Naksibendiyye Tarikatı (Halidiyye Kolu)

 Medresede ilim tahsil yaparken askere alınan ve Avusturya cepehesine gönderilen, oradan Filistin ordusuna tayin edilen seyyid Osman Efendi Filistin’de İngilizlerle harbe girer.

Cepehede Halidi Bağdadi´nin müridlerinden seyyid Abdullah ile tanışır ve ondan el hayri alir.

Nakşi tarikatının Halidi oluşturan bu kol Ali Gülam Hz. lerinden gelmektedir.

Daha sonra ingilizlere esir düşen Seyyid Osman efendi diğer esirler gibi zehirli su ile doldurulan Havuza atılır, ama Allah´ü Teala´nın izni ile kurtulur.

Memleketine döner Kızılörende imamlık yaparken dünyasını değişir.

Mürşitlik, oğlu Seyyid Muhammed Efendiye geçer.

Şah-ı Nakşibendi Hz.den bir Siir

Şah Abdülkadir,

Arşın, Kürsi’nin, Kalem’in ayı hem güneşi,

En büyük nurdan bir kalb nuru Şah Abdülkadir.

Mevleviyye Tarikatı

 Kayseri kuruluşundan beri günümüze kadar çok sayıda veliye ev sahipliği yapmıştır.Allah Teala´dan dileğimiz kiyamete kadar da devam etmesidir.
Bu velilerden birisi de Seyyid Burhanettin (ks) Hz.leridir.Mevlevi tarikatının kurucusu olmuştur.
Bu tarikat Seyyid Burhanettin (ks) Hz.leri ile başlamış ve Mevlane Celalettin Rumi (ks) Hz.leri ile devam etmiş; ancak Hz. Mevlane bu tarikata sadece raksı ilave etmiş; diğer bütün ilimleri Seyyid Burhanettin (ks) öğrenmiştir.

Bu kol Bediüzzaman Said Nursi (ks) Hz.lerine kadar gelmiştir.
Rusya ya esir düşen Said Nursi (ks) Hz.leri esaretten kurtulup İstanbula geldikten sonra Celebi dergahından uzun süre ders almıştır

Saidi Nursi de Bitlisli Mehmet Emin Efendiden gelen Nakşi Kolu,kuddusi lakabı ile anılan aslen Buhara Türkmenlerinden olan Ahmet Kuddusi (ks) Hz. lerinden Kadiri dersi ve Hz. Mevlana dan gelen Mevlevi kolu olmak üzere üç kol birleşmiştir.

Ve aynı zamanda üveysidir. Bediüzzaman Saidi Nursi (ks) leri.

Yönetimlerin islama karşı davranışlarına muhalefet ettiğinden Ankara İsparta vs.Ağır Ceza Mahkemelerinde müteaddit defalar yargılanıp Türkiye nin ceşitli illerine sürgün edilerek hayatını sürdürdüğü halde zikir ve tebliği hiç bir zaman ihmal etmemiştir.
Islamdan tavüz vermesini hayatı ile ödeyip şehadet şerbetini içen Şeyh Said in yeğeni ve halifesi Şıh Melik, Kayseriye sürgün edilir.

Kayseri´ye geldiğin de 17 yaşındadır. Burada Seyyid Muhammd Efendi ile tanışır ve 1948 de Isparta ya Bediüzzaman Saidi Nursi-Hz.lerinin dergahında 7 (yedi) ay birlikte ders alırlar ve Saidi Nursinin İstanbula sürgün edilmesiyle tekrar Kayseriye dönerler.

Seyyid Muhammed Efendi, Said Nursi Hz. leri ile müteadit defalar görüşür.

14 Mart 1960 tarihinde vefat eden Bediüzzaman Saidi Nursi Hz. lerinden Kadiri-ve mevlevi kollarının Mürşitliği Seyyid Muhammed Efendiye geçer.

Bediüzzaman Said Nursi (ks) vefat Urfa da Halil İbrahim Camii avlusuna defedildiği halde 27.05.1960 ihtilalinde mezarından çıkartılarak bilinmeyen bir yere götürülür.

Tarikatı Kadiriyye Muhammediyye Kolu

  Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimizden sonra Hz. Ali (k.v.) ile devam eden Mevlevi Tarikatının Mürşidi Hz. Mevlana’nın, Rufevi tarikatının piri Ahmet Rufai (ks) hazretlerinin, Nakşi Tarikatının Piri Şahı Nahşibend (ks) hazretlerinin, mürşidimiz Gavsul Azam Abdulkadir Geylani (ks)’den Kadiri adını alan tarikatın koludur.
Muhammediyekolu, Ebheriye, Halidi (Nakşi Tarikatından gelen kol) Mevlevi, olmak üzere birleşen bir koldur.
Mürşidi İstanbul’da ikamet eden Seyyid Muhammed (ks): 1928’de Kayseri’de dünyaya geldi. 5 yaşında ilim tahsiline başlayıp başta babasından olmak üzere birçok ulemadan zahiri ilimleri tahsil etti. Ayrıca batını ilimlerde tahsil eden Seyyid Muhammed efendi babası Seyyid Osman efendi’den Kadiri ve Halidi tarikatlarının, Çorakcı Hacı Hüseyin efendi’den Epheriye tarikatının ve Said Nursi hazretlerinden Mevleviye tarikatının icazetini aldı.
Fahri kainat Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) Efendimizden sonra birinci imam Hz. Ali (kv) ile ayrılan ve imam Hüseyin (ra) İmam Hz. Zeynal Abidin (ra) İmam Muhammed Bakir (ra) la devam etmiş ve imam Hz. Caferi Sadık’ta (ra) Nakşi tarikatı ile birleştiği için Derya haline gelmiştir. İmam Caferi sadıkin (ra) Annesi ve İmam Hz. Muhammed Bakir`in eşi Ferva (ra) Hz. Ebu Bekir in (ra) torunun kızıdır. O nedenle de iki kol imam Hz. Caferi Sadıkta birleşmiştir.
           İmam Hz. Musa Kazım (ra) ile devam eden ve Pirimiz Abdülkadir Geylani (ks) Hazretlerinde genişleyen ve adını da ondan alan Kadiri Tarikati Seyyid Muhammed (ks) de ; Muhammediye, Ebhriye, Mevlevi ve Nakşi (bu koldan Halidi) olmak üzere dört kolun birleşmesiyle tekrar Derya haline gelmiştir. Burada asıl olan Muhammediye Koludur. Diğer Kollarla sonradan birleşmiştir.

          Babası Hz. Hasan (ra) in Annesi Hz. Hüseyin (ra) neslinden olan Gavsul Azam Abdulkadir Geylani (ks) kurmuş olup adnı da ondan almıştır. İmami Rabani (ks) tarafından ikibininci yılın yenileyicisi olduğu söylenen Abdülkadir Geylani (ks) dünyaya gelmeden önce Bağdat Alimleri tarafından geleceği Müjdelenmiş, onun ayaklarının bütün evliyanın omuzları üzerinde olacağı işaretle haber verilmiştir. Vazifesinin Kıyamete kadar devam edeceğini işaretle kendisi şöyle buyurur:

„ÖNCEKİ GÜNEŞLERİN HEPSİ BATTI VE GİTTİ, BİZİM GÜNEŞİMİZSE BATMIYACAK EBEDİ“.

Kuddüsi Baba

   

Tanınmış üveysi velilerden olan Şeyh Ahmed Kuddüsi bin Maraşizade İbrahim hazretleri H.1183 M. 1760 senesinde Niğde ilinin Bor kazasında dünyaya gelmiştir. Şeyh hazretlerinin babası İbrahim Efendi, Nakşibendi Tarikatı şeyhlerinden olup Maraş valisinin zulmünden kaçarak Bor kazasına gelmiştir.Kuddüsi Baba hazretleri, babasının yanında Nakşibendiyye usulü üzerine terbiye görmüş, bir müddet çeşitli medreselerde ilim tahsil etmiştir. Babasının vefatı ardından manevi bir işaret üzere başta Kayseri ve Erzincan olmak üzere birçok Anadolu şehrini ziyaret ederek dönemin önde gelen alim ve velilerin sohbetine iştirak etmiştir. Daha sonra Hicaz’a giderek bir süre burada mücahade ile meşgul olmuştur. Hacc akabinde beldesine dönen Kuddusi Baba hazretleri, orduya katılmış ve Rus harbine iştirak etmiştir.  Savaş akabinde bir müddet İstanbul’da kalmıştır.

     Daha sonra Bor’a gelen Şeyh hazretleri, manevi bir işaretle tekrar Hicaz’a giderek on yedi sene kadar Mekke ve Medine dağlarında ve sahralarda riyazet ve mücahade ile meşgul olmuştur. Daha sonra beldesine geri dönen Kuddüsi Baba hazretleri, babasının tarikatı üzere müritlere zikir ve evrat telkininde bulunmuştur.  Bir gece şeyh hazretleri,“YaRabbi, Nakşibendiyye tarikatında züht, takva ve riyazete gereği gibi sarılmadıkça, şüpheli işler başta olmak üzere tüm kötü amellerden tam anlamı ile vazgeçmedikçe feyz ve istifade olunmak ender olduğu tecrübe ile sabit ve muhakkaktır. Ya Rabbi, senin velin Bahaadiin Nakşibend hazretlerinin tarikatı pek güzeldir, fakat biz ve ihvanımız gafil ve cahil kimseleriz. Devrin insanları dünya ziynetlerine meyyal olduklarından kalpleri daima karışık ve masiva ile dolu şaşkın haldedir. Senin velin Abdülkadair Geylani’nin tarikatı ise daha geniş ve daha müşfiktir ki bir sözünde o

“ Hayatımda ve vefatımdan sonra, deryada ve karada sıkıntıya düşenler benden meded talep etseler muhakkak imdad ederim, müridlerim halifelerimden inabe ederler ise ben onları ruhaniyetimle irşad ederim. Beni çağıran salih olsun fasık olsun yermem yardım ederim.” buyurmuştur. Ya Rabbi,  şeyh Muhammed Bahaeddin kulun bir suçumuz olsa bize küser. Şeyh Abdülkadir kulun küsmez,”

diyerek niyazda bulunmuştur.Ertesi gece Şeyh Abdülkadir Geyleni hazretleri elinde“ bir kimse La ilahe illallah zikrini çoğaltsa sabikinden ve mukarrabinden olur.” yazılı bir levha ile Kuddusi Baba hazretlerinin rüyasına teşrif ederek onu manen irşad etmiştir. Bu olaydan sonra şeyh hazretleri Kadiriye tarikatı usulü üzere insanları irşad etmeye başlamıştır.

                  Ahmed Kuddusi hazretleri devrinin keramet sahibi büyük velisi olarak kabul edilirdi. Bir Cuma vakti müritlerinden biri şeyh hazretlerini ziyarete geldi. Cuma saati gelmesine karşın şeyh hazretleri namaza gitmek için herhangi teşebbüste bulunmadığı gibi müridine “ Oğlum biraz sabrediniz, birlikte namaza gideriz” buyurdular. Mürid namazın geçmesinden endişe ederek dönmek üzere şeyh hazretlerinin hanesinden ayrıldı. Namaz akabinde tekrar şeyh hazretlerinin evine misafir oldu.  Kudusi Baba hazretleri, müridi için taze hurma ve o mevsimde Bor’da yetişmeyen sebze ve meyvelerden müteşekkil bir sofra hazırlatmış idi. Mürid    “efendim, cumayı nerede eda ettiniz? Ve bu yiyecekleri nereden temin ettiniz? diyerek sual etti.  Kuddusi Baba hazretleri “oğlum, eğer biraz sabretmiş olsa idin bizimle birlikte cumayı Kâbe’de eda edecektin.”buyurdular.  Kuddusi Baba hazretleri vefatından sonra da kendisini sevenleri irşad etme yetkisine sahip olduğunu şu şekilde açıklamaktadır;

 

Bu yola şeyhsiz sülük etmekte var havf-ı hatar

Bir icazet sahibi şeyhten izin al kıl cihaz

 

Bulamazsan şeyhi sana benden olsun izn-i tam

Eyle imdi zikrini had itme asla ihtiraz

 

Bu icazet-i ammedir virdim izin isteyene

Ta kıyamet gününe dek zakirine var icaz

 

Bulamadım bir şeyh deyü terk etme zikrullahı çün

Sana Kuddusi icazet verdi oldun sen mücaz

 

                   Kuddusi Baba hazretlerinin birçok eseri vardır. Bunlardan en çok tanınan Allah aşkı ile kaleme aldığı şiirlerini topladığı ve Anadolu’da büyük tesir uyandıran Divan’ıdır. Şeyh hazretleri H. 1265 M. 1848 tarihinde ahirete irtihal etmiştir.  Kabr_i şerifleri Bor kazasındadır.

                 Birçok kerameti olan şeyh hazretlerinin bir kerameti şu şekilde nakl edilmiştir. Köylünün biri kırılan saban demirini tamir ettirmek üzere Bor’a gelmiştir. Şehre girince kalabalık bir cemaatin bir cenaze namazı kılmak için hazırlandığını görmüş, doğruca abdest alarak cemaate iştirak etmiştir. Cenaze namazı bittikten sonra demirci dükkânına girmiş ve saban demirini Tamir ettirmek istemiştir.  Demirci saban demirini ocağa koymuş; fakat bir türlü demir ısınmamıştır. Saatlerce demir ateşte kalmasına karşın ateş, demire bir türlü etki hareket etmemiştir. Demirci bu olayı kendini ziyarete gelen bir tanıdığına anlatmış, o kimse köylüyü çağırarak “ bu gün ne iş yaptın ?” diyerek sual etmiştir. Köylü “şehre saban demirini yaptırmak için gelmiş idim. O sırada bir cenaze gördüm ve namazına iştirak ettim, demir de hep yanımda idi.” Cevabını vermiştir.  O zat senin namazına iştirak ettiğin kimse büyük velilerden Ahmed Kuddusi Baba hazretleridir. Allah(c.c.) , ona tabi olanları, onun cenazesine iştirak edenleri, ona tabi olanları ateşten muhafaza eylemiştir.  Bu demirde o cenazede bulunması sebebi ile ateşin etkisinden muhafaza edilmektedir” diye izahat getirmiştir.

Sabr eyle gönül derdine derman gelür elbet

Sen hastaye bil şöyle ki Lokman gelür elbet

 

Züht ile kişi sanma ki Hakk’ı bulur ancak

Işk olmasa yoldaş ana hüsran gelür elbet

 

 Nalan olur aşık olan üftade bu yolda

Bülbül gül içün gülşen’e giryan gelür elbet

 

Şeyhin izini gözle sakın olma muhalif

Ki şeyhsiz olan salike şeytan gelür elbet

 

Bu ilim-i cedel kibre sebeb demiş erenler

Müstekbir olan kimseye hizlan gelür elbet

 

Her gece temellük edüben yârine yalvar

Nalan ola gör ki sana ihsan gelür elbet

Çok cürm-ü günahım deyü kat’ etme ümidi

Suçunu bilen müzbine gufran gelür elbet

 

Kuddusi bi-çare koma gayriyi dilde

Şol hane ki abad ana sultan gelir elbet

Rabıta-i Şerîf

Hazret-i Muhammed (s.a.v) efendimiz son peygamberdir. Alemlere rahmet olarak gelmiştir. Veliler de alemlere rahmettir. Onların bulunduğu yerlere rahmet, bereket yağar. Belalar, musibetler oradan uzaklaşır.

Şöyle ki: Allah-u zü’l-Celal peygamberimize Cibrîl-i Emîin’i gönderdi. Bunun üzerine peygamberimiz, Hazreti Ali’yi çağırdı. Ona tevhidi talim etti. Hazreti Ali Rasulüllah’a orada beyat etti. Böylelikle velilik nuru Hazreti Ali’ye geçti.
Evliyaullahın yolu Evlad-ı Rasul kapısından başladı.Allahrasulü şöyle buyurmaktadır;“Size iki emanet bırakıyorum birincisi Kuran’dır ikincisi ise Ehl-i Beytimdir.[1]”

Evlad-ı Rasulün gönlünden gönüllere nur akar. Bu nur gele gele mürşidin gönlüne oradan da müridin gönlüne sirayet eder. Kalpten kalbe yol vardır. Tarikat-ı Âliye’de irşat ehlinin kalbine gelen nurdan müridinin kalbine nur geçer. Çünkü takdir-i ilahi böyledir. Müridin kalbine geçen bu nur dolayısıyla ona ilham kapısı, mübeşşerat kapısı ve feraset kapısı açılır.

Şimdi bu nur kapılarını açmak için mürit şeyhinin elini tutar ona beyat eder, kendi kalbini şeyhinin kalbine bağlar. Rabıta yapar. Rabıtanın gayesi gönülden gönüle geçen feyizden istifade ederek, Allahrasulü’nün nurundan tâ müridin gönlüne gelen nur aracılığıyla gönüldeki ilham kapılarını açmaktır.Bunu şu misalle açıklayabiliriz;Bebekler anne karnındayken annesine göbek bağıyla bağlıdır. Çocuk annenin yeme içmesinden bu bağ sayesinde istifade eder. Eğer bu bağ bir vesile ile koparsa veya işlevini yitirirse çocuk anne karnında ölür. Çocuk bu bağ sebebiyle beslenir, kemalleşir ve neticede dünyaya gelir. İşte rabıta buradaki göbek bağı gibidir. Mürit kemalleşene kadar feyiz aşk muhabbet gibi şeyhindeki bütün haller rabıta vasıtasıyla müride geçer. Mürid böylelikle kemalleşir ve ona ilham gelir.
Nitekim ilham gizli bir bilgidir. Allah-u zü’l-Celâl şöyle buyurmaktadır;“…Ona tarafımızdan bir ilim öğrettik.[2]”

Ehl-i beyt mürşid Seyyid Efendi Baba hazretlerine müntesip olan kardeşlerimiz her gün muntazaman rabıta yapar.

Şeyh Rabıtası şu şekilde icrâ edilir;

Allahdostlarının izinde bulunan bir sofi abdestli olarak kıbleye yönelir ve öncelikle şu zikirleri çeker.

100 defa “Estağfirullah” sonunda “Estağfirullah el-Azîm el-Kerim ellezî lâilahê illâ Hû el-Hayye’l-Kayyume ve etûbu ileyh.

11 defa salavât-ı şerîfe (Allahümme salli ala muhammedi’v-ve alâ âlihî ve sahbihî ve sellim”

20 defa besmele-i şerîfe (Bismillahirrahmânirrahim)

1 defa Fatiha suresi

3 defa İhlas suresiBu zikrin akabinde “Destur yâ Şeyhim Efendi Baba Hazretleri” der. Manen izin alır ve gözlerini kapar. Manen Efendi Baba hazretlerinin huzurunda bulunduğunu hisseden sofi şeyhini şu usul ile tahayyül eder.

Seyyid Efendi Baba hazretlerinin nuru çeşme gibidir. Sofi de o çeşmenin bir kabıdır. Çeşmeden akan sular kapları nasıl dolduruyor ise Seyyid hazretlerinden sadır olan nur da müridi böylece Allah’ın nuruna gark eder. Seyyid Efendi Baba hazretlerinin nuru bir çadır gibidir. Sofi de o çadırın içerisinde oturan bir kimsedir. Bir çadır nasıl içindekini çepe çevre kuşatmış ise Seyyid hazretlerinin nuru da öylece müridi çepe çevre kuşatmıştır. Seyyid Efendi Baba hazretlerinin nuru sırta giyilen bir aba gibidir. Aba, giyen kimseyi nasıl sarmış ise Seyyid hazretlerinin nuru da müridi bu şekilde sımsıkı sarmış durumdadır. Seyyid Efendi Baba hazretlerinin nuru bir deniz gibidir. Sofi ise bu denize düşmüş bir damladır. Damlalar nasıl denizin içerisinde kayboluyorsa mürid de kendini Efendi Baba hazretlerinin nurunda böylece kaybeder.

Mürit en az beş dakika bu manevî halin idrakine gayret sarfeder. Mürit kendisine bıkkınlık vermeyecek kadar ancak olabildiğince uzun bir müddet rabıtasını uzatmaya çalışmalıdır. Zira rabıta müridin şeyhi ile olan bağını kuvvetlendirecek ve rabıta yapan zâtın veliler yanında kıymetini arttıracaktır. Mürit rabıtadan çıkmak istediği vakit “Destur Yâ Efendi Baba hazretleri” diyerek manen izin istemeli, sağ ve sol taraflara yüzünü çevirmek sureti ile “es-Selâmu aleykum ve rahmetullah” diyerek her iki tarafa selam vermelidir.

Rabıta akabinde mürit Besmele-i şerîfe ile birlikte 1 Fatiha suresi ve 3 İhlas suresi okumalı. “Subhâne rabbike rabbi’l-izzeti ammâ yesifûn ve selâmun ale’l-mürsilîn ve’l-hamdülillâhi rabbi’l-âlemîn” diyerek dua etmelidir. Hasıl olan sevabı Peygamberimiz (sav) Efendimizden başlamak sureti ile Seyyid Efendi Baba hazretlerine gelinceye kadar Kadiri yoluna hizmet etmiş bulunan tüm ehlullahın ruhaniyetlerine bağışlamalıdır.

Sofî “fenâ fi’ş-şeyh” makamını buluncaya bir diğer ifade ile Seyyid Efendi Baba hazretlerinin telkinine kadar Şeyh rabıtasına devam etmelidir. Peygamberimiz (sav) Efendimizi, Pir Seyyid Abdülkadir Geylânî hazretlerini ve Seyyid Efendi Baba hazretlerini kapsayan üçlü rabıta ancak Efendi Baba hazretlerinin telkini ile yapılmalıdır. Zirâ bir doktorun hastaya gerekli ilaçları göstermesi gibi sofiye gerekli manevî ilaçları da Efendi Baba hazretleri işaret etmektedir. Bunun haricine çıkmak sofiye fayda sağlamayacağı gibi kendini manevî bir sıkıntıya düçar edecektir

Bir mürid şeyhinden başkasını rabıtaya alamaz. Rabıtaya başkalarını katarsa vücut alemi velveleye düşer. Dengesi bozulur. İsyana girer. Nitekim bir devletin başında iki başkan olursa o yönetim ifsat olur. Bir müridin şeyhi vefat ederse evlad-ı rasul’den olan biri kemalleşerek onun makamına yerleşene kadar mürid, vefat eden şeyhine rabıta yapmaya devam eder.

O şeyhin soyundan gelen Evlad-ı Rasul vefat eden şeyhin makamına yükselince mürid bu sefer rabıtayı ikinci bir şeyhe bağlar.Rabıtayı en az beş dakika olarak günde bir defa yapmak lazımdır. Dileyen rabıtayı on beş dakika, yarım saat veya bir saat yapabilir.

Rabıta, bebeklerin annelerinin memelerinden gıdalanmalarına benzer ki eğer çocuk bu gıdadan mahrum kalırsa ölüme mahkumdur. Rabıtasız sofu da tarikattan lezzet bulamaz, hakikate ulaşamaz.Kardeşlerime derim ki siz ehlullah yoluna teslim olun. Fena fi’ş-şeyh makamını bulmanız şarttır. Yoksa zikrin sevabını alırsınız fakat gönlünüzdeki ilham kapıları açılmaz.Gönüllerini şeyhinin gönlüne bağlayanlarda bazı haller zuhur eder. Bu haller kendisinden sonra el verdiği sofilere de intikal eder. Onlara da ilham geçer. Yani kendine geçen başkasına da geçer. Bunun hikmeti şudur;Allahrasulü şöyle buyurmaktadır;“Kim kime benzerse o da ondandır.”[3]

Mürid Allahrasulü’nün şefaatına ortak olacaktır. Parça bir bütün olur ve sofi böylelikle tarikattaki şefaat makamına yükselir. Annesine babasına şefeat eder. Müridler üç ilâ yetmiş kimseye şefaat edeceklerdir. Bunları dinleyen kardeşlerim mutlaka kemalleşir.

Her şeyin bir ölçüsü vardır. Müridin de ölçüsü şeyhine teslim olmaktır. Müridin vazifesi teslimattır. Nitekim bir şoför eğer kendisine ayrılan yol yerine bariyerlerden gitmek isterse arabasını yuvarlar, içindekileri de helak eder. Şeyhine teslim olmayan bir mürit de neticede -Allah muhafaza- bu duruma düşer.

[1]Müslim, fadailu’us- sahabe 37, (2408)
[2] Kehf suresi ayet:65

[3] Süneni ebi Davut, h.no:4031; Müsned-i imam Ahmet, h.no:5106,5107,5651.

Şeyh Seyyid Osman Ustaoğlu

(Seyyid Muhammed efendinin Babası)
Şeyh Seyyid Osman Ustaoğlu: (H.1310) M.1895 yılında Kayseri´ye bağlı İncesu ilcesinin Kızılören kasabasında doğdu.
İmam-ı Hz. Ali soyundan olup seyyidir.
İlim tahsiline küçük yaşlarında babasının himayesinde Kur´an-ı kerimi ezberleyerek başladı.
Daha sonra babası Şeyh Seyyid Mahmud Ustaoğlu tarafından Arapca ilmini öğrenmesi için Kayseri´ye medreseye gönderildi.
Devrin ileri gelen alimlerinden;Hamurculu Osman Efendi , Külekzade Abdullah Efendi, Kiçikli Hacı Kasım Efendi ve birçok alimden ilim tahsil etti.
Ayrıca babasından askere gidinceye kadar, yirmi ikinci dedesi ve Kadiriyye Tarikatı Piri Şeyh Seyyid Muhammed el-Kadiri Hz.lerinin kurduğu Muhammediyye Kolu´nun derslerini almıştır.

 1914 yılında birinci Dünya Savaşı çıkınca ilim tahsiline ara vermiş ve vatanı görevini yerine getirmek için Ankara´ya gitmiştir.
Kayseri´de o zamanda ulaşım çok zor olduğu için Kayseri´den Ankara´ya arkadaşları ile beraber yaya olarak on günde gelmişlerdir. Buradan da tren yolculuğuyla İstanbul´a gitmiş ve Tuzla ´da yirmi gün kadar askeri eğitim görmüştür.
Dahasonra Avusturya´da bulunan 15. Topcu Alayına topcu eri olarak katılmış olup, Galiçya Cephesi bir yıl Ruslara karşı çarpışmıştır.
Bu cephe Ruslar tarafından düşürülmüş ve Osmanlı askeri geri çekilen birliğin kumandanı olan Cevat Paşa yaralanmış ve Şeyh Seyyid Osman Ustaoğlu Hz. leri bu komutanı sırtına alarak geri çekilen birliğinin bulunduğu yere kadar getirmiştir.
Şeyh Seyyid Osman Ustaoğlu´na bu davranışından dolayı kahramanlık nişanı ve çavuş rütbesi verilmiştir.
Düşen bu cephede bulunan askerler, İngilizlerle çarpışması için Kudüs`ün Yafa cephesine sevk edilmiştir.
Şeyh Seyyid Osman Ustaoğlu: Yafa cephesinde Şeyh Halid el-Bağdadi Hz. lerinin halifelerinden Seyyid Osman Ustaoğlu bir carpışma esnasında İngilizlere esir düşmüş olup, Yafa cephesinde diğer esir düşen askerlerle birlikte Mısr`a götürülmüşlerdir.
İngilizler bu esirlerin uyuzluk hastalığına tutulmuş olduklarını ileri sürerek onları kireç dolu bir havuzun içine sokmuşlardır.
Bu esirlerin bir kısmı çektikleri acılara dayanamayarak şehit olmuştur. Bu arada Şeyh Seyyid Osman Ustaoğlu bu havuza girerken hafif bir baygınlık gecirmiş ve manevi alemde Hz. Peygamber (s.a.v.) kendisine havuzda kaldığı süre içerisinde gözlerinin kapali tutmasını emretmiştir. Kireç dolu havuzdan çıktıktan yaklaşık yedi gün sonra ingilizler tekrar kendisine gelerek bir hastalığa yakalandığını söylemişler ve vucüduna bir iğne yapmışlardır.
Yapılan iğnenin etkisiyle yaklaşık bir gün sonra kafasındaki saçların tümü dökülmüş ve bir daha kafasında saç oluşmamıştır.
Bu sıkıntılardan kurtulan Şeyh Seyyid Osman Ustaoğlu , sağ kalan diğer esirlerle birlikte Nil nehrinin yakınlarındaki sulama arazilerine kanal kazması için gönderilmiştir.
Dört yıl ingilizlerin elinde esir olarak kalan Şeyh Seyyid Osman Ustaoğlu bu süre içerisinde esirlerin arasında bulunan birçok tarikat ehli kimselerle tanışmış ve onlarla birlikte zikir yapmışlardır.
Onların bu halini gören ingilizler „Osmanlılar esaretten kurtulkmak için tanrılarına yalvarıyorlar.“ diyerek kendileri ile alay ederlerdi.
İngilizler ellerindeki esirleri yemeleri için öğleye yakın bir baş soğan ve ikindi vaktinde yakında günes altında çalışan esirlerin tansyonlarının düşmesi için de bir diş sarımsak verirlerdi.
Aç olan esirler ise çevrelerinde bulunan incir ağaçlarından taze incir yerlerdi.
Taze incirin sütü diş etlerine çürüttüğünden dolayı Şeyh Seyyid Osman Ustaoğlu da esirliği döneminde bütün dişlerini kaybetmiştir.

Ehli Beyt

 

Ehli Beyt, Peygamberimiz (s. a. v) Efendimizin neslinden olanlardır.Hz. Hatice validemizden: Kasım, Zeynep, Rukiyye, Ümmügülsüm, Fatıma, ve Abdullah (Tayyip) dünyaya geldiler. Hz. Mariyeden de İbrahim dünyaya geldi. Hz. Fatımadan başka hepsi Peygamberimiz (s. a. v)Efendimizden önce vefat ettiler. Diğer bütün peygamberlerin soyu  oğlundan devam ettiği halde Peygamberimiz (s. a. v) Efendimizin nesli, kızı Hz. Fatımadan devam etti.         

Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin dünyaya geldi ve ehli beyt bunlarla devam etti. Kuran-ı Kerimde ehli beyt hakkında Ahzap suresi (33. ayet): Ehli beyt! Allah sizden sadece günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor. Ayeti celilesi nazil oldu. Müffesirler nüzul sebebi ehli beyte atfedilen bazı ayetlerin nazil olduğunu da belirtmişlerdir. Ehli beyti sevmek mümine verilen bir görevdir ve islamın şiarındandır. Çünkü imanın temeli ve en kuvvetli alameti Allahü Tealayı sevmek, rasülünü sevmek, onların sevdiklerini sevmek, sevmediklerini sevmemektir. Hadisi şeriflerde buyurulur ki!

-İmanın temeli ve en kuvvetli alameti Allah dostlarını sevmek ve Onun düşmanlarına düşmanlık etmektir. [İ. Gazali]
-Ehl-i beyti seveni Hak teâlâ sever, buğz edene de buğz eder. [İbni Asakir]
-İslamın esası bana ve ehli beytime sevgidir. [İbni Asakir]
-Sizin iyileriniz benden sonra ehli beytime iyilik edenlerdir. [Hakim]
-Ehli beytime buğuzeden yüzüstü cehenneme atılır. [İ. Ahmed]
-Ehli beytimi sevmiyen ihtilafa düşer ve şeytana yoldaş olur. [Hakim]
-Aliyi ancak mümin olan sever ve ona ancak münafık olan buğzeder. [Nesai] .
-Aliyi seven beni sevmiştir. Ona düşmanlık bana düşmanlıktır. Onu inciten beni incitmiştir. Beni incitende Allahü teâlâyı incitmiş olur. [Taberani]
-Fatıma benden bir parçadır. Onu sıkan her şey beni de sıkar, Onu ferahlandıran şey beni de ferahlandırır. Kıyamette benden başka kimse nesebine sahip olamaz.
-Allah, Fatıma ve nesline cehennemi haram kıldı.
-Ehli beytim Nuh (as) ın gemisi gibidir, onlarla tabi olan selamet bulur, olmayan helak olur. [Taberani]
-Ehli beytinin Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyinin olduğunu işaret buyuran Allah Rasülü
-Hz. Fatımayı Aliye vermeyi Rabbim bana emreyledi. Allahü Teala her peygamberin sülalesini kendinden, benim sülalemi Aliden halk buyurmuştur.   Peygamberimiz (s. a. v) Efendimiz bir gün amcası Hz. Abbas, Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin otururlarken ihramını çıkarttı, üzerlerine örtü ve Ya Rabb, bu amcamı ve ehlibeytimi örtüşüm gibi sen de cehennem ateşinden kendilerini koru diye dua etti, o anda odanın duvarlarından amin diye ses işitildi. Onun ehli beytini sevmek vaciptir.
Bir hadisi şerifte Ehli beytime düşmanlık eden münafıktır buyurmuştur.
Başka bir hadisde ise:
-Allahü Teala size namazı, zekatı, orucu farz ettiği gibi, Ebu Bekiri, Ömeri, Osmanı ve Aliyi sevmeyi farz eyledi. Peygamberimiz (s. a. v) Efendimiz torunu Hz. Hasan (ra) için buyurdular ki:   İçinizden en hayırlısı Ali, gençlerin arasında en hayırlısı Hasan ile Hüseyin, kadınların en hayırlısı Fatımadır. Hasan ile Hüseyin cennet gençlerinin büyüğüdürler. Babaları onlardan efdaldir. Kim güneşi kaybederse aya başvursun, onuda kaybederse yıldıza başvursun. Ashabı kiram, bu hadisin izahını isteyince. Peygamber Efendimiz (sav) bunu şöyle açıkladı:   Güneş benim, ay Alidir, Fatıma yıldızdır, kuzey kutbuna yakın olan bu iki yıldız ise Hasan ile Hüseyindir buyurdu.

Efendimizin Cuma Hutbesi

Şeyh Seyyid Muhammed Efendimizin

Şeyh Seyyid Omuzu Güçlü (Muhammed bin Ali) Hazretlerinin Türbesi´nin tadilatı ve Mescidinin açılışında irad etmiş olduğu hutbe

Elhamdü lillahi rabbi´l-alemin ve´s-saltu ve´s-selamu ala rasulina muhammedi´v-ve ala alihi ve sahbihi ve sellim

Euzu billahi mineşşaytanirracim bismillahirrahmanirrahim

„ya eyyühellezine amenü´z-kürullahe zikan kesira“ sadakallahu´l-Azim


Ya İlahe´l-Alemin, habibin ve edibin Muhammed (s.a.v) Efendimiz Mekke´den gizlice Medine´ye hicret ederken Kuba´da misafir kaldı.

Oradan ayrılıp hicret yurduna giderken böyle bir ıssız yerde cuma namazı farz oldu. Garibâne ve mahzun bir halde cumayı eda ettiler.

Biz de bu dağlar arasında, Omuzu Güçlü Hazretlerinin yanı başında bir Cuma eda ediyoruz. Bu dağlar ve taşlar çok sevinçlidir.

Çünkü Omuzu Güçlü Hazretleri yıllarca ve yıllarca mahzun, garibane bekler iken kabrinin yanı başında Cuma namazı kılan bir cemaat buldu.

Ya Rabbi, Sen Şahitsin, meleklerin de şahit, bu dağlar ve taşlar da şahittir ki rızay-ı ilahi için, cumanın farzını eda etmek ve böylece senin rızana muvafık olabilmek için burada toplandık.

Habibin ve Edibin Peygamber (s.a.v) Efendimiz Hira dağına giderken dağların ve taşların selamını işitiyor, sağına soluna bakınıyor, bu seslere ve nidalara taaccüp ediyordu.

Şimdi bizler de bu dağların ve taşların seslerini işitiyoruz. Onlar bizlerin burada bulunmasından sevinç duyuyor. Onlar da zikir yapıyor.

Ya Rabbi bizi uzak bir yerde bırakmadın, dönderdin, dolaştırdın Evlad-ı rasul olan, nesli peygamber olan, Habibinin sülalesinden ve soyundan olan Omuzu Güçlü´nün yanı başına getirdin.

Burada Cuma namazını kılmayı ve kıldırmayı nasip eyledin. Böylece bizleri haşir ve cem eyle. Bizleri mahşerde Habibinin neslinin cemaatının içinde haşreyle.

Ya İlahe´l-Alemin, habibinin torunun yanı başında Cuma namazını eda etmeyi nasip ve müesser kılmakla bizleri ulvî bir nimete nail eyledin.

Sana ne kadar şükür ve hamd eylesek azdır.

Cumamızı ve dualarımızı kabul eyle. (amin)

Nefsi Mutmaine

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

يَاأَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ

ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً

فَادْخُلِي فِي عِبَادِي

وَادْخُلِي جَنَّتِي

27. Ey mutmain (huzura kavuşmuş/tatmin bulmuş/şüpheden kurtulmuş) nefis,

28. Dön Rabbine, razı etmiş ve razı edilmiş olarak!

29. (İyi/Seçkin/has) kullarım arasına katıl,

30. Ve cennetime gir.

 

(Fecr suresi, Ayet 27-30)

 

 

وَمَا أُبَرِّئُ نَفْسِي إِنَّ النَّفْسَ لَأَمَّارَةٌ بِالسُّوءِ إِلَّا مَا رَحِمَ رَبِّي إِنَّ رَبِّي غَفُورٌ رَحِيمٌ

 

53. Ben yine de nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis şiddetle kötülüğü emreder. Ancak Rabbimin rahmetiyle yarlığadığı müstesna. Muhakkak ki, Rabbim bağışlayıcı ve merhametlidir.

 

(Yûsuf suresi, Ayet 53)

Merhaba Ramazan

Merhaba yâ şehr-i Ramazan Merhaba

Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem efendimiz şöyle buyurmuşlardı

Size Ramazan ayı geldi. O bereket ayıdır. O ayda tam hayır vardır ve Allah sizi gasyeder. Rahmetini inzal eder, hataları siler, duaları kabul eder. Sizin ragbetinize bakar ve sizinle meleklerine iftihar eder. Onun için Allah’a kendi tarafınızdan hayır odeyin (Çok hayır yaparak Ramazanın hakkını verin). Zira şaki, o ayda Allah’ın Rahmetinden mahrum kalan kimsedir.

Ramazanda Allah’ı zikreden magfiret olunur. Ve o ayda Allah’dan dilekte bulunan kimse de mahrum edilmez.