Archiv der Kategorie: Filiz Konca

Haber Verilen Bir Akıbet

Abdulkadir Geylani Hazretleri şöyle buyurmaktadır: “…Allah’ın (CC) emirleri dışında hiçbir sese kulak vermemek lazımdır. Bu durumda nefis, şeytan ve şahsi arzu uyulmaması gereken şeylerdir. Allah’tan (CC) gayri hiçbir şeye uymamak lazımdır. Hele Allah’a (CC) ibadet eder gibi bir şeye tapmak hiç olmaz. Bu yapıldığı takdirde zalimler içine girilmiş olur. Bu zümreye zalim denildiği gibi haksızlıklar için cebir kullanan demek de olur. Allah’ın (CC) emri dışında başkasına emir vermek, bir zor kullanma olmasa dahi zulümdür. Bu hali insan şahsı için yapsa da zulüm olur. Bu yol, salih ve yararlı insanların yolu sayılmaz. Bunlar hakkında ilahi hüküm şudur: -“Allah’ın emri haricinde hüküm veren fasıktır…” denir. Diğer bir ayetle ise kâfir olduğu beyan edilir. Bu işin sonu da iyi olmaz. Netice ilahi bir azap olan cehenneme kadar götürür. O cehennem, akla gelen basit ateş gibi değildir. Onu tutuşturacak şey, kükürt taşı ve insandır. Dünyanın hafif ateşine bir an dayanmak imkansızdır. Ahiretin büyük azabına nasıl dayanılır? Nefse uyar, halka tapar, Hakk’ı (CC) bırakırsan gideceğin yerin cehennem olacağını unutma…” Evet… Allah Azze ve Celle şöyle buyuruyor: “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kafirlerlerin ta kendileridir.” (Maide:44) “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar zalimlerdir.” (Maide:45) “Onlar fasıklardır.” (Maide:47) Bu ayetler çok ciddi bir akıbeti haber vermektedir. Bir saatlik hummaya bile dayanamayan insan Haviye’de ebediyyen kalmaya nasıl dayanabilir? Ehlullah şöyle der: „Kim Allah’a ve Resûlüne itaat ederse, kim Allah’ı ve Resûlünü hayatında hüküm mercii, karar mercii kabul ederse, kim Allah ve Resûlünün istediği bir hayatı yaşarsa ve Allah’tan ciddi bir şekilde haşyet duyar, Ona karşı gelmekten, Onun emir ve yasaklarını çiğnemekten, Onu razı edememekten korkarsa, Ona itaatsizlikten tir tir titrerse ve Onun için muttaki olur, Onun koruması altına girer, Onun belirlediği gibi hayatını Onun için yaşarsa işte fâizûn olanlar, başarılı olanlar onlardır. İşte başardı diyebileceğimiz, işte kurtuldu, işte başarıya imzasını attı diyebileceğimiz kimseler bunlardır. Allah’a ve Resûlüne itaat edenler, Allah ve Resûlünün dediği gibi yaşayanlar, hayatlarını Allah’ın kitabı ve Resûlünün sünnetiyle düzenleyenler, Allah ve Resûlünün haram-helâl sınırlarına riâyet edenler; felaha erip, başarılı olanlardır.“ Nur:51. “Aralarında hüküm verilmek üzere Allah’a ve peygambere çağırıldıkları vakit: „İşittik, itaat ettik“ demek, ancak mü’minlerin sözüdür, işte saadete erenler onlardır.” Ehlullah bu ayeti şöyle tefsir eder: „Allah ve Resûlünün hükmü karşısında ikinci tip insan ise şöyledir: Böyle bir durumda mü’minlerin sözü ise, aralarında hüküm vermesi için Allah ve Resûlüne dâvet edildikleri zaman, şöyle derler, işittik ve itaat ettik. Allah ve Resûlünün hükmüne müracaat edildi mi işte denmesi gereken, yapılması gereken budur. Bir mü’mine düşen sadece işittik ve itaat ettik demektir. Evet demek ki kişi önce Allah ve Resûlüne müracaat edecek, tüm hayat problemlerinin çözümünde Allah ve Resûlüne gidecek, baş vuracak, Allah ve Resûlünün hükmüne kulak verecek, onu anlayacak sonra da kesinkes ona boyun bükecek, itaat edecek ve teslim olacak. İşte dünyada da, âhirette de felaha erenler, kurtuluşa erenler bu mü’minlerdir. Evet demek ki Allah ve Resûlüne çağrıldığı zaman, Allah ve Resûlünün hükümlerine çağrıldığı zaman, Allah’ın kitabına ve Resûlünün sünnetine dâvet edildiği zaman iki tip insan görülecekmiş. Birincisi işittik ve itaat ettik, işittik ve gereğini yerine getirmeye yöneldik diyen müslüman tipi, ikincisi de inandık dedikleri halde Allah ve Resûlünün hükümlerinden, kitap ve sünnetten yüz çeviren münâfık tip. Biliyoruz ki Allah ve Resûlünün hükümlerine dâvet sadece o döneme mahsus bir hadise değildir. Şu anda da Allah’ın kitabına, Resûlünün sünnetine dâvet söz konusudur. Şu anda bir hayat problemiyle karşı karşıya mı bulunuyoruz? Çözümlenecek bir problem mi var? Bir ihtilâf mı var? Bir konuda muhakeme mi olmak istiyoruz? Bir konuda bir karar mı vereceğiz? Bir tavır mı belirleyeceğiz? Bir eylem mi gerçekleştireceğiz? Gelin bu problemi Allah ve Resûlüyle çözümleyelim. Gelin Allah ve Resûlünün hükmüne müracaat edelim. Gelin Allah’ın kitabına ve Resûlünün sünnetine başvuralım. Gelin Allah ne diyorsa onu peygamber örnekliliğinde anlayalım denildiği zaman bugün de bu iki tip insanın varlığını görüyoruz. Hemen Allah ve Resûlünün hükmüne teslim olanları ve bundan süratlice kaçanları bugün de görüyoruz. Ben bu konudaki problemlerimi başkalarıyla çözerim diyerek Allah’ın kitabına ve Resûlünün sünnetine müracaat yerine başkalarına müracaat edenleri görüyoruz. Bunlar dün de bugün de inanmadıkları halde inanmış görünen münâfıklardır. Allah’ın hükmüne, Allah’ın kitabına, Allah’ın yasalarına ve peygamberin pratikte uygulamalarına çağrılırken Müslümanız dedikleri halde buna razı olmayarak başka başka hayat tarzları, başka başka yasalar, başka başka hayat programları arayışı içine girenler, başkalarının kanunlarını uygulamadan yana bir tavır sergileyenler kesinlikle bilelim ki münâfıklardır. Allah ve hükmüne razı olmayarak, Allah Resûlünün istediği bir hayatı yaşamayarak başka başka hayat anlayışlarına yönelenler kesin münâfıktırlar. Allah’a itaat, peygambere itaattir; peygambere itaat, Allah’a itaattir. Allah ve Resûlünün arasını ayırmaya kimsenin hakkı yoktur. Ben Allah’a itaat ederim, Allah’ın kitabına itaat ederim ama Resûlüne itaat etmem, Resûlünün sünnetine itaat etmem demeye hiç kimsenin hakkı ve yetkisi yoktur. Allah’a itaat Onun kitabıyla mümkündür, Resûlüne itaat onun sünnetiyle mümkündür. Şu anda dünya üzerinde Allah’ın kitabı da Resûlünün sünneti de vardır. Allah’ın kitabı da Resûlünün sünneti de dimdik ayaktadır. Ama dün de, bugün de kimi münâfıklar biz Allah’ın hükümlerine itaat ederiz, Allah’ın kitabına tabi oluruz, lâkin peygamber bizim için bağlayıcı değildir diyorlar. Halbuki Kur’an-ı Kerîmin pek çok yerinde vurgulanan peygamberin hükmüne itaat emri sadece o dönem insanlarını bağlayan bir emir değildir. Bu emir sadece Rasûlullah efendimizin kendi dönemiyle, kendi hayat süresiyle sınırlı değildir. Rasûlullah efendimizin Müslümanlar adına aldığı kararlar kıyâmete kadar geçerlidir. Rasûlullah efendimizin sünneti kıyâmete kadar bizim için bağlayıcıdır. Allah’ın Resûlü kıyâmete kadar tek otorite insan olarak kalacaktır. Bir insanın gerçek Müslüman olup olmadığına bu otoriteyi kabul edip etmediği, bu otoriteye itaat edip etmediği belirleyecektir. Ona itaat edenler mü’min, itaat etmeyenler de kâfir sayılacaktır. Evet demek ki peygamber (a.s) bizim hakkımızda bir şey söyleyecek, bir hüküm verecek, peygamber bizim durumumuzu bir karara bağlayacak, bizim adımıza bir karar alacak. Şöyle giyinin, böyle yaşayın, şunu yapın, bunu yapmayın diyecek, aldığı bu karar bizim aleyhimize de olsa, lehimize de olsa, hoşumuza da gitse, huzurumuzu da kaçırsa onun bizim adımıza verdiği bu kararı kabul etmek, hem de içimizde en ufak bir isteksizlik, kalbimizde en fak bir burukluk, yüzümüzde en küçük bir işmizaz hissetmeden teslim olup uygulamak zorundayız. Peygamberi hayatımızda karar mercii bilmek zorundayız. İhtilâf mercii, karar mercii olarak peygamberimizin hayatımızda evet ve hayır deme yetkisinde olduğunu kabul etmedikçe Müslüman olamayacağımızı asla unutmayacağız. Ve üstelik bizim adımıza karar verme makamında olan peygamberin bizim adımıza aldığı kararlara tam tamına teslim olup onları uygularken de kalbimizden en ufak bir tereddüt geçirmeden uygulamadıkça Müslüman sayılmayacağımızı bir an bile hatırımızdan çıkarmamalıyız. Onun emir ve yasaklarından zerre kadar bir şüphe etmediğimiz gibi, ona akıl verip yol göstermeye de kalkışmayacağız.“ Ve ayetin devamında Rabbimiz şöyle buyuruyor: 52. “Allah’a ve Peygambere itaat eden, Allah’tan korkan ve O’ndan sakınan kimseler, işte onlar kurtulanlardır.”

Boşa Gitmek

                Boşa Gitmek Hakikat perdesi açıldığında bir ömür yapılan herşeyin boşa gittiğini görmek nasıl bir duygudur? Nefsin kılavuzluğunda, Allahsız bir hayattan, dünya kapısında çekişip itişmekten, ne umulabilir ki? Dünya ile meşgul olup ahiretten yüz çevirmekle şeytanları sevindirmiş oluruz. Haktan gayrı herşeyde ziyan içinde ziyan vardır. Her ne yaparsak Allah için yapmalıyız. Çünkü Hak için olmayan herşey hiç olacaktır.

                 Muhammed Suresi:8,9. “İnkar edenlere ise, yıkım ve yokluk olsun! Allah onların işlerini boşa çıkarır. Bu, Allah’ın indirdiklerini beğenmediklerinden ötürüdür. İşlerini Allah bunun için boşa çıkarmıştır.” Ehlullah bu ayeti şöyle tefsir eder: “Yok olsun o kâfirler! Zaten Allah onların tüm amellerini boşa çıkarmıştır. Onların tüm yaptıkları boşa gitmiştir. İşte böyledir, çünkü onlar Allah’ın indirdiklerinden hoşlanmadılar, Allah’ın indirdiklerinden tiksinip nefret ettiler. Namazdan, tesettürden, Allah’ın istediği şekilde bir hayat yaşamaktan tiksindiler. Allah da bu tavırlarından ötürü onların tüm sa’ylerini, tüm çabalarını boşa çıkardı… Bunların yaptıklarının, yapacaklarını tamamı boştur. Çünkü bunlar gönüllerini İslâm’dan ve kulluktan soğutmuşlar,

                Allah’tan, Allah’ın dininden, Allah’ın kendilerine gönderdiği hayat programından hoşlanmamışlar, kendilerine başka başka hayat programları aramışlar, peygamberden nefret etmişler, kitaptan tiksinmişler, namazı, orucu, haccı, zekâtı beğenmemişlerdir. İdama gidiş bilmişlerdir mescide gidişi. İşte bunun içindir ki Allah onların tüm amellerini boşa çıkarmıştır. Kur’an’ın başka yerlerinden öğreniyoruz ki, haktan, Allah’tan gelenlerden nefret eden bu alçaklara Rabbimiz pisliği, necaseti sevdirmiş, onlardan razı olacak hale getirmiştir.     

               Şimdi bu durumda kendimizi bir sorgulayalım. Eğer İslâm’dan razı değilseniz, eğer Kur’an sizi sıkıyorsa, eğer hadislerden zevk almıyorsanız, eğer Kitap ve Sünneti öğrenmeye isteksizseniz, namazdan, abdestten, tesettürden, haccdan, zekâttan hoşlanmıyorsanız, eğer mü’minlerle beraberlik sizi sıkıyorsa, eğer dinden, âyetten, peygamberden bahsetmekten sıkılıyorsanız, Cenâb-ı Hakkı hatırlamak, âhireti, hesabı, kitabı düşünmek size zevk vermiyorsa o zaman kesinlikle söyleyebilirim ki siz bir pislik içindesiniz, siz necasetten hoşlanıyorsunuz. Halbuki Allah onu kâfirlere yazmıştır, durumunuzu bir daha gözden geçirin. Çünkü sevdikleriniz, beğendikleriniz, razı olduklarınız Allah’ın sevip sizin adınıza gönderdiği şeyler değildir.

              Halbuki bizim hayatımız için en güzelini, en doğrusunu, en sevilmesi gerekeni gönderen Allah’tır. Din adına, hayat adına en güzelini, hayat programı ve sistem adına en güzelini, hukuk, eğitim, kanun, kazanç, eşya, ev tefrişi adına en güzelini Allah’ınki bilmiyorsanız, Allah’ınkinden hoşlanıp razı olmuyorsanız, bunları insanlardan veya toplumdan almaya, Avrupa’dan, Amerika’dan, İsviçre’den, Fransa’dan almaya çalışıyorsanız, bilesiniz ki siz kesin hidâyetten çıkmış pisliğe batmış insanlarsınız… Peki niye böyle oluyor? Neden böyle pislik içindesiniz? Çünkü En’âm’da Allah öyle diyor da ondan: “İşte biz böylece kâfirlere pisliği, rics’i yazdık, sevdirdik.”(En’âm 125) İşte Allah böylece inanmayan kâfirlere pisliği yazmıştır. Pislikten hoşlanma ve hayırdan hoşlanmama onların vazgeçilmez özelliğidir.

             İşte böylece, Allah inanmayanları bataklılar, pislikler içinde bocalar bir vaziyette bırakıverir. Allah kâfirlere kötülüğü yazıyor. Çünkü onlar hep kötülükten yana olmuşlardır. Çünkü onlar oylarını hep kötülükten yana kullanmışlardır. Çünkü onlar hidâyetten nefret edip dalâleti tercih etmişlerdir. Çünkü onlar bunu istemişler, iradelerini bu istikâmette kullanmışlar, kötülükten razı olmuşlar, kötülüğün peşinde olmuşlar, Allah da onlara bunu yazıvermiştir. Kötülüğü onların vazgeçilmez özelliği yapıvermiştir.”

ŞİRK

                  Şirk Gayemizi kaybetmek belamızı bulmaktır. Allah’ı unutturan, ibadet ve tâati terketmeye sebep olan herşey puttur. Bütün bu putperestlikleri terketmeden hakikî mü’min ve Müslüman olmak imkânsızdır. Bakara Suresi:85: “ Sonra sizler öyle kimselersiniz ki, kendilerinizi öldürüyorsunuz ve sizden olan bir grubu diyarlarından çıkarıyorsunuz, onlar aleyhinde kötülük ve düşmanlık güdüyor ve bu konuda birleşip birbirinize arka çıkıyorsunuz, şayet size esir olarak gelirlerse fidyeleşmeye kalkıyorsunuz. Halbuki yurtlarından çıkarılmaları size haram kılınmış idi. Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Şu halde içinizden böyle yapanlar, netice olarak dünya hayatında perişanlıktan başka ne kazanırlar, kıyamet gününde de en şiddetli azaba uğratılırlar. Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir.

            ” Ehlullah tefsirinde şöyle der: “ …..Bakara’dakileri kabul ama Âl-i İmrân’dakileri red, bu nasıl bir şeydir böyle? Kur’an’ın namazını kabul edip, hukukunu reddetme biçiminde, Kur’an’daki ibâdet âyetlerine evet, ama aynı Kur’an’ın ekonomik düzenlemelerine gelince hayır demek biçiminde, Kur’an’ın orucunu kabul ama aynı kitabın siyasal bakış açısına gelince, sosyal yapılanmalarına gelince hayır biçiminde, kitabın bir kısmına inanıp da bir kısmını reddetme yetkisini kimden aldınız? İşte bugünkü İslâm dünyasının bu hale düşmesinin yasası budur. Bu ümmet kitabıyla diyaloğunu kestiği için, kitabından işine gelenleri alıp işine gelmeyenleri terk ettiği için bu hale gelmiştir. Sizden kim bunu yaparsa, yâni kitabın bir kısmını kabul eder de bir kısmını reddetmeye kalkışırsa, -ya Rabbi sen bu işi bilememişsin!

               Halbuki bu kitabın bir kısmını indirip, bir kısmını indirmemeliydin-dercesine Allah’a akıl vermeye kalkışırcasına böyle ikilemli bir hayatın peşinde olanlar, bir bölümü kitap kaynaklı, ama geri kalan bölümü de başka şeyler kaynaklı bir hayata razı olanlar, hayatlarının sadece bir bölümüne Allah’ı karıştırıp geri kalan bölümlerde başka İlahlar, başka Rabler bulanlar, işte bunu yapanlar için dünya hayatında rüsvalık vardır. Hepsi de rüsva olmuşlardır. İşte bizim halimiz, şu anda bu ümmet de iliklerine kadar bu rüsvalığı yaşamaktadır. Allah korusun işte vaziyetimiz. Herşeyimizle reziliz. Ekmeğimize sözümüz geçmiyor, yiyeceğimize sözümüz geçmiyor, şehrimize sözümüz geçmiyor, okulumuza sözümüz geçmiyor, kuralımıza, kaidemize sözümüz geçmiyor, evlenmemize-boşanmamıza sözümüz geçmiyor, alacağımıza-vereceğimize, düğünümüze-derneğimize hiç bir şeyimize sözümüz geçmiyor.

              Tam rezillik işte. Bundan daha büyük bir rezillik ve rüsvalık olur mu? Tam rezil ve rüsva bir hayat. İnsan bu kadar şahsiyetini kaybetmez elbette ama Allah korusun işte bu hale gelmişiz. Ama iş bununla kalsaydı neyse. Yâni iş sadece bu dünyada rezil ve rüsva olmakla kalsaydı. Hayır iş bununla da bitmiyor. ‘Ahirette de onlar için azapların en kötüsü vardır’ diyor Rabbimiz. Kıyamet gününde onlar azabın en kötüsüne atılacaklar, reddolunacaklar. En şiddetli azap, dayanılmaz bir azabın ötesinde yine dayanılmaz bir azap. Bilmediğimiz ama korunmak zorunda olduğumuz bir azap.” Ehlullah der: “Eğer ölümde söz sahibi Allah ama düğünde söz sahibi toplumsa bu tümüyle Allah’ı inkar değildir. Eğer namaz konusunda söz sahibi Allah, ama hukukta söz sahibi başkalarıysa. Veya eğer oruç konusunda söz sahibi Allah, ama eğitimde, siyasal yapılanmada, ekonomik düzenlemelerde söz sahibi başkalarıysa bu tümüyle Allah’ı inkar değildir ama şirktir bu.

              Yâni düğünde toplumun hakim oluşu ya da hukukta Allah’tan başka birilerinin hakim oluşu veya hayatın bazı birimlerinde Allah’tan başkalarının söz sahibi oluşu o başkalarının Allah oluşu mânâsına gelmemektedir. Ancak Allah’ın bir sıfatı bölünüp, parçalanıp bir başkalarına verilmesidir ki işte bu şirktir. İnsanlar zannediyorlarsa ki şu şu konularda Allah hayatımızda söz sahibi değildir. Bu konularda toplum, şu konularda moda, şu konularda devlet, şu konularda çevre söz sahibidir diye düşünmeye ve kabul etmeye başladınız mı, artık hayatınızda şirk başlamış demektir.” Nisa Suresi:48: “Gerçekten, Allah, kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışında kalanı ise, dilediğini bağışlar. Kim Allah’a şirk koşarsa, doğrusu büyük bir günahla iftira etmiş olur.”

Dünya ve Ahiret İşleri

                 Dünya ve Ahiret İşleri Dünya ve ahiret işleri hakkında Abdulkadir Geylani Hazretleri şöyle buyurmaktadır: “Ahiret sermayen olsun. Dünyayı ticaret yeri say. Zamanını sermayeni batırmamak için evvela ahiretine sarfet. Eğer fazla kalırsa onu da dünyaya harca, geçimini sağla. Sakın dünyayı sermaye, ahireti ticaret saymayasın. Bunu yapınca namazını vaktinde kılamazsın. Kılsan da erkanını yerine getiremezsin. Rükûu belli olmaz, sücudu belli olmaz. Çünkü senin için maksat dünya olmuştur. Yorgunluk gelir, uyursun. Namazın kazaya kalır, kılamazsın.

               Gece cife gibi yatar, sabahları tembel olarak kalkarsın. Nefis seni peşinden sürükler, heva seni takip eder. Şeytan artık sana hakimdir. Böylece ahiretini dünyaya satmış olursun. Sen bu durumda nefsin kulu ve onun uşağı olmuşsun. Halbuki sen onu emrine alacak, terbiye edecek, doğru yola getirecektin. Bu onun ahiret tarafı idi. Yani iyilik yüzü idi. Ama sen böyle yapmadın, onu hakkıyla idare edemedin. Onun sözlerini kabul etmekle zulüm ettin. Onu kendi başına bıraktın, netice lezzete, zevke, sefaya daldı ve şeytana uydu. Sen de ona uydun. Daha sonra hem dünyan battı, hem de ahiretin. Yarın kıyamet günü iflas halinle meydana çıkarsın. Orada ne din bakımından, ne dünya bakımından hiçbir kârın kalmaz. Ne kazandın nefse uymakla?.. Eğer onu doğru yola getirseydin, her iki cihanda da mesut olacaktın. Nefse uymadan ahireti sermaye kabul etseydin, her ikisini de kazanacaktın. Ayrıca dünyadaki nasibin, bol ve rahat gelecekti. Sen her kötülükten temiz ve her pislikten beri olacaktın.

                    Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurdu: – Allah, dünyayı ahiret niyetine göre verir. Ahireti, dünya niyetine göre vermez. “ Niçin aksi olmuyor? Olmaz, çünkü ahiret Allah’a kulluktur. Allah’a kulluk niyeti ile ibadet eden ahireti bulur. Niyet ibadetin ruhu ve özüdür. Kötülüklerden çekinerek ibadet edersen dünyan hoş olur. Dünya bir yana der, yalnız ahireti arzularsan Allah’ın öz kullarından ve O’na halis ibadet edenlerden olursun. Dolayısıyla ahiret nimeti senin için olur. O nimetlerin başında cennet ve Allah’a yakınlık gelir. Dünya sana hizmet eder. Kısmetin kendiliğinden gelir. Çünkü her şey Yaradanına bağlıdır. Eşyanın Hâlıkı ise Allah’tır, sen de O’nun öz kulu olduğuna göre, her şey senin olur. Ahireti bırakır dünyaya çalışırsın. Hak sana gazabını karşı yapar.

                     Ahireti kaybedersen, dünya sana isyankar olur. Her şeyini güçlükle alırsın, ufacık bir makam elde etmek için güçlük çekersin. Çünkü Allah’ın sevmediği bir insan oldun. Dünya ehli olup ötekini kaybetmeyi mi, yoksa ahiret ehli olup dünyada manevi bir huzur duymayı mı?… İnsanlar iki kısımdır. Biri dünya arar, diğeri ahiret. Bunlar kıyamet günü de böyle olacak. Bir kısmı cennet ehli, diğer kısmı da cehennem… Yine o gün, bir kısım insanlar hesap çokluğundan korunurlar, bunlar ahiret ehlidir. O günün uzunluğunu anlatılırken: – “ O gün, dünya gününe göre bir günü “bin” senedir.” Buyuruldu. Yine o gün bir kısım insanlar Peygamber Efendimizin (s.a.v.) buyurduğuna göre şöyle anlatılır: – “ O gün siz, arşın gölgesinde rahat edersiniz, lezzetli meyveleri yer, tatlı yemekleri tadarsınız. Kardan daha beyaz, soğuk ballardan afiyetlenirsiniz…” Diğer bir Hadis-i Şerifte ise şöyle buyuruldu: – “ Cennet ehli, o gün yerlerine bakarak görürler. Hesap bitince yerlerine giderler. Onlar yerlerini tanırlar.

                      Dünyadaki evlerine gider gibi, cennetteki yerlerine varırlar.” Bunlara verilen bu yüksek derece, dünyayı terkettikleri için oldu. Dünyayı attılar bir yana, Allah’a kul oldular. Diğer kısmın, şiddetli hesaba maruz kalması ise dünyaya tapmaları yüzünden oldu. Dünyaya tapmanın neticesi onları öbür alemde buldu. Allah’ın emri hilâfına gidiş felâkettir. Bu hataların hepsi yarın senin de önüne çıkar. Hata işleme, hata ettikçe batarsın. Kitap ve Peygamberin (s.a.v.) emirlerinde bulun, yoksa ne iyilik, ne kötülük kaybolur. Nefsine acı; ona rahmet ve şefkatle bak. Onu kötü yola atma. Ona hata işleme fırsatını verme. Onu birinci sınıftan yapmaya çalış, ikinci sınıftan koru. Nefsine kötü arkadaş seçme, insan ve cin şeytanlarından onu esirge. Kitap ve sünneti eline al. Her zaman onları gör, onlarla amel et. Oldum olası sözlerle uğraşma. Boş heveslerle kendini yorma.

                      Allah-ü Taâla şöyle buyurdu: – “Peygamber size ne verdiyse onu alın. Size neyi yasakladıysa ondan sakının ve Allah’tan korkun.” (Haşr; 7) Allah’tan korkunuz. O’na muhalefet etmeyiniz. Ameli terkediyorsunuz. Peygamberin getirdiği şey ile amel etmiyorsunuz. Boş işle nefsini aldatma, amel ve ibadetini daima yap. Yeni icatlar çıkarmağa kalkışma. Allah-ü Taâla icatçı bir kavim hakkında şöyle buyurdu: -“ Bir kısım dini kisve giyenler icat çıkardılar, halbuki biz onlara böyle şey yazmamıştık.” Sakın icatçı olma, uyucu ol. Hakka uy, Peygamber (s.a.v.) yolunu tut. Allah-ü Taâla Hz. Peygamberi (s.a.v.) kötülüklerden temiz kılmıştır. Peygamberimiz (s.a.v.) hakkında şöyle buyurdu. – “ O kendiliğinden konuşmaz. O’nun konuştuğu vahiydir. Ona vahyolunur.” Yani peygamberin (s.a.v.) getirdiği bendendir. Şahsi ve indî mütâlââsı değildir. Dolayısıyla Ona uyunuz. Sonra peygamberimiz (s.a.v.) de şöyle buyurdu: – “ Allah’ı seviyorsanız bana uyun. Bana uyarsanız Allah’da sizi sever.” Anlaşılıyor ki; sevgi sevilene uymakla olur. Söz ve hareketle peygambere (s.a.v.) uymak gerek.

                     Peygamber efendimiz (s.a.v.) bir hadis-i şerifinde şöyle buyurdu: -“ Çalışmak adetim, tevekkül halimdir.” Zayıf iman sahipleri çalışmasına güvenir. Çalışmak, peygamberin (s.a.v.) sünnetidir. Kuvvetli iman sahipleri tevekküle bağlanır. Çalışmaya devam edersen peygamberin (s.a.v.) sünnetini işlemiş olursun. Tevekkül yoluna kıymet verdikçe de peygamber’in (s.a.v.) ruhaniyeti seni sarar. Allah-ü Taâla tevekkül üzerine şöyle buyurdu: – “ İnanıyorsanız Allah’a tevekkül ediniz. Allah’a tevekkül edene O yeter. Allah tevekkül edenleri sever.” Bu ayetlerle sana tevekkül emri veriliyor. Bunu Hak Taâla peygamberine (s.a.v.) de emretti. Her halinde Allah’a tevekkül et. Allah’ın emri haricine gitme. Her halinle Allah ve peygamberin (s.a.v.) emrini rehber tut. Çünkü peygamber efendimiz (s.a.v.) bir Hadis-i Şerifinde şöyle buyurdu: – “ Emrimiz haricinde işlenen hiçbir şey makbul değildir.” Bu emir her şeye şamildir. İster dünya, ister ahiret, ister söz, ister iş hepsini içine alır.

                    Benim için Allah’tan başka Allah, peygamberden (s.a.v.) başka peygamber yoktur. Kur’an ve sünnet yolundan başka, her kapı kapalıdır. Biz onlara göre amel etmeliyiz. Aksi, şeytan ve nefsin yoludur. Allah-ü Taâla bu manada şöyle diyor: – “ Hevaya tabi olma, seni yoldan alır.” Selamet kitap ve sünnettedir. Helak bunların haricindedir. Kul, bunlarla yükselir. Veli, bedel ve gavs makamlarına bunlarla erer. Velhasıl, insan-ı kâmil bu yolda yetişir. En doğrusunu Allah bilir.”

Allah ve Resulü Yetmiyor mu?

Allah ve Resulü Yetmiyor mu?                                                                                                         Bir gün peygamber efendimiz (s.a.v.) bir savaş öncesi herkesten evinde fazla olan ne varsa getirmelerini ve geride kalacak olan yetimler ve dulların geçimlerini sağlamaları için eşya, mal, gıda ister. Bir süre sonra Ebu Bekir gelir, evinde ne var ne yok, hiç bir şey bırakmadan getirip fahri kainata verir. Peygamber efendimiz “Ebu Bekir, çocuklarına ne bıraktın?” dediğinde Ebu Bekir’in cevabı yine mekanı zorlayan bir açıklamadır, “Efendim onlara Allah ve resulunü bıraktım” der.

             Ya bize Allah ve resulü yetiyor mu? Yetmez mi? Yanında bir de ne olsun istiyoruz? Nelerin olması gerekir ki? Allah ve Resulünü bir kenara koyarak yaşamaya kalkmak ne de büyük bir zulüm. Merkebi ilim şehrine götürseniz, göreceği yine de yerdeki karpuz kabuğudur. Hak ve hakikatlere karşı tavrımız yoksa böyle mi? Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdular: “Bir kimse ki, ne gazaya katılmıştır, ne bir gaziyi donatmıştır, ne de bir gazinin ailesini himaye etmiştir, Allah kıyamet gününden önce ona hiç beklemediği bir musibet eriştirir.” (Ebu Ümame (r.a.). Ebu Davud.) Ana babaların ufku karpuz kabuğu menzili kadar mı?

             Fatih Sultan Mehmet 7-8 yaşlarında fetih planları yaparken ya günümüz çocukları neler yapıyor? Herşey Allah için olmalı değil miydi?… Fetih’de Allah için yapılmalı değil mi? Başka bir maksatla yapılınca kanama durmuyor. Yeryüzünde devam eden zulümleri ortadan kaldırmak gibi bir derdimiz niçin yok? Allah ve resulünün yanına koyduğumuz karpuz kabukları yüzünden mi? Kur’an’a uyabilme kaygısı taşıyabiliyor muyuz? Yoksa dünya hayatına meyledenlerden mi olduk? Allah’ın şaheseri bir insan olarak istediğimiz nedir? Dünya için, nefsimiz için, şunun için, bunun için, onun için… gözümüzü kırpmadan Hak ve hakikatleri çiğnemeyi kendimize yakıştıramıyoruz, öyle değil mi?

           Yasin Suresi : 11. “Sen ancak, Kur’an’a uyan ve görmediği halde Rahmân’dan korkan kimseyi uyarabilirsin. Artık o kimseyi, bağışlanma ve cömertçe verilecek bir ecirle müjdele.” Ehlullah bu ayeti şöyle tefsir eder: “Evet ey peygamberim, sen sana yönelik veçhesiyle herkesi uyaracaksın, herkesi uyarmalısın, ama senin uyarın ancak zikre ittibâ edenlere, kitaba tâbi olanlara, kitabı izleyenlere, kitabı okuyup onunla yol bulmaya çalışanlara fayda verecektir. Senin uyarın bu kitabı kulluk kitabı bilip, hayatlarını onunla düzenleme kavgası içinde olanlar üzerinde etkili olacak, semere verecektir. Kitaba iman edenler, kitaba tâbi olup onu izleyenler, dış dünyalarında, tüm kâinatta bu kitabın takip edildiğini, bu kitabın hayat gerçeğini yansıttığını görecekler ve uyarıcının uyarılarına açık bir konuma geleceklerdir.

            Zikre ittibâ, Kur’an’a tâbi olmak demektir. Kitaba uyma, kitapla yol bulma, kitapla hayat düzenleme kastı içinde ona başvurmak, onu anlamaya yönelmek demektir. Demek ki Rabbimizin bu âyetinin delâletinden anlıyoruz ki, kitaba uyma, zikre ittibâ kastı olmadan, bu niyetle kitaba başvurmadan bu kitaptan istifâde imkânı olmayacaktır. Bu kitap ancak ona muhtaç olduğunu anlayarak, kabul ederek kendisine başvuranlara yolunu açacaktır. Allah Hakîmdir, Allah mutlak hikmet sahibidir, dediği her şey doğrudur, her şeyi bilerek söylemiştir, ben bunsuz yol bulamam duygusu ve inancıyla okunan bir kitap elbette okuyucusuna yol gösterecektir. Bir de sen, gıyabında Rahmân’dan haşyet duyanları, görmedikleri halde Rahmân’a karşı saygı duyanları ancak uyarabilirsin. Bu dünyada Rab’lerini görmedikleri halde, duyularıyla Rab’lerini algılama imkânına sahip olmadıkları halde gayba inandıkları için, bu kitaba ve bu kitabın haber verdiği gaybî haberlere iman ettikleri için her an Rab’lerinin murâkabesi altında olduklarını bilerek O’na karşı haşyet içinde olanlar bu uyarıya müspet tavır takınacaklardır. Her an Rab’lerini razı edememekten, O’nu gücendirmekten korkan, Rabblerinin gazabına uğramaktan tir tir titreyen, henüz Rabb’lerinin huzuruna çıkmadıkları halde, Rabb’lerinin sorgulaması ile karşı karşıya gelmedikleri halde Rabb’lerine karşı gelmekten sakınan kimseler üzerinde senin uyarın etkili olacaktır. Veya kimsenin görmediği yerlerde Rabb’inden korkan, kalbinde, içinde Rabb’ine karşı sürekli böyle bir haşyet taşıyan, Rabb’inin Rahmân oluşuna şımarıp O’nun gözetiminden çıkma gafletine asla düşmeyen kimseler uyarılacaklardır.

              Demek ki insanlardan kimileri uyarılacak, kimileri de uyarıya müspet tepki vermeyeceklerdir. Ama şurasını hiç bir zaman unutmamalıyız ki, kimin öyle, kimin de böyle olacağını bizler bilmiyoruz. Öyleyse peygamber ve bizler uyarıya devam edeceğiz. Kitabımızın başka bir âyetinin beyanı ve yol gösterisiyle biz hatırlatmaya, gündem yapmaya devam edeceğiz, çünkü bu hatırlatma mü’minlere fayda verecektir. Daha önce dediğimiz gibi, bu işin bir uyarıcılara yönelik vechesi, bir de uyarılanlara yönelik tarafı vardır. Uyarıcılar, bizler sürekli insanları uyarmaya devam edeceğiz. Uyarılanlara gelince, belki o anda uyarılacak, belki on yıl sonra bu uyarı onda etkili olacak, bunu bilemeyiz. Biz bunu sürdürmek zorundayız, çünkü bu bizim görevimizdir. Yâni biz kendi görevimizi yaparken hiç bir zaman karşı tarafın tavrına takılı kalmadan bu işi sürdürmeye devam etmeliyiz. Biz kendimize okumak zorundayız ya, işte bunu yaparken birilerine de okumuş olalım ve okuduklarımızın hesabını biz yapmamaya çalışalım inşallah.

               İşte böyle kimseyi, böyle yaşayan, böyle Rahmân’ın gıyabında haşyet duyan ve Rahmân’ın kendisi için açtığı rahmet kapısına saygılı olan kimseyi bir mağfiret, bir bağışlama, kusurlarını örtme ve şerefli bir mükâfatla müjdele peygamberim. Yâni böyle kimseleri cennetle müjdele. Dikkat ederseniz böyle yaşayan mü’minlere müjdelenen mü-kâfat nekre olarak zikredilmektedir. Yâni ancak orada, cennette bilinebilecek boyutta bir ecir vaadediyor Rabbimiz. İşte gerçek müjde, gerçek sevinç kaynağı budur. Böylece Allah’ın bizi affettiğini, kusurlarımızı görmezden geldiğini, eksiklerimizi tam kabul ettiğini duymaktan, öğrenmekten daha büyük bir müjde olur mu? Yeter ki hep kitapla birlikte olalım, hep zikirle hareket edelim ve Rabbimize karşı haşyet içinde bulunalım. Acaba O’nu darıltacak bir şey mi yaptım, diye sürekli O’na karşı uyanıklılık ve saygı hedefleyelim. O zaman kesinlikle bilelim ki, çok kerîm bir ücret ve mağfiret, yâni cennet bizi beklemektedir unutmayalım. Demek ki uyarıcının uyarısına açık olanların iki özelliği vardır: Birincisi Kur’an’a tâbi olmak, kitabı izlemek; ikincisi de ihsan içinde, sürekli Rabbinin kendisini görüp gözettiği şuuru içinde Rahmân’dan haşyet duyarak bir hayat yaşamak. Gerçekten de haşyet duyulmaya lâyıktır Rahmân olan Rabbimiz.”

Elindeki Sancakta Ne Yazıyor?

                  Geri dönüşü olmayan bir hayat yaşıyoruz. Bu hayatı yaşarken Hak ve hakikatlerin çiğnenmesine karşı tavrımız ne oluyor? Acaba yaşıyor olduğumuz hayata göre elimizde bir sancak taşıyor olsaydık üzerinde ne yazardı? Duvarlarımıza astıklarımıza bakacak olursak bize nelerin okunduğunu görüp duruyoruz? En üste neyi astık? Neyin peşindeyiz? Herkesin yaşadığı bir hayata göre bize bir sancak verecek olsalar o elimizde tuttuğumuz sancakta üzerinde neyin yazılı olduğunu görürdük?

                  Sancağımızın üzerinde malım, mülküm, param, makamım, mevkim, şanım, nâmım, şöhretim, servetim, ticaretim, evim, barkım, yazlığım, arabam, eşim, aşiretim, atalarım vs. yazıyorsa aşağıdaki ayeti okuyalım: Tevbe : 24. “De ki: “Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabanız, elde ettiğiniz mallar, durgun gitmesinden korktuğunuz ticaret, hoşunuza giden evler sizce Allah’tan peygamberinden ve Allah yolunda savaşmaktan daha sevgili ise, Allah’ın buyruğu gelene kadar bekleyin. Allah fâsık kimseleri doğru yola eriştirmez.” Ehlullah bu ayeti şöyle tefsir eder: “Ey peygamberim de ki, eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabalarınız, mensubiyetiniz, grubunuz, kliğiniz, kazandığınız mallarınız, kesatından, kötüye gitmesinden korktuğunuz ticaret ve içine kurulduğunuz hoşunuza giden evleriniz size Allah ve Resulünden, Onun yolunca cihad etmekten daha sevimli geliyorsa Allah’ın buyruğu gelinceye kadar bekleyin. Eğer şu sayılanlar hatırına, onlar sevgisi sebebiyle Allah yolunda cihadı terk ederseniz Allah’ın sizin için yazdığı kötü sonu, zillet ve meskeneti, horluk ve hakirliği bekleyin.

                     Allah yolunda savaş insanı bu sevdiklerinden koparır. Savaş tüm dünyayı gözden çıkarma işidir. Savaş insanın rahatını kaçırır. Esasen şu yukarda sayılanlar Allah’a kulluk yolunda kullanıldığı zaman güzeldir. Ama bunlar insanı Allah’a kulluktan engellemeye, Allah’ın istediklerini icra etmekten kösteklemeye ve Cennet yolunda barikatlar olmaya başlamışlarsa işte tehlike başlamış demektir. Baba, evlât, çoluk, çocuk, eş, kardeş, hısım, akraba, mal, mülk, ticaret, ev, bark bunların hepsi Allah’ın bu dünyada bize lütfettiği birer metaadır, geçimliktir. Rasulullah efendimizin bir hadisinin beyanıyla bütün bunlar ana karnından itibaren Cenâb-ı Hakkın biz kullarına tahsis buyurduğu rızıklardır. Yine Rabbimizin Âl-i İmrân sûresinin beyanıyla bütün bunlar insana sevdirilmiştir, süslü gösterilmiştir. Ama unutmayalım ki dünya hayatının bu geçici metaları yanında Allah katında olanlar çok daha hayırlı, çok daha kalıcıdır. Bunların hepsi bir gün gelecek bitecektir. Ama Allah yanında olanlar, Allah katında olanlar ise bitmeyecek, tükenmeyecek, ölmeyecek, solmayacak ebedî güzelliklerdir. İşte bakın Rabbimiz bunlarla onların bir mukayesesini yapıyor. Söyleyin bakalım ey mü’minler, sizin için bunlar mı daha sevgili, yoksa Allah mı? Bunlar mı daha sevgili, yoksa Allah yolunda cihad mı?

                      Eğer bunlar sevgili geliyor ve o yüzden cihadı terk ediyorsanız Allah’ın belâsını bekleyin. Sevgi Allah içinse değerlidir. Allah ve Resulünün sevgisi her şeyin sevgisinden üstte olmalıdır. Hiç bir şey mü’mine Allah ve Resulü kadar sevgili olamaz. Çünkü hiç bir şeye ve hiç bir kimseye Allah’a borçlu olduğumuz kadar borçlu olamayız. Bunlar hatırına Allah yolunda cihaddan uzaklaşanlar fâsıklardır ve Allah asla fâsıkları doğru yola ulaştırmaz, başarıya ulaştırmaz, hidâyete ulaştırmaz. Dünyada da, ukba’da da rezil ve perişan eder onları.”

Aldanmak

Aldanmak Bu dünya hayatında bizi Allah’ın affına güvendirerek aldatanlara karşı ne yapıyoruz? Lokman Suresi:33. “Ey insanlar, Rabbinize karşı gelmekten sakının. Öyle bir günden çekinin ki o gün hiç bir baba evladına asla fayda veremez, evlad da babasına fayda sağlayamaz. Allah’ın vâdi elbette gerçektir. 

                          O halde sizi dünya aldatmasın ve çok hilekâr şeytan da sizi Allah ile aldatmasın, Allah’ın affına güvendirmesin.” Fatır Suresi:5. “Ey insanlar! Allah’ın verdiği söz şüphesiz gerçektir; dünya hayatı sizi aldatmasın. Allah’ın affına güvendirerek şeytan sizi ayartmasın.” Ehlullah bu ayeti şöyle tefsir eder: “Ey insanlar, unutmayın ki Allah’ın vaadi haktır. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın. Dünyanın konumu sizi aldatmasın. İmtihan gereği bu dünyada Allah size dokunmuyor diye sakın Allah’ı atlattığınızı sanmayın. Dünyayı ebedî zannetmeyin. Sakın bu dünyada yaptıklarınızın yanınıza kâr kalacağını, hesabının sorulmayacağını, sümenaltı edileceğinizi sanmayın. Unutmayın ki ölüm, diriliş, kıyâmet, hesap kitap haktır; cennet hak, cehennem haktır. Hak olan bir Allah’tan, hak olan bir kitap ve hak olan bir peygamber vasıtasıyla size tüm bu haklar ulaştırıldıktan sonra sakın ha sakın sizi aldatıcılar aldatmasın.

        Allah’la aldatanlar sizi aldatmasınlar. Bu aldatıcıların başında, bundan sonraki âyette Rabbimizin dikkat çekeceği gibi şeytan gelmektedir. Sonra şeytan rolü oynayan, şeytan misyonu üstlenmiş iki ayaklı insan şeytanları gelir. Bunlar insanları Allah’la aldatırlar. Meselâ, “Allah hayata karışmaz” derler. “Allah’ın sizin kulluğunuza ihtiyacı yoktur, O çok ganidir” derler. “Allah büyüktür, O’nun böyle ufak tefek işlere ayıracak zamanı yoktur” derler. “Allah Kerîm’dir”, “Allah bekler” derler. “Allah kusura bakmaz, Allah kızmaz” derler. “Allah’ın kitabı böyle okunur, Kur’an’ı anlamadan da okusan olur, Allah bundan da razı olur” derler. “Allah bu kadarına da karışmaz, Allah zaten hayata karışmaz” derler. “Canım Allah buna da karışacak değil ya, işi gücü yok da bizimle mi ilgilenecek?” derler. Öyle bir Allah tanıtırlar ki Kur’an’ın hiçbir yerinde tanıtılmayan bir Allah’tır bu. Kılık kıyafete karışmayan bir Allah. Meslek seçimine karışmayan, kazanmamıza harcamamıza karışmayan bir Allah. Hukuka, eğitime, sosyal ve siyasal hayata karışmayan bir Allah. Gerek cinlerden olan şeytanlar, gerekse iki ayaklı insan şeytanları insanları Allah’la aldatırlar. İşte görüyoruz, iki ayaklı şeytanlardan kimileri sanki bu toplum peygamberi tanımış da sıra başkalarını tanıtmaya gelmiş gibi, sanki bu ümmet kitaplarını tanımış da başka kitaplara sıra gelmiş gibi kitabı ve peygamberi bir kenara bırakarak insanların önüne başka kitaplar, başka önderler çıkararak insanları aldatmaktadırlar.

            Öyleyse gerek şeytanlar ve gerekse şeytan misyonu üstlenmişler kimseler tarafından aldatılmak istemiyorsak, dinimizi ondan bundan değil, doğrudan Allah’ın kitabından ve Resûlü’nün sünnetinden öğrenmek zorundayız. Birinci elden dinimizi öğrenmek zorundayız. Değilse Allah korusun atamız Adem’i ve anamız Havva’yı bile aldatan şeytanların aldatmasından kurtulamayacağız demektir. Eğer dinimizi iyi bilir, kitabımızı ve onun pratiği olan peygamberimizin sünnetini iyi bilirsek, o zaman bize din duyurmaya çalışan ve Allah adına yeminler söyleyerek bize yaklaşmaya çalışanların sözlerini vururuz kitaba, vururuz sünnete saf altınsa, sahte para değilse, doğruysa, uygunsa alırız, değilse reddeder ve dinimizi kurtarmış oluruz. Kim söylerse söylesin, isterse insanların en âlim bildikleri de söylese, o zaman hiç fark etmeyecek; kitaba ve sünnete aykırıysa reddedip dinimizi kurtarmış ve aldananlardan olmamış olacağız Allah’ın izniyle.” Ehlullah yine şöyle der: “… Allah büyüktür, Allah Kerîmdir, Allah Ğafururrahîmdir, Allah affeder, Allah kusura bakmaz, Allah’ın sizin namazınıza, dininize, îmanınıza ihtiyacı yoktur, sizler keyfinize göre yaşayın bu dünyada diyenler sizi aldatmasın. Dünyaya bir defa geldiniz, bir daha bu dünyaya gelmeyeceksiniz diyenler. O büyük Allah, O Kerîm Allah kullarına niye azap etsin de? diyenler. Allah hayata karışmaz, Allah vahiy göndermez, Allah dünyayı yaratmış ve sizi kendi halinize bırakmıştır. Allah’ın o kadar güzel, o kadar hoşgörüye dayanan bir dini var ki ister Allah’ı kabul et ister kabul etme, ister O’na kulluk et, ister başkalarına kulluk et; O, zaten hepsinden razıdır diyenler. Dilediğiniz gibi bir hayat yaşayın diyenler sizi aldatmasınlar. Allah o kadar büyüktür ki şu basit işlerle ilgilenmez, dünya işlerini bildiğiniz gibi ayarlayın. Bildiğiniz gibi yiyin için, dilediğiniz gibi giyinin, soyunun, dilediğiniz gibi hukuk yapın, dilediğiniz gibi bir hayat yaşayın diyenler sizi aldatmasınlar. Allah’ı tanımayanlar, Allah’ı yanlış tanıtanlar böylece sizin dinlerinizi bozmayı hedefleyenler sakın sizi aldatmasınlar. Allah’ı kitabından öğrenin, dinini kitabından öğrenin…”

Gizli Şirk (Putperestlik)

Gizli şirk (putperestlik) hakkında Abdulkadir Geylani Hazretleri şöyle buyurmaktadır: “Ey oğul! Sen hiçbir şey üzerinde değilsin. Senin müslümanlığın da sıhhatli değil. İslam, üzerine bina kurulan temelin ta kendisidir. Senin şehadet getirmen de tam olmamış, eksik. Zira dilinle Lâ ilâhe illallah: “Allah’tan başka ilâh yoktur” diyorsun, fakat kalbinle bunu yalanlıyorsun.

Kalbinde, içinde birçok ilâhlar var. Senin, devlet büyüklerinden ve mahalli idarecilerden korkman, içinde birer ilâhtır. Kendi çalışmana, kendi kazancına, kendi gücüne kuvvetine, kendi kulağına, kendi gözüne, kendi zorbalığına güvenmen, içinde birer ilâhtır. Zararı, faydayı, bir nimete nail olmayı, bir nimetten yoksun kalmayı insanlardan bilmen, içinde birer ilâhtır. İnsanların çoğu, kalpleriyle, işte bu saydıklarımıza güvenirler, dayanırlar. Fakat kendilerine sorarsan, Allah’a dayanıp güvendiklerini söylerler. Lâ ilâhe: “Hiçbir ilâh yoktur,” dediğin zaman, bununla toptan bir reddi (nefyi) onaylıyorsun. İllallah: “ancak Allah vardır,” dediğin zaman ise, yine Allah için toptan bir kabulü (ispatı) onaylamış oluyorsun. Bu durumda, her ne zaman kalbin, Hak’tan gayrı bir şeye dayanır, güvenirse; o zaman yukarıdaki külli ispatında yalancı durumuna düşmüş, yani kendi kendini yalanlamış oluyorsun.

Kendisine dayanıp güvendiğin o şey de, senin ilâhın oluyor. Gerçek ve fiili durum budur. Zahire itibar yoktur. Kalbinde birçok ilâh varken, sen nasıl Lâ ilâhe illallah: “Allah’tan başka ilâh yoktur,” diyebilirsin? Allah’tan başka güvenip dayandığın her şey, senin putundur. Kalbinde şirk, yani ortak koşma bulunduğu müddetçe, dilinle Kelime-i Tevhid’i söylemen sana fayda vermez. Kalp pis oldukça, bedenin temiz olması sana yarar sağlamaz. Tevhid ehli, şeytanını ezer. Şirk ehlini ise şeytanları ezer. İhlas, sözlerin de, amel ve fiillerin de özüdür. Zira gerek sözler, gerekse fiil ve ameller ihlastan, içtenlikten yoksun bulundukları an, özü olmayan birer kabuk, birer posa haline gelirler. Kabuk ve posa ise ancak ateşte yanmaya yarar; ateşte yandıktan sonra iş görecek hale gelir.

Ey ahali! Nefsleriniz uluhiyet (ilâh olma) iddiasında. Fakat sizin bundan haberiniz yok. Zira nefsleriniz, Hakk’a karşı büyükleniyorlar, kibirleniyorlar. Onlar, Allah’ın muradının gayrını istiyorlar. Onlar Allah’ı sevmiyorlar, bilakis, O’nun düşmanı lanetlik şeytanı seviyorlar. Allah’ın ezelde takdir ettiği kaderleri gelmeye ve vuku bulmaya başladığı zaman, olanlara boyun eğmiyorlar, teslim olmuyorlar, sabredip tahammül göstermiyorlar. Bilakis itiraz ediyorlar, kaderle çekişiyorlar. İslam’ın hakikatinden onların haberi bile yok. Senin kendisine güvenip ümit bağladığın her şey, senin ilâhındır, mabudundur. Kendisinden korktuğun veya kendisine ümit bağladığın her şey, senin ilâhındır, mabudundur. Esas sebep olan Allah’ı tamamen unutarak, zararın da, faydanın da kendisinden geldiğini kabul ettiğin her şey, senin ilâhındır, mabudundur. Fakat kısa bir süre sonra görürsün sen. Allah, kendisini bırakıp da güvendiğin ve bağlandığın ne varsa hepsini alır. Şu hususu iyi bil ki, bütün eşya, sadece Allah’ın hareket ettirmesiyle hareket eder, durdurmasıyla durur.

O’nun iradesi ve kuvveti olmadan, ne duran bir şey harekete geçebilir, ne de hareket etmekte olan bir şey durabilir. Kişi bu hususu böylece bilip kabul ettiği zaman, artık insanları ve diğer varlıkları Allah’a ortak tanıma yükünden ve suçundan kurtulur. Allah’a şirk koşmaz. Melekler içinde resim, suret bulunan eve girmezlerse, içinde bir sürü suretlerle putlar bulunan senin kalbine Allah nasıl girer? Allah’tan gayrı her şey bir puttur. Öyleyse sen, putları kır. Evi temizle. Ey dünyaya kulluk edenler! Ey ahirete kulluk edenler! Siz, Allah’ı da, dünyayı da, ahireti de bilmiyorsunuz. Kiminizin putu dünya. Kiminizinki ahiret. Kiminizinki insanlar. Kiminizinki zevkler, nefsani arzular. Kiminizinki övülme, halktan tasvip görme, alkış toplama. Allah dışında her şey, bir puttur. Kişi Allah’tan gayrı neye bağlandı ve neye gönül verdiyse, o onun putudur. Senin bütün umudun insanlar. Her şeyi onlardan bekliyor, onlardan umuyorsun. Korkun da onlardan. Hep onlardan korkuyorsun. Bu hal, Rabbine şirk koşmaktır, ortak tanımaktır.

Bu zaman, ahir zamandır. Bu zamanda çoğu insanların mabudu, paradan ibarettir. Bu zaman insanlarının çoğu, Musa Aleyhisselam’ın kavmine benzedi. Yahudilere benzedi. Onlar, altın buzağıyı kendilerine mabud edinmişlerdi. Bu zamanın insanının altın buzağısı da paradır. Parayı kendine mabud edinmişsin, Rab edinmişsin. Paraya tapıyorsun. Senin Allah’ın para. Hükümdarlar, devlet büyükleri ve ikbal sahipleri, halktan birçoğunun nazarında birer ilâhtır. Dünyevî imkânlar, zenginlikler, sıhhat, afiyet, kuvvet ve kudret, birçok insanların nazarında birer ilâhtır. İnsanların birçoğu, bunlara ve benzeri şeylere taparlar… Dünya zorbalarına, zenginlerine, firavunlarına ve hükümdarlarına saygı gösterip Allah’ı unuttuğun ve O’na saygı göstermediğin takdirde, senin hakkındaki hüküm de, putlara tapanlar hakkındaki hüküm gibidir. Sen de putuna saygı gösterenlerden olursun. Putlara kulluk etme, onları yaratana kulluk et. İşte o zaman, putlar sana boyun eğecektir. Sen, namazda iken bile yalan söylüyorsun.

Mesela namaza dururken ve gene namaz sırasında, “Allahu Ekber” (Allah her şeyden büyüktür) diyorsun. Böylece yalan söylemiş oluyorsun. Çünkü senin kalbinde, Allah’tan başka bir ilâh vardır. Kendisine güvenip bağlandığın her şey, senin ilâhındır, mabudundur. Kendisinden korktuğun ve kendisine ümit beslediğin her şey, senin ilâhındır, taptığındır. Kendisinde Allah’tan başka bir şey bulunduğu müddetçe, senin kalbin için kurtuluş yoktur. Eğer sen, taşlar üzerinde Allah’a bin yıl secde etsen, değil mi ki kalbinle O’ndan başkasına yöneliyorsun, sana bu secdeler hiçbir fayda vermez. Mevlâsından başkasını sever oldukça, o kalp için iyi bir akibet yoktur. Allah’tan başka her şeyi kalbinden yoketmedikçe, saadete eremez, bahtiyar olamazsın.”

Denge

 

  Şu yaşadığımız dünyada denge ne kadar da önemli. Herşey de bir denge var.

  Martı seslerinden rahatsız olan köylülerin martıların yumurtalarını yok etmek isteyince fare baskınına uğramalarını duymuşsunuzdur.

  Martı sesleri mi? Fareler mi?

  Tercih sizin…

  Ya insanların maddi ve manevi cihazlarının dengesi nasıl sağlanır?

   Elbette, Allah’ın emir ve yasaklarını yerine getirmekle…

   Peygamberimizi (s.a.v.), Kur’an-ı Kerim’i, hadisleri, sünnet-i seniyyeleri rehber almakla…

  Madem yapan bilir; elbette bilen konuşur.

  Allah’ı unutmak, Allah yokmuş gibi bir hayat sürmek, ahireti unutmak ve dünyaya hücum etmek dengeyi bozdu. Allah’ın emir ve yasaklarıyla yaşamamak haksızlığı, zulmü  ve adaletsizliği de beraberinde getirdi. Herşeye ve herkese zulümedildi.

  Dengeyi bozmak insanı da bozdu. İnsanın midesinin doyması ona nasıl yetecek? Cennet için yaratılan insana… İnsanın aklı, ruhu, yüreği aç kaldı. Bu dengesizlik ise çok acı sonuçlar verdi. İnsanın dünyaya karşı hücumu maneviyatındaki fareleri arttırdı.

 Eğlence merkezleri, barlar arttı, kütüphaneler azaldı. Gözönüne bibloları, çer çöpü, posterleri koydukta; tozlu raflara kaldırdığımız yoksa İmam Gazali, İmam Buhari, İmam Müslim, İmam Rabbani… miydi?

 Gün boyunca nelere bakıyor, neleri işitiyor, neleri konuşuyor, neleri düşünüyor, nelere kaygılanıyor, nelere seviniyoruz? Şimdiye kadar attığımız adımların kaç tanesi anlamlıydı? Nereye doğru atıldı o adımlar? Ötelere yol var mı? Yoksa çıkmaz sokak mı?

  Şarkıcıların ayakkabı numaralarına, kullandığı parfümlere ilgi gösterdik de sahabelerin neler yaptığına, ercesine nasıl bir hayat sürdüklerine duyarsız kaldık. Denge ne kadar da bozulmuş. Hayatımızı nasıl da fareler basmış. Mini etekler gözümüze daha uygun gelmiş de başörtüsünden tiksinmişiz. Maneviyatımızı nasıl da fareler basmış. Zamanımızı maçlara, maç yorumlarına vermişiz de, namaza maç kadar ihtiyaç hissedemez olmuşuz. Yüreğimizdeki, ruhumuzdaki, aklımızdaki fareler nasıl da artmış. Dolar ve euronun yükselmesine ve düşmesine dikkat ettiğimiz kadar hak ve hakikatlerin çiğnenmesine aldırış edemez olmuşuz. İçimizi istila eden fareler nasıl da artmış. Nefsin isteklerine uşak olmuş da nereden gelip, nereye gittiğimizi, niçin yaşadığımızı bilemez olmuşuz. Rabbini razı etmek, O’nun sevgisini yitirmekten endişe duymak diye birşey kalmamış. Maneviyatımızı nasıl da fareler basmış.

 Hayır. Ademoğlu fareden hoşlanamaz. Fare yiyen hayvanlar yılan, tilki, çakal, yırtıcı kuşlar, baykuşlardır. İnsanoğlu böyle olamaz.

 Martı sesleri gibi Kur’an’ın sesine, Allah’ın emirlerine, yasaklarına, hadislere, sünnet-i seniyyelere, ibadete, secdeye, zikre, tesbihe, sohbete tahammül edemeyenlerin hayatını fareler basar olmuş.

  Dengeyle oynanmaz. Hele insanın dengesiyle hiç oynanmaz.                    

ADAM OLMAK

    ‘Adam olmak’ sözünden ne anlıyoruz?  ‘Adam olmak’  bir çok amaçla kullanılan bir söz olsa da şu manalara gelmediği kesin. Allah’ ın değil nefsinin emirlerini dinlemek, kendi  dünyevi çıkarı uğruna insanlığın değerlerini yok saymak, Hak ve hakikatlerin yolundan değil şeytanın yolundan gitmek, servet, şöhret, mal, mülk, makam, mevki, yemek, içmek, zevk ve sefa amacıyla yaşamak, bütün kaygısı ‘kendi rahatı’ olmak, Allah’ ın değil kendi  nefsinin isteklerinin hüküm sürmesini istemek ve bu uğurda çaba göstermek, Allah’ ı ve ahireti hatırlatacak herşeyden uzaklaşmak ve uzaklaştırmak, Allah erlerini hor görmek, Allah’ ın verdiği nimetleri kendinin zannetmek, Allah dostlarıyla alay etmek ve haklarını yemek, harama düşme kaygısı taşımamak, günahlara aldırmamak hatta haz almak, Kur’an-ı Kerim ha inmiş ha inmemiş önemsememek, sünnet-i seniyyelere aldırış etmemek, bir Allah’a kulluk etmeyip kulluk edecek çok şey bulmak, Allah’ ın rızasını kazanmak gibi bir derdi olmamak, Allah’ın adını ötelere duyurmak için yıllarca cehdedenlere karşı müstekbir davranmak, acı içindeki müminlerin derdini hissetmemek,…Evet. ‘Adam olmak’ böyle şeylerle olamaz.

   Yanyana duran iki eşek düşünelim. Birinin üzerindeki yükler diğerini etkiler mi? Elbette etkilemez. Umurunda bile değildir. Ama insanlar böyle değildir. Böyle hallerden etkilenirler. Ama bir de Rabbine kulluk edebilme sevdasında olanlara, Rabbinin emirlerini yerine getirebilme kaygısını taşıyanlara engel olmak isteyenler, yüklerini arttırmaya kalkışanlar, eşekten de beter hallere yuvarlanıyorlar. ‘Adam olma’ kaygısı taşıyanlar yani Allah’ ın rızasına göz diken yiğitler ise insanlığın onurunu korumaya devam ediyorlar. ‘Kedi yavrusunu yiyeceği zaman fareye benzetirmiş. Öyle yermiş.’  İzm’leri din zannedenler de kedilikten insanlığa geçebilme kaygısını bile tabii ki duyamıyorlar.

   Peygamberimizin (S.A.V.) “Hakkı söylemeyip susan dilsiz şeytan gibidir” diyor. Hakkın çiğnenip, hakikatin aşağılandığı bir yerde sükût eden bir kimse, hadisin ifadesiyle, apaçık şeytan-ı ahras (dilsiz şeytan) sayılmış; faydasız ya da batıl şeyler konuşanlar da, şeytanın dostu ve tercümanı kabul edilmişlerdir.

  Biz ecdadımızdan da bu güzellikleri görmüştük. Onların mesleği Allah yolu, maksatları ise kuru cihangirlik davası değil Allah’ ın dinini yaymaktı.

  Mesela Osmanlı Devleti’ nin en büyük padişahlarından biri olan Yavuz Sultan Selim zamanında  Şeyhülislam olan Zenbilli Ali Efendi gerektiğinde saltanata itiraz etmiş, „Bu, manevî sorumluluğu gerektiren (âhireti ilgilendiren) bir meseledir. Buna karışmak benim vazifemdir“ demiş ve bu hal de Yavuz Sultan Selim’ in çok hoşuna gitmiş ve söyleneni yaparak Hak üzere hareket etmiştir.

  Bir gün Resulullah dışarı çıktı ve ashabına “Sizden baktığı halde görmeyip ama olmak isteyen kimse var mıdır?” buyurdu.

“Kim ister ki ya Resulullah?” dediler.

Şöyle buyurdu: “Yüce Allah dünyaya ilgi gösteren, ona gönül bağlayan kimseyi kör etmiştir. Dünyadan ümidini kesip, uzun emelden el çekene de kimseden öğrenmeksizin ilim vermiş, yol göstericisi olmadan ona doğru yolu göstermiştir.”

Peygamberimiz (S.A.V.) buyuruyor ki:

“ Sabahleyin kalkınca niyetinin çoğu Allah için değil de dünya için olan kimse, Allah’ın sevgili kullarından olamaz. Öyle bir insanın kalbinde şu dört şey eksilmez.

1- Devamlı üzüntü,
2- Sürekli meşguliyet,
3- Zenginliğe ulaşmayan fakirlik,
4- Sonsuz emel.”

Tevbe Suresi:24- Onlara de ki; eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, kadınlarınız, akrabalarınız, kabileniz, elde ettiğiniz mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız evler ve meskenler, size Allah ve Resulünden ve Allah yolunda cihaddan daha sevimli ise, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyin. Allah böyle fasıklar topluluğuna hidayet nasip etmez.