Archiv der Kategorie: İsmail Kücüktdurgut

Allah Sevgisi

Hamd ve cok hamd ZulCelali Vel Ikram olan Allah’a olsun, salat ve selam Resulullah’a ve ehli beytine olsun. (Yurtdisinda yasadigimi icin Turkce Klavye ile yazamiyorum, bazan vaktim olursa Turkce karakterlere donduruyorum. Bu yaziyi isyerinde hizli bir sekilde yazdim ceviremedim. Simdi boyle yazma hissi gelmisken yazayim dedim. Tasavvufta his ve manevi isaret onemlidir, sofu manevi isaret ve manevi izinle yurur. Gerci asil manevi isretleri ve ilahi ilhami ancak kamil olan veliler en iyi bilirler ama sofular da nasil yavru hayvanlar anne ve babalarinin arkasindan gidip onlarin yedigi veya kokladigi herseyi deneyerek ogrenirler, bazan yanlis yaparlar, bazan duserler, sofular da taklid ede ede buyurler, sofularin maneviyat gidasina boyle teveccuh etmeleri gerekir. Bu yuzden bizim o yavru hayvanlar gibi yanlsimiz cok olur ama buyukleri takitten usanmayiz, hep kendimizi onlar yerine koyup onlarin yaptiklarini yapmaya ugrasir dururuz, halbuki yumurtadan yeni cikmis bir civciv otu koparinca nasil iki kere takla atiyor, bizim de halimiz aynen oyle gulunc) Bugun evler birer Dirar mescidi olmus. Insanlarda din anlayisi hayatin bir parcasi seklinde bir anlayisa donmus. Evinde otur, calis, gez, toz, arada dini seyler yap git. Bu anlayis gocebe anlayisi andirmiyor hic. Peygamberimiz zamaninda bir Yahudi toplulugu Medine’de bir mescid yapmislar. Orada Muslumanlari bolup Suriye’den bir Yahudi din adamini Musluman kiliginda getirip vaaz verdireceklermis. Guzel bir mescid yapmislar. Peygamberimizi de acilisina davet etmisler. Allah hilelerini ortaya cikarmis, mescid yikilmis. Simdi insanin evleri boyle birer dirar mescidi, oraya yerlesip munafikca dunya hayatini yasayip arada Allah’i hatirlama yerleri olmus. Ey insan Allah gonlune girsin, orada hep olsun arasira da evi hatirla ama hep Allah ile ol diye emredilirken insan gonlunu baska sevdalarla dolduruyor, elbette boyle bir ev dirar meclisidir. Insan agac altinda oturan bir gocebeyken dunyada kendine bir hayat kuruyor da onun parcasi oluyor hatta din ayri falanca is ayri, din ve falanca seyi ayri tutmali diyor. Insan ve Allah iliskisi gonul ilskisinden ibaret. Gonul iliskisi yoksa o zaman hicbir iliski de yok. Gonul iliskisi varsa diger iliskiler o zaman anlam kazanir. Gonul iliskisinin derecesine gore iliski var. Leyla ortada dolaniyormus, bircok arkadaslari, etrafinda hizmet edenler cokmus. Mecnun cok uzaklarda collerde biryerlerdeymis. Leyla’ya bir bardak su dahi vermemis. Etrafinda Leyla’yi hergun gorup halini hatirini soranlar, iyilik yapanlar varmis elbet. Onlar Leyla’yi sevmiyorlar mi? Arkadaslari, dostlari, zor gununde yardim eden sevenleri varmis. Hasta olunca gelip hatirini soranlari varmis. Mevlana’nin Mesnevi’de bahsinde Leyla kendini buyuk goruyormus bir ara, Mecnun’u kucumsemis. Hastalanmis, Mecnun Leyla’nin hastalandigini duymus, bir bahane bulup gideyim istiyormus. O sirada tabi Leyla’yi ziyaret eden, kendine yardim eden nice guzel dostlari, arkadaslari, sevenleri vardir elbet. Mecnun ise Leyla’ya yakin da degil pek bir yardimi da yok, hizmeti de yok. Hatta Leylanin hasta iken yaninda olan guzel dostlarinin bir cogu belki Mecnundan habersiz. Ama Mecnun kadar hicbiri Leyla’ya yakin degilmis. Insan kendini ibadetler ve hizmetler yaparken Leyla’ya yakin olup hizmetler eden bir hizmetci gibi gormeli. Kalben de yakin mi ona bakmali. Mecnun cok uzaktayken kalben Leyla ileymis. Ibadet eden, secde eden Mecnun gibi Hakka yakin mi acaba ona bakmali. Yakin olsa, bunun isaretleri olur. Bir insan secde aninda gercekten kalben Allah’a yakinlassa, namazdan sonra yarim saat dili tutulur konusamaz belki. Hayatini Allah’a yakin gecirse surekli aklinda Allah olur, icinde hep bir ates yanar. Ne gunduz ne gece asla Allah’i dusunmeden duramaz, zikretmeden duramaz. Yakinlik boyle olur. Bir insan icinde boyle kuvvetli bir yangin hissetmiyorsa onun Allah ile yakinligi iste Leyla ile hizmetcisinin yakinligi gibidir. Kendini mecnun sanan bir hizmetciden ote gidemez. Insan kalben bir Mecnun mu ona bakmali, kalbi Mecnun kalbi degilse yaptigi isler ve hizmetler Leyla’yi memnun etse de yeri hizmetci olarak kalir, hizmetci gunde 5 saat Leyla’nin evini temizleyip ona serbetler sunsa, yemekler pisirse de Mecnun hicbirsey yapmadan Leyla’ya daha yakin olur. Bu sirri anlamayan gidip Leyla’nin etrafinda hizmetlenip durur, Leyla sizden corba istemiyor, su istemiyor, kalbinizi istiyor. Gerci karsisina cikan kucuk te olsa firsatlari degerlendirmek elbette asiklar icin edep geregi, ama asik hergun 10 saat isine kosmasa da biran bir gul verse o 40 tas corbadan daha makbule gecer. Bugun aldirmis herkes hizmette hizmet, iste biz hizmet ediyoruz, bu kadar hizmetlerimiz var, dunyayi hizmete gark ettik. Insallah bunlarin hali odur ki Mecnun birden Leyla’nin yanina hizmetci olarak alinmis, gun boyu Leylaya hizmetle sereflenmis. Insallah hikaye boyledir. Mecnun gun boyu 10 saat Leyla’ya hizmet ediyordur. Ne saadet, ne saadet. Yoksa corbacibasi olup ta kendini Mecnun sananlar aldanirlar. Iste amac hem Mecnun hem de Corbacibasi olmak olmali. Asil hizmet budur, Mecnunun hizmetidir. Kahve bahane. Allah’in kimsenin hizmetine ihtiyaci yok. Zaten kafirler de surekli Allah’a hizmet ediyorlar.

Kadirilik , Bediüzzaman ve Tasavvuf

Bediüzzaman hazretleri bizim bu Muhammediye yolunun büyüklerinden. Bediüzzaman hakkında çok şeyler söylenip yazılıyor. Ben de şahsen yıllarca Risalei Nuru okudum. Mürşidimiz Seyyid Muhammed Efendi ile tanışmadan daha 15 – 20 yıl Risalei Nuru takib ettim. Uzun yıllar Risalei Nuru okuyup feyz aldim. Çeşitli Nur talebelerinin sohbetlerinde bulundum. Mesela İstanbul’da değerli Nur sakirdi Ali Ulvi Kurucu’nun sohbetinde bulundum. Orada Ali Ulvu Kurucu bizlere iste beklediğimiz o bahar nesli, yeni nesil bunlardır deyip iltifat etmişti. Bediüzaman hazretlerinin çiçekler baharda açar ben kısta gelmişim sözüne gönderme yapıp o bahar çiçeklerinin bizler olduğumuz iltifatında bulunmuştu. Allah inşallah bir dua olarak bunu kabul eder. Sonra birçok rüyalar gördüm, Bediüzzaman hazretlerini de rüyamda gördüm, rüyamda Bediüzzaman beni bir kızı ile evlendiriyordu. Daha sonra defalarca kendisini ruyamda gördüm. Aynı zamanda ehlullah yolunun büyüklerini de okuyordum, Mesnevi’yi çok okuyordum, sonra pirimizin Futuhul Gayb’ini, İmam Rabbani hazretlerinin Mektubatını sürekli okuyordum. Gördüm ki Risalei Nur hakikaten mana ve hakikat olarak Futhu’l Gayb, Mesnevi ve Mektubattan çok şeyler içeriyor. O zamana kadar Bediüzzaman’i tarikat ve tasavvuftan ayrı sandığımdan bu alakayı garip buluyordum. Sonra manevi işaretler yolu ile mürşidimiz Seyyid Muhammed efendiyi bulum. Mürşidumuzun zamanla Bediüzzaman ile irtibatı olduğunu ve hatta Bediüzzaman hazretlerinden çok yakınlık ile Mevlevilik yolunu aldığını öğrenince çok şaşırmıştım. Hem de Muhammediye yolu bununla beraber Nakşibendiliği de içeriyordu. Ben de o güne kadar yukarıda bahsettiğim gibi bu 3 yolun da takibcisiydim. Hepsini bu yolda bir bulunca bu hikmete hayran oldum. Nakşibendiliğe özel bir sevgim vardı. Biraz üzüntülüydüm başta, sonra rüyamda Bahauddin Nakşibend hazretlerini ve İmam Rabbani hazretlerini gördüm. Çok ikramlarda bulundular, çok hoş tatlı ve kokulu içkiler sundular ve yiyecekler verdiler. Pirimiz Abdülkadir Geylani’nin yoluna girmemi emrettiler. Sonra pirmiz Abdülkadir Geylani hazretleri bir davetçi gönderip beni davet ettiler. Bir manevi müşahede ile mürşidimiz Seyyid Muhammed efendiyi buldum. Bunları anlatmamın nedeni su; nasıl oldu da 15-20 sene Risalei Nur takibcisi iken tasavvuf yoluna girdim bunu biraz anlatayım dedim. Daha sonra Resulullah SAS efendimizi gördüm, ehli beytine kabul edip gel oğlum dediler, yüzünden perdeyi kaldırıp mübarek yüzünü gösterdi ki yerlerde ve göklerde ne varsa hepsi onun Ay yüzünde mevcuttu. Bu noktaya Risalei Nur ile başladığım ve Kadirilik yoluna dahil olduğum bir yolculuk ile geldim. Bediüzzaman yolumuzun bir büyüğü olarak tasavvufi yönüyle çok az anlatılıyor. Gerçi mürşidimiz Seyyid Muhammed Efendi’nin bu konuda verdikleri bilgiler var, ben de kendi deneyimim ile ve aşağıda Risalei Nur’dan rastgele aldığım bir iki örnekle buna işaret etmek istiyorum. Rastgele diyorum, nasıl ki Bediüzzaman Risalei Nur ile Kuran’in sönmez bir nur olduğunu ispat etmiş biiznillah risalei nur gibi 10 kat kitap yazılıp Risalei Nur’un ve Bediüzzaman hazretlerinin tasavvuf ve ehlullah yolunda olduğu ispat edilebilir hatta 70 deve yükü dahi yazılabilir. Biz bir iki keskin şua ile iktifa edeceğiz. Elmas’tan çıkıp göze gelen bir iki şua ile o elmasa ve daha nice şualara bir misal vereceğiz. Öncelikle Bediüzzaman apaçık bir şekilde Kadirilik yolunda seyri sülük yaptığını ve üveysi yolla pirimiz Abdülkadir Geylanı hazretlerinden ırsat olduğun sekizinci Lema’da anlatıyor: …Üstadımız kendisi söylüyor ki: „Ben sekiz-dokuz yaşında iken, bütün nahiyemizde ve etrafında ahali Nakşî tarikatında, ve oraca meşhur Gavs-ı Hizan namıyla bir zattan istimdat ederken, ben akrabama ve umum ahaliye muhalif olarak „Yâ Gavs-ı Geylânî“ derdim. Çocukluk itibarıyla elimden bir ceviz gibi ehemmiyetsiz birşey kaybolsa, „Yâ Şeyh! Sana bir Fatiha, sen benim bu şeyimi buldur.“ Acaiptir ve yemin ediyorum ki, bin defa böyle Hazret-i Şeyh, himmet ve duasıyla imdadıma yetişmiş. Onun için bütün hayatımda umumiyetle Fâtiha ve ezkâr ne kadar okumuşsam, zât-ı Risaletten (a.s.m.) sonra Şeyh-i Geylânî’ye hediye ediliyordu. Ben üç-dört cihetle Nakşî iken, Kadirî meşrebi ve muhabbeti bende ihtiyarsız hükmediyordu. Fakat tarikatla iştigale ilmin meşguliyeti mâni oluyordu. Sonra bir inayet-i İlâhiye imdadıma yetişip gafleti dağıttığı bir zamanda, Hazret-i Şeyhin Fütuhu’l-Gayb namındaki kitabı hüsn-ü tesadüfle elime geçmiş. Yirmi Sekizinci Mektupta beyan edildiği gibi, Hazret-i Şeyhin himmet ve irşadıyla eski Said (r.a.) yeni Said’e inkılâp etmiş. O Fütuhu’l-Gayb’ın tefe’ülünde en evvel şu fıkra çıktı: Yani, „Ey biçare! Sen Darü’l-Hikmeti’l-İslâmiyede bir âzâ olmak cihetiyle güya bir hekimsin, ehl-i İslâmın mânevi hastalıklarını tedavi ediyorsun. Halbuki, en ziyade hasta sensin. Sen, evvel kendine tabib ara, şifa bul; sonra başkasının şifasına çalış.“ İşte o vakit, o tefe’ül sırrıyla, maddî hastalığım gibi mânevî hastalığımı da kat’iyen anladım. O şeyhime dedim: „Sen tabibim ol.“ Elhak, o tabibim oldu. Fakat pek şiddetli ameliyat-ı cerrahiye yaptı. Fütuhu’l-Gayb kitabında „Yâ gulâm!“ tâbir ettiği bir talebesine pek müthiş ameliyat-ı cerrahiye yapıyor. Ben kendimi o gulâm yerine vaz ettim. Fakat pek şiddetli hitap ediyordu: „Eyyühe’l-münafık,“ „Ey dinini dünyaya satan riyakâr“ diye, diye… Yarısını ancak okuyabildim. Sonra o risaleyi terk ettim. Bir hafta bakamadım. Fakat ameliyat-ı cerrahiyenin arkasından bir lezzet geldi; iştiyakla o mübarek eseri acı tiryak gibi veya sulfato gibi içtim. Elhamdü lillâh, kabahatlerimi anladım, yaralarımı hissettim, gurur bir derece kırıldı.“ (Lemalar – Sekizinci Lema) Özellikle şu kısmını bir daha yazayım ey Risalei Nur şakirdi: “ Fakat tarikatla iştigale ilmin meşguliyeti mâni oluyordu. Sonra bir inayet-i İlâhiye imdadıma yetişip gafleti dağıttığı bir zamanda, Hazret-i Şeyhin Fütuhu’l-Gayb namındaki kitabı hüsn-ü tesadüfle elime geçmiş. Yirmi Sekizinci Mektupta beyan edildiği gibi, Hazret-i Şeyhin himmet ve irşadıyla eski Said (r.a.) yeni Said’e inkılâp etmiş.“ Burada apaçık deniyor ki önceden seyri suluke maniler varken inayeti ilahi ile üveysi yoldan eski Said yeni Said’e terakki etmiştir. Risalei Nur’da eski ve yeni Said kimlerdir bol miktarda malumat var. Kısaca eski Said nakli ve akli ilimleri çok iyi bilen akıl ve mantık ile ve felsefe ile çok alakadar olan bir alimdir. Yeni Said ise yine kendi ifadeleri ile kendini savunmayı dahi birakmış olan, maneviyat ve hakikat yolunu seçmiş olan Said’tir. Bu inkılabı da bizzat Gavsul Azam’in üveysi irşadi ile elde etmiş. Bediüzzaman hazretlerinin çok tasavvufi öğretileri de var. Bu kapıyı çok işaret ediyor, çok anlatıyor. Lakin daha çok Hakikat ilmini mantığa hitab eder bir tarza indirgemekle meşgul olduğu için çogu kere üstü kapalı geçiyor. Bunlardan birini okuyordum. İfade söyle: „Evet, nasıl güneş kayıtsız nuru, maddesiz aksi vasıtasıyla sana senin gözbebeğinden daha yakın olduğu halde, sen mukayyet olduğun için ondan gayet uzaksın. Ona yanaşmak için çok kayıtlardan tecerrüd etmek, çok merâtib-i külliyeden geçmek lâzım gelir. Adeta, mânen yer kadar büyüyüp, kamer kadar yükselip, sonra doğrudan doğruya güneşin mertebe-i asliyesine bir derece yanaşabilir ve perdesiz görüşebilirsin. Öyle de, Celîl-i Zülcemâl, Cemîl-i Zülkemâl sana gayet yakındır; sen Ondan gayet uzaksın. Kalbin kuvveti, aklın ulviyeti varsa, temsildeki noktaları hakikate tatbike çalış. (Onaltinci Soz) Onlatinci sozde gecen bu ifadede Gunes Allah Teala’nin zatini ifade icin misal veriliyor. Bize cok yakin olduğu halde biz çok uzakız deniyor. Yakınlığa çıkmak için önce Dünya sonra Ay durakları var deniyor ve ekleniyor, Kalbin kuvveti, aklın ulviyeti varsa, temsildeki noktaları hakikate tatbike çalış. Şimdi bu Dünya ve Ay noktaları nelerdir ve nasıl hakikata tatbik edilebilirler ki Allah’a yakınlık gerçekleşsin. Dünya Şeyh’tir, Ay Resulullah’tir. Fenafişşeyh ve FenafiResul bu ikisinde ifade edilmişler. Tatbik edilecek noktalar bunlardır, menziller bunlardır. Güneş’e başka yol yoktur. Sonra bu ifadeyi okuduktan ve üstünde böyle tefekkür ettikten sonra hala o tefekkür üzereyken şafak vakti Güneş’i seyrederekten ve tefekkürüme devam ederekten bir taksiye bindim. İngiltere’de taksici bir Pakistan’li Müslüman. Ben henüz bu Ay ve Güneş tefekkürü ile meşgulken bana dedi ki, geçen akşam 12 Rabiulevvel idi, dışarı çıktım Ay’a baktım, üstündeki izler ve bulutsu şeyler Muhammed adını yazıyordu dedi. Ay’in bu bahiste Muhammed olduğuna böylece manevi olarak iyice kanaatim kavileşti. Şimdi Bediüzzamanvarı bir üslupla bitirelim, hem Bediüzzaman’in ilminin ve ahvalinin kaynağına bir işaret olsun hem de o üstadin sesini duyar gibi olalım neşelenelim, gerçi taklitçilikte henüz çok mertebe katmetmemiz lazım ama, ameller niyetlere göredir: Ey ama akıl gözü ve yamuk mantık değneği ile sahralara çıkıp Musa AS’in kavmı gibi Musa’nın asasının arkasında çölde daireler çizip aynı noktaya dönüp duran kardeşim, gel dinle, Musa yanımda deyipte 40 sene çölde aynı yerde dönüp durma. Musa AS seni denizi yarıp kurtardı ki bu tahkiki imandır. Risalei Nurun verdiği tahkiki iman Kızıldenizi yarıp geçme gibidir. Lakin öteki taraftaki çöl sonuç değildir. Gerçi 40 sene boyunca kudret helvası ve bildircin gelir. Ama o göz ve o değnekle çölde dönüp dönüp başladığın noktaya gelmeye devam edersin. Yukarıda bahsettiğimiz nüktelere bakıpta göremeyen kör değneğinden daha kordur. Yuru, o beldeye hücum et, o belde nefsindir, kendi varlığındır. Kılıçını çek ve peygamberi dinle, gidip sen Allah’ınla savaş ve fethet ben beklerim benim için sen yap deme, inat etme. Onu da bırak gökten zahmetsiz sofra inerken bana soğan ve marul gibi yeşillik verin deme. Çöl ortasında yeşillik hayaline ise hiç kapılma o zaman helvadan da olursun. Kısaca Bediüzzaman hazretlerinin zaten herkesçe kabul edilen Kadirilik yolunda olduğu gerçeğinden bahsettik. Her ne kadar akıl ve mantık yollu iddialara cevaplar yazmış olsa da öz olarak Bediüzzaman ehlullah yolunda bir velidir. Bu yolumuzda belki biz biraz farklı gibi görünen bir şekilde kendisini takib ediyoruz ama kendisinin ifade ettiği o baharda gelecek çiçekler sözü o yukarıda bahsettiği Güneşe ulaşma canlısı pervaneler kendisinin de böyle bir gidişatı öngörduğunu açıkça gösteriyor. Risalei Nur’da birçok yerde nefsine ve aklına hitab eden Bediüzzaman o verdiği ispatlara aklı ve mantıkı hükümlere ihtiyacı olmayacak kadar Hak ve Hakikata yakın. Marifet doruklarında mantık ve ispat yoktur, ispat ve mantık yolda olan şeylerdir. Doruğa ulaşana merdiven gerekmez. O yüzden her ne kadar yolda olanlara ispatlar sunsa da Bediüzzaman kendisi bunlara muhtaç değildir. Nefsim muhtaç demesi de yine tasavvufi bir hakikat. İnsanın o tür sözleri edebilecek hale gelmesi dahi tasavvufi bir kemal gerktirir. Evliyaların hallerine ulaşamayan biri nefsini dahi bilemez. Nefsini kendinden ayrı bilemez. Bu Güneş’e ulaşma bahşindendir.

Evliyalar ve Nefsani İhtiyaçlar

İnsanlar evliyaları başları derde girince, bir ihtiyaçları olunca hatırlıyorlar. Bir hastalığı, bir derdi, fakirlik, açlık gibi derdi olanlar, evlenmek isteyenler veya çocuk edinemeyenler evliyaların türbelerine gidiyorlar. Her ne kadar evliyaların himmetleri olsa da insan dünyalık için nasibini harcamamali. Resulullah SAŞ her peygamberin bir duası olmuştur, ben duamı ahirete sakladım buyurmuşlar. Allah CC Kuran’da dünyalık isteyene istediği verileceğini ama ahiretten mahrum kalacağını bildiriyor. Dünyalık istemek için evliyaların himmetlerine başvuranlar buna dikkat etmeliler bence. Aşağılık dünya nimetleri geçici, nefsin felahı kısa ve sonlu, hem de bunların vebali var. Dünya nimetlerinin hesabı uzun ve zorlu olacağı gibi, bir yandan da dünya nimeti aldatıcı ve yoldan çıkarıcı olabilir. Nefsin iyiliği yılanın çok neşeli ve iyi olması gibi. Soğuk kış günleri yılanlar zor hareket ederler. Uyuşurlar. Pek zararları dokunmaz. Ama Güneş nimeti ile ve yazın ihsanı ile canlanınca o engerek yılanları deyim yerindeyse yılan gibi olurlar. Yaz ortasında nimetlerle semizleyip Güneşle ısınan yılanlardan çekinilir, hem çok çeviktirler, hem zehirleri de çok olur. Nefsani nimetler için yalvarıp duranlar ve nefislerinin iyiliğine ve rahatına düşkün olanlar yılandan farksız olan nefislerinin kendilerine edeceğini düşünmüyorlar. Yüksek derecelere erişip nefislerini kontrol altına alan büyükler dahi nefislerine göz açtırmamışlar. Evliyalara gidip nefsani şeyler için dua edenler, himmet dileyenler o evliyaların hiç sevmediği şeyleri hem de kendilerine zararlı olacak şeyleri istiyorlar. Evliyalar nefislerinin fenası ile, nefislerinin açlık ve riyazetle, çilelerle zayıflaması ile öyle olmuşlar. Gidip onlardan bunun aksine nefsin iyiliği için, nefsin zevki sefası için himmet dilemek biraz garip. Başta Resulullah ve sahabe sonra Allah dostları kendi nefislerine hiçbir kıymet vermemişler. Resulullah SAS taslandığı halde, kanlar içindeyken kendine gelen meleklere boşver önemli değil deyip kendini taşlayanlara dua etmis. Yollarına dikenler saçılmış, oralı bile olmamıs. Üstüne deve işkembesi atılmış, bütün bunları hiç görmemiş bile. Hz Ali KV de nefsine hiç değer vermezmiş. Resulullah SAS Ali ve ben Musa ile Harun gibiyiz buyurmuşlar. Hz Ali KV efendimiz birgün açlık anında bir Yahudi’nin bahçesinin yanından geçerken bahçeye bakıyor duvardan, Yahudi görüp, ey çingene gel buraya bu kuyudan şu çek, hurmaları sula, her kova için bir hurma al demis. Ali KV efendimiz gidip şu çekmiş, bir avuç hurma almış. Allah’in aslanı ve ilim kapısı olan bu büyüklerin piri kendisine ey çingene diye hitab eden Yahudiye nefsi adına hiç kızmayıp gidip şu çekmis. Bu nasil hilm, bu nasil hilm var mi bunun dengi cihanda… Bugün ondan çok daha küçük olan bizlere Yahudi beyfendi diye hitab etse de gidip su çekmeyi gururumuza, kibirimize yedirebilir miyiz acaba? Hz Ali KV birini öldürecekken öldüreceği kişi yüzüne tükürmüş, bunun üstüne kılıcı elinden atmış. Niye öldürmekten vazgeçtin diye sorduklarında, ben Hak için öldürürüm, kendi nefsim için değil, yüzüme tükürünce nefsim için öldürmekten çekindim demis. Nefse hiç önem vermemişler ve nefse dair şeylere pek dikkat etmemişler. Nefislerini hiç görmemişler. Hastalık, bela, zorluk, açlık gelip geçmiş onlar nefislerini hatırlamamışlar hiç. sahabeler böyle bir durumda kendilerine yemeğe gelenleri karanlıkta doyurup kendileri aç kalmışlar. Kendi nefislerini görmediklerinden geri sadece kardeşlerinin nefisleri kalmış görebilecek. Böyle olunca da nefisleri adına çok fazla uğraşmamışlar. İşleri hep Hak yol için olmuş. Zaten nefislerini ve canlarını da feda etmişler. Allah’tan razı olmak önemli. Dünya imtihanının sırrı Allah’tan hoşnut olma. Bunun ise şartı yok. Nefis araya girince hep araya bahane sürer. Falanca olsa hoşnut olurum der, ama o istediğini elde etse Allah’i unutur. İnsan her halde razı olmalı. Nefse gelen bela ve musubetlere de sabrederken şükretmek lazım. Nefsani açıdan bakılınca hiç bela ve musubete şükür olur mu denir. Nefis elbette şükretmek istemez, isyan etmek ister. İnsanın özü, ruhu ve kalbi şükretmeli. Nefsin hoşuna gitmeyen şeyler insanın lehine. Günahlara kefaret olur ve derecesini yükseltir. Nefsin sevmeyip isyan ettiği hakikat bu. Öyleyse nefse inat sabredip şükretmeli. Nefsani şeyler için dua etmeyi azaltmaya da bakmak insanın lehinedir sanırım. Veliler kendi hastalıklarının iyileşmesi için de dua etmemişler. Hastalık olsun, zorluk olsun, dert olsun nefsimize ait duaları azaltmak kendi lehimize olur, çünkü nefisle dost olup Hak katında onun savunuculuğunu yapmamak lazım, zaten nefis lisanı hal ile bu dertlerini Allah’a arz ediyor. Allah zaten bu nefsin halini biliyor. Eyyub AS kurtlar dilinin yiyene kadar hiç ses çıkarmamıs. Nefsini kurtlar yedikçe o nefsinden çok kurtçukları düşünüp düşeni alıp geri koyarmıs. Nefsi için dua etmemis. Buna sabır olarak bakanlar çok ama bu sadece sabır değil aynı zaman da şükür de. Nefse gelen bela ve musubetler aslında bize gelmiyor, bize iyilik gelmiş oluyor. Nefsin iyiliği için dua edersek kendi aleyhimizde dua ediyoruz diyebiliriz. Nefis yılanı iyileştikçe bize tehlikeden başka şey vermez. O yüzden dayanabildikçe bu nefis adına dua etmemek daha iyidir herhalde.

Muhammed Aşkına

Yerler gökler varoldu Muhammed aşkına Akşamları batan Güneş battı Muhammed aşkına Geceleri yıldızlar nur ağladı Sabahları öten kuşlar yandı Muhammed aşkına Baharda çiçekler açtı Muhammed aşkına Yazda güzellik oldu Muhammed aşkına Gül cemalini bir gören yandıkça yandı Gül bastim bağrıma avuntu olmadı bana Ne şiir yazmak derdim ne nesir Muhammed aşkı anlatılmaz bir sır Cennet gülleri kokar Muhammedin aşkına Cennet yolları gider Muhammedin aşkına

Erenler Yolu

Girdim erenler bağına Hallerine haldaş oldum Oturdum aşıklar sofrasında Aşklarına aşkdaş oldum Gönüllerine girdim coştum Şaraplarına serhoş oldum Cennet kokan gönül ihsanlarında Mest olup fena buldum Aşık sofrasına oturan kalmaz ayık Dostlar dergahına varan olmaz ayrık Hakkın o dostlarına yanıp Hak divanına vardım aşık Sakisi Hak şarabının erenlerdir O şarap olmadan Hak aşkı nerdedir Erenlerin nefesi olmadan O aşkın mayası tamam değildir Onların gönül şarabı heran dökülür İçenler içer mest olur Bu şarabın ayıklığı yoktur Hak aşkının da ayrılığı yoktur İsmail bir garip, üstad değil Hali anlatılır şey değil Kim Hakka mest olmak isterse Asksiz bir yol var değil

Hak Aşkı

Garip gönlüm Hak derdine koyuldu Derdim ahım Bağdat iline duyuldu Bağdatın piri Abdülkadir Geylani Gavsul Azam canıma himmet buyurdu Gönül olsun ki Hak nuru dolsun Gönül olsun ki Hakka ram olsun Öyle gönül huzur sefa bulur O gönül ki Hakkı zikre dursun Allah Allah demeye muhtaç kullar Bunda şüphe eden dünya ahiret ağlar Su ve ekmeğin aslı kaynayan taştir onlara aldanan ölüm sabahı kıtlığa uğrar Erenlere döndüm yönüm Yunus ile can kardeşi oldu gönlüm Mevlana ile döndü dolaşti gönlüm Mest oldu Hak aşkına düştü gönlüm Demeyin bana aşk yoktur Demeyin bana işler çöktür Aşıklar dergahından içtim Demeyin bana halim bir hoştur Ne ahirzaman ne kıyamet sondur Hak aşkına Yerler de gökler de ezeli hiçtir aşıka Ebediyen Hak aşıkları Cemalullah ile mesttir Yokluğadır yolu düşenin aşka

Ahirzaman ve Tasavvuf Yolu

Hamd Allah’a ve Allah’in selami Resulullah SAS efendimize ve aziz ailesine ve ümmetine ve ahirzamanın nuru Seyyid Muhammed efendi ve sofularına ve ümmete olsun. İnsan bu dünyaya göz açınca, uçsuz bucaksız tecelliler alemiyle karşı karşıya kalıyor. Bakmak, görmekle, gezmekle öğrenmekle, yemekle, içmekle bitmez tükenmez koca varlık alemi. Sonu mu gelir bunun hiç. O dışa açılan göz açık durdukça görecek şey de bitmiyor. Ağız oldukça yeme içme bitmiyor. ciğer oldukça alınacak nefes bitmek bilmiyor, bir nefes alsan sırada öteki de bekliyor, nefes alma iyi ki elimizde olan bir şey değil, taş taşımak gibi ağır gelmiyor; çünkü hayat boyu bu isten kurtulabilen kimse yok. Bu dış alem, esma-i ilahi ve sıfat-i ilahi tecellileri ile sonsuz bir okyanus. Dalgaları, rüzgarları, kuşları, balıkları, köpükleri, batık gemileri, korsanları, adaları, bulutları, hortumları, güneşleri, meltemleri, incileri, mercanları bitecek gibi değil. Atlantis kayıp şehri gibi bir şehir varmış bu okyanustan ötede. Ötesi neresi, içi mi, dibi mi, üstü mü, altı mi, başı mi, sonu mü kim bilir… Sular, deryalar denince insana lazım olan bir gemidir. Dağa kaçan bu deryadan kurtulamaz. Yer suyunu çıkar emri heran yankılanıyor, heran sular çıkıyor yerden de. Taşlardan su kaynıyor. Dağ görülen şey bakıyorsun bir nehre kaynak oluyor. Nice büyük nehirler dağlardan fışkırıyor, sonra nehirler deryaya akıyor, derya oluyor. Dağa kaçan nehrin membaına gidiyor. İşte aklını kullanmaya kalkanın hali budur. Gemiye binmek yerine ben dağa giderim deyen böyle aldanir. Dağlar gibi gemileri yüzdüren Cenab-ı Hakkın gemisi Dağdan daha üstündür. O gemiye davet edenin sesi de Hz Ömer RA’ın „dağ tarafına, dağ tarafına“ demesi gibidir. Nuh AS’in gemisi Cudi dağının doruğuna oturmuş. Dağa kaçanlar telef olmuşlar ama gemiye koşanlar Cudi dağının doruğunda selamete varmışlar. Asıl dağ yolu gemi tarafındaymıs. Dağa giden suya gark olmuş. Dağ onlar için batan bir gemi olmuş. Gemisiz ummanlar aşılmaz. Gemi Nuh AS’in gemisi gibi Hak gemisi olmalı ki tufana dayansın. Yoksa Titanik gibi dev bir gemi de olsa buz dağına çarpar. O yüzden her gemi de Hakkın gemisi değildir. Bu da başka bir mesele. Gemi işlerini gemiciler anlarlar. Nuh AS gibi bu geminin planları, notası, itici rüzgarı, korunması hepsi Hak’tan gelir. Bu yüzden geminin şekline, rengine, tasarımına, hızına falan bakan aldanir. İşte bugün bu ahirzaman tufanında bazı sesler çıkmışlar diyorlar ki, ey ahali! tarikat yolunu bırakınız, gelin dağ tarfına koşun, gelin bize sığının, bu tarikat yolunu, denize Hak gemisi denen o eski gemi ile açılmayı bırakın. O gemi tamam Nuh AS’i kurtarmış ama artık eskimis, yaması çok, artık sizi Cudi’ye ulaştırmaz, hem o gün bugündür bakın dağları bırakın biz göklerde uçan uçaklar yapmışız, bizim yolumuz daha iyi gelin bize. Dağdan çıkıp daha olmadı bir helikopterle uçar gideriz, o eski gemi baksanıza çürüyor, hiçbirşeyini yenilemiyorlar, bu devirde o gemiye binilir mi diyorlar. Helikopter ama, yer suyunu çıkar denmiş te gök suyunu tut mu denmiş? Dağa çıkmak veya eller çıktı Ay’a mantığı hep aynı kafanın ürünü olduğundan, bu uzaylı ve havali yaklaşımlar iyi bir akıbete ulaştırmazlar. İşte bu ahirzamanda da en hayırlı sığınma kapısı yine aynı gemi. Hak ve hakikat gemisi dağlara sağlam ev yapanlar zamanında olsun, tufanlardan dağlara sığınanlar zamanında olsun, hep bu ummandan bir kurtuluş çaresi olarak varolmuş ve olur. Bu geminin kazanında kaynayan marifetullah ve yelkenlerini şişiren rüzgar ise muhabbetullah’tir. Marifetullah kazanı kaynayınca gemi yol alır. Gemi yol alınca ne dağ kalir, ne bağ kalir, ne dalga kalir, ne derya kalir. Hepsi dağılır gider, rüya biter, göz ve gönül açılır. Şimdi bu noktada marifetullah nuru Cudi dağı gibi çıkınca ve gönül gemi gibi oturunca gemiyi veya cudiyi kim ne yapsin. Dağa kaçanlar, daha büyük ve modern gemilere binenler bunlar başka bir alemde kaldılar. Arada tatlı su ile tuzlu su arasındaki perde gibi perde var. Derya, gemiler, dağlar, yollar, binalar, uçaklar, bulutlar, mallar, mülkler neler neler, hepsi deryada bir köpük, tufan hikayesi de, dağ ve gemi meselesi de arada gezinen bir iki çöp, Hak gemisi bunların arasından sıyrılmış sakin sakin seyrediyor. Ahirzaman devri ne kadar tufanlı olursa Hak yolun gemisi o kadar vardır ve kazanı o kadar kaynıyor. Dağ bile bu sırrı taşımaya yürek yetirememis. İnsan dağ değildir. Dağ asla olmaz. Öyleyse kimse sanmasın ki Ademoğlu bu ahirzamana gelince dağ gibi oldu, sırrı reddetti veya dağ fikrini değiştirip sırrı ondan aldı. Bu fitrata aykırı bir hayalden ibaret. Çağlar ve dağlar biter gider ama Hakkın hükmü değişmez. Bu devir hele Ummeti Muhammed’in SAS devri işe. Heyhat! Musa AS dahi keşke ben de o ümmetten olsaydım demis. Mümkün mü ki O iki cihan sultanının ümmetinin erleri, gemileri telef olsun. Olmaz. Resulullah SAS birgün bir rüya gormuş, o rüyada kıyamete kadar uyudukça ümmetinin gemilerle yapacağı fetihleri görmüş. Birinde Hala Sultan ben de onlarla gideyim deyince, sen öncekilerle idin buyurmuş. Daha sonra Hala Sultan Kıbrıs fethine katılıp orada şehit olmuş ve gömülmüş. Resulullah SAS o gün kıyamete kadar, belki Kıbrıs’in 1571’deki fethi ve 1974’teki fethi de dahil olmak üzere ümmetini görmüş. Hak gemisi o adaya gidip durmuş rüyalarında. İşte bu şekilde Hak gemisi hep vardır ve hep tufanlardan kurtarır. Tarikat bitti, tasavvuf bitti diyenler aldanmışlık içindeler. Kıyamete kadar bu yol var. Resulullah SAS efendimizin bu güzel rüyasının manevi bir yorumu da Hak gemisinin kıyamete kadar devamıdır belki. Resulullah SAS ölüm gelince o ölen kişi için kıyamettir buyurmuşlar. Bunun gibi insanda kalp düşük derecede ise ve ruh ham ise onun için tarikat ve tasavvuf yolunun sonudur. Bu devirde kalpleri Hakkın zikrinden soğumuş ve Hak nurundan uzaklaşmış çok insan olduğundan bazıları sanıyorlar ki Güneş battı gitti. Halbuki gözünü bağlayıp, kör gözlüğü takandan Güneşe ne? Güneş hiç ışık vermez mi? Güneş doğdu ama ışık vermiyor dense buna herkes güler. Bunun gibi yerler ve gökler var, ve bu yerler ve gökler esma ve sıfatların tam kamil bir tecellisidir ama Hak gemisi eksik, tarikat ve tasavvuf bitti dense buna gökler ve yerler güler. Tasavvuf ve tarikat dipdiri ayakta. Resulullah SAS efendimizin ve tasavvuf büyüklerinin nuru apaydınlık hatta belki eskisinden daha parlak. Marifetullah ve muhabbetullah ile şereflenmiş dervisler yeleri ve gökleri şenlendiriyorlar. İki cihanın sultanı Resulullah SAS efendimizin ehli beyti Kevser süresindeki Allah’in vaadince ayakta ve gittikçe kemalleşiyor, aksine hergeçen gün daha büyük veliler gelip gidiyorlardır, hiç Allah’in işleri geri gider mi? Daha çok iyiye ve güzele ve kemale gider. Bunun için en büyük veli olan Mehdi AŞ en son gelecek deniyor. Yani o güne kadar evliyalar gittikçe daha çoğalıp daha yüksek derecelere ereceklerdir, bunun tersini iddia edenler gibi dünyada nuru Muhammedi kalkacak değil, aksine daha da artar. Hak yol gün geçtikçe ancak daha kemalleşir ve artar. Tasavvuf bitti gibi şeyler söyleyenler bu tarafa hiç bakmıyorlar mı acaba yoksa baksalar da görmüyorlar mı ne bilmem, aklım almıyor böyle şeyleri, bu hayretimi de ifade edeyim. Nuh AS’in gemisinde her çeşit hayvan da varmıs. Bizim gemideki yerimiz kamil kimselerin yeri olmadığında bu sır bize kapalı sadece bakıp hayret ediyoruz…

Kimi renk diger renklerden daha guzel gorunur

            Selamun aleykum kardeslerim, Allah’a hamd olsun ve Resulullah SAS efendimize ve aline selat ve selam olsun. Bu guzellikler ve maneviyat nuru dolu yolumuzu Allah yuceltsin, bizler oyle buyuk bir nimet uzereyiz ki sanki o Yasin suresinde bahsedilen kisi gibiyiz, sehrin oteki tarafindan kosarak gelmis sonra Cennet’e gidince keske onlara soyleyebilseydim demis, bu yola giren de dunya icinde oyle bir halke geliyor, keske insanlara anlatmanin bir yolu olsaydi diyor. Ne soz ne de fiil bir damlasini dahi anlatamiyor. Gerci basta pirimiz Abdulkadir Geylani hazretleri tarif etmisler, yine bu yolun buyuklerinden Mevlana hazretleri bazi ipuclari vermisler ama yine de bu yola giren Yasin suresinde bahsedilen o sahis gibi caresiz kaliyor.

            Bu yolun himmeti oyle ki insan gunluk islerini yapmaya devam etse onlar dahi huzur vermeye basliyor, baskalarinin sikayet ettikleri isler Cennet eglencesi oluyor. Baskalarinin yoruldugu veya sevmedigi dunya isleri bu yolun yolcusu icin zevk ve Hak yakinligi dolu isler oluveriyor, buna kim nasil inanabilsin, biz dahi inanamazken. En dunyevi is Allah’a en yakinlik veren bir is oluyor. Dunya isleri Mirac gibi oluyor. Dunya isi yaparken hal Mevlana’nin semah yaparken hali gibi oluyor. Bu sasilacak sey bu yolun ne kadar buyuk oldugunu gosteriyor. Pirimiz Abdulkadir Geylani hazretleri Ibrahim Ethem bizim zamanimizda yasasaydi onu tahtinda irsad ederdik biryere gitmesine gerek kalmazdi deyerek bu yolun kiyamete kadar ozellikle bu ahirzamanda da aynen devam edebilecek tek yol oldugunu haber vermis. Bu yola girene taht gormek iyi gelir, cunku Makami Mahmudu anar salavat getirir, kursuyu dusunur Allah’i tesbih eder. Altin ve elmas gorse Cennet’leri gorur hemen o altinlari ve elmaslari Cennet icin feda etme hissine kapilir. Guzel yemek ve giysiler gorse hemen hamd eder, Rabbini hatirlar, sonra nefsini yerer, seyhini ve pirini guzel giysilerde olmaya daha layik gorur, onlari anar, guzel yemeklere layik olan sahabelere kadar guzel Hak dostlarini anar, huzunlenir, yer ama yerken derecesi yukselir, yemese daha az uzulurdu.

            Bu yolda hersey gonulde zaten hallolur, dis taraf ne olsa ise yarar. Hersey ayni tarafa ceker. Bu yolun buyuklugu saymakla bitmez. Baskalarina bu inanilmaz gelir, baska yollarin buyukleri dahi bu yolu tam anlayamazlar. Bu yolun yolcusunun Ibrahim Ethem hazretlerinin tahtinda irsad olmasi seklinde Gavsul Azam tarafindan ifade edilen hali Hz Omer RA’in hali gibidir, sabah namazina kalkamayinca daha cok sevap kazanmis. Ertesi gun Seytan kaldirmis. Bu yol gonulleri Allah aski doldurur. Ozellikle Naksibendilikte diger yollarda sonda olan bu yolda basta verilir diye birsey var. Bu sogrudur, cunku bunu soyleyen Imam Rabbani hazretlerini Gavsul Azam Abdulkadir Geylani hazretleri bir kerametkar olayda dogrulamislar. Lakin, kimse Kadirilik yolundaki muhabbetullah ve marifetullaha ulasamaz. Bunun misali soyledir, Kelimullah Musa AS ile Allah konusmus, sonra Harun AS’i da peygamber yapmis. Harun AS’da bir peygamber. Musa AS’a yakinligi nedeniyle seckin bir peygamber. Kuran’da adi gecen bir avuc peygamberden biri olmakla sereflenmis bir peygamber ayni zamanda. Ama Musa AS Tur dagina gitmis. Pirimiz Abdulkadir Geylani’ye nazaran Bahauddin Naksibend hazretleri ve imam Rabbani hazretleri de Musa as’a nispetle Harun AS gibiler. Naksibendilikte bahsedilen o nispet Kadirilik disindaki yollar icin. Kadirilik ana kaynak oldugundan bu degerlendirmenin icinde degil. Isik prizmadan gecince cesitli renklere ayrilir. Kimi renk diger renklerden daha guzel gorunur. Ama ana kaynak olan isikta boyle bir renk karsilastirmasi yok.