Seyyid Muhammed Usta Hoca Efendi

 (H.1348) M.1928 yılında Kızılören kasabasında dünyaya geldi. Babası Kadiri Tarikatının Muhammediye Kolu ve Nakşi Tarikatının Halidi kolunun mürşidliğini yapan Seyyid Osman (k.s.) Efendidir.

Devamını oku...
yazi.gif

Makaleler

Şeyhimiz Seyyid Muhammed Efendi "Tarihçe-i Hayatım"

 
Şeyhimiz Seyyid Muhammed Efendi (k.s.)

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

1928 yılının bahar ayında Kayseri ili İncesu İlçesi Kızılviran (Kızılören) köyünde dünyaya gelmişim.
Babam mukaddimen hayatını derç ettiğim Seyyid Osman (rh.a)’dir.

 

 

  
Seyyid Osman (rh.a)

Annem Ayşe isminde saliha bir hanımdır. İyilik ve takva sahibi bir hanım olan babaannem Fatma hanım, ricâl-i gayb tarafından doğumumun haber verildiğini, kendilerine ve salih zatlara mübeşşerat yoluyla müjdelendiğini söyler ve bu hususla ilgili menkıbeler anlatırdı.

İlk tahsilime beş yaşlarında, babam (rh.a)’in yanında başladım. Temel dini bilgiler, Kuran-ı Kerim, Tecvit ve Arapça (Nahiv ve Sarf) daha sonraları ise Akaid, Tefsir ve Tasavvuf ilimlerinin tahsilinde bulundum. I. Cihan harbi dönüşü köyümüzün imamlığı babam (rh.a)’e tevcih olunduğundan, onun camide akdetmiş olduğu ilim meclislerinden çokça istifade ettim. 1930’lu yılların ortalarında köyümüzde vuku bulan çeşitli anlaşmazlıkların halli için babam (rh.a)’in hakem tayin edildiği ve muhtarlık görevi ile vazifelendirildiği yıllarda 2-3 sene İncesu ilçesinde bulanan Karamustafa Paşa Medresesinde (Bu tarihi yapı daha sonraları hapishaneye çevrildi. Şimdilerde ise harabe halindedir.) Hoca Çakmak (Çakmakoğlu’nun babası), Arap Hoca (Yörede Arapça bilgisiyle meşhurdur) ve diğer bazı zevatın yanında öğrenimimi sürdürdüm.

Küçük yaşta kuzu yaymaya gider, tahsilinde bulunduğum kitapları da beraberimde götürürdüm. Bihikmetillah evliyaullahtan bazı zevât zuhur eder, ilmî ve hikemî nice bilgiler aktarırlar idi. Bir defasında yine bir veli geldi –ki daha sonraları bu kişinin Hızır (a.s) olduğunu öğrendim- bana kitaplardan bazı şeyler aktardı. Dersimizin tamamlanması akabinde bana dua etti. O zamandan sonra hangi kitabı elime alsam, o kitabın içindekiler fikrimize ve gönlümüze aktarılır oldu. Artık nice hacimli eserleri hemen özetleyebiliyordum.

“(Şüphesiz) Bu Allah (c.c)’ın lütfudur. Onu dilediğine verir. Allah (c.c) büyük bir lütuf sahibidir.” Hadîd Suresi, Ayet 21.

İlk gençlik yıllarından itibaren, vehbî bir takım bilgilerin tesiri ve nice fevkalade olayların etkisi altında idim. Sayısız gaybî olaylar zuhur ediyor “tatmayan bilmez” sözünde ifade edildiği üzere lahutî alemler temaşa ediliyordu. Cezbenin galebe çaldığı günlerden bir gün Hızır (a.s) ile karşılaştım. Beni zikre davet etti. Çardaklı köyünün kıble tarafında Çallık denilen yerdeki bir inde sayısını ancak Allah’ın bildiği sayıda ehlullahın bulunduğu bir toplulukta halka-i zikri icra ettikten sonra kendimden geçmişim. Ne yaptığımı bilmez bir halde iken insanlar beni bulmuş; delirdiğime hükmedip 1944 senesinde vefat eden Kötürüm Hocası ismiyle maruf Ahmed Efendi’ye iletip dua yazdırmışlar, cezbe hali benden dağılınca geri getirmişler.

Neticede bu haller sürüp gitti. On beş yaşlarında idim. Babam (rh.a) Kızılviran kasabasında imamlık yapmakta idi, benim de dede yurdumuz olan çardaklı mezrasının imamı olmamı istiyordu.

Büyük velilerden manevî işaretler zuhur etti. Kayseri şehrine varıp burada ilim tahsiline devam etmem isteniyordu. Büyük bir inkiyad ile bu emre sarıldım. Bir gece eşeğimize ihtiyacım olan yükü yerleştirip ehlimden habersiz şehre doğru yola çıktım. İlahî takdir böyle imiş, o gece bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor, soğuk ve tipi her yeri inletiyordu. Kayseri yolu üzerinde İkiz Tepe mevkiine gelmiş idim ki, hayvana bağladığım yük aniden devrildi. Bu halime bakıp ağlar iken, Hızır (a.s) yanında bazı zevât ile tekrar zuhur etti. Hayvanı yükleterek, bir müddet bana arkadaşlık yaptı, ehlullah yolunda nice hallere nail olacağımı müjdeleyip, hayır duada bulundu. Sonra baktım ki kaybolup gitmiş, ricâl-i gayb ile olan münasebetimiz böylece sürüp gitti.

Kayseri’ye geldiğimde At Pazarı semti civarında yaşlı bir çiftin evinin alt katını kiraladım. Kayseri’de eskiden adet idi ki çevre köylerde bulunanlar şehre gelirler, bir gece yatarlar, ihtiyaçlarını karşılayıp geri dönerlerdi. Ertesi sabah getirdiğim hayvanı şehre gelen köylülerimize teslim edip, okumak azmi ile bu memlekette kalacağıma dair aileme haber gönderdim.

Kayseri’deki ulemânın ilim halkalarına dahil oldum. Çorakçızâde Hacı Hüseyin Efendi (k.s)’nin talebeleri arasında idim. Çorakçı Mahallesi ve Cami-i Kebir’in ücra, saklı ve gizli mahallerinde Eperye, Sarf, Molla Cami, Aruz, Kessaf, Beydavi Tefsiri, Mülteka, kelam, Şerh-i Sahih-i Buharî, Aruz ve daha başka ilimlerin mütalaasında bulunuyorduk. Hunad Camii ve çeşitli bağ evlerinde Hacı Yusuf Eken (rh.a)’ten İlm-i meani ve Tefsir dersi görüyor, İki Kapılı Camii’nde Kavgacı Osman Efendi (rh.a)’den Şerhu’l-Mültekâ ve Usulu’l-Fıkh okuyor, Mevlevîhâne Camiinde Cimcimoğlu Salih Efendi’den Usulu’l-Hadis öğreniyor, Camii Kebir İmamı Ahmet Efendi (rh.a)’den de Farsça dersi alıp Mesnevî-i Şerif okuyorduk. Baltacı Nuh hocamız vardı. Yozgat vaizi idi. Kimi zaman Kayseri’ye gelir, ilim meclisi oluşturur, bizler de burada hazır bulunurduk.

Tüm bu hocalarımız haricinde o dönemde ilim öğreten başka hocalarımızda vardı. Allah hepsinden razı olsun. Onların meclislerinde bulunmayı bize lütfeden Allah (c.c)’a hamd olsun.

Çorakçızâde Hacı Hüseyin Aksakal Efendi (rh.a) ile ilgili bir anımı burada nakletmek istiyorum.  Hocam hazretleri bir veliyullah idi. Büyük bir zat idi. Takdir-i ilâhî talebelik hayatımızın bir kısmını onun yanında geçirdik. Saklılık içerisinde yanına varır idik. Birkaç kişi, on yahut on iki kişi ile ders işlerdik. Çoğu talebe, hocamızın yanında bulunamaz idi. Fakirlik ve maddi imkansızlık neticesi köylere gider, cer yapardık.

Bir gün Molla Cami’nin mensubat bahsinden bir bölüm bana düştü. İbare okuyorduk.  İbare okumak; Arapça okurken cümlenin failini mefulunu,  sıfatını mevsufunu,  muzafını muzafın ileyhini,  hepsini yerli yerine koymak yani harekesiz parçaları hata yapmadan harekeli kelime gibi okumaktır. Harekeli kelime gibi okumazsan hata etmiş olursun. Arapça’nın böyle bir usulü vardır.

Ben yalnız küçük bir yerdeyim. İki sayfalık ibareyi okudum fakat bir yerde mübteda ile haberi bir birine bağlayamadım. Elektrik gitti, lambalar söndü. Gaz lambası vardı. Onu yaktım fakat bir müddet sonra fitili azaldığı için söndü. Ben de lambanın tabanındaki gazı çıraya boşalttım. Gece çalışırken çırayı yüzüme tutmuşum. Mübteda ve haberi bir birine bağlayabilmek için sabaha kadar çalıştım. Çünkü bu ilim çorap örmesi gibi bir örmedir. Bir yerde hata yaparsan başka yerlerde çorabın sökülmesi gibi bozulur gider.  Yine de orası kopuk kaldı. Sabahleyin arkadaşlar ile ibare okuyacağız. Aynaya baktım ki yüzüm elim simsiyah. Çıranın isiyle her tarafım siyahlaşmış. Elimi yüzümü yıkayıp, abdestimi tazeledim. Sabah erkenden hocamın yanına vardım. Erkenden gitmez isen, yakalanırım diye korkuyorsun. Onun için geceden yola çıkıyorsun.

Hocam uzun müddet bana baktı. Beni çok severdi.

- Ah Mehmedim, Molla Muhammed, oğlum filan yerdeki “fe” harfini görmedin mi ki bir gece uykusuz kalmışsın gazı tüketip çıra ile yüzünü is etmişsin, bak gözün kan çanak olmuş.” dedi.

Ben yere bakıyordum. Bana;

- Otur otur” dedi. Oturdum. Bana bir dehşet düştü korkuyorum ağlıyorum.

- Yok oğlum ağlama ağlama, sen gel al şu el hayrımı, biz öldükten sonra bu senin mesleğindir başkalarına aktarırsın”dedi. Bizlere Ebheriye kolundan el verdi. Çünkü neslimde dedelerimden gelen kadiri tarikatı vardı.

Bizim neslimiz sahih kaynaklarla evlad-ı resuldendir. Şeceremiz vardır. “Yalancılara Allah’ın laneti vardır.Ali İmrân Suresi, Ayet:61. Allah böyle buyurmaktadır.

Hacı Hüseyin Aksakal hocam büyük bir veli idi. İçimizden biri, o gün eğer uygun olmayan bir şey yaparsa yarın yanına vardığında dolaylı yoldan başkasına konuşur gibi sözü getirir sana bir taş atardı.

Şimdi Ebheriye tarikatı,  Somuncu Baba (Somuncu Baba Kayserilidir) Hacı Bayram Velî,  Akşemseddin,  İbrahim Tennurî vasıtasıyla intikal edip Çorakçızade Hacı Hüseyin Aksakal’a kadar gelir.

Hacı Hüseyin Aksakal (rh.a), seksen küsur yaşında olsa gerekti. Bir zaman imam hatip yaptırmak için ileri gelen ulema takımını zenginleri topladı. Kayseri imam hatibinin yapılmasına sebep oldu.

Tüm bu öğretim kademe kademe idi. Daha önceden ilmî yetkinliğimin bulunması hasebi ile üst sınıfta bulunuyordum. Hatta öyle ki benimle birlikte ders arkadaşı olan zevât içerisinde yaşça en küçük olan ben idim. Ekseri yedi sekiz kişi ile ders işlerdik, sayımız beşten aşağı inmez, on beşe de çıkmaz idi. Kimi zaman derslerin ağırlığı altında ezilirdik, o gece ağlar yatardım. Her ne zaman bu hal bende vuku bulsa Hızır (a.s)’ı görür o dersi beraberce mütalaa ederdik.

O dönemde, İslamî öğretimin yasak olması nedeni ile gizlilik içerisinde ilim halkalarına katılıyor, sık sık ikamet ettiğimiz yerleri değiştiriyorduk. Hocalarımız sabah, öğle ve yatsı vaktinde eğitim verir idi. Cami-i Kebir’de Arap Müezzin ismiyle maruf müezzin sabah vaktinden çok önce sala vermeye başlardı. O vakitlerde bizler koynumuza kitaplarımız saklayarak, gizlene gizlene ilim halkalarına katılmak için yola çıkardık. Denilir ki Arap Müezzin ehlullah tarafından geceleyin sala vermesi hususunda uyarılır imiş, zira o dönemde geceleyin bir zabit bizi durduracak olsa, namaza gidiyoruz diye Arap Müezzin’in vermiş olduğu salayı bahane edinirdik.

O dönemde talebelikte bulunanlar maddî manevî çok sıkıntı çekiyor idi. Ekmek aş bulamıyorduk. Kimi zaman köylere dağılıyorduk. Şartlar gereği o zamanlarda hoca efendiler cer yaparlardı. Biz de maişetimizi temin için bazı arkadaşlar ile köylere gider, cer yapardık. Köylerde vaaz edip, din hizmetinde bulunurduk, köylüler de bize yardım ederdi. Sonra medresemize geri döner, tahsilimize devam ederdik. İlim meclislerinin maişeti böylelikle sağlanmış olurdu. Bu hususla ilgili bir anımı anlatmak istiyorum.

“Kayseri’ye bağlı Emmiler Köyünden bir arkadaş kendi yerine imam bulmuş, üç beş ay okumak için Kayseri’ye gelmişti. Medrese’de alt sınıfta idi. Bir gün bana gelerek “Molla Muhammed beraber ev tutalım bana yardımcı ol beni okut” dedi. Hacı kılıç mahallesinden bir ev tuttuk. Kendisi bir zamanlar Yozgat iline bağlı Yerköy kazasının Çıplak köyünde geçici imamlıkta bulunmuş,  o köye yakın daha ufak bir köyde eski müderrislerden bir alim varmış, o alimin vefat ettiğini bu arkadaşım çıplaklı köylülerinden duymuş, bize “Molla Muhammed ben Çıplak köyünde imamlık yaptım gidelim orada sen vaaz et harçlık bulalım -o zamanda talebelerin cer usulü vardı- O köye yakın bir köy var eski müderrislerden bir alim ölmüş onun da kitaplarını alalım” dedi. Bu vesile ile trene bindik Yozgat’ın Yerköy kazasının Çıplak köyüne vardık. O esnada eski müftülerden biri vaaz ediyormuş, bizi görünce bırakıp gitti. Biz birkaç gün orada vaaz ettik. O sırada kar yağdı. O alimin köyüne gitmek istedik. Köylüler, yanımıza çoban kılıklı birini katarak bizi uğurladılar. Köy sapa bir yerde imiş hayvansız yola düştük, bir saatlik yere dört beş saatte varabildik. Belime kadar olan o kar içinde ayakkabım ayağımdan çıkmış, ayaklarım donmuş fark etmemişim. Bizi bir yere götürdüler soba yanında birçok gözyaşı döktük. Kitapları aldık. Bir müddet orada hasta yattık. Daha sonra köylüler bize bir ayakkabı temin etti. Neticede medresemize geri döndük.”

Bir zaman içimize İstanbul’a gidip, oradaki ulemânın meclislerine katılma aşkı doğdu. Zira peygamberimiz (s.a.v) efendimiz, manen bizlere birkaç sefer zuhur etti. İstanbul’da ilim tahsiline devam etmemi  emreyledi. Pirimiz Gavsu’l-Azam Abdülkadir Geylânî hazretleri de tarikat-ı âliyeye hizmette bulunacağımızı işaret ederek, İstanbul’daki ulemânın yanında kalmamızı istedi.

Bu manevî işaretler üzerine bir müddet çeşitli yerlerde cer yapıp harçlık biriktirdik. Birkaç arkadaş ile birlikte tren ile İstanbul’a geldik. Fatih semtinde bir ev tuttuk, kirasını hocalarımız temin ediyordu. Ömer Nasuhi Bilmen (rh.a)’in meclislerine devam ediyorduk. Fatih camiinin ön tarafında, Fatih’in türbesinin yan tarafından girilen bir derslikte buluşuyor, kelam ve felsefe dersleri işliyorduk.  Yeni Camii imamı Ahmed Efendi (rh.a)’den Mantık (İsogoci), Vücuh ve Aruz, Nur Osmaniye imamı Mahmud Akkuş (rh.a) Hocadan Ulumu’l-Kuran tahsilinde bulunuyorduk. Bunlar haricinde usul, tefsir, hadis, kelam, felsefe, tasavvuf ve başka ilimleri işleyen birçok hocalarımız vardı. Görüştüğümüz sohbetlerinde bulunduğumuz gönül ehli insanlar, tarikat ehli kişiler de vardı. Şehzâde Camii gibi değişik mekanlarda da toplanırdık, dersliklerimizin ekserisi Fatih semtinde idi. Allah hepsinden razı olsun, o çekilen zorluklar ve emekler hürmetine rabbim kabirlerini nurlandırsın. İki sene kadar İstanbul’da derslerimize devam ettik. Sonra peygamberimiz (s.a.v) efendimizin ve Pir Abdülkadir Geylânî hazretlerinin emri ve işareti ile memleketimiz olan Kayseri’ye geri döndük.

Bir müddet beldemizde hocalık yaptık sonra manevî bir emir ile Kayseri’deki medresemize geri döndük, burada hocalarımızın yanında talebe okutuyorduk. Zira Hacı Hüseyin Aksakal (rh.a) olsun Ömer Nasuhi Bilmen (rh.a) olsun çeşitli hocalarımız bizler için icazetnâmeler tertip etmişler idi. Çeşitli yerlerde vaaz ediyor, Cami-i Kebir’in yanındaki küçük hücrede Ahmed Efendi (rh.a) ile birlikte talebe yetiştiriyorduk. Derslere devam eden Şeyh Melek ismiyle maruf bir talebe kardeşimiz vardı (İsmi “Molla Mustafa” dır ). Bu zat Şeyh Said’in yeğeni olurmuş, ailesinden 37 kişi idam edilmiş, ailesinin diğer fertleri de sürgün edilmiş bu da on yedi yaşında iken Kayseri’ye sürgüne gelmiş. Şeyh Melek alim bir kimse idi. Talebe iken babasından okumuş, amcalarının medresesi varmış, ocaktan yetişmiş, çok edep erkan sahibi bir kimse idi. Kırk yaşlarında var idi. Elinde kitapla gezer, kimi zaman yanımıza gelir, ders dinlerdi. Bana çokça hürmet gösterir “Sen beni hayata bağladın içimdeki kötülükleri temizledin derdi” Aramızda samimi bir dostluk peydâ olmuş idi. Bana gelerek “Molla Muhammed seninle Said-i Nursî’ye gidelim” diyerek rica ediyordu. O zamanlarda maddi manevî çok sıkıntıda idik. Fakat Peygamber (s.a.v) Efendimizin telkini bizleri bu seyahate çıkmaya mecbur etti. Birlikte bahar vakti yola çıktık. Otobüs ile Aksaray’a kadar geldik. O buraları bilirmiş, kürt köylerinde bulunduk. Ben Türkçe o da Kürtçe vaaz ediyorduk. O zamanlar gönlümüze cezbe galebe çaldığından kendimizden geçer, cemaat ile birlikte gözyaşlarına boğulur idik. Üzerimizde de daim bir baskı var idi. Neticede köylüler aralarında çuvallar dolusu yün toplayıp sattılar, bizlere yol harçlığı temin ettiler.

Said-i Nursî (rh.a)

Bizler köylerde vaaz ede ede Isparta’ya geldik. Said-i Nursî (rh.a) hazretlerini bulduk. Bize de bir oda gösterdiler. Yanımıza da birkaç arkadaş verdiler. Onun yanında toplam 15-16 kişiydik. sakallı olan ve olmayan arkadaşlar var idi. İçimizden bize göre yaşça kamil  Hüsrev gibi beş altı kişi muharrir idi. Said-i Nursî (rh.a) hazretleri gelir –kitaplara bağlı kalmaksızın- irticalen ders işler muharrirler de sözlerini hemen kaleme alırlardı. Biz de yazılanları tashih eder, noktalar, harekeler ve işaretlerdik.

Said-i Nursî (rh.a) değişik bir mizaca sahip idi. Ondan da bir kap ilim aldık. Ona yakındık çünkü arkadaşım Şeyh Melek’in amcaları ve ailesi idam edilmiş, Said-i Nursî (rh.a) ise devlet tarafını tutmuş, bunlar daha önceden tanışırlar imiş. Yanına vardığımız zaman Şeyh Melek kardeşimiz, bizi Said-i Nursî (rh.a)’e “Benim kardeşimdir.” diyerek takdim etti. Said-i Nursî (rh.a) Şeyh Melek’i çok severdi. Bazen Kürtçe ona laf atardı.

Isparta’da Said-i Nursî (rh.a)’in yanında 2 ay kaldık, sonra 5 ay da mahkeme için gittiği Afyon-Barla’da yanında bulunduk. Zira onu takip eden talebeleri vardı. Bizler de ardı sıra gittik. Bu zaman zarfında risalelerin tashihi kimi zaman yazımı ve mütalaası ile meşgul olduk. Bazen öyle bir hal vuku bulurdu ki mütalaa esnasında evliyalar gelir yanlışları düzeltirlerdi. Ben mi böyleydim, yoksa herkeste de bu haller vuku buluyor muydu bilmiyorum. Sanki bu yedi ayı evliyalar ile birlikte geçirdik.

Said-i Nursî (rh.a) evliyaların himmetlerine nail olmuş, kimi ehlullahın meclislerinde bulunmuş onlardan el hayrı almış bir zat idi. Tasavvufî yönü vardı. Velilerin hallerine, yüce mevlanın ilhamına mazhar olmuş bir hali vardı. Kendisi veliyullahtı. Yanında iken bazı kerametlerine şahit olduk. Bir gün Said-i Nursî “Oğlum kaldığınız yerden ayrılın bu gece orası baskına uğrayacaktır” diye haber verdi. Biz de evden çıktık o gece ikamet ettiğimiz ev jandarmalar tarafından basılmış, başka yerden birkaç talebeyi götürmüşler ise de bizleri bulamadılar.

Said-i Nursî (rh.a) hazretleri bazen sabah, bazen öğlen ama ekseri gece muayyen saatlerde ders işlerdi. Cemaat çok değildi, devletin baskısı vardı. İki üç güne bir “gelsinler” diye müsaade edilirdi. O vakit yanına varırdık, diğer zamanlarda yanına gitmeye müsaade olmaz ise varamazdık. Zira gözetleyiciler vardı. Talebeler her zaman yanına varamazdı. Yanına vardığımızda ise eli kalem tutan muharrirler onun sözlerini kayda geçirir bizler de tashih ederdik. Said-i Nursî (rh.a) hazretleri garibâne bir halde yaşıyordu. Muşambadan bir serginin üzerinde yatıp kalkar incecik bir yorgan kullanırdı. 

Bir gün ders okutuyordu “Ben İstanbul’a gideceğim sizden ayrılacağım, sizi seviyorum” diye konuşuyordu. O an ağlamışım, cezbeye kapılıp kendimden geçmişim, Bana seslendi “Gel” dedi. Elimden tuttu. Elini öptürmezdi. Bana dua etti. Arapça dua ederdi. Duasını “Yâ Rab bu kardeşime Mevlevi kolundan el hayrı veriyorum sen kabul eyle” diyerek bitirdi. Bana “Senin mizacın tasavvuf, Neslin tasavvufçudur. Ben Rusya’dan esaret dönüşü İstanbul Yenikapı Mevlevihânesi’nde kaldım oradan el aldım, bu el hayrını sana aktarıyorum, ileride lazım olacak bu kapıdan ilham alacaksın.” diye söyledi. Halbuki ben kendisine tasavvufî bir meşrebimin olduğunu söylememiştim fakat onun insanların hallerini ve gönüllerini gözetlediği bir hali vardı.

Said-i Nursî (rh.a) hazretleri Rusya esareti akabinde İstanbul’a gelmiş Mevlevihane’de misafir kalmış, kendisi bekar idi, çeşitli zamanlarda tekkelerde kalmış. Bizlere el hayrı verirken Hüsrev ve Şeyh Melek dahil yedi sekiz kişi vardı.

Said-i Nursî (rh.a) zamanın şeyhi idi. Mektubâtını, şualarını ve başka eserleri de vardır. O meşâyıhın lisanı ile konuşurdu. Kendisini, zamanın velisi olarak kabul ederdik. Şimdi kendilerini nurcu niteleyen bazı kardeşlerimiz “Said-i Nursî şeyh değildir” diyorlar, halbuki onun dizinin dibine oturan kişi, Said-i Nursî (rh.a)’nin nasıl bir şeyh olduğunu, zamanın kutbu ve feridi olduğunu anlardı.

Bu olaydan kısa bir müddet sonra Said-i Nursî (rh.a) hazretlerini İstanbul’a götürdüler. Biz de manevî bir işaret akabinde Kayseri’ye geri döndük.

Said-i Nursî (rh.a)’in yanında bulunduğumuz sıralarda bana içinde cifrî hesaplarının bulunduğu, gelecekle ilgili kimi çıkarımlarını anlattığı ve nice hadiselere değindiği altın yaldızlı bir kitabını hediye etmişti. Fakat Kayseri döndüğümüzde doğu kökenli bir arkadaşım benden okumak için bu kitabı aldı ve bir daha geri getirmedi.

1968 yılında Kayseri Çift Önü semtindeki hanemizde bulunuyorduk. Ailece Şeyh Melek’i ziyarete gittik. At Pazarı semti civarında evi vardı. İki evliydi yeni hanımından 3 küçük çocuğu bulunuyordu. Yaşlı idi hasta döşeğinde yatıyordu. Bize nasihatlerde ve dualarda bulundu. Bu onunla son görüşümüz oldu. Kendisi beyaz sivri sakallı, uzun yüzlü bir kişiydi. Beni çok severdi. Kendisi alimdi, sadık bir dosttu.

Said-i Nursî Hazretleri’nden geldikten sonra memleketin çeşitli yerlerinde imamlık ve vaizlik görevlerinde bulundum. 1952 senesinde askere gittim. Acemi birliğim Ankara’da idi. Bir gün Hacı Bayram Camii şerifinde bulunuyordum. Namaz akabinde müteveffâ bir asker için mevlid merasimi düzenlenecek imiş, ben de Allahrızası için bu merasimde mevlithanlık yaptım. Mevlid-i Şerifi dinleyenler arasında bir general var imiş, merasimin akabinde yanıma gelerek bana sarıldı, alnımdan öperek gurur duyduğunu söyledi. Teşekkür etti. Bir isteğimin olup olmadığını sordu. Gönlümde İstanbul’a gitmek, oradaki ulemânın yanında bir müddet daha bulunma arzusu var idi. İstanbul’a gitmem hususunda yardımını istedim. Bir müddet sonra İstanbul ulaştırma birliğinde puantör olarak görevlendirildim.

Bağlı bulunduğum ordu komutanının babası emekli general imiş, vefat etmeden oğluna cenazesinde ordudan bir imamın bulunmasını ve tabut ile defnedilmemesini vasiyet etmiş. O generalin vefatı ardından cenazede bulunmam için bana bir araba göndermişler. Paşanın Karacaahmet’teki kabrine vardık, kabrini eşmişler içinden su çıkmış, cenazeye katılan vazifeli imamlar da var idi. Naşın tabutla birlikte defnedilmesini istiyorlar idi. Madem ki müteveffânın vasiyeti vardı, biz buna karşı çıktık, kabrin tabanının otlarla ve çimenlerle döşenmesini söyledik. Herkes birer kucak ot ve çimen toplayıp getirdiler, bunları kabre serdik sonra naşı defnettik. Ordu komutanı bu halden çok etkilenmiş olacak ki sarılıp gözlerimden öpüyordu. Velilerin himmetlerinden olsa gerek askerlik hayatım boyunca komutanından erine varıncaya kadar herkes, bize oldukça saygı gösterir idi. Askerliğim boyunca ilim meclislerine devam ettim, her hangi bir engelleme ile karşılaşmadım.

Terhisimin akabinde İstanbul’dan ayrılamadık, zira peygamber (s.a.v) efendimiz ve Pir Abdülkadir Geylânî hazretlerinin emri böyle idi. Yeni Camii İmamı Ahmed Efendi beni çok severdi kimi zaman onun meclislerinde ders işletiyordum. Bu arada Yeni Camii yakınlarında bir camide de imamlık yapmaya başladım. Aynı zamanda bazı alimlerin notlarını yazıyor ve onlara yardımcı oluyordum. Kaldığım yerde çeşitli talebelerin eğitimi ile meşguldüm. Fakat bir küsur yıl sonra hocalarım İstanbul’da kalmamı istediler ise de yine manevî bir emir geldi. Kayseri’ye dönmeye mecbur kaldım.

Tüm bu talebelik hayatım Allah (c.c)’ın bir lutfu idi. Zira hangi beldede ve hangi medresede kaldı isem Peygamberimiz (s.a.v) Efendimizin ve Pirimiz Abdülkadir Geylânî hazretlerinin emri ve işareti ile kaldım. Cenâb-ı Mevlâ şöyle buyurmaktadır;

“Allah’ım beni doğruluk girişi ile girdir ve doğruluk çıkışı ile çıkar, tarafından bana açık bir yetkinlik ve yardım ver” İsra Suresi, Ayet 80.

Şüphesiz Allah (c.c)’ın yardımı olmasa o dönemde yetkin bir dini tahsil görmek hemen hemen imkansız idi. Bir taraftan yasaklar, cezalar ve daha bir sürü şey diğer taraftan ise maddi imkansızlık seni kuşatıyor idi. Çünkü talebeliğin çilesi çok zordur. Öyleki çoğu zaman günlerce aç kalıyorduk da derdimizi kimseye açamıyorduk. Karınlarımıza açlığı hissettirmesin diye kalın kuşakları sıkıca bağlayıp yatıyorduk. Belki rabbim bizi böylelikle imtihan etti. Peygamberimiz (s.a.v) efendimizin hendek harbinden karnına üç tane taş bağladığının sebeplerini böylece nefsimiz anlayabiliyordu.

Ömer Nasuhi Bilmen, Hacı Hüseyin Aksakal ve diğer başka hocalarımızdan aldığımız icazetnâmeler var idi. Neticede diyanet işleri Ankara’da bir imtihan açtı, bu imtihan akabinde fahri vaizlik belgesi aldım. Çeşitli vilayetlerde görev yaptıktan sonra babam (rh.a) beni bırakmadı, Kızılören köyüne imam olmamı istiyordu. Bir gün Peygamberimiz (s.a.v) Efendimizi manen gördüm bana, babam (rh.a)’in üzüldüğünü, vatanımıza geri dönerek orada hizmette bulunmamızı emreyledi. Neticede babamın akabinde 1956 senesinde köyümüzde imamlık yapmaya başladım. Bulunduğumuz beldede Osmanlı zamanından beri biri Kızılören köyü, diğeri ise Çardaklı köyünde olmak üzere iki mescit var idi ki dedelerimiz eski zamanlardan beri bu iki mescidin hizmetinde bulunur, buralarda halkın irşadı ile meşgul olur, kendi harman ve hususî mahallerinde de tekke hizmeti görürler idi.

Bizde burada süregelen usulü devam ettirdik. Hizmetini gördüğümüz kimi yapıları medreseye tebdil ederek halkın eğitimi ve irşadı ile meşgul olduk. Bizler küçük yaştan itibaren bu ehlullah yoluna hizmet ediyorduk. Henüz babam (rh.a)’in yanında okumakta olduğum yıllarda bir gün Kuddusî Baba (rh.a)’in divanını okumuş, göz yaşları içinde mana alemine dalmış idim, bu esnada Peygamberimiz (s.a.v) Efendimiz zuhur ederek “Sen tarikat ehlisin bu yola hizmet edeceksin.” diyerek bizleri vazifelendirdi. Pir Abdülkadir Geylanî hazretleri ve onun cümle halifeleri sık sık medrese yıllarımızda bizleri manen irşad ederler idi. Biz de bize gelen manevî işaretler doğrultusunda tahsil hayatım boyunca Kadirî Tarikatı usulü üzere insanlara ders verdim. Köyümüze imam olup buradaki tekkede hizmet görmeye başlayınca muayyen günlerde, yatsıdan sonra bazen de gecenin ilerleyen saatlerinde Pir Abdülkadir Geylânî hazretleri yanında büyük dedemiz Seyyid Muhammed el-Kadirî, Seyyid Muinuddin Hasan es-Sençerî el-Çiştî hazretleri ve yanında daha başka talebeleri ile görev yapmakta olduğum cami-i şerife teşrif eder halka-i zikr teşkil ettirerek bizleri irşad ederdi. (Allah-u A’lem) o dönemde Pirimiz Abdülkadir Geylânî hazretlerinin tüm halifeleri ile birlikte aynı meclislerde bulunmuş, onların halkalarına dahil olmuşuzdur. Bu meclisler böylece sürüp gitti. Nihayetinde bir gün Hızır (a.s) yanında insan suretinden birçok melek olduğu halde bu meclise geldi. Elinde peygamber (s.a.v) Efendimiz’in bizlere hediye olarak göndermiş olduğu ve Kadirî Tarikatı’nın Muhammediyye Kolu’nun mürşidliğinin bizlere ihsan olunduğunu simgeleyen yeşil renkte ipekten bir hırka var idi. Bu hırkayı bizlere giydirerek duada bulundular, o mecliste hazır olan zevatta dualar etti. Sultânu’l-Evliyâ Abdülkadir Geylânî hazretleri “Oğlum sen bizim evladımızsın ve bu dergahın da evladısın, artık buradaki vazifen tamam olmuştur, şimdiden sonra zikir halakaları tertipleyerek onların seyr u sülûkunu ikmale çalış” buyurarak bizleri irşad vazifesi ile görevlendirdiler.

Bizim irşadımız ve bu yolda kemale ermemiz, Seyyidi’l-Evliyâ olan Abdülkadir Geylânî hazretlerinin, büyük dedem (rh.a) Seyyid Muhammed el-Kadirî hazretlerinin ve yine neslimizden olan Seyyid Muinuddin Hasan es-Sençerî el-Çiştî el-Ecmirî hazretlerinin elleriyle gerçekleşmiş oldu.

Pirimiz Abdülkadir Geylânî hazretlerinin telkini akabinde manevî bir hal, manevî bir hava oluştu. Bize gösterilen işaretler doğrultusunda zikir halkaları tesis ettik. Nice beldelerden gönlünde aşk u muhabbet olanlar cemaatler halinde toplanıp, gelerek bu halkalara katılır olmuştu.

Bu tekke hizmetleri ile birlikte Kayseri Battalgazi Mahallesinde ve daha başka yerlerde Said-i Nursî (rh.a)’in eserlerini okutuyordum. İçimizden bazıları da risâle-i nurları yeni yazıya aktarırlardı. Bu arada 1960 ihtilali vuku buldu. Çevrede bulunan kimi din düşmanları da bizlerden huzursuzluk duyuyorlardı. Çünkü o zamanlarda din yoluna hizmet etmek engelleniyordu. Bir yandan bizlerin tekkesi var, diğer yandan Said-i Nursî (rh.a)’in talebeliğinde bulunmuşuz, onun eserlerini okuyup okutuyoruz. Tüm bunlar İslam’a inanmayan kalplere sıkıntı veriyordu. Bu dönemde çok baskı ve sıkıntı ile karşılaşıyorduk. Bunlara örnek olsun diye bir anımı aktarmak istiyorum.

Bizim bir dervişimiz vardı. Oğlu çeşitli yerlerde okullara gidiyormuş, o zamanlarda İslam aleyhine eğitim veren, dinsizlik aşılayan çeşitli okullar var idi. Bir gün bu çocuk eve gelmiş, babası namaz kılarken İslam’a, dine, peygamber (s.a.v) efendimize hakaretlerde bulunmuş, babasını da ibadet ettiği için aşağılamış babası kalıçı alıp peşinden koşmuş o da köyden kaçıp gitmiş. 1960 ihtilali vuku bulduktan bir müddet sonra bu sofumuz yanımıza geldi. Oğlunun köye tayini için muhtarın istekte bulunması gerekiyormuş, birkaç kere muhtara ricacı olmuş, muhtar buna razı olmamış. Zira o dönemde her yer kaynıyor idi. Bizim beldemizde de köy enstitüleri gibi çeşitli okulları bitiren talebeler var idi ki bunlar komünizmin peşine takılmışlardı. Buldukları her fırsatta din düşmanlığı yaparlar, halkı karşı karşıya getirirler idi. Bu oğlanda bu okullardan mezun olmuş Yeşilhisar beldesine öğretmen olarak tayin olmuş, kendisi gibi insanlarla halk karşı karşıya gelmiş, parti kavgaları çıkmış, buldukları bir fırsatta Menderes’in yakasına yapışmışlar, kimi yöneticileri beldeye sokmamışlar, İnönü’nün yolunu kesmişler, anarşi çıkarmışlar ve daha bir sürü olaylara sebep olmuşlar. Muhtar tüm bunları bildiği için memleketi birbirine düşürür kaygısı ile istekte bulunmuyordu. Biz o sofumuz ile birlikte muhtarın yanına vardık.  Memleketin çocuğudur, umarız memleketine hizmet eder dedik. Muhtar bizlere çok saygı gösterirdi. Gereken belgeleri tamamlayıp sofumuza teslim etti.

Bir müddet sonra kendi gibi birkaç öğretmenle birlikte köye tayin oldu. Bir de baktık ki çocuklara dinsizlik öğretmekte var gücü ile İslam’ın aleyhinde çalışmaktadır. Ankara’dan öğrencilere yardım için gönderilen kırtasiye malzemelerini dağıtırken dahi “Allah’tan kalem, kitap isteyin (yok!) benden isteyin (alın sizlere kalem, kitap vs. vs.)” diyerek din ile alay etmektedir. Tüm bunlar halk arasında huzursuzluk çıkarıyor, her gelen bizlere şikayet ediyordu. Bir gün halk toplanıp bana geldi. Onlarla konuşmamı istiyorlardı. Ben de vardım. Bu öğretmenleri toplayıp yaptıklarının yanlış olduğunu, kendi mesleklerini yapmalarını istedim. Halk arasında böyle bir anarşiye sebep olmamalarını söyledim. Bunlar bu sözlerden huzursuz olup İslam aleyhine küfredip durdular. Bizlere hakaretlerde bulunarak oradan kaçıp gittiler.

O dönemde 1960 ihtilali vuku bulmuş idi. Her yerde askerî yönetim vardı. Rahmetli Menderes idam edilmişti. Halk içinde, ordu içinde huzursuzluk var idi. Komünist öğretmenler toplanarak Kayseri ordu komutanına gitmişler bizler aleyhine verip veriştirmişler. Ordu komutanı da bu mürtecileri ortadan kaldırın diyerek bir albayı vazifelendirmiş, birkaç gün sonra baktık ki bir sürü asker köye geldi. Halkı toplayıp her birinin ifadesini aldılar. Neticede bizleri de çağırdılar. Albayın yanına geldik. “Hocam siz alim bir kişisiniz, ben de Menderes’i çok severdim. Şimdi bunlar hakkında bir zabıt tutayım, buradan çıkıp gitsinler, halkı huzursuz etmesinler” diye söyledi. Neticede bu olay böylece kapanmış oldu.

1960’lı yılların ortalarında bir grup din düşmanı toplanarak, bu hoca efendinin tekkesi var, medresesi var, o zaman için yasak olan Risale-i Nurları okuyor, okutuyor diyerek bizleri belde amirlerine, komutanlarına şikayet etmişler. Bizim de köyün üst kısmında bir odamız vardı. İçinde dedelerimden miras kalan ve tahsil hayatı boyunca edindiğim kıymetli el yazması eserler, tefsirler, hadisler ve daha başka kitaplar bulunuyordu. Bunların içinde de Said-i Nursî (rh.a) eserlerinden de birçok nüsha vardı. –bu odamız daha sonraları yağmur ve selin etkin olduğu bir gün çöktü, içindeki eserlerimizin çoğu bu sebeple heder oldu.- O gece Hazret-i Pir Gavsu’l-Azam Abdülkadir Geylânî hazretlerini gördüm. Rüyamda askerler, polisler beni bir köşeye sıkıştırmışlar, silahlarına süngülerini takmışlar beni öldürmek istiyorlar. Tam bu esnada Pirimiz hazretlerini gelip, “Bunu bırakın” diyerek seslendi. Beni onların içlerinden çekip çıkardı. “Oğlum korkma” buyurdular. Beni bir caddeden geçirip, bir ara sokağa iletti. “Haydi buradan git” buyurdular. Tam bu esnada dehşet içerisinde uyandım. Bu olaylar gerçekten olmuş gibi bende tesir uyandırmıştı. İçime bir yangınlık düştü. Abdest aldım, sabah vakti oluncaya değin Kuran tilaveti ile meşgul oldum. Vakit geldi, camiye gittim. Namazı eda ettikten sonra içimdeki yangınlık geçmedi. Caminin yanında bir çay ocağı vardı. Hem karpuz satar hem de dükkan olarak faaliyet gösterir idi. “Oğlum bir kavun ve bıçak ver” diye seslendim. Oradaki çocuk bir tepsi içinde istediklerimi getirdi. Tam kavunu kesmiş idim ki o çocuk “Hocam kapınız önünde askerler var, yanlarında da birkaç sivil bulunuyor, bakın, köyün bekçisi de buraya geliyor” dedi.

O sırada “Yâ Rabbi ne yapacağım buradan uzaklaşsam kapıyı kırarlar kitapları bulurlar, yok onların yanına gitsem, kitapları gördüklerinde bizleri kelepçeleyip götürürler” diye düşünüyordum. Hemen Pirimiz (rh.a)’in himmeti erişti. Kendi kendime “Hasbiyallahu ve Ni’me’l-Vekîl, İbrahim (a.s)’ı ateşe yakmayan, Yunus (a.s)’ı balık karnında bırakmayan Allah (c.c)’a tevekkül etmeli, böyle ufak bir hadise karşısında şaşkınlığa düşmemeli” diyerek nefsimi ayıplayıp gelen bekçi ile birlikte onların yanlarına gittim. Varınca kapıyı açmamı istediler. Benden önce eve girip bir buçuk saat evi aradılar. Tüm kitaplarımızı sayfalarına kadar inceleyip, odanın ortasına yığdılar. Ama ne bir risale bulabildiler, ne de yasak olan başka bir eser, halbuki o odada birçok Risale-i Nur bulunuyordu. Neticede oradaki savcı bana gelerek “Hocam Eğer bu kadar alim olduğunuzu daha önceden bilseydim, asla buraya bu şekilde gelmezdim” deyip özür beyan etti. Sonra da bir zabıt tutarak oradan ayrıldılar.

1968 yılı başlarında hakkımızda tekke kurmak, şeriat kanunlarını geriye getirmeye çalışmak, anayasayı ve yasaları zorla tebdil ve tagayyür etmeye teşebbüs etmek ayrıca  Risâle-i Nur’un hizmetinde bulunarak bu eserlerin tedrisatını yapma suçlaması ile Kayseri 1. Ağır Ceza Mahkemesinde hakkımızda dava açıldı. 163. maddeden 24 yıl ağır ceza istemiyle yargılanıyorduk. Resmî görevimizden açığa alındık. İki sene müddetince Kayseri’de kaldık.

Altı avukatımız var idi. Doğudan batıdan çeşitli vilayetlerden mahkememize dahil olan kardeşlerimiz de var idi. Bunlar yanında din düşmanları da aleyhimize şahitlik yapıyordu.* İstanbul Barosu başkanı Av. Bekir Berk de mahkememize müdahil olarak bizleri savundu. Av. Bekir Berk, Said-i Nursî (rh.a)’in de avukatı imiş, o dönemde mağdurları savunan bir kimseydi. Bizim mahkememizden sonra kendisine 3 veya 5 yıl mahkumiyet kararı çıktı. O da Arabistan’a gitti.
*İlâhî takdir öyle vuku buldu ki bizler aleyhine o günlerde şahitlik yapan zevâtın hepsi mahkemenin akabinden kısa bir müddet sonra acınacak bir halde, hakir ve zelil olarak öldü.

Mahkememiz bir yılı geçkin devam etti. Bizler bu müddet zarfında Kayseri’de Risale-i Nur okutuyorduk. Bu sıralarda manevî bir işaret geldi. Doğuya gitmemiz, oradaki dedelerimizin kabirlerini ziyaret etmemiz emrolundu. Zira dedelerimiz Musul eyaletinin Sincar bölgesinden Mardin’e bağlı Cizre bölgesine gelmişler, oradan da peyderpey Kayseri’ye hicret etmişler. Bizler Urfa yoluyla Cizre’ye geldik, emrolunduğumuz mahalleri ziyaret ettik, manevî bir işaret neticesi Şeyh Muhammed Said Seydâ el-Cezerî (rh.a)’in dergahına misafir olduk.

 Şeyh Seydâ (rh.a)

Cizre’de engin, dört köşeli bir camisi ve bununla bitişik bir tekkesi vardı. Şeyh Seydâ (rh.a) iri yarı bir cüsseye sahip idi. Çok alim, fazıl büyük bir veliyullah idi. Hürmet sahibi bir kimseydi. İnsanın gönlünü okuyor, geleceğinden haber veriyordu. Bizimle sarıldı, kucaklaştık. Şeyh Muhammed Said Seydâ (rh.a) “Sizleri bekliyordum, gönlüm böyle arzu ediyordu, sen gelmiyordun ama bizler getirttik” buyurdular. Yine o haber verdi ki Şeyh Muhammed Said Seydâ (rh.a)’in nesli Seyyidinâ Muhammed el-Kadirî (rh.a) hazretlerinin orada kalan nesline dayanmakta imiş, neslimiz büyük dedelerde birleşiyor imiş, lakin bunlar Nakşibendiyye tarikatının usulüne geçmişler. Bize haber verdiler ki Şeyh Seydâ (rh.a) birçok tarikatten el verirmiş, Kadiriyye Tarikatı ile Nakşibendiyye Tarikatı’nı cem’ etmiş, çevrede kendisini gavs olarak kabul ederlermiş, Şeyh Seydâ (rh.a) “Mahkememizin beraat ile sonuçlanacağını, bu çekilen sıkıntıların bizler için dünyada ve ahirette bir senet olacağını” söyledi. gönül rahatlığı içinde yurdumuza geri dönmemizi istedi. Daha sonra ileride doğacak çocuklarımızı ve yapacağımız hizmetleri anlattı ki bunlar filhakika hali hayatımızda gerçekleşti. Şeyh Muhammed Said Seydâ (rh.a) üzerimizden büyük bir yük aldı. Bizleri kaygılardan kurtardı. Sonra bizlere fotoğrafını hediye ederek birçok hayır duada bulundu ve böylece geri döndük.

1969 senesinin ocak ayında mahkememiz beraat ile sonuçlandı. Mahkemenin verdiği beraat haberinin gazetelerde yayınlandığı gün, Şeyh Muhammed Said Seydâ (rh.a)’in vefat haberi de yayınlanıyor idi. Allah kendisinden razı olsun, kabrini nurlandırsın. Çok samimi bir veliyullah idi. 

Mahkeme ardından Ankara’ya gitmem hususunda manevî bir işaret geldi. Orada bir medrese vardı. Bir müddet burada Risâle-i Nur okuttuk, çeşitli ilmî tedrisât ile meşgul olduk. O dönemde Ankara’da çeşitli olaylar vuku bulduğundan, ehl-i tasavvuf yakın takibe alınmış idi. Üzerimizde çok yoğun bir baskı vardı. Talebelerimizden bazıları mahkemelere düşüyor idi. Bir yıl kadar Ulus semtinde ikamet ettik. Neticede sofularımız, Kayseri’den toplanarak geri dönmemiz hususunda yanımıza geldiler. Pirimiz Seyyidinâ Abdülkadir Geylânî (rh.a) hazretlerinin emri ile Kayseri’ye geri döndük. Burada beldemizin çeşitli köylerinde tekkelerimiz var idi. Altı ay kadar bize yakın kardeşler ile birlikte onların beldesinde ikamet ettik. Bu arada manevî bir işaret vuku buldu. Tekrar imamlık kadrosuna geri dönerek, ata yurdu çardaklı köyüne tayin olduk.

Çardaklı köyü büyük dedelerden beri yurdumuz idi. Osmanlı döneminde buradaki arazilerin icarları ile mamur kılınan tekkelerimiz var imiş, hala bunların kalıntıları vardır, camisi ise eskiden beri dedelerimizin hizmet gördüğü bir yapı idi. Aşkı muhabbeti olanlar, pirimizin yolunda nasibi olanlar buralara gelirler, nasipleri ölçüsünde himmete nail olurlardı. Kadirî tarikatı’nın bir özelliği şudur ki; Sultânu’l-Evliyâ Seyyidinâ Abdülkadir Geylânî hazretleri Gavsu’s-Sakaleyn’dir. Hem insanların hem de cinlerin seyyidi ve piridir. Kadiriyye yolu tüm ehlullahı, tüm insanlığı ve cinleri kuşatıcı şâmil bir yoldur ki pirimizin ve bu yolda hizmet edenlerin himmetlerinin ve yardımlarının ulaşmadığı bir nokta ve bu rahmetten hariçte kalan bir fert yoktur. Bizlerin bu yolda nasibi var imiş ki, gençliğimde cinlere imamlık yapmakla vazifeli idim. Cinler İslam’ın amelî yönünü pek tatbik etmemektedirler. Bizlerin vazifesi onları İslam, Kuran, inanç ve iman esasları noktasında bilgilendirmek ve eğitmekti. Onların bir kısmı ve hatta birçoğu Kadirî Tarikatı’nın dervişi ve dedelerimizden intikal eden bu Muhammediyye Tarikatı’nın hâdimidirler. Cinlerden bu yola teslim olanları terbiye ve teslik etmek kadar onlardan asi ve azgın olanları kovmak, onların şerrini defetmek bizlere ihsan olunan bir diğer husustur.

“Şüphesiz ki her bir güruha kendi katımızdan bağış ve ihsanda bulunuruz. Rabbinin bağışı alıkonulmuş, engellenmiş değildir.İsrâ Suresi, Ayet 20.

Dedelerimiz yurdunda on yıla yakın bir müddet ehlullah yolunun hizmetinde bulunduk. Bu arada pirimiz (rh.a)’in emri ile bu ehlullah yolunda bize verilen irşad vazifesi altında seyr u sülûkunu ilerletecek olan ihvanımıza kırmızı ve siyah renkli hırkalar giydirdik. Eski zamanlardan beri Muhammediyye Tarikatı’nın usulünde Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in işareti ve Pirimiz (rh.a)’in emri ile müridlere belli makamlarda siyah ve yeşil renkli hırkalar giydirilirdi. 

Bu olaylar akabinde manevî bir işaret geldi, bir müddet İncesu ilçesinin Karakoyunlu camiinin hizmetinde bulunduk. Bu dönemde hacca gitmekle de müşerref olduk.  O sene Kayseri’den hacca gidecek olan altı otobüs ve şu kadar adet huccâcın riyaseti bize verilmişti. Tüm kafile bizle beraber hareket eder, işaret edilen yerlerde duraklardı. Bizlere manen belirtilen yüce makamları ziyaret ettikten sonra Musul’da Hazret-i Yunus (a.s)’ın mübarek türbesinde sıkıntı ve hastalıklardan kurtulmakla müjdelendik. Pirimiz (rh.a)’in emri gereği önce peygamber torunu Hazret-i Musa Kazım (r.a)’ı ziyaret ettik. Bir gün müddetince Sultânu’l-Evliyâ Abdülkadir Geylânî hazretlerinin mübarek türbesinde misafir kaldık nice kutlu müjdelere nail olduk, Kerbelâ’da Hazret-i Hüseyin’i ve peygamber torunlarını yad ettik. Neticede kutsal Kabe’yi ziyaret edip, hacıların hizmetinde bulunarak birçok tecellî-i İlâhiye mazhar olduk.

Haccın akabinde manevî işaretler vuku buldu. Memuriyetimizi nihayete erdirerek Kayseri’ye oradan da İstanbul Şehri’ne hicret ettik. Burada çeşitli mescidlerin ihyası ile meşgul olduk. Peygamberimiz (s.a.v) Efendimizin işareti, Pirimiz Gavsu’l-Azam Abdülkadir Geylânî hazretlerinin emri ve nice ehlullahın isteği ile eserler telif ettik. Bu eserler kendi isteğimiz ile değil bize peygamber (s.a.v) ve yüce veliler tarafından ne aktarıldı ise onları kaleme alarak teşekkül etti. Bunlar onların sözleri ve emri ile vuku buldu.

Bu güne gelinceye değin hangi beldeye gitmiş, hangi yöreye hicret etmiş, hangi mekanda bulunmuş isem Peygamberimiz (s.a.v) Efendimiz’in işareti, Pirimiz Abdülkadir Geylânî Hazretlerinin ve diğer büyük velilerin emri ile bunları gerçekleştirmişizdir. Kendi re’yimiz ile hiçbir cihete adım atmış değilizdir. Belki burada şu ayet-i celilenin hükmü tecellî etmiştir “(Hızır (a.s), Musa (a.s)’a şöyle söyledi; ben bunları kendiliğimden yapmadım, işte senin tahammül gösteremediğin şeylerin te’vîli (iç yüzü) budur” Kehf Suresi, ayet 82.

Tüm bu anlattığımız olaylarda ve Peygamber (s.a.v) efendimizin ve soylu velilerin bize aktardıkları ile vücuda gelen iş bu eserlerde ve sözlerde yüce mevlanın hikmetleri gizlidir. Allah yoluna yönelen dervişlerin en büyük kazançlarından biri de rabbim tarafından kendilerine bahşedilen ilm-i ledün ve hikmettir.

“Şüphesiz Allah (c.c) Hikmeti dilediğine verir, artık kime hikmet verilmişse birçok hayra nail olmuştur. (Tüm bunları) ancak yüce bir akla ve özlü bir gönle sahip olanlar anlayabilir” Bakara Suresi, Ayet 269.

 

 

Neslimize Ait Soy Şeceresi

1.      Fahri Kainat Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimiz

2.     Hazret-i İmam Alî el-Murtazâ bin Ebî Tâlib (k.v) (Necef) H. 40 M. 661

3.     Oğlu İmam Seyyid Ebu Abdullah Hüseyin (r.a) (Kerbelâ) H. 49 M. 670

4.     Oğlu İmam Seyyid Zeynelabidin Alî (Medine) H. 95 M. 713

5.     Oğlu İmam Seyyid Muhammed el-Bâkır (Medine) H. 114 M. 733

6.     Oğlu İmam Seyyid Ca'fer es-Sâdık (Medine)  H. 148 M. 765

7.     Oğlu İmam Seyyid Mûsâ el-Kâzım (Bağdat)  H. 183 M. 799

8.     Oğlu İmam Seyyid Alî er-Rızâ (Meşhed)  H. 203 M. 818

9.     Oğlu Seyyid İbrahim Merda Ebu’s-Sadât el-Hüseynî

10. Oğlu Seyyid Fahreddin Muhammed

11.   Oğlu Seyyid Nureddin Mustafa el-Mübarek

12. Oğlu Seyyid Takiyyuddin Ahmed el-Hakim

13.  Oğlu Şeyh Seyyid Mecduddin Hüseyin el-Hüseynî

14. Oğlu Şeyh Seyyid Alamuddin Osman el-Hüseynî

15.  Oğlu Şeyh Seyyid Zeyneddin Ömer el-Hüseynî

16. Oğlu Şeyh Seyyid Şemseddin Muhyiddin el-Hüseynî

17.  Oğlu Şeyh Seyyid Şihabeddin İbrahim el-Hüseynî

18. Oğlu Şeyh Seyyid Ziyaeddin Hasan el-Hüseynî

19. Oğlu Şeyh Piru’t-Tarika, Şâhu’l-Evliya, Kâmilu’l-Asfiya et-Takî el-Velî eş-Şehid es-Seyyid Muhammed el-Kadirî el-Hüseynî Gavsullah es-Sincanî (Cizre)  H. 619 M. 1223

20.           Oğlu Şeyh Seyyid  Ebu’l-Fazl Mustafa el-Hüseynî

21.           Oğlu Şeyh Seyyid Kemaleddin Muhammed el-Hüseynî

22.           Oğlu Şeyh Seyyid Bediuddin Ahmed el-Hüseynî

23.   Oğlu Şeyh Seyyid Abdurrahim Mustafa el-Hüseynî

24.           Oğlu Şeyh Seyyid Abdülmecid Mahmud el-Hüseynî

25.    Oğlu Şeyh Seyyid Abdüllatif  Ahmed el-Hüseynî

26.           Oğlu Şeyh Seyyid Abdülhamid Hasan el-Hüseynî

27.    Oğlu Şeyh Seyyid Mevlana Mustafa Efendi el-Hüseynî

28.           Oğlu Şeyh Seyyid Mevlana Muhammed Efendi el-Hüseynî

29.           Oğlu Şeyh Seyyid Mevlana Ebu’l-Fukara Ali Efendi el-Hüseynî

30.   Oğlu Şeyh Seyyid Mevlana Celil Ahmed Efendi el-Hüseynî

31.        Oğlu Şeyh Seyyid Mevlana Ebu’l-Feta Ömer Efendi el-Hüseynî  H. 1035 M. 1645

32.   Oğlu Şeyh Seyyid Mevlana Ebu’l-Etkıyâ Muhammed Efendi  H. 1078 M. 1667

33.       Oğlu Şeyh Seyyid Mevlana Ebu’l-İhsan Ali Efendi  H. 1110 M. 1698

34.   Oğlu Şeyh Seyyid Mevlana Osman Bey el-Mamalavî   H. 1145 M. 1732

35.       Oğlu Şeyh Seyyid Mevlana Taceddin Ahmed efendi el-Mamalavî  H. 1180 M. 1766

36.  Oğlu Şeyh Seyyid Mevlana Ahmed Ağa Efendi  H. 1220 M. 1805

37.      Oğlu Şeyh Seyyid Mevlana Murtazabillah Osman Ağa Efendi [Kızılviran]  H. 1255 M. 1839

38.   Oğlu Şeyh Seyyid  Mevlana Ahmed Ağa Efendi [Kızılviran]  H. 1275 M. 1858

39.   Oğlu Şeyh Seyyid Mevlana Muttaki Mahmud Ağa Efendi [Kızılviran] H. 1303 M. 1889

40.           Oğlu Şeyh Seyyid Hocazade Mahmud Usta Efendi [Kızılviran]  H. 1349 M. 1931

41.          Oğlu Şeyh Seyyid Usta Hocazade Osman Usta Efendi [Kızılören]   H. 1392 M. 1972

42.           Oğlu Şeyh Seyyid Muhammed Hoca Efendi

 

Kaynak:
Tasavvuf Tarikatlar ve Silsileleri 1.Cilt
(c) Ustaoğlu Kitabevi

Copyright © Seyyid Muhammed Efendi Hz. Sohbetleri Tüm hakları saklıdır.

01639537
BugünBugün99
DünDün478
Bu HaftaBu Hafta3023
Bu AyBu Ay99
TümüTümü1639537
(c) www.muhammediye.net