sohbet ederken hizmet etmek gayesi ve şartı ile etmelidir.Onlardan hiçbiri üzerinde kendini haklı görmemelidir. Hiçbirinden hak talebinde bulunmamalıdır. Onlardan herbirinin kendi üzerinde hakları olduğunu hissetmelidir.Onların hakkını yerine getirmekte kusurlu olmamalıdır, tarikat kardeşleri sayılan ihvan ile sohbette devamlı onlara uymalıdır.Onların meşru isteklerini yerine getirmeye çalışmalıdır.Onlarla olduğu sürelerde, daima nefsinin aleyhine onların lehine hüküm vermelidir.Onların hataları olur ise yorumlar yaparak onları mazur duruma düşürmemelidir.Onlara aykırı hareket etmemelidir. Onları kaçıracak bu yoldan soğutacak hareketlerde bulunmamalıdır. Onlarla çekişip zorluk çıkarmamalıdır.
Tarikat kardeşleri olanlara düşer ki: Kardeşlerinin kalplerim koruya, onların sevmedikleri şeyleri yapmaktan çekine, isterse o şey onların yararlarına olsun. O kardeşlerden hiçbiri için kalbinde kin beslememelidir.Şayet onlardan birinin kalbim incitecek bir hal olursa o hatasını telafi edecek, hal ve hareketlerde bu-lunmalıdır. Onlardan biri tarafından ayıplandığım görür yada duyar ise onları tatlı bir lisan ile ikaz etmelidir. Hataların çoğunu kendi nefsinde aramalıdır.Mürid yabancılarla sohbetinde onlardan sırrı saklamalıdır. Onlara şefkat ve merhamet gözü ile bakmalıdır. Onların mallarım kendilerine bırakmalıdır. Özellikle tarikat sırlarım onlardan saklamalıdır. Onların yersiz hareketlerine (eleştirilerine) karşı sabırlı olmalıdır. Mümkün olduğunca onlarla hoş beş etmeyi kesmelidir.
Kendisi için onlardan daha üstün bir fazilet duygusu taşımamalıdır. Kendi kendine şöyle deme-lidir: Onlar selamette olan kişilerdir. Allah (c.c.c) onların günahlarını ola ki bağışlar, ben kendi halime bakayım. Kendisine devamlı şu telkinde bulunmalıdır. Sen darda olanlardansın. Büyük küçük herşeyden hesaba çekileceksin. İnsanları bırakta kendi haline bak demelidir.Allahu Teala cahilin bir günahım bilmeden cehaletinden dolayı yaptığı için bağışlayabilir. Ama aynı günahı bilen biri işlediği zaman iş değişir.
Avamdan sayılanlara kimse aldırış etmez. Ama seçme zatların hatasına bakılır. O kişiler ne yaparsa göze gelir. Bunun için mürid yabancılarla sohbet ve ilişkilerinde çok dikkatli davranmalıdır.Mürid zenginlerle sohbet ederken: Üstün görünmeli, onların elinde bulunanlara göz dikip birşey beklememelidir.
Hasılı onların zenginliklerinden dolayı kalbinde her ne var ise onu çıkanp atmalıdır.Geylani Hazretleri mürid olana şöyle sesleniyor: Onlardan birşey elde edebilmek için önlerinde eğilmeki, dinini koruyasın. Nitekim bu manada gelen bir hadisi şerifte Resulullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor: "Bir kimse bir zengine onun elindekilerden birşey elde etmek için önünde eğilir ise dinini üçte ikisi gider." Dini noksanlaştıran işlere düşmekten Allah'a (c.c.) sığınırız. Bazı kimseler vardır ki onlarla sohbet etmek, dini bozar, din bağları onların sohbeti ile kopar, îman nuru dahi onların mallarının aydınlığında söner gider.
Bütün bunlardan Allah'a (c.c.) sığınırız. Zengin müridlerin edebide şöyle olmalıdır: Fakirlere sürekli iyilikte bulunmalıdır. Bu da keseden onların haklarını çıkanp vermekle olur. Kalbini mallanndan arındırmalıdır. Kendisinin o mallara bir başkası tarafından vekil edildiğim unutmamalıdır. Kendisini hiçbir zaman o mallara sahip bilmemelidir.
Fakir müridin edebi ise şöyle olmalıdır: Kalbinden zenginlik arzusunu çıkarmalıdır. Kalbine ne zengini nede onun malım getirmemelidir. Kalbine eşyadan hiç birini koymamalıdır. Kalbinde dünya malına ne bir yer, ne bir mahal, nede bir giriş bulunmamalıdır.
Bütün bunlardan saf, temiz ve arınmış olmalıdır.
Bu şekilde kalbim temizledikten sonra orayı Allah'ın (c.c.) varlığı ile doldurmalıdır.Fakirlerle sohbet etmenin edepleri şunlardır. Mürid fakirlerle sohbet ettiğinde onları daima kendinden üstün tutmalıdır. Yemekte, içmekte, giyinmekte hoşa giden herşeyden onlara bir pay ayırmalı ve onları kollamalıdır. Kendisini onlardan daima alt görmeli hiçbir zaman kendisin! onlardan faziletli saymamalıdır. Onları dilenecek duruma düşürmeden onlara yardım etmelidir. Hiçbir zaman onları isteyecek duruma düşürmemelidir.
Pirimiz Abduikadir Geylani Hazretleri (k.s.) bir müride ve aynı zamanda bir şeyhe gerekli olan halleri böyle tavsiye ediyor. Cenabı Hak (c.c.) bizleri o mübareğin tavsiyelerinin tutmaya onun çizdiği yolda yürümeye layık eylesin. Cenabı Hak (c.c.) himmetlerim üzerimizden eksik etmesin. Amin.
Kaynak: Kadiri Yolunu Gerçekte Yaşayıp Yaşatanlar
01598186
BugünBugün603
DünDün653
Bu HaftaBu Hafta1841
Bu AyBu Ay17972
TümüTümü1598186
(c) www.muhammediye.net