Archiv der Kategorie: Filiz Konca

Sevdamız

 

 

Abdulkadir Geylani Hazretleri şöyle buyurur:

 

“Dünyayı doğru görebilmek söz ve eylemlerde geçmişlere (selef) uymakla mümkün olur. Onlara uyduğun zaman sen de onların gördüğünü görürsün.”

 

Ya biz; dünyayı nasıl görüyoruz? Kimlere kanıyoruz? Dünyanı kurtar diyenlere mi? Nefsinin konforu öncelikli olmalı, ömrünü bu seviyeyi elde etmeye harcamalısın diyenlere mi?

 

Ehlullah şöyle buyurur:

“Beladan kurtulmak için iki şeyden el çekmek gerekir. Git dünya ve nefisten elini uzak tut ki belaların seninle bir işi olmasın.”

 

Bir kudsi hadis şöyledir:

“Ey dünya! Bana hizmet edene hizmet et, sana hizmet edeni hizmetinde kullan.”

 

Ve sözü Allah Resulüne bırakalım…

Ebu Hureyre (r.a.) diyor ki, Resulullah bana: “Dünyayı kısaca sana göstermemi ister misin? buyurdu. “İsterim ya Resulullah” dedim. Benim elimi tuttu, bir mezbeleye götürdü. Orada insanın başının kemikleri, koyun kemikleri, at ve deve kemikleri, eski insan elbiseleri ve insanın pisliği vardı. Resulullah: “ Ey Eba Hureyre, bu baş kemikleri sizin başınız gibi hırs ve arzularla dolu idi. Şimdi bir derisiz kemik kalmıştır. Yakında o da toprak olacaktır. Bu necasetler, yorucu bir çalışma ile ele geçirilen ve iştah ve zevkle yenen yemeklerdi. Şimdi hor ve hakir olarak onları buraya bırakmışlar. Herkes ondan nefret edip kaçıyor. Eskiler, insanların süslendikleri elbiselerdi. Şimdi rüzgar onları bir taraftan bir tarafa sürüklüyor. Bu kemikler onların binek hayvanları idi. Onların sırtında dünyayı gezerlerdi. Dünyanın tamamı bunlardır” Ebu Hureyre der ki; orada bulunanların hepsi ağladı.

 

Resulullah (s.a.v.) anlattı:

“Allah (c.c.) şöyle buyurdu: “Ey insan! Kendini ibadetime ver ki gönlünü zenginlikle doldurayım, fakirliğini gidereyim. Böyle yapmazsan ellerini meşguliyetle doldururum, fakirliğini de gidermem.”

 

Resulullah (s.a.v.) buyurdu:

“Kim gam ve tasalarını bire indirir ve gönlünde sadece ahiret tasasına yer verirse, Allah onun dünya ile ilgili gamlarını giderir.

Kim de gam ve tasalarını dünya hallerine yayarsa, Allah onun hangi vadide helak olacağına aldırmaz.”

 

Katâde İbnu Nu’mân (radıyallâhu anh) anlatıyor: „Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Allah bir kulu sevdi mi, onu dünyâdan korur. Tıpkı sizden birinin hastasına suyu yasaklaması gibi.”

 

Ebü Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: „Resülullah (aleyhissalâtü vesselam) buyurdular ki: “Dünya mel’undur, içindekiler de mel’undur, ancak zikrullah ve zikrullah’a yardımcı olanlarla alim veya müteallim hâriç.”

 

Peygamberimiz (S.A.V.) buyuruyor ki:

“Bir kimse sabahleyin kalkınca, niyetinin çoğu, Allah için olmayan bir dünyalık için ise, o kimse Allah’ın (sevgili) kullarından olmaz ve onun kalbinden dört haslet ayrılmaz. Biri, ardı arkası kesilmeyen bir üzüntü, ikincisi, hiç bitmeyen bir meşguliyet, üçüncüsü, hiç zenginliğe ulaşmayan bir fakirlik, dördüncüsü, hiç sonu gelmeyen bir emeldir.”

 

Resulullah bir ölmüş koyun leşi yanından geçerken buyurdu ki: “Görüyor musunuz; bu murdar insanlar nazarında ne kadar pis ve aşağıdır ki, hiç kimse ona bakmıyor. Muhammed’in ruhu hükmünde olan Allah’a yemin ederim ki, dünya Hak Teala katında bu murdardan da hakir ve aşağıdır. Eğer Hak Teala katında dünyanın bir sivrisinek kanadı kadar kıymeti olsaydı, ondan hiçbir kafire bir yudum su vermezdi.”

Yine buyurdu ki: “Dünya sevgisi bütün günahların başıdır”

Yine buyurur ki: “Dünyayı sevip dost edinen kimse ahiretinde ziyan etmiş olur, ahiretini sevip dost edinen ise dünyasında ziyan etmiş olur. Siz devamlı olanı tercih ediniz.”

 

Yüzünü dünyaya çevirmiş olanların, ahiret aleminden nasibi yoktur.

Allah yolunun sevdalılarına selam olsun.

 

 

Nereye Gidiyoruz?

                 

 

Abdulkadir Geylani Hazretleri şöyle buyurur:

 

“Allah seni Zatını tevhid etmen için yarattı; ne dünya, ne de ahiret için değil. Dünya seni ne doyurur, ne de suya kandırır. Dünya aldatıcıdır, hilecidir. Senin musibetin nefsin için bir varlık görmendir..”

 

Muhammed Suresi: 32. “Şüphesiz, inkâr edenler, Allah yolundan alıkoyanlar ve kendilerine doğru yol belli olduktan sonra Peygambere karşı gelenler Allah’a hiçbir zarar veremezler. O, onların işlerini boşa çıkaracaktır.”

 

Ehlullah bu ayeti şöyle tefsir eder:

 

         (“Küfredenler, örtenler, örtbas edenler, hakkı örtenler, Allah’ın âyetlerini örtenler, kendi hevâ ve heveslerini, keyiflerini gündeme getirebilme adına Allah’ın âyetlerini Allah’ın arzularını örtenler, keyiflerince bir hayat yaşayabilmek için Allah’ı, Allah’ın âyetlerini, Allah’ın dinini gündemlerinden düşürerek üstünü örterek Allah’ın âyetlerinin defterini dürenler, kendi hevâ ve heveslerini, kendi yasalarını ikame edebilmek için Allah’ın yasalarını örtüp saklayanlar, insanlara sundukları eğitim, hukuk, kılık-kıyafet, ekonomi, siyasal yapılanma, sofra, kazanma-harcama anlayışlarıyla Allah’ın yasalarını örtenler…

 

Ya âyetleri örtenler, yahut da âyetlere karşı kendilerini, kendi hayatlarını örtenler, hayatlarını Allah’ın âyetlerine örtülü tutanlar, hayatlarını, sözlerini, düşüncelerini ve davranışlarını Allah’ın yasalarına kapalı tutanlar… Sanki Allah kendilerinden hiçbir şey istemiyormuş, Allah onların hayatlarına hiç karışmıyormuş gibi Allah’ın tüm tekliflerini yok farz ederek bildikleri gibi bir hayat yaşamaya çalışanlar…

 

         Kendileri hakkı örttükleri gibi, başkalarının hakka ulaşmalarını engellemeye çalışanlar… İslâm’ın tebliğinin önüne dikilerek, İslâm eğitimini yasaklayarak insanların hakka ulaşmalarına engel olanlar, insanları zorla Allah yolundan çevirmeye çalışanlar ve de Allah’ın Resûlü’ne karşı onun yolunun yolcuları olan mü’minlere karşı cephe oluşturanlar… Rasulullah’ın ve Müslümanların karşısındaki safta yerlerini alanlar… Üstelik bütün bunları yaparken de kendilerine hidâyet belli olduktan, yâni Kitabı, sünneti, Allah’ı, peygamberi, dini, hidâyeti tanıdıktan sonra bunları yapanlar var ya, işte bunların Allah’a karşı verebilecekleri herhangi bir zarar yoktur. Allah’a, Allah’ın peygamberine, Allah’ın dinine ve bu dinin mensuplarına verebilecekleri en küçük bir zarar yoktur. Allah’a zaten zarar veremezler de, burada anlatılmak istenen Allah’ın sistemine ve Müslümanlara verebilecekleri bir zarar yok demektir.

 

         Bir de âyet-i kerîmeden şunu anlıyoruz ki peygambere muhalefet, Allah’a muhalefettir. Peygamber yolunun yolcularına düşmanlık, Allah’a düşmanlıktır. Unutmayalım ki Müslümanlara düşmanlık yapanlar karşılarında Allah’ı bulacaktır.

 

         Allah onların tüm işlerini boşa çıkaracaktır. Ya Allah onların iyi zannettikleri, iyi ameldir diye yaptıkları tüm amellerini geçersiz kılacak, değerlendirmeye tâbi tutmayacak, kıyamet günü onlar için terazi, mizan koymayacak ya da dünyada Allah’ın peygamberine ve Müslümanlara karşı düşmanlık adına düşündükleri tüm planlarını, Allah’ın âyetlerini, Allah’ın yasalarını, Allah’ın sistemini engellemek için aldıkları tüm tedbirlerini, tüm mesâilerini boşa çıkaracaktır. Ne yaparlarsa yapsınlar, Allah’ın âyetlerinin, Allah’ın sisteminin hayata hakim oluşuna engel olamayacaklardır. Ne bu dine, ne de bu dinin mensuplarına yapabilecekleri hiçbir şey yoktur onların. Her ne kadar şu anda bu kâfirler Müslümanlara karşı üstünlük sağlamış gibi görünerek mü’minlere işkence ve eziyet edebilecek duruma gelmişlerse de, unutmayalım ki bu da yeryüzünde Rabbimizin koyduğu yasaları gereğidir.”)

 

Heva ve Heves

Ehlullah şöyle der:

“Şüphe yok ki hevâ ve hevesi terk etmek acıdır; ama Allah’tan uzak olma acılığından elbette daha iyidir.”

Heva ve hevese meylettikçe gönlümüzden de gam gitmeyecektir. Allah yolundan çıkaran, yolu şaşırtan heva ve hevese karşı uyanık olmak gerekmektedir. Gerçek akıl baliğ olanlar heva ve hevesten kurtulmuş olanlardır.

Furkan.43. “Ey Muhammed! Hevesini kendine İlâh edineni gördün mü? Ona sen mi vekil olacaksın?”

Ehlullah bu ayeti şöyle tefsir eder:

“Gördün mü İlâh olarak hevâ ve hevesini kabul eden kimseyi? Hevâ ve hevesini İlâhlaştırıp Allah’ın önüne geçiren kimseyi gördün mü? Hevâsını İlâh edinip, arzu ve tutkularının kulu kölesi olan kişiyi gördün mü? Allah’ı, Allah’ın dinini, Allah’ın kitabını, Allah’tan gelen hayat programını bir kenara bırakarak kendi hevâ ve heveslerini, ya da kendisi gibi âciz insanların hevâ ve heveslerini, istek ve arzularını din kabul edip onların peşi sıra giden kimseleri gördün mü peygamberim? Sizler de gördünüz mü böyle kimseleri? Peki kimdir bunlar? İşte şu anda Allah’ın kitabı, Allah’ın yasaları yerine kendi hevâsını heveslerini putlaştırıp tanrı edinen ve kitapsız, peygambersiz hevâsı istikâmetinde bir hayat yaşayan insanlardır.

Allah’ı unutmuş, Allah’tan gelen basiretlerle ilgi kurarak kendisini arındırmaya çalışmamış, Allah’ın kitabından ve peygamberin Sünnetinden habersiz olduğu için, Allah’ın kendisi adına belirlediği kulluk programına teslim olmak yerine kendi bilgisine, kendi hevâ ve heveslerine teslim olmuş, ya da başkalarının hevâlarına teslim olmuş, başkaları için yaşamayı, tâğutlar için yaşamayı, moda için, çevre için, âdetler için yaşamayı, başkalarına kulluk etmeyi alışkanlık edinmiş, kendi kendisini pisliğin, günâhların, isyanların içine düşürmüş, hem dünyada hem de âhirette ziyana uğramış, kendi kendisini kötüye harcamış insandır.

Allah’tan gelen hayat programını bırakmış, kendisine sunulan kulluk örneği olan peygamberle diyalog kurmamış, ben bana yeterim. Ben benim hayatımı düzenlemesini bilirim. Evimi ben de düzenleyebilirim. Nereden kazanıp nerede harcamam gerektiğini ben de bilirim. Çocuklarımı nasıl eğiteceğimi, ne yiyeceğimi, nasıl giyineceğimi ben de bilirim. Benim aklım var, benim fikrim var. Benim Allah’a da, O’nun kitabına da, O’nun hayat programına da Onun elçisinin örnekliğine de ihtiyacım yoktur demiş ve kendi hayatına kendisi program yapmaya kalkışmıştır. Kendi hevâsını, kendi heveslerini ve arzularını putlaştırmış, boynundaki kulluk ipinin ucunu kendi elinde tutmayı tercih etmiş insanlar.

Şimdi ey peygamberim, sen böyle adamlar üzerine vekil mi olacaksın? Kendini böylelerinden sorumlu mu tutacaksın? Bunlar için çalışıp çırpınıp kendi kendini helâk mi edeceksin? Bırak ne halleri varsa görsünler? Ne yapacaklarsa yapsınlar. Bilmiyorlar mı bu adamlar Allah’ı? Bilmiyorlar mı Allah karşısında hiçbir güçlerinin olmadığını? Bilmiyorlar mı kendileri gibi âciz insanların güçlerinin kuvvetlerinin, bilgilerinin ne olduğunu da Allah’ı bırakıp onların hevâ ve hevesleri istikâmetinde bir hayat yaşamaya, Allah yasalarını bırakıp onların yasalarını uygulamaya çalışıyorlar? Allah’a ve Resûlüne samimiyetle bağlansalar gerçekten hayatları güzel olacak, ama yine de yan çizen bu adamları bırakıver peygamberim.

Kendileri nasıl tanrı olabilir bu insanlar? Ne hakla, hangi güçle tanrılık iddiasında bulunabiliyorlar? Nasıl oluyor da kendileri gibi âciz insanları tanrılık makamına oturtabiliyorlar? Nerden almışlar bu yetkiyi? Hevâ ve heveslerini nasıl Allah yasalarının önüne geçirebiliyorlar? Yarattıkları bir şey var mı bu insanların? Yaratıcılık özellikleri var mı? Kendilerini yaratabilmişler mi? Bir güçleri kuvvetleri var mı? Rızık verebiliyorlar mı? Doyurdukları birileri filân var mı? Göklerde ve yerde bir ortaklıkları filân var mı? Niye böyle kendilerini Allah yerine koymaya çalışıyorlar bu adamlar?”

Ve devamında ayet şöyle buyurur:

44. “Yoksa çoklarının söz dinlediklerini veya aklettiklerini mi sanırsın? Onlar şüphesiz davarlar gibidir, belki daha da sapık yolludurlar.”

 

Faiz

  Allah’a kul olmayı cihana sultan olmaya tercih edenlere selam olsun.

 

  Hak ve hakikatleri çiğneyerek yaşamaya yaşamak denir mi?

 

  Hesabını bildiğini zannederek faiz yasağını çiğneyenlerin aslında kendileri ucuza gidiyorlar…

 Ebûbekr-i Sıddîk Efendimiz’e birisi bir tabak hediye getirmiş. Beğenmiş ağzına almış, sonra sormuş: „Nerden geldi bu?..“ Eyvah!.. Haram bir yerden geldiği anlaşılınca, parmağını boğazına sokarak çıkartmış, kusmuş. Şöyle demiş: „Haramla beslenen vücuda cehennem ateşi mutlaka dokunur, çare yok!..“ Onun için haramın girmemesi lâzım!..demiştir.

 Ali Bin Şihab (ra) der ki:

– “Helâl gıda ile beslenen bedeni, toprağın asla yemeyeceğini duydum.”

Bu söze bazı fıkıhçılar itiraz eder. Bu “şehitlere ve peygamberlere mahsustur” derler.

Oğlu der ki: “Babamın vefatından 21 yıl geçti. Babamın sözünü birileri daha itiraz ettiler. Bu adamın kendisi haram yemiyordu, mezarını açalım bakalım doğru mu deyip mezarını açtılar, gördüler ki, babam ilk gömüldüğü gibi duruyordu. İtiraz edenler durumu gördüler ve Allah’tan af dilediler.”

    Karınlarını fâizle dolduranlar bir hadis-i şerifte de anlatıldığı gibi kıyamet günü kabirlerinden kalkarlarken karınları şişmiş ola­rak saralı ve deli oldukları halde kalkacaklar ve bu durum onların belirgin özellikleri olacaktır. Yine İbni Ebi Hatim’de Ebu Hureyre’nin rivâyet et­tiği bir başka hadislerinde Allah’ın Rasûlü (s.a.v.) şöyle buyurur:

 

„İsrâ gecesi karınları evler gibi olan ve karınları­nın etrafında yılanların dolaştığı bir topluluğa uğradım. Ben: „Bunlar kimlerdir ey Cibril?“ diye sordum. O da: „Bunlar fâiz yiyenlerdir“ cevabını verdi.“

  Müslim ve Buhari’nin rivayet ettikleri bir hadisinde peygamberimiz: Faizi yiyeni de yedireni de şahitlik edip yazışmalarını yapanı da lanetlemiş ve “Eşittirler” demiştir.

  Allah’ın Rasûlü Veda haccında irşad buyurduğu hutbe­sinde şöyle buyurdu:

 

„Cahiliye dönemindeki yapılan tüm fâizler aya­ğımın altındadır. Sizin için ancak ana paranız vardır. Ne zulme­din ne de zulme uğrayın. İlk kaldırdığım fâiz de Abdulmuttalip oğlu Abbas’ın bütün ribasını geçersiz kılıyorum.“

  Haram ve haksız yollarla ele geçen lokma Müslümanın manevi hayatı için zehirden daha tehlikelidir. „Haramla beslenen vücut cehenneme layıktır.“ „Haram yiyenlerin duası ve ibadeti kabul olunmayacaktır.“ gibi hadisler üzerinde iyice düşünmelidir.

Bir hastayı ziyarete giden Malik bin Dinar hazretleri, şahit olduğu hadiseyi şöyle anlatır:
„Hastanın halinden, ölüm durumunun yakın olduğu anlaşılıyordu. Kendisine Kelime-i şehadeti söyletmek için uğraştım. Fakat ne kadar uğraştımsa söylettiremedim. O durmadan on, onbir diyordu. Sonra kendisine gelip bana;

– “Ey üstadım! Önümde ateşten bir dağ var! Ne zaman şehadet kelimesini söylemeye çalışsam, bu ateş bana hücum ediyor” dedi.

 Bunun üzerine mesleğini sorduğumda; malını ribaya veren, faiz yiyen, ölçü ve tartıda hile yapan biri olduğunu anladım.“

 Rebi bin Haysem hazretleri buyuruyor ki:
“İnsan ölüm zamanından önce nasıl yaşarsa, ruhunu o hâl üzere teslim eder. Ben mala, paraya karşı çok ihtiraslı ve insanları çok çekiştiren bir adamı hastalandığında ziyaret etmiştim. Son anlarını yaşıyordu. Yanında otururken, onun duyup okuması için La ilahe illallah kelime-i tevhidini okuyordum. O ise, her defasında para saymakla meşgul oluyordu.”

Bakara suresi:

275- Riba (faiz) yiyen kimseler, şeytan çarpan kimse nasıl kalkarsa ancak öyle kalkarlar. Bu ceza onlara, „alışveriş de faiz gibidir“ demeleri yüzündendir. Oysa Allah, alışverişi helal, faizi de haram kılmıştır. Bundan böyle her kim, Rabbinden kendisine gelen bir öğüt üzerine faizciliğe son verirse, geçmişte olanlar kendisine ve hakkındaki hüküm de Allah’a kalmıştır. Her kim de yeniden faize dönerse işte onlar cehennem ehlidirler ve orada süresiz kalacaklardır.

276- Allah faizi mahveder, oysa sadakaları bereketlendirir. Allah günahta ve inkârda direnen hiç kimseyi sevmez.

277- İman edip iyi işler yapan, namazı dosdoğru kılıp zekatı verenlerin Rabbleri katında elbette mükafatları vardır. Onlara hiçbir korku olmadığı gibi, onlar mahzun da olmazlar.

278- Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve artık faizin peşini bırakın, eğer gerçekten müminler iseniz.

279- Eğer böyle yapmazsanız, o zaman Allah ve Resulü tarafından size savaş açılmış olduğunu bilin. Eğer tevbe ederseniz, sermayeleriniz sizindir. Haksızlık etmezsiniz, haksızlığa da uğramazsınız. 

 

 

 

Yüz Çevirmek

                

 

Ehlullah şöyle der:

 

“Bir tarafta Allah’ı inkâr eden, Allah’ın âyetlerini reddeden, Allah’ın âyetlerine karşı zâlimce bir tavır takınan, Allah’ın âyetlerine kulak vermeyen, Allah’ın elçileriyle ilgilenmeyen, Allah’tan gelen hayat programına değer vermeyerek kendi hevâ ve hevesleri istikâmetinde bir hayat yaşayanlara müjdelenen dayanılmaz bir azap, diğer tarafta Allah’a îman eden, Allah’tan gelen hakim bir kitabın âyetlerine kulak veren, Allah’ı görüyormuşçasına O’na kulluğa koşan, namazı ikame eden, zekâtı veren, gayba îman eden ve yaşadıkları bu hayatın sonunda çekilecekleri hesabın korkusuyla tir tir titreyen muhsinlere, Müslümanlara vaadedilen bir cennet vardır.”

 

Lokman suresi:6. “İnsanlar arasında, bir bilgisi olmadığı halde Allah yolundan saptırmak için gerçeği boş sözlere değişenler ve Allah yolunu alaya alanlar vardır. İşte alçaltıcı azap bunlar içindir.” 7. “Âyetlerimiz o sapık kimseye okunduğu zaman sanki kulaklarında ağırlık var da işitmiyormuş gibi büyüklenerek sırt çevirir. İşte ona can yakıcı azabı müjde et.”

 

Ehlullah bu ayetlerin tefsirinde şöyle der:

 

        “Ama insanlardan öyleleri de vardır ki lehv el hadisi, boş sözleri satın alırlar. Sözün boşuna, sözün eğlencesine yönelirler. Kitap ve sünnet konuşacakları yerde, Allah’ın âyetlerini gündemlerine alıp konuşacakları yerde boş lafların içine dalarlar. Hayatı kitap ve sünnetle değerlendirecekleri yerde kitabı ve peygamberi bir kenara alıp kendi kendilerine bir değerlendirmenin içine girerler. Niye yaparlarmış bunu? İnsanları Allah yolundan saptırmak için. Bilgisizce, cahilce insanların Allah’a kulluğunu bitirmek için yaparlar bunu. İnsanları çaktırmadan Allah yolundan alıkoymak için lehv el hadisi satın alırlar.

 

Yâni şarkı, türkü, roman, film, eğlence, hikaye, masal, gibi şeylerle insanları meşgul edip onları Kur’an ve sünnete gitmekten alıkoymaya çalışırlar. İnsanların beyinlerini, kulaklarını bu tür boş şeylerle doldurarak orada kitap ve sünnete yer bırakmamaya çalışırlar. İnsanların gündemlerini değiştirler. Yok ekonomiydi, yok kalkınmaydı, yok teknolojik gelişmeydi filan diyerek boş sözlerle insanları kulluk endişelerinden uzaklaştırırlar.

 

Ve üstelik Allah âyetlerini de alaya alırlar. Allah âyetlerini hafife alırlar, değersiz görürler. Bunların modası geçmiştir. Bunlar karın doyurmuyor, bırakın şimdi bunları da hayatı ilgilendiren ekonomik konulardan, sosyal konulardan bahsedelim derler. İşte böyleleri için alçaltıcı bir azap vardır.

 

         Böylelerine âyetlerimiz okunduğu, hatırlatıldığı zaman, âyetlerimiz izlettirildiği zaman da müstekbir davranarak, kibirlenerek, eyvallah’sız ve ihtiyaçsız davranarak âyetlerimizden yüz çevirirler. Sanki hiç duymamış, hiç işitmemiş gibi bir tavır alırlar. Sanki kulaklarında bir ağırlık vardır. Sanki böyle kulaklarında hakkı duymalarına, hakkı anlamalarına engel kılıflar veya sanki ısıdan izole etme veya elektrikten yalıtma anlamına bir izole, bir tecrit bölgesi var.

 

Yâni kulakları vardır ama onlarla duymuyorlar. Allah kendilerine kulaklar vermiştir ama onlar bu kulaklarını Allah’ın âyetlerini duymada kullanmıyorlar. Kendilerini cennete götürecek, kendi lehlerinde sonuçlar doğuracak uyarıcıları duymuyorlar. Kulaklarını kendi lehlerinde kullanmıyorlar. Kulaklarını kullanmayarak cehennemlerini hazırlıyorlar. Duyuyorlar ama duymazdan geliyorlar. İnkâr ettikleri için, reddettikleri için sanki hiç duymamış gibi bir tavır takınıyorlar. Halbuki Allah’ın âyetleri okunduğu zaman kulak verip icabet etmeleri gerekiyordu. Oyunun, eğlencenin, şarkının, türkünün, boş şeylerin peşine takılıyorlar. Öyle ya Allah’ın âyetleri karın doyurmuyordu onlar için. Bir para getirmiyordu âyetler. Dünya onlar için çok daha kârlıydı. Büyüklendiler, sanki hiç duymamış gibi Allah’ın âyetlerinden yüz çevirdiler, ilgilenmediler.

 

         Peygamberim, sen böyle insanlar için acıklı bir azap müjdele. Azabın müjdelenmesi aslında mümkün değildir, ama burada onlarla bir alay söz konusudur. Elbette onların bu tavırlarına münasip bir ifadedir bu. Onlar Allah’ın âyetleriyle alay etsinler, Allah’ın âyetleri yerine boş şeyleri satın alsınlar, elbette Rabbimiz de müjdenin konusu olmayan bir azabı müjdelemekle onlarla alay edecektir. Cehennemi müjde konusu yaparak onlarla alay edecektir. Lâyıktır bu azap müjdesi büyüklük taslayanlara. Lâyıktır Allah’ın âyetlerini duymak, dinlemek istemeyenlere bu azap..”

 

         Hakikatin safasına ulaşabilme duasıyla…

Efendimiz

 

 

Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyurmaktadır: “Kıyamet günü insanların diriltilecekleri vakit yerden ilk çıkacak olan benim. Onlar Allah (c.c.)’ın huzuruna geldiklerinde onlar adına hatipleri ben olacağım. Allah (c.c.)’ın rahmetinden ümitlerini kestiklerinde rahmet ve mağfireti onlara ben müjdeleyeceğim. O gün Livâu’l-hamd (şükür sancağı) benim elimde olacaktır. Âdemoğlunun en şereflisi benim. Bunda övünmek yok“

 

Ahkaf:32. “Allah’a çağıran, Muhammed’e uymayan kimse bilsin ki, Allah’ı yeryüzünde âciz bırakamaz; onların O’ndan başka dostları da bulunmaz; işte onlar apaçık sapıklıktadırlar.”

 

Ehlullah bu ayeti şöyle tefsir eder:

 

         Her kim de Allah’a iman etmez, Allah’ın dâvetçisi olan peygambere icabet etmez, onun getirdiği mesaj istikâmetinde bir hayat yaşamaya yanaşmazsa bilsin ki yeryüzünde asla Allah’ı âciz bırakamaz. Yeryüzünde Allah’ın kulu olduklarını unutarak Allah’la savaşa tutuşan, Allah’a rağmen, Allah’ın kitabına ve elçisinin örnekliliğine rağmen kendi bildiklerince bir hayat yaşamaya çalışanların Allah’tan başka velîleri, dostları da bulunmaz. İşte onlar apaçık sapıklardır.

 

         Allah’ı da, O’nun kitabını da, O’nun peygamberini de, O’nun hayat programını da reddeden kâfirler yeryüzünde Allah’ı âciz bırakacak değillerdir. Yeryüzünde Allah’ı âciz bırakacak yoktur. Ne cinler, ne insanlar Allah’ı âciz bırakamaz, Allah’ı mağlup edemezler. Ne kaçarak, saklanarak, ne de savaş açarak hiç kimsenin onu âciz bırakması mümkün değildir. Hiç kimsenin, hiçbir varlığın Allah yasalarına karşı gelmesi, Allah yasalarını durdurması, galip gelmesi mümkün değildir. Göklerde ve yerde Allah’ın yasalarını alt edecek, Allah’ın yasalarının dışına çıkabilecek hiçbir güç, hiçbir kuvvet yoktur. Aslında şu anda Allah’ı inkâr ettiklerini söyleyen kâfirler bile Allah’ın yasalarına itaat edip boyun bükmektedirler. Hiç kimse Allah’ın yasalarının dışında değildir.

 

         Çünkü göklerde ve yerde ne varsa hepsinin Rabbi, hepsinin İlâhı, hepsinin sahibi Allah’tır. Gökleri de, yeri de idare eden O’dur. Göktekiler ve yerdekiler konusunda söz sahibi O’dur. Gökler ve yer O’nun koyduğu ilâhî yasalara uymaktadır. Her ikisi de Allah’ın emrine boyun bükmektedir.

 

Kur’an’ın başka yerlerinde de anlatıldığı gibi, Allah tarafından yaratılmış olan gökler ve yer, her ikisi de nasıl ki yaratıcısına boyun bükmüşse, yine yaratılış yönünden onlardan farklı olmayan insan da Allah’ın kanunlarına boyun bükmeli, Allah’ın yasalarına itaat etmelidir. Fıtraten zaten insan Allah’ın yasalarına boyun bükmektedir. Kâfirler de, Allah’ı inkâr edenler de şu anda Allah yasalarına itaat etmektedirler. Allah’ın yarattığı bu insan yaratılış yönünden üşümekte, acıkmakta, uyumakta, yorulmakta, üşümekte ve ölmektedir.

 

Yani insan fıtraten Allah’ın koyduğu yaratılış yasalarının dışına çıkamamaktadır. İşte fıtrî hayatında Allah’ın yasalarına boyun büktüğü gibi, günlük hayatında da Allah’ın yasalarına boyun bükmek zorundadır. Değilse, fıtrî hayatında Allah’ın yasalarına boyun büken bu insan günlük hayatında başkalarının yasalarına boyun bükerse, hayatının birinde Rabbinin ilâhî yasalarına, ötekisinde de beşer yasalarına teslim olursa, yani iki Rabbi, iki İlâhı olursa, fıtrî hayatıyla günlük hayatı çatışma içine girerse, o zaman bu ikisi arasında insan ezilip gidecektir. Çatışan bu iki hayat arasında insan mahvolup gidecektir.

 

         Rabbimiz diyor ki:

         “Onların Allah’tan başka dostları, velîleri de bulunmaz.” Onların ellerinden tutacak, kendilerine yardım edecek, isteklerini yerine getirecek, problemlerini çözümleyecek, başları daraldığı zaman korktuklarından onları kurtaracak, onlar adına aldığı kanunlar, yasalar ve kararlarla onları sahil-i selâmete çıkaracak, dünyada da ukbâda da onları mutlu ve mes’ud edecek, onların işlerini kolaylaştırıp yollarını açacak hiçbir velîleri de yoktur.

 

“İşte böyleleri apaçık bir sapıklık içindedirler,” diyor Rabbimiz. İşte böyle Allah’ı velî kabul etmeyen, Allah’ın velâyeti ve koruması altına girmeyen, Allah’ın kendileri adına aldığı kulluk maddeleriyle ilgilenmeyen, kitap ve peygamberle diyalog kurmayan, kendisine şeytanları, tâğutları, kâfirleri, nefsini, hevâ ve heveslerini velî edinen, onların istediği biçimde bir hayat yaşayan, onların hayat programlarını uygulamaya çalışan bir adam elbette çok açık bir sapıklık içinde kıvranan kişidir. Böyle bir adamın tüm hayatı bozuktur. Allah’tan, Allah’ın kitabından ve elçisinin hayat programından habersiz yaşayan bir adamın tüm hayatı bâtıllarla doludur. Aile hayatı bozuktur, ticarî hayatı, sosyal hayatı, ekonomik hayatı bozuktur; insanlarla ilişkileri, çevresiyle münâsebetleri bozuktur. Kısacası tüm hayatı bozuk ve bâtıllarla doludur.

 

         Bunlar dalâlette, çölün ortasında yolsuz, yordamsız kalmış, yollarını şaşırmış ve ne yapacaklarını bilemeyecek bir vaziyette bocalayan çırpınan insanlardır. Binlerce yol vardır karşılarında ama bu yollardan hangisinin kendilerini sahil-i selâmete çıkaracağını bilememektedirler. Binlerce alternatif vardır hayatlarında ama hangisinin doğru, hangisinin yanlış olduğunu bilememektedirler. Bir yasa yaparlar, onunla problemlerini çözeceklerini zannederler ama üç gün geçmeden değiştirmek zorunda kalırlar onu. Yaptıkları yasalar üç gün bile gitmez. Yaptıklarının hiç birisi problemlerini çözmüyor, hayatlarına huzur getirmiyor. Aksine her yaptıkları yasa başka huzursuzluklara, başka sıkıntılara dâvetiye çıkarıyor. Sıkıntılardan bunalınca da yalvarıp yakarmaya başlıyorlar.

 

         Rahatları yerindeyken, hayatları tıkırındayken Allah’ı da Allah’ın yasalarını da, Allah’ın kitabını da diskalifiye eden, Allah’a kulluktan yüz çeviren bu zalimler, elleriyle dünyada işledikleri bu suçlardan dolayı kendilerine bir azap, bir sıkıntı geldiği, başları daraldığı zaman Allah’ı hatırlar ve kendilerini kınamaya başlarlar: “Eyvah bize! Vah bize! Yazıklar olsun bize! Meğer bizler zalimlermişiz! Meğer bizler Rabbimize ve kendimize karşı zulüm içindeymişiz! Kendimizi Rabbimize kulluk ortamından çıkararak hem Rabbimize, hem de kendimize zulmetmişiz. Yazıklar olsun bize ki, biz Rabbimizi diskalifiye edip kendimizi tanrılaştırmışız. Rabbimizin yasalarını terk edip kendi hayat programlarımızı kendimiz yapmaya kalkışmışız!”

 

“Yani biz hayatta kendimizi etkin zannetmişiz. Ne yapacağımızı, nasıl yaşayacağımızı kendimiz belirlemeye kalkışmışız. Allah karşısında bilgi, güç iddiasında bulunmaya çalışmışız. Allah hukuku dururken kendimize hukuk belirlemeye, Allah yasaları varken kendimize yasa belirlemeye kalkışmışız,” diyerek zalimliklerini itiraf edip feryat ediyorlar.

 

         Allah’ı da, Allah’ın yasalarını da, Allah’ın kitabını ve peygamberinin sünnetini de dışlayarak onlar yerine yeryüzü tanrılarının yasalarını uygulamaya çalışırken sistemleri tıkandığı, uyguladıkları yasalar kendilerini çıkmaza sürüklediği zaman, bu tür insanların aynı feryatlarının yükseldiğini görüyoruz. Birbirlerini suçladıklarını ama Allah yasalarını da bilmedikleri için yine bir pislikten başka bir pisliğe, bir çıkmazdan başka bir çıkmaza yuvarlanıyorlar.

 

Tam bulduk dediklerinde, biraz daha yokluğa saplandıklarını görüyoruz. Yaptıklarının kendilerine zulümden, ıstıraptan, gözyaşından başka bir şey sağlamadığını görüyoruz. Ezen ve ezilenler olarak, sömüren ve sömürülenler olarak bir ömür tüketiyorlar.

 

         Eğer bir toplumda egemen, yasa belirleyen güçler zalimler olursa, elbette yasa onlar lehine işleyecektir. Eğer egemen güçler hırsızsa, bu sefer de yasa onların lehine işleyecektir. Homoseksüellerin egemen olduğu toplumlarda da yasa onların lehine işlemeye başlayacaktır. Demokrasi bu, ne olacağı belli olmaz. Toplumda egemen güç Allah olmazsa, denge bir taraftan öbür tarafa kayıp duracaktır.

 

Meselâ şu anda bizim müşrik toplumda içki kimilerine serbest, kimilerine yasak. Zina kimilerine serbest, kimilerine yasak. Dokunulmaz olanlar, egemen olanlar istedikleri suçu işleyecekler ama ötekilere bunlar yasaktır. Kim dedi bunu? Kim verdi bu yetkiyi? Kim çizdi bu sınırları? Kim koydu bu kuralları? Eğer Allah, kullarının tümüne eşit haklar vermişse, bu Allah’a iftira değil de nedir?”

 

Nur:63. “Peygamberin çağrısını, kendi aranızda birbirinizi çağırmanız gibi tutmayın. Allah, içinizden sıvışıp gidenleri şüphesiz bilir. O’nun buyruğuna aykırı hareket edenler, başlarına bir belânın gelmesinden veya can yakıcı bir azaba uğramaktan sakınsınlar.”

                                                                                                      

Dünyevi Seçimin Sonu

 

          

 Hayatta aldığımız kararlar, yaptığımız seçimler, yöneldiğimiz hedefler dünyevi mi yoksa uhrevi mi? Dünya ile aldananlardan mıyız yoksa ona boyun eğmeyen yiğitlerden miyiz?

 Ebu Osman Hiri hazretleri; „Dünyayı sevmek, Allah sevgisini kalbden götürür. Allahü teâlâdan başkasından korkmak, Allah korkusunu kalbden çıkarır; Allah’tan başkasından istemek, Allahü teâlâya olan ümidi kalbden uzaklaştırır“ buyurmaktadır. Mazhar-ı Can-ı Cânân hazretleri; „Dünya melundur ve dünyada olan şeylerden Allah için yapılmayanlar da melundur. Allahü teâlânın sevgisi ile dünya sevgisi bir araya gelmez. Allahü teâlânın rızasına kavuşmak için mâsivâyı yâni Allahü teâlâdan başka her şeyi ve bütün maksatları terk etmek lazımdır“ buyurmaktadır.

 Yaşanmaya değer bir hayat için kendimize layık gördüklerimiz bir aldanıştan mı ibaret? Yoksa yüzümüzü ahirete sırtımızı dünyaya dönen erlerden miyiz?

 Allah (c.c.) aşağıdaki gibi bir pişmanlık yaşamaktan bizi korusun:

  Millî şairimiz Mehmet Akif Ersoy, Sultanahmet Camii’ne her gittiğinde orada iki gözü iki çeşme ağlayan yaşlı bir zata rastlamaktadır. Bu yaşlı zat, başından geçen çok ilginç bir olayı kendisine anlatınca, Mehmet Akif Ersoy bundan çok etkilenmiş, bu yaşlı zatla aralarında geçen konuşmayı bizlere şöyle nakletmiştir:
  Sabah namazlarını kılmak için Sultan Ahmet Camii’ne gidiyorum. Her sabah ne kadar erken gidersem gideyim, mihrabın bir kenarına oturmuş olan, saçı sakalı bembeyaz olmuş ihtiyar bir adamı, ümitsizce bedbin bir şekilde durmadan ağlarken görüyorum.
  O kadar ağlıyor ki, ağlamadığı tek bir dakikaya rastlayamadım. Bunun sebebini çok merak ediyordum. Nihayet bir gün o yaşlı zatın yanına sokuldum ve ‚Muhterem‘ dedim,
 „Niye bu kadar ağlıyorsun? Allah’ın rahmetinden bir insan bu kadar ümitsiz olur mu?“    Yaşlı gözlerle bana baktı ve:
 „Beni konuşturma! Neredeyse kalbim duracak,“ dedi. Ben anlatması için çok ısrar edince başından geçen olayı ağlaya ağlaya şöyle anlattı:
 „Efendim, ben Abdülhamid Han cennet mekânın devrinde orduda bir binbaşıydım. Emrim altında olan bir birliğim vardı. Bu askerî görevime annemin ve babamın vefatına kadar devam ettim. Fakat onlar vefat edince istifa etmek istedim. Çünkü bir hayli servetimiz vardı. Bu mal ve mülkün başında durmak, onların çarçur olmaması için gerektiği şekilde ilgilenmek gayesiyle, bir istifa dilekçesi yazıp Sadâret makamına gönderdim. Dilekçemde dedim ki: „Annem de babam da vefat etti. Falan yerde mağazalarımız, filan yerde gayrimenkullerimiz vardır. Netice itibarıyla bunlarla ilgilenecek, ticarî işlerin yürümesi için mağazaların başında duracak bir nezaretçiye ihtiyaç vardır. Bu vesileyle şayet kabul buyurulursa, görevimden istifa etmek istiyorum.“
  Bu dilekçeyi yazdıktan bir müddet sonra, doğrudan doğruya hünkârdan bana bir yazı geldi. Heyecanla gelen mektubu açtım ve okudum. Orada istifamın kabul edilmediği yazılmıştı. Öyle anlaşılıyordu ki, istifa dilekçem bizzat padişaha gönderilmişti. Ben istifa dilekçemi yenileyip, bir daha verdim. Fakat bana yine aynı cevap geldi. Bunun üzerine bizzat sultanın huzuruna çıkıp, kendisiyle şifâhî olarak görüşüp istifamı vereyim diye düşündüm. Abdülhamid Han gerçekten çok celâdetli bir padişahtı. Ben yaveriyle görev icabı uzun zaman bir yerde kalmıştım. O, sultanın hâllerini bize anlatırken ‚Abdülhamid faytonda giderken faytonun sağında ve solunda bulunanlar neredeyse nefes almaya bile korkarlardı‘ derdi. Efendim Allah ona rahmet eylesin, Abdülhamid Han evliyaullahtan bir zattı. İşte ben durumumu anlatmak için bizzat o celâdetli ve haşmetli padişahın huzuruna çıktım ve:
  „Hünkârım, sizden istifamın kabulünü rica edeceğim, durumum ise böyleyken böyle“ diyerek istifa sebebimi anlattım. Bunun üzerine bir müddet derin derin düşündü. Yüzündeki ifadeden istifa etmemi istemediğini anlıyordum. Ben bunu sezince istifa konusunda biraz daha ısrarcı oldum. Abdülhamid Han cennet mekan, benim böyle ısrar ettiğimi görünce, bakışlarını bana çevirip, öfkeli bir tavırla ve sanki beni elinin tersiyle iter gibi hareket yaparak, „Haydi seni istifa ettirdik!“ dedi. Tabiî ben istifamın kabul edilmesi sebebiyle çok sevindim. Ve hiç vakit kaybetmeden memleketime dönüp işlerimin başına geçtim. Derken bir gece müthiş bir rüya gördüm. „Âlemi mânada, bütün ordular bir araya toplanmış teftiş ediliyordu. Son savaşı vermek üzere, memleketin şarkında ve garbında savaşan tüm orduları bizzat Peygamber Efendimiz teftiş ediyordu.
  Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm, Yıldız Sarayı’nın önünde duruyor, bütün Türk ordusu Efendimizin huzurundan geçerek büyük bir disiplin içerisinde teftiş veriyordu. O esnada orada Osmanlı padişahlarının ileri gelenleri de vardı. Sultan Abdülhamid Han cennet mekân ise, edebi hürmetle, kemerbestei ubûdiyetle Kâinatın Efendisi’nin hemen arkasında duruyordu. Bütün ordular huzurdan tek tek geçiyordu. Derken sıra, benim istifa etmeden önce komutam altında bulunan birliğe geldi. Fakat birliğin başında kumandanı olmadığı için askerler darma dağınıktı.
  Bu hâli gören Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm, Abdülhamid’e dönüp:
 „Ey Abdülhamid! Bu ordunun kumandanı nerde?!“ buyurdu. Bunun üzerine Sultan  Abdülhamid, mahcup bir hâlde başını önüne eğmiş olarak, hürmeti edeple Efendimize:
 „Ya Resûlallah! Bu ordunun kumandanı istifa etti. Bu konuda çok ısrar ettiği için biz de onu istifa ettirdik..“ dedi.
  Bunun üzerine Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm „Senin istifa ettirdiğini, biz de istifa ettirdik.“ Buyurdu.

Allah’ın Kulları

 

 

Abdülkadir Geylani (k.s.) Hazretleri şöyle buyururlar:

 

“Muttakilerden olunuz. Şirk dışta da olur, içte de. Dıştaki şirk putlara tapmaktır. İçteki şirk ise Allah’ı (c.c.) bırakıp insanlara dayanmak, onlara güvenmek ve zararı da, faydayı da onlardan bilmektir.”, “Faydayı ve zararı Allah’ın dışındakilerden bilenler Allah’ın kulu değildir”

 

Ehlullah der: “Azîz ve Hakim olan Allah’tır. Güç kuvvet sahibi, egemenlik sahibi, göklere ve yere hakim olan O’dur. O’nun berisinde, O’nun dışında hiç kimsede izzet ve şerefte yoktur egemenlikte yoktur. Diledikleri aziz, dilediklerini zelil eden O iken, güç kuvvet sahibi, yetki sahibi O iken bu insanların Onu bırakıpta tapınmaya çalıştıkları, sığınmaya çalıştıkları ne ki? Ya kendileri gibi âciz, sonlu, ölümlü insanlar, ya ölmüş gitmiş varlıklar, ya da kendilerinden daha güçsüz taştan, tunçtan, ağaçtan edindikleri cansız cemadat, putlar ve onların arkasına saklanarak kendilerini güçlü göstermeye çalışan sömürü odakları. İşte küfür ve şirk anlayışı budur. Tanrılar da âciz kullar da âciz.”

 

Ankebut: 41. “Allah’tan başka dostlar edinenlerin durumu, kendine yuva yapan örümceğin durumu gibidir. Evlerin en dayanıksızı ise şüphesiz örümceğin yuvasıdır. Keşke bilseler.”

 

Ehlullah bu ayeti şöyle tefsir eder:

 

“Allah berisinde, Allah dununda, Allah’tan başka evliya edinenlerin misali, Allah berisinde kendilerine sığınak, barınak, tanrı kabul edinenlerin, Allah’tan başkalarına velâyetlerini verenlerin örneği bir örümceğe benzer. Bir örümceğin durumu gibidir. O örümcek bir ev, bir yuva edindi. İşte gözümüzün önünde bir örümcek evi duruyor. Hepimizin bildiği bir duvar kenarında kurulmuş bir örümcek yuvası. Bir evi vardır örümceğin, evlenmiştir ama muhakkak ki evlerin en zayıfı, evlerin en çürüğü, en basiti örümceğin evidir. İşte Allah’ı bırakıp ta Allah’tan başka velîler bulan, Allah’tan başka karar mercileri bulan, Allah’tan başka yasalarını uygulayacağı tanrılar edinen, Allah’tan başkalarına kulluk etmeye çalışan, Allah’tan başkalarının koruması altına giren insanların güçleri, kuvvetleri, sığınmaları buna benzer.

 

Anladınız değil mi? Allah ve ankebût. Allah ve örümcek. Allah’ın velâyeti, örümceğin sığındığı evin velâyeti. Allah’ın koruması, örümcek evinin koruması. Allah’ın koruması altına girenler, örümceğin evinin koruması altına girenler. Allah’ın velâyetinde olanlar, başkalarının ağına girenler. Velâyetlerini Allah’a teslim edip Allah’ın aldığı kararları uygulayanlar, velâyetlerini başkalarına verip onların yasalarını uygulayanlar. Allah’a teslim olanlar, müdürlerine, amirlerine, siyasîlerine, A.B.D ye, Avrupa’ya teslim olup onların koruması altına girenler. Hangisi güçlüdür? Hangisi doğrudur bunun? Allah velâyeti, Allah sığınağı, Allah koruması karşısında kimin sığınağı, kimin velâyeti daha güçlü?

 

Şu andaki 6 milyar yanında bir 6 milyar insan daha olsa, bunlar tüm dünyaya egemen de olsalar işte Rabbimizin onlar hakkındaki değerlendirmesi böyledir. Onların Allah karşısında tedbirleri, güçleri, kuvvetleri işte böyledir. Bir örümceğin sığınmak, barınmak üzere yaptığı evine benzer onlar. Hiçte gözünüzde büyütmeyin bu kâfir devletleri. İşte onların tüm güçleri bu kadardır. Onlar güçsüz, Allah güçlüdür. Onlar cahil Allah âlimdir. Keşke bir bilselerdi, bu âyetleri bir anlasalardı müslümanlar. Anladınız mı şimdi? Büyük kimmiş? Güçlü kimmiş? Egemen kimmiş? Dünyada yetki kiminmiş? Velî kimmiş? Kulluk yapılacak, sözü dinlenecek, yasaları uygulanacak kimmiş?”

 

Hakikatin safasına ulaşabilme duasıyla…

Allah Aşıklarını Sever

Allah Aşıklarını Sever

 

Allah bizi yokluk karanlıklarından varlık alemine gönderdi. Şu hayatı yaşarken acaba dünyaya gelişimizde nasıl bir mantıki sebep görüyoruz? Dünyayı doğru görebiliyor muyuz? Gönüllerimizi nelerle doldurmuşuz? Oysa kalplerde imanın sıhhat bulabilmesi için dünya sevgisinin bulunmaması gerekir. Allah’a kul olmayı, kainata sultan olmaya tercih eden yiğitleri Allah sever.

 

Allah’ın sevgilisi Peygamber efendimiz  (s.a.v.)’in yolunu terkedip dünyaya dalmak belamızı bulmaktır. Peygamberimizin (s.a.v.) düşmanlarına dost, dostlarına düşman olarak nasıl O’nun ümmeti oluruz? Seven sevdiğine itaat eder. Biz en çok neyi sevmişiz? Kimin peşine düşmüşüz? Talebin kıymeti insanın kıymetini yükseltir. Yoksa bir kemiğin arkasından mı koşup duruyoruz? Pislik böceği gülden kaçar. Sünnet-i seniyyeleri yaşatıyor muyuz yoksa öldürüyor muyuz? Yoksa arzularımızı Allah ve Resulünden daha mı çok sever olmuşuz? Hakkı seveni Allah’da sever.

 

Allah’a yakınlık cennet, uzaklıksa cehennemdir. Kulluk şuuru bizi Allah’a yaklaştırır. Varlık iddiasıysa secdeye mani olur. Fani olanı ve baki olanı görmeden nasıl yaşanır? Güç ve kuvveti nerede arıyoruz? Sebep perdelerine dolanmış kalmışız. Hak ve hakikatleri çiğneyerek ne umuyoruz? Örümcek ağlarına tutulan göklere nasıl yol bulacak? Dünya kapısında itişip çekişen semaya nasıl layık olacak? Allah güzeldir, güzelliği sever.

 

Nefis putunun kılavuzluğunda yol alanın kıblesi nasıl Kabe olacak? Vuslatı aramayan nasıl kavuşacak? Helal olmayan lokmalar, heva ve heves bizi Hak’tan uzaklaştırmış, denizine varamayan damla gibi ortada kalakalmışız. Gök sofrasına nasıl sırtımızı dönmüş, fani alemdeki arzularla bu hayatı yaşamaya nasıl razı olmuşuz? Allah’ı arayanı Allah sever.

 

Neyin kaygısını taşıyoruz? Allah’tan korksaydık, O’nun emir ve yasaklarını çiğneyebilir miydik? Ebu Talip gibi başkaları ne der endişesini yaşamak, Ebu Cehil gibi putlarla dolu bir hayat içinde konforunu düşünmek, Ebu Leheb gibi Allah yolunun yolcularına eziyet etmek bize hiç yakışmıyor. Gönlünü Allah’ın rızasına bağlayanı Allah sever.

 

Allah resulü (s.a.v.) akibeti gören gözüyle dünyaya cife (leş) vasfını reva görmüştü. Halk için leş pek tiksindiricidir ama bazı hayvanlar için lezzetlidir. Vahyin ışığı parlayıp dururken yarasa gibi karanlıktan hoşlananlar nasıl safa içinde olur? Hakkın hakkını bilmeyen neyi bilir? Allah haddini bilenleri sever.

 

Gönül erleri abıhayat içirirler. Velilerin hizmetinde olmak padişahlarla birlikte olmaktan yeğdir. Maksat Hak’tır. Şeytan gibi kendini gören bu kapının değerini nereden bilecek?

Dünyaya tamah edenin yolu başkadır. Allah sıhhat bulmuş kalpleri sever.

 

Allah Rasulü (s.a.v.)’in bir Mus’ab’ı da ben olayım diyebiliyor muyuz? Hasırda yatarım, soğan ekmek yerim ama kimseye esir olmam diyebiliyor muyuz? Dünyayı elinin tersiyle iterek kimseye köle olmam diyebiliyor muyuz? Ben Allah ve Resulüne sevdalanmışım. Hak ve hakikatleri çiğnetmem diyebiliyor muyuz? Allah aşıklarını sever.

 

Allah’ın nezdindeki yerimizi öğrenmek istiyorsak, Allah’ın nezdimizdeki yerine bakmalıyız.

Ajandamızın ilk sırasında kim var? Önceliğimiz ne? Vefasız dünyaya gönül verenler dertten, sıkıntıdan, zahmetten başka bir şey elde edemez. İlahi aşka yüz tutanlara, gönlünde Allah’ın rızasını kazanmaktan başka birşey bulunmayan yiğitlere selam olsun.

Allah gönül erlerini sever. 

 

Filiz Konca

DÜŞMEK VE …

      DÜŞMEK VE …

 

   Resulullah’ın getirdiği hangi hükümleri yapıyoruz?

 

Allah yokmuş gibi davranmak, Allah’ın gazabını celbetmek gibi bir korku taşımamak, “ya Allah beni sevmezse ben ne yaparım” dememek, “ben Allah’ın emirlerini kaale almıyorum” demek ne de büyük bir felaket.

 

Olmuyor işte. Peygamberimizin (s.a.v.) şeriati olmadan adam gibi yaşayamıyoruz.

 

Yunus Emre’nin de dediği gibi;

 

Sana uymayanlar gider imansız

Adı güzel kendi güzel Muhammed

 

Peygamberimizin (s.a.v) düşmanlarına dost mu olduk? Yoksa Peygamberimizin (s.a.v) dostlarına düşman mı kesildik?

 

Hac:31. “Allah’a ortak koşmaksızın O’na yönelerek pis putlardan kaçının, yalan sözden de çekinin. Allah’a ortak koşan kimse, gökten düşüp de kuşların kaptığı veya rüzgarın bir uçuruma attığı şeye benzer.”

 

Ehlullah bu ayeti şöyle tefsir eder:

 

         “Bırakın o yalancıları, bırakın o putları, putçuları, put sistemlerini de sizler Allah için hayat yaşayan Hanifler olun. Aman ha, sizin fıtratlarınız bozulmasın. Müslümanca hayatınız, inancınız bozulmasın. Şirkten uzak durun. Hayatınıza Allah’tan başkalarını karıştırmayın. Hayatı parçalamayın. Hayatınızın bazı bölümlerinde Allah’ı, öteki bölümlerinde başkalarını dinleyerek şirke düşmeyin. Kâbe’nin Rabbi Allah’tır ama kılık kıyafetin Rabbi başkalarıdır diyerek, namaz konusunda Allah’ı dinleyelim, ama hukuk konusunda başkaları söz sahibidir diyerek şirke düşmeyin. Hayatın her alanında Allah’ı dinleyen, hayatı tümüyle Allah’a kulluk olarak değerlendiren samimi müslümanlar olun.

 

         Unutmayın ki kim Allah’a şirk koşarsa, sanki gökten düşüyor da kuşlar onu kapıp parçalıyorlar, yahut sanki rüzgar onu almış uçsuz bucaksız uçurumlara parçalamaya götürüyormuş gibi bir durumdadır. Evet işte müşrikin dünyadaki hali, psikolojisi budur. Arkadaşlar insan fıtratında tevhid vardır. Kim ki tevhidi terk eder, sadece Allah’a kulluğu terk eder, hayatı parçalar, kulluğu parçalar, bir bölümünde Allah’a, öteki bölümünde başkalarına kulluk yapmaya başlar, hayatında Allah’a yetki sınırlaması getirir, Allah hayatın tümüne karışmamalıdır diyerek bazı işlerine Allah’ı karıştırmamaya çalışır, bu işleri sen bilmezsin ya Rabbi demeye kalkışırsa işte böyle bir adamın dünya hayatındaki halet-i ruhiyesini haber veriyor Rabbimiz.

 

Böyle bir müşrikin durumu aynen şuna benzer: Bir adam düşünün ki gökten yere doğru düşüyor. O yere doğru, aşağıya, aşağılığa doğru yuvarlanırken büyük büyük kuşlar onu ayağından, başından yakalayıp parçalıyor. Rüzgarlar da onu alıp paramparça etmek için uçurumlara sürüklüyor. İşte dünyada müşrikin yaşadığı hayat budur. Her an bu ıstırabı, bu azabı, bu işkenceyi, bu ölümü yaşamaktadır müşrik.

 

Öyle değil mi? Bir insan düşünün ki yaratıcısını tanımıyor. Yaratıcısını, sahibini reddediyor, sahibine secde etmiyor. Böyle yaşayabilir mi? Bu durumda mutlu olabilir mi? İşte bunun içindir ki müşrik insan ne hatırlamak ister, ne de kendisine yaratıcısını, sahibini, Rabbini birilerinin hatırlatmasına tahammül edebilir. Allah’ı, âhireti, cenneti, cehennemi, hesabı, kitabı, azabı, ikabı duydukça adam hafakanlar geçirmektedir. Sürekli bir düşüş, bir aşağılanış yaşamaktadır müşrik. Sürekli gökyüzünden düşüyormuş gibi, insanlık şerefini kaybediyormuş gibi bir hayat yaşar. Kuşların pençesinde, rüzgarların pençesinde, çeşitli soruların, çeşitli düşüncelerin pençesinde, çözümsüzlüklerin girdabında parçalanıyormuş gibi bir hayat yaşar.

 

         Evet müşrik sadece Allah’a kulluğu, sadece Allah’a itaati bırakıp ta başkalarına da kulluğa yönelince elbette birilerinin iştahını celbedecek ve onu kapmak için harekete geçenler olacaktır. Onu kendisine kul köle edinmek isteyenler olacaktır. Tâğutlar, şeytanlar, nefis, arzuları onu yakalayıp işini bitireceklerdir.

 

         Allah’a kulluktan kaçan böyle müşriklerin başına kuzgun gibi tâğutlar çöker ve zorlamayla, dayatmayla, hile ve aldatmalarla onları her taraflarından kıskıvrak bağlarlar, ağlarına düşürürler onları, yularlarını ellerine alırlar ve kendilerine kul köle ederler. Onları imandan, İslâm’dan, Allah’a kulluktan yaratılışlarından, fıtratlarından, insanlıklarından, doğru yoldan çıkarıp karanlıklara, küfre, inkâra, ilhada sürüklerler. Gidilmeyecek yollara götürürler onları. Peşlerine taktıkları kullarını belaların kucağına taşırlar. Hayatlarını paramparça ederler. İşte görüyoruz bu adamlar güya Allah’a kulluktan kaçarken bu defa tâğutların kulu kölesi olurlar. Allah’a kulluktan kaçan kişi binlerce tâğut’un kulu olur. Bir tek Allah’a kulluktan kaçarken pek çok tâğutlara kulluğa razı olurlar. Şeytanın kulu, nefsinin kulu, karısının, babasının, anasının, çocuklarının, akrabalarının, kavminin, kabilesinin, milletinin, devletinin, politik ve dini liderlerinin, ağasının, patronunun, çevresinin, âdetlerin, törelerin, modanın ve daha yüzlerce tâğutların kulu kölesi durumuna düşecektir.

 

Yâni güya bir tek Allah’a kulluktan kurtulup özgürlüğe kavuşacaklarını zanneden bu insanlar boyunlarına pek çok varlığın kulluk iplerini takmışlar ve onların çektikleri yere gitmek zorunda kalmışlardır. Hepsini aynı anda razı etmek zorunda kalmışlar, kalpleri parça parça olmuş, burunlarına vurulmadık zincir kalmamış, zillet ve meskenetin esfeline düşmek zorunda kalmışlardır.”

 

Hakikatin safasına ulaşabilme duasıyla…

 

Filiz Konca