Merhamet İsteyen..

 

 

 

Abdulkadir Geylani Hazretleri (k.s.) şöyle buyurur:

 

“Her nerede olursan ol, sen O’nun emrinde olursan bütün varlıklar senin emrinde olur. O’nun nehyi ile kerih görürsen bütün kerih şeyler senden kaçar.”

 

“Dünyanın ve ahiretin asıl hükümdarları, Allah’ı tanıyıp sırf O’nun için çalışanlardır.”

 

“İnsanlarla Allah için beraber ol. Böyle yaparsan insanların şerrinden emin olursun ve Allah’a yakınlığın devam eder.”

 

Al-i İmran Suresi:132. “Size merhamet edilmesi için Allah’a ve Peygam­bere itaat edin.”

 

Ehlullah bu ayeti şöyle tefsir eder:

 

            Denileni yapmak üzere itaat edin Allah’a! İstediklerini yapmak üzere itaat edin Allah’a! Peki ne ister o Allah bizden? Ne diyor Allah bize? İşte bundan önceki âyetlerinde istediklerini bildirdi Rabbimiz. Dünyacı olmayın dedi. Ganimete, dünyalıklara meylederek mevzileri­nizi terk etmeyin dedi. Allah’ın dinine hizmeti ikinci plana atmayın dedi. Kat kat artırılmış fâiz yiyerek insanların mallarına haksız yere el atmayın, böylece benimle savaşa girmeyin dedi. Ben gafûrum dedi. Eğer bana kulluğa yönelirseniz, bağışlanma dilerseniz sizi bağışlarım, ama benim azabımı tercih ederseniz azap ederim dedi. Çünkü gök­lerde ve yerde ne varsa hepsi benimdir dedi. Göklere ve yere egemen benim dedi. Her konuda emir bana aittir dedi. Dilediklerimi yaparım, kimse bana hesap soramaz dedi. Benim yolumda, benim adıma, be­nim dinimin hâkimiyeti adına, sadece bana güvenerek kâfirlerle sava­şırsanız meleklerimle sizi teyid edip mutlak zafere ulaştırırım dedi. Galibiyeti sadece benden bekleyin dedi. Başka ne diyorsa, sayamam şimdi onları. Sabah şöyle kalkın diyorsa, akşam şöyle yatın diyorsa, şunu giyinin, bunu giymeyin diyorsa, şunu için, bunu yemeyin diyorsa o konuda Allah’a itaat edin.

 

            Bir de peygambere de itaat edin. Yâni Allah ne demişse, Allah sizden ne istemişse Peygamber örnekliliğinde onu anlayın ve uygula­yın. Allah ne demişse onu Peygamber örnekliğinde yapmaya çalışın. Çünkü model adam, motif adam, form dilekçedir peygamber. Pey­gamber Allah’ın istedikleri konusunda kendisine mutlak itaat edilmek üzere gönderilmiş yasal örnektir. Allah’ın bizden istediği her bir kulluk biriminde örnek alacağımız varlıktır Peygamber.

 

            Evet Allah’a ve peygambere itaat edin ki, rahmete eresiniz, Rabbinizin rahmetine, merhametine hak kazanasınız. Sizler Allah ve Resûlüne mutlak itaat edin ki, merhamet olunasınız. Allah size sava­şın mı dedi? Hemen itaat edin. Rasûlullah sizden mal ve can mı is­tedi? Hemen koşun emrine. Allah ve Resûlü din düşmanları karşı­sında direnin, dişinizi sıkın ve sabredin mi dedi? Hemen itaat edin. Ötekiler gibi arkanıza dönüp kaçmayın, Allah ve Resûlünün emirlerine isyan etmeyin ki Allah’ın rahmetini ve cennetini kaybedenlerden ol­mayın. Amelleriniz boşa gitmesin. Allah ve Resûlü sizin menfaatinize sizden ne istediyse itaat edin ki hem bu dünyada hem de âhirette amelleriniz netice versin. Hem dünyada hem de ukbada mutluluğa ulaşın diyor Rabbimiz.

 

            Peki, buraya kadar anlatılanlardan anladık ki dünyacı olmayaca­ğız, dünyayı kıble edinmeyeceğiz, sadece dünyada mal mülk derdinde olmayacağız. Peki o zaman bu geçliğimizi, bu zindeli­ğimizi, bu enerjilerimizi nerede kullanacağız? Şu zamanlarımızı, şu imkânlarımızı nerede harcayacağız? Şu mallarımızı, şu mülklerimizi nerede harcayacağız? Neyi hedefleyeceğiz? Hedefimiz, uğraşımız ne olacak? Bakın bundan sonraki âyetinde Rabbimiz bunu şöyle anlatı­yor:

 

            Al-i İmran Suresi:133. “Rabbinizin mağfiretine ve Allah’a karşı gelmek­ten sakınanlar için hazırlanmış, eni gökler ve yer kadar olan cennete koşuşun.”

 

Zalimler

 

 

Abdulkadir Geylani Hazretleri şöyle buyurur:

 

“Kim kendi görüşüyle yetinirse yolunu kaybeder”, “Allah’ı tanıyan O’nu sever, O’nu seven

O’na uyar.”, “Şeriatin şahitlik etmediği her hakikat zındıklıktır.”

 

Fatır Suresi:37. “Orada; “Rabbimiz! Bizi çıkar; yaptığımızdan başka, yararlı iş işleyelim” diye bağrışırlar. O zaman onlara şöyle deriz: “Öğüt alacak kişinin öğüt alabileceği kadar bir süre sizi yaşatmadık mı? Size uyarıcı da gelmişti. Artık azabı tadınız, zalimlerin yardımcısı olmaz.”

 

Ehlullah bu ayeti şöyle tefsir eder:

 

          “Onlar orada birbirlerine bağırıp çağırıp, çığlık atıp duracaklar. Diyecekler ki, “ey Rabbimiz! Çıkar bizi buradan! Tekrar dünyaya gönder bizi de orada daha önce yaptıklarımızdan başka, onlardan farklı salih ameller işleyelim! Ey Rabbimiz, elçilerin şüphesiz ki dünyada bize hakkı getirmişti. Elçilerin bizi hakla tanıştırmıştı. Heyhat ki bizler elçilerinin getirdiği mesajla ilgilenmedik. Gururumuz galebe çaldı da senin kitabınla diyalog kurmadık. Senin hayat programınla ilgilenmedik. Kendi hayatımızı kendimiz belirlemeye kalkıştık. Kitabından habersiz bir hayat yaşadık. Şimdi acaba bize bir geri dönüş imkânı var mı? Pişman olma hakkı var mı bize?” diyecekler, dövünecekler, pişman olacaklar, af dileyecekler, günâhlarını itiraf edecekler ama onların bu pişmanlıkları kendilerine asla bir fayda sağlamayacak.

 

Dünyada iken eteklerine yapıştıkları, kurtarıcı bildikleri tanrıları ve tanrıçaları da kendilerine herhangi bir fayda sağlamayınca diyecekler ki, “ya Rabbi keşke dünyaya bir daha geri döndürülsek de önceki işlediklerimize bir daha dönmesek. Dünyaya tekrar döndürülsek, bize bir fırsat daha tanınsa da önceki günâhlarımızdan uzaklaşıp senin istediğin hayatı yaşasak. Ya Rabbi, ne olur bizi dünyaya bir daha geri çevir de sana asla şirk koşmayalım. Yapay tanrılar, tanrıçalar edinmeyelim. Kendi hayat programımızı kendimiz belirlemeye kalkışmayalım. Senin gönderdiğin kitabını ve elçilerini örnek alalım,” diyecekler ama artık onlar için dünyaya bir daha geri döndürülme hakkı kalmamıştır. Gerçekten bunlar kendi kendilerini mahvetmişler, fırsatlarını, imkânlarını kötüye kullanmışlar, sermayelerini kaybetmişler, kendi kendilerine yazık etmiş kimselerdir. Kendi kendilerini cehenneme, azaba sürüklemiş kimselerdir.

 

          Önceki âyetlerde anlattı Rabbimiz, cennete gidenler, rahmete erenler kendilerine hiçbir yorgunluk, hiçbir sıkıntı, hiçbir darlık dokunmadan orada nîmetler içinde bir hayat yaşarlarken, beri tarafta kâfirler cehenneme yuvarlanmışlar. Orada ölüm de kaldırılmış, azapları da asla hafifletilmiyor. Dehşet içinde çığlıklar atıp, feryatlar ediyorlar. Diyorlar ki, “ey Rabbimiz, ey bizim Rabbimiz!” Alçaklar dünyada kimleri Rab bilmişlerdi değil mi? Kimlerin rubûbiyetine teslim olmuşlardı değil mi? Kimlerin velâyeti ve terbiyesine kendilerini teslim ediyorlardı değil mi? Şimdi de gerçek Rablerini anlamışlar “ey Rabbimiz,” diyorlar. Hakkınız var mı buna? Hakkınız var mı bunu demeye? Utanmadan diyorlar ki, “ey Rabbimiz, ne olur bizi dünyaya bir daha çevir de bu sefer önceki amellerimizden farklı olarak orada fıtrata uygun, kitaba uygun, peygambere uygun ameller işleyelim.”

 

Kâfirlerin oradaki kendi ağızlarından bu kaçınılmaz ifadelerinden anlıyoruz ki, salih amel şu anda onların işleyip durdukları amellerden başka amellerdir. Yâni işte şu anda kimileri ısrarla gündeme getirmeye çalışıyorlar ki, efendim bu adamlar da salih ameller işliyorlar, bu adamlar da cennetlik ameller işliyorlar. Hayır hayır, işte kendi ağızlarından Rabbimiz durumu bize anlatıyor. Bunların yaptıkları amellerin tamamı niyet ve hedef olarak mü’minlerin amellerinden farklıdır. Mü’min yaptığını Allah için yapar, Allah için hayatını yaşar. Mü’minin yaptığı her şey zâhiriyle, bâtınıyla, içiyle, dışıyla, niyetiyle, hedefiyle Allah’ın rızasına uygundur. Allah içindir, Allah’ın belirlediği zaman ve orandadır. Ama kâfir belki sûret itibariyle, dış görünüşü itibariyle Müslümanın ameline benzeyen bir amel işlemiş olsa da, niyet itibariyle, yaptırıcısı itibariyle, hedef itibariyle farklı olduğu için ona asla salih amel denemez. Onların bu geri dönüş isteklerine karşılık bakın Rabbimiz buyuruyor ki:

 

          Biz size tezekkür edecek, durup düşünecek, akıl yorup anlayacak, kavrayacak, bir kimsenin tezekkür edeceği, düşünebileceği kadar bir süre, bir ömür vermedik mi dünyada? Size uyarıcılar göndermedik mi? Elçilerimiz gelmedi mi size? Hayır hayır sizler zalimsiniz! Kendinizi bana kulluk ortamından çıkaran, kendi kendinize zulmeden, kendi kendinizi ateşe gönderen zalimlersiniz sizler! Benim hakkımı vermeyen, kitaplarımın hakkını vermeyen, görsel ve işitsel âyetlerimin hakkını vermeyerek onlara zulmeden, peygamberlerime zulmeden, beni ve benim size gönderdiğim hayat programımı hesaba katmadan bir dünya yaşayan zalimler olarak haydi tadın azabımı. Zalimler için artık hiçbir dost, hiçbir yardımcı yoktur.

 

          Böyle zulüm içinde bir hayat yaşayanların âkıbeti işte budur. Zalimdirler bunlar, kendilerine karşı zalimdirler. Kendilerini yaratıcılarına kulluk ortamında tutmayarak, bedenlerine, nefislerine, âzâlarına, gözlerine, kulaklarına zulmetmiş kimselerdir bunlar. Her şeye zulmetmiş, eşyayı Allah’ın istediği yerde kullanmayarak varlıklara zulmetmiş, ailelerine, toplumlarına karşı Allah’ın istediği şekilde davranmadıklarından, insanlara karşı Allah’ın belirlediği hukuku yerine getirmediklerinden zulmetmiş insanlardır bunlar. Böyle zalimler için asla bir yardımcı olmayacaktır.”

 

Kur’an’ın Nuru

        

 Rasulullah (s.a.v.) buyurdu: “Kim, Kur’an’ı okur, öğrenir, sonra da helâlini helâl, haramını haram bilirse, Allah bu sebeple onu cennete girdirir, ailesinden olup da cehennemi hak eden on kişiye şefaatçi yapar.”

 

Ehlullah şöyle der: “Kur’an’ın nuru, bizim için zerrelerine varıncaya kadar hak ile batılı ayırdetmiştir.”

 

Casiye Suresi:11. “İşte bu Kur’an doğruluk rehberidir. Rabblerinin âyetlerini inkâr edenlere, onlara, tiksindiren, can yakan bir azap vardır.”

 

Ehlullah bu ayeti şöyle tefsir eder;

 

         “İşte bu Kur’an hidâyet rehberidir. İşte hidâyet ve yol gösterecek olan budur. İşte kılavuz ve mihmandar budur. İşte tüm hayat problemlerinizi çözecek olan budur. Artık hak belli, hidâyet bellidir. Artık yol belli, yol kılavuzu da bellidir.

 

         Doğrusu İslâm yolu, doğrusu Allah yoludur. Doğrusu bu kitabın gösterdiği yoldur. Başkalarına ihtiyacınız yoktur. Sizin tüm problemlerinizi çözecek, sizi hem dünyada hem ukbada mutluluk ve saadete ulaştıracak tek kaynak işte bu kitaptır. Diyebilirsiniz ki bizim bir takım problemlerimiz, sıkıntılarımız var. Bizler yeryüzünde yalnız değiliz. Bu dünyada yalnız yaşayamayız, birilerine muhtacız. Bizim ekonomik, siyasî, askerî problemlerimiz var. Bizim yol göstermeye ihtiyacımız var. Bizim bir hidâyete ihtiyacımız var. Görüyoruz ki şu andaki Yahudiler ve Hıristiyanlar da dünyanın en büyük dev güçleridir. Ülkelerinin problemlerini halletmişler, sanayilerini kurmuşlar, insanlarını mutlu etmişler. Hikâye bunlar aslında… Eh, biz ne yapalım? Ne edelim? Kime gidelim? Kiminle beraber olalım? Bu dünyada tek başına yaşayamayacağımıza göre, mutlaka birileriyle beraber olmak zorundayız filan dersek, diyorsak o zaman bakın bize diyor ki Rabbimiz:

 

         İşte hidâyet budur. Eğer hidâyet istiyorsanız, bilesiniz ki hidâyet Allah’ın hidâyeti, yol Allah’ın yoludur. Probleminiz varsa Allah’a havale edin, Allah’a yalvarın, Allah’a yakarın. Eğer Allah’ın âyetlerinin tarif ettiği bir hayata yöneliverirseniz, bir de bakacaksınız ki problemleriniz kendiliğinden çözülmüştür. Tüm problemleriniz ama. Ekonomik, siyasî, içtimaî, askerî, eğitim, hukuk, seçim, geçim tüm dertleriniz bir anda bitecektir. Çünkü o zaman siz yenilmez ve yanılmaz olan bir Allah’la, yenilmez ve yanılmaz bir Allah kitabıyla  berabersiniz demektir. Kesinlikle bilesiniz ki böyle Âzîz ve Hakîm olan bir Allah’la, O’nun yol gösterisiyle, O’nun hidâyetiyle, O’nun kitabıyla beraber olursanız, sizler de yenilmez ve yanılmaz olacaksınız demektir.

 

         Ama öyle değil de, problemlerinizi Allah’ın kitabına değil de, Allah’ın yasalarına değil de başkalarının hevâ ve heveslerine arz eder, Rabbinizin çözümüne değil de başkalarının çözüm önerilerine müracaat eder, onların isteklerine, arzularına, sevgilerine, nefretlerine, düşüncelerine, sosyal sistemlerine, ekonomi anlayışlarına, eğitimlerine, ceza kanunlarına, âhiret görüşlerine yahut ahlâk, siyaset yapılarına uyarsanız, artık senin için, sizin için Allah’tan ne bir dost vardır, ne de bir yardımcı.

 

         “Dost ve yardımcın olarak Beni bulamayacaksın,” diyor Rabbimiz. Peki Allah bunu kime diyor? Yeryüzünde en çok sevdiği peygamberine. Allah çok sevdiği peygamberine diyor ki, “ey peygamberim! Sen sana gelen ilimden sonra eğer onların hevâ ve heveslerine uyarsan, dostun ve yardımcın değilim. Sana gelen ilimden, sana ilim geldikten sonra.” Peki acaba buradaki ilimden Rabbimiz neyi kastediyor?

 

Buradaki ilim vahiydir. Peygamberimize gelen ilim, vahiydi. Öyleyse Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Ey peygamberim, eğer sana gelen bu vahiyden sonra, sen sana gelen bu vahyi bırakır da onların ilme, vahye dayanmayan hevâ ve heveslerine uyacak olursan, kesinlikle bilesin ki artık dostun da yoktur, yardımcın da.” Yeryüzünün en sevgilisine bu söyleniyorsa, bizlerin durumunu bir düşünün. Allah korusun bizleri böyle bir âkıbetten! Allah’tan gelen ilmi, Allah’tan gelen vahyi bırakıp da onların hevâ ve heveslerine tabi olarak Allah’ın velâyetini, Allah’ın dostluğunu kaybettikten sonra artık mü’minler için dünyada ne rahat yüzü, ne saadet, ne bereket, ne de âhirette cennet ve devlet olması mümkün değildir.

 

         Yıllar önce bizler vahyi bıraktık. Yıllardır bizler Allah’tan gelen ilme sırt çevirdik ve bu kâfirlerin hevâ ve heveslerine uyduk. Yıllardır şöyle der olduk: “Ey Yahudi ve Hristiyanlar! Ey bizim efendilerimiz! Ey bizim hocalarımız! Bak biz de sizin gibi olduk! Sizin gibi giyiniyor, sizin gibi soyunuyoruz! Eskiden tepeden tırnağa giyinirdik, ama şimdi bak sizin hatırınıza kılık-kıyafetimizi değiştirdik! Sizin yazınızı kullanıyor, sizin eğitiminize sahip çıkıyoruz! Sizin kanunlarınızı, sizin tatillerinizi, sizin takvimlerinizi kullanıyoruz! Sizin hatırınıza NATO’ya girdik! Birleşmiş Milletlere üye olduk! AT’la nikâhlandık, I.M.F ile nişanlandık! Bugüne kadar bir dediğinizi iki etmedik. Size yalvarıp yakardığımız halde yine de kendimizi sevdiremedik. Ama beri tarafta Allah’ın yardımı kesildiği için de gittikçe batağa battık ve bir türlü belimizi doğrultamadık.”

 

Elbette öyle olacaktık. Çünkü biz vahyi terk ettik, ilmi bıraktık. Biz Rabbimizin bizim adımıza hidâyet kaynağı olarak gönderdiği tüm problemlerimizin çözümü olan vahyi terk edip, başkalarının yasalarında, başkalarının yol göstericiliğinde çözüm aradık. Böylece Allah dostluğunu, Allah desteğini kaybettik. Allah desteğini kaybeden bir toplumun iflahı mümkün mü? Allah’ın yardımını kaybeden bir toplumun çözüme ulaşması mümkün mü? Huzur ve sükûnu bulması mümkün mü? İşte hâlimiz, dilimizden daha güzel anlatıyor durumumuzu.”

 

 

Hayır ve Şer

Hayır ve şer ne varsa hepsi Allah’tan.  Bazan insana Haktan hayır erişir, buna şükür gerekir.  Bazan da imtihan ve musubet gelir.  Buna da sabır ve tevekkül gerek.  Bir insanın nefsani arzu ve tamahlarından ve dünyanın fani menfaat ve faydalarindan geçip Hakka yüzünü çevirebilmesi için çok cefalar çekmesi gerekir.  Insan kendi düşmani olan nefsinin arzu ve zevklerinden geçip nefsin tersi yönde yol almasi gerekiyor.  Durduk yere bu olmaz.  Nefsin hilesi çoktur.  Nefis Hakkin celal kilicindan baska şeyle vazgeçmez, çok inatçı ve israrlıdır, vazgeçmez ve asla yorulmaz ve pes etmez.  Nasıl geçebilsin ki, nefis varlıgını feda etmek istemez.

Cenabı haktan gelen cefa ve imtihanlar insana yardim içindir.  Hiçbir cefa ve musbet insanin ruhuna ve özüne gelmez, nefsine gelir.  Hastalik nefse gelir.  Nefsin istedigi seyler elde edilemez veya nefsin çok sevdikleri kaybedilir.  Bunların hepsi Haktan rahmettir.  Nefsin işi gaflettir. Nefis saglıklı olsun, keyfi yerinde olsun, her istedigi ayagına gelsin, her arzusu olsun, kendisinden baskalarina ne olursa olsun ama kendi zevk ve sefa içinde olsun ister.  Allah’ın dediklerini yapmak istemez. 
Allah’ı anmayi sevmez.  Allah’ın rububiyetinin en büyük gereği olan ölümü sevmez.  Ahiret gününü hiç istemez.  Hesap ve kitap versin istemez.  Nefis nankördür, Hakkı anmayi sevmez.

Allah verdiği bela ve musubetlerle insana nefse karşı yardim eder.  Bela ve musubetle hep Allah’tan yardımdırlar, Allah merhametini böyle gösterir, nefisten insani kurtarmaya yol açar.

Nefse gelen musubet ve belalardan insan Eyyub AS gibi şükür içinde olmalıdır.  Nefse gelen belalar içinde Hakki zikredip sükredenlerden olmalidir.  Bela ve musubet halinde sükretmeyen nefsine aldaniyordur.  Nefsine düsman olan ise nefsine gelen seylere üzülmez.  Düsmana gelen bela insana ancak fayda verir. 

Pirimz Abdülkadir Geylani hazretleri bela ve musubetler için onların geçmesini isteme, sabret der.  Imtihan ve belalara sabredip Hakka sükretmek gerektir.  Bir de aziz ve sevgili pirimiz hazretleri bela ve musubetleri gizle ve anlatma, gücün yettiğince gidermeye gayret et ama şikayet etme ve anlatma der.  Cenabı hak luzumsuz birşey yaratmaz ve yapmaz.  Bela ve musubetler de faydasiz veya zararli değillerdir.  Allah kula asla zararli birsey vermez.  Ne veririse hepsi rahmettir.  Resulullah SAS efendimizin buyurduklari gibi, iyilik verirse kul şükreder kazanir, musubet verirse kul sabreder kazanir.  Yani hayir ve şer Allah’tandir ama hem hayir hem de şer iyidir ve Hakkin rahmetidir.  Onu için Eyyub AS gibi peygamber ve veliler musubete de sükrederler.

Ne gelirse hoştur senden derler.  Hak cezbesi ile gönlü dolan ve Hak aşkı ile yanan gönülleri sevgili Rablerinden her geleni sevmiştir.  Aşıklara sevgiliden cefa yoktur.  Sevgilinin iyi veya kötü işi yoktur.  Sdece mest eden ve serhos eden işleri vardir.  Aşık sevgiliden ne olursa olsun bundan serhoşluk ve mestlik duyar ve kendinden geçer.  Aşik buna denir.  Serhoşluk vermeyen aşk yoktur.  Aşk iyi veya kötü ne varsa yakar yok eder, bela ve musubetleri bal eder.  Yusuf AS zindandaki yillarini aşk yüzünden sefa ve huzur içinde geçirmis.  Zindan aşiklar için Cennet ile ayni yerdir.  Bir aşiğa Cehenneme gitme Cennet daha güzel dense o bakar ikisi arasinda fark göremez.  Cehennem ateşi aşiklari yakamaz vazgeçer, çünkü aşkin zerresi Cehennemi yakar, Cehennem yanar feryad eder ve aşıktan kaçar.

Aşıklarin halleri ileri derecede olan.  Insan önce Velilere uyup onların ahlakı ile ahlaklanmaya çalışmalı.  Bir mürşidi kamilden el alip zikir ve velilerin manevi feyzleri ile gönlünü temizlemeli.  Sonra pirimiz hazretlerinin demesiyle sabirla kendisine cezbe gelene kadar devam etmelidir.  Sonra ilahi cezbe ve aşkullah gelince bu onu Hakka ulastırır.

Bu bizim Kadiri Muhammediye yolumuz zindanları Cennet eden, ilahi cezbe, muhabbetullah, aşkullah ve marifetullah deryasidir.  Bu yola yaklaşan kuyulara atilsa, kuyu ona zemzem kuyusu olur.  Şeyhimiz Seyyid Muhammed Efendi hazretlerinin feyz ve himmetleri ile bu ahirzaman çölleri toz duman olup Cennet bahçesine döner.  Pirimiz abdülkadir Geylani hazretlerinin yardim ve himmeti atesi gül bahçesi eder. Ebedi kurtuluş ve saadet bu yoldadir.   

 

Ölçü

 

 

              

 

  Derin araştırıcı ve büyük alim olan veli zatlar, Sa’di-i  Şirazi’nin şu düsturunda fikir birliği etmişler: “Resul-i  Ekrem (s.a.v.)’ in caddesinden hariç ve onun arkasından gitmeyenlerin, gerçek olan hakikat nurlarına kavuşabilmesi imkansızdır.”

 

Sünnet-i seniyye, Peygamberimizin (s.a.v.) yüksek ve nurlu yolu anlamına gelir.

 

Zünnun El Mısri: “Allah Tealayı sevenin alameti, Allah’ın sevgilisinin ahlakına, fiillerine, emirlerine ve sünnetine tabi olmasıdır.”

 

Ebu Süleyman Darani: “Çoğu kez sufilere gelen (ilham türü) şeyler kalbime gelirdi de, onları iki adaletli şahit olan kitap ve sünnete arzedip gelenin hak olduğuna dair tasdiklerini almadan kalbime girmesine izin vermem.”

 

Urve: “Sünnete tabi olmak dinin esasıdır.”

 

Amir: “Sünneti terk ettiğiniz zaman helak olursunuz”

 

İbni Hazm: “Ateşten kurtuluş, Rabbimizin bizi yükümlü tuttuğu Kur’an ve sünnete dönüştedir.”

 

Cüneyd-i Bağdadi: “Hakka giden bütün yollar, halka kapalıdır; ancak Resulullahın (s.a.v.) hal ve hareketine sarılıp sünnetine uyanların üzerinde bulunduğu Peygamberin (s.a.v.) yolu açıktır.”

 

“Bizim gidişatımız, Kitap ve sünnetteki esaslarla sınırlandırılmıştır.”

 

Ahmed bin Ebi Havari (230/844): “Kim sünnete uymadan amel işlerse ameli batıl olur.”

 

Ebu Hafs Haddad (260/874): “Her an hal ve davranışlarını Kur’an ve sünnet ölçüsüne vurmayan adam sayılmaz.”

 

“Kulun Rabbine ulaşacağı yolların en güzeli, bütün hallerinde Ona ihtiyaç içinde olduğunu bilmek, bütün hareketlerinde sünnete uymaya devam etmek ve yiyeceğini helal yoldan temin etmektir.”

 

Buyurmuşlardır.

 

Tevbe Suresi:62,63. “Sizi hoşnut etmek için Allah’a yemin ederler. Eğer inanıyorlarsa Allah’ı ve peygamberini hoşnut etmeleri daha gereklidir. Allah’a ve peygamberine karşı koymağa kalkışana, ebedî kalacağı cehennem ateşi bulunduğunu bilmezler mi? Büyük rezillik budur.”

 

Ehlullah bu ayeti şöyle tefsir eder:

 

          “Evet o münâfıklar sizi hoşnut etmek için Allah adına yemin ederler. Biz de sizdeniz, biz de Müslümanız diye yemin üstüne yemin ederler. Halbuki eğer onlar iman ediyorlarsa hoşnut edilmeye Allah ve Resulü daha lâyıktı. Allah ve Resulü insanları razı etmekten daha önceliklidir. İnsanlardan önce Allah ve Resulünü razı etmeyi düşünmeleri gerekiyordu. Allah ve peygamberine düşmanlık edenler içinde ebedî kalacakları bir cehenneme hazırlanmalıdır. İşte en büyük rüsvalık budur.

 

          Öyleyse bizler de buna çok dikkat edeceğiz. Münâfıklar gibi olmamaya çalışacağız. Tüm dünya bizden razı olmasa bile Allah ve Resulü razı olsun yeter diyeceğiz. Kendimizi insanların beğenisine değil Allah ve Resulünün beğenisine sunacağız. Hayatımızı Allah ve Resulünün beğenisine adayacağız. Yeryüzünde hiç kimse bizi beğenip sevmese ne gam? Allah ve Resulü seviyor ya diyeceğiz. Çünkü işte Rabbimiz anlatıyor Allah ve Resulünü bırakıp da insanları razı etmeye çalışanlar başka değil münâfıklardır. Allah ve Resulünün beğenisiyle değil de insanların alkışlarıyla hareket edenler münâfıklardır. Allah ve Resulünü hesaba katmayıp da insanları hesaba katarak onlar için, onların beğenisi için bir hayat yaşayanlar münâfıklardır. Allah karşısında kötü bir konuma düşmekten korkmayıp insanlar karşısında kötü bir konuma düşmekten korkanlar münâfıklardır.

 

Allah’ın azabından, Allah’ın sorgulamasından korkmayıp, insanların sorgulamasından korkanlar münâfıklardır. Allah’a karşı görevlerini yerine getirmeyip insanlara karşı titiz davranmaya çalışanlar münâfıklardır. Çünkü sevilmeye de, korkulmaya da, hatırı kazanılmaya da, beğenisine hayat fedâ edilmeye de en lâyık olan Allah ve Resulüdür.”

 

Enfal Suresi:13,14. “Bu, onların Allah’a ve peygamberlerine karşı koy-malarındandır. Kim Allah’a ve peygamberine karşı koyarsa, bilsin ki, Allah’ın cezası şiddetlidir. İşte bunu tadın, inkâr edenlere cehennem azabı da vardır.”

 

Ehlullah bu ayeti şöyle tefsir eder:

 

          „Allah ve Resulüne karşı düşman olmalarındandı. Allah ve Resulüne karşı başka bir şık, başka bir alternatif olmalarından, oluşturmalarındandır. Kim ki Allah ve Resulüne karşı bir şık, bir cephe, bir alternatif olursa hiç şüphesiz ki Allah ikabı, cezalandırması çok şedit olandır. Onun karşısında herhangi bir gücün durması, herhangi bir silahın dayanması mümkün değildir.

 

          İşte böyle. Haydi tadın bakalım Allah’ın azabını. Varın bakalım Allah’ın azabının tadına. Bugüne kadar Allah’ın nîmetlerinin tadına baktınız hainler. Hep Allah’ın nîmetleriyle Allah’a kafa tutmaya alıştınız. Hep Allah’ın nîmetleriyle Allah kullarına düşmanlık yaptınız. Allah’ın arzında, Allah’ın mülkünde Allah’a hayat hakkı tanımadınız. Allah’ın mülkünde Allah yasalarına söz hakkı tanımadınız. Allah’ın arzında Allah’ın mü’min kullarına hayat hakkı tanımadınız. Allah kullarının Allah’a kulluk merkezi olan mescitlerini harap ettiniz. Kâbe’yi putlarla doldurup mü’minlerin oraya girmelerini yasakladınız. Rabbi-niz hep size lütuflarda bulunduğu halde siz O’na ve dinine karşı düşmanca bir tavır sergilediniz. Nîmetleriyle yaşadığınız Rabbinize iman ve şükür gereği duymadınız. Ama bu Allah aynı zamanda ikabı, azabı, yakalaması da çok şedit olandı. İntikam sahibi bir Allah’tı. Haydi şimdi bir de Allah’ın azabının tadına bakın bakalım. Hem de küçümsediğiniz, değersiz gördüğünüz mü’minler eliyle böyle bir öldürülüşle öldürülerek tadın azabı.

 

          Bu sizin dünyada tadacağınız azaptır. Ama unutmayın ki kâfir olarak yaşayıp da kâfir olarak ölenlerin bir nasipleri daha vardır. Tadına bakacakları bir azapları daha vardır ki o da kıyâmet günü görecekleri cehennem azabıdır. Evet işte Rabbimiz bu âyetlerini savaş meydanında hem müminlere gösterdi hem de kâfirlere gösterdi. Neden? Kâfir olmak isteyen bilerek kâfir olsun, mü’min olmak isteyen de bilerek mü’min olsun diye. Allah ve Resulüne şık olmak, şak olmak, ayrılmak, cephe olmak, muhalefet etmek, düşmanlık etmek ne demekmiş? Bunu herkes anlasın ve bilsin diye.

 

Evet yeryüzünde hiç kimse Allah’ın nîmetleriyle bir hayat yaşarken O’na düşmanlığı savunabilecek bir delil, bir mâzeret bulamaz. Allah’ın nîmetleriyle O’na kulluğu ön plana çıkaracağı yerde, O’na teşekküre yöneleceği yerde, O’na düşmanlığa kalkışmanın hiçbir mantığı yoktur. Yâni kâfirliğin hiçbir tutarlı ve hayırlı yönü yoktur. Kâfirler ve müşrikler ne bu dünyada, ne de âhirette insana hiç bir kâr sağlamaz. Onun içindir ki bu kâfirlerin niçin kâfirliği tercih ettiklerini anlamak gerçekten mümkün değildir.“

 

Teslimiyet

 

Abdülkadir Geylânî Hazretleri şöyle buyurmaktadır:

“Sakın Mevla’ya ibadet etmekten, seni Mevla’nın gayri alıkoymasın. Allah’tan başka ne varsa hepsini gayri olarak bil. Ve bunları Hak’ka tercih etme… Çünkü seni onlar değil, Allah yarattı. Sakın kötülükleri yaparak nefsine zulmetme. Eğer, Yaratan’ın emirlerini bırakıp, başkasıyla uğraşırsan seni ateşe atar. Öyle ateş ki; onu tutuşturan insanlar ve küfür taşıdır. Sonra pişman olursun fakat beyhude. Özür dilersin kabul olunmaz. İtap (azarlama, darılma) olunmaya razı olursun fakat yine hiç. Tekrar iyilik yapmak için dünyaya dönmek istersin, kimse seni gönderemez.

Özüne acı, acı… Ona merhamet et. Sana verilen duygularını iman yolunda, iyi işlerde, taat ve ibadet yolunda kullan. Bunlarla marifet kazan, ilim öğren. Bu ibadet ve marifet nuru ile karanlıkları aydınlatmağa çalış. Emri tut. Yasaklardan kaç. Hak yolda bu ikisi ile yürü. Seni, ilk önce topraktan insan yapan Halık’ını inkara kalkışma!..

O’nun emrinden başka bir şey isteme. Ve O’nun kötülediği şeylerden başkasını kötü görme. Dünya ve ahiret için elindekiyle yetin. Dünya ve ahiret için kötülediğimiz şeyleri kötü olarak bil.

Her sevilen, istenen Allah için istenmeli. Ve her istenilmeyen yine, O’nun için istenmemeli.

Eğer sen, Allah’ın emrinde olursan, bütün canlılar da senin emrinde olur. Ve eğer Allah’ın yasak ettiği şeylerden kaçarsan bütün kötülükler de senden kaçar. Nerede bulunursan bulun daima iyilikle karşılaşırsın.

Allah-ü Taâla Hazretleri Peygamberlerine gönderdiği bazı kitaplarda şöyle buyurmuştur:

– “Ey Ademoğlu! Ben öyle Allah’ım ki benden başka ilah yoktur; bir şeye ol dersem, olur. Bana itaat edersen, seni de benim gibi yaparım. Her neye ol desen olur!..”

Yine buyurmuş:

– “Ey dünya! Bana ibadet edene sen yardım et… Sana koşanı da yor!..”

Necm Suresi:62. “Artık secdeye varın Allah’a kulluk edin.”

 

Ehlulah bu ayeti şöyle tefsir eder:

 

“Hemen bir secde edelim. Rabbimizden bir secde emri geliyor. Artık secdeye varın. Secdeye yaklaşın. Allah karşısında bel bükün, boyun eğin. Hayatınızın her konusunda Rabbinizi dinleyin. O’nun emirlerine itaat edin. O’nun emir ve yasakları karşısında boyun bükün. Allah karşısında ukalalık etmeyin. O’nun kitabından habersiz bir hayat yaşamaya kalkışmayın. Kendi görüşlerinizi, kendi anlayışlarınızı Allah’ın emir ve yasaklarının önüne geçirmeyin. Allah’a akıl vermeye, yol göstermeye kalkışmayın. Her konuda Allah’ı dinleyin. Allah’a kulak verin. Allah’ın istediği gibi yaşayın. Allah ne demişse, nasıl tarif etmişse, hemen hiç beklemeden, savsaklamadan, şeytan gibi duymazdan, anlamazdan gelmeden hemen uygulamaya koyarak Rabbinize secde edin. “Tamam ya Rabbi, baş üstüne ya Rabbi, anladım ya Rabbi, hemen uygulamaya koyuyorum ya Rabbi!” diyerek Allah’a secde edin.

 

Meselâ Rabbiniz tarafından size örtünün denilmişse, Rabbinizden böyle bir emir almışsanız, hemen hiç beklemeden bu konuda secdeyi gerçekleştirin. Hemen Rabbinizin istediği biçimde örtünün. İşte bu konuda secde hemen emri yerine getirmektir. Veya meselâ namaz kılın, çocuklarınızı Müslümanca eğitin, Kitapla tanışın, sünnetle buluşun, hayatınıza Allah’ın istediği biçimde program yapın denilmişse, hemen hiç beklemeden, hiç zaman kaybetmeden “baş üstüne ya Rabbi” diyerek bütün bunları uygulamaya koymak üzere secde edeceğiz. Tüm bu konuların secdesini, teslimiyetini gerçekleştireceğiz Allah’ın izniyle.

 

Secde inkıyattır. Secde Allah’ın emirlerine boyun eğmek, itaat etmektir. Secde, “baş üstüne ya Rabbi! Anladım ya Rabbi! Hemen gereğini yerine getiriyorum ya Rabbi!” demektir. İtiraz etmemenin, yan çizmemenin, savsaklamamanın beyanıdır secde. Uygulamaya koymanın beyanıdır secde. Secde, Kur’an okununca, Kur’an’da gelen Rabbimizin emirlerine, yasaklarına, beyanlarına evet demek, inandım demek, ben buna teslim oldum demektir.

 

Öyleyse Kur’an âyetleri okununca aklı işin içine karıştırmadan secde etmek zorundayız. Namaz kıl denince, iyi ama yahu abdestim yok demeden, itiraz etmeden, mâzeretlerin arkasına saklanmadan, aklı işin içine karıştırmadan hemen namaza doğrulmak zorundayız. “Tamam anladık da hele bir çocukları büyüteyim. Hele şu müşterileri bir savayım. Hele şu okulu bir bitireyim. Ya iyi de elbisem temiz değil. Şunları, şunları bir bitireyim de ondan sonra kılayım,” dememeliyiz. Teslim olunmalıdır, hemen secde edilmelidir. Tıpkı, “asanı taşa vur ey Mûsâ!” şeklindeki emir karşısında aklı işine karıştırmadan, ya acaba suyla bunun ne ilgisi var demeden Hz. Mûsâ’nın teslim olup emri uyguladığı gibi biz de Rabbimizin tüm emirlerini uygulayacak, hemen hiç beklemeden secde edeceğiz.

 

Secdeniz, boyun bükmeniz Allah’a olsun. Yaklaşmanız Allah’a olsun. İbadetiniz, kulluğunuz, teslimiyetiniz, bağlılığınız, sığınmanız, güvenmeniz Allah’a olsun. Sûrenin ta başında ifade ettiğimiz gibi Rabbimizin bu secde emrini alan Rasulullah Efendimiz (s.a.v.) ve beraberindeki mü’minler secdeye kapanırlarken, sûreyi Rasulullah Efendimizin (s.a.v.) mübârek fem-i saadetlerinden dinleyen oradaki müşrikler de secdeye kapanmak zorunda kalıyorlardı. Çünkü bütün bu Rabbimizin âyetlerini dinleyen hiçbir kimsenin başka bir seçeneği yoktu. Çünkü o günün insanı bu ifadeleri gâyet güzel anlıyordu. Anlayan herkes, mü’min, kâfir tercihini secdeden yana yapmak zorunda kalıyordu. Rabblerine teslimiyet anlamına bir secde gerçekleştiriyorlardı. Bu secde elbette ki Müslümanlar adına Rabblerine bağlılıklarının devamı, tescili anlamına, Rabblerine kulluklarının, Rabbleri yolundaki kavgalarının devamı anlamına bir secdeydi. Kıyamete kadar bu kavga yeryüzünde devam edecekti.

 

Bu sûre ile alâkalı da bu kadar söz yeter. Rabbim gereğiyle amel etmeyi hepimize nasip etsin, kolay getirsin inşallah. Vel hamdü lillahi Rabbil’âlemîn.”

 

Marifetullah ve İlmi Ledün

 İlmi ledün velayet yolunda manevi yolla gelen ilimdir. Bilgi ve düşünce yoluyla, akıl ve mantıkla elde edilen bir ilim olmayıp kitabı yazılamaz, zira Hak heran başka ve yeni bir iş yapıp yepyeni bir tecellid eolduğundan ilmi ledün de velayet yoluyla Hakka yakınlıktan yani Hak marifetinden elde edildiğinden kişinin marifetine yani o andaki yakınlığına göre Hak tarafından o kimseye ilham, mübeşşerat ve rüya yolları gibi yollarla taze olarak verilir ve yeni ve başka manevi yollu bilgiler ve manevi işaretler zuhur eder. Kitap bilgisi yazıldığı anda eski bir bilgidir, yeni bilgi yazılana kadar eski bilgi olmuştur, Hak dostlarının ilmi olan ledün ilmi Cenabı Hak tarafından sevgili yakın dostlarına lutuf olarak verilir. Yüce Allah’ın sevgili kulu pirimiz Abdülkadir Geylani hazretleri, sevgiliye sırlar açıklanır der.

Kuran’daledün ilmi çok yerde geçer, bunlardan en çok bilineni Musa AS ile Hızır AS’ın yolculuğudur. Bunun yanında Yusuf Suresinde de büyük ledün ilmine dair sırlar vardır.

Yusuf AS daha çocukluğunda bir rüya görür, bu hikaye teferruatıyle Kuranı Kerim’de anlatılıyor, bu rüyanın yorumunu yapan Yakub AS kendisi peygamberken oğlunun aldığı bu ledün ilmini yorumlar ve ondan bir ilim çıkarır. Bunda hikmetler vardır. Bir peygamber o zaman bir çocuk olan oğlu aracılığı ile ilahi ilim almıştır. Burada peygambere Cebrail AS gelmiyor, ama Allah vermek istediği bilgiyi oğluna bir rüya göstererek veriyor. Burada ilahi ledün ilminin peygamberin yakınına bir rüya ile verilmesi var. Bu adetullah Resulullah SAS zamanında da devam eder ve Ezan konusunda sahabenin gördüğü rüyalar bir ilmi ledün tecellisidir ve Ezan bu şekilde Hak tarafından ilmi ledünle peygambere ve sahabelere bildirilir.

Sonra Yusuf AS kuyudayken Hak kendisine ilham eder, sonra sen bunları ona haber vereceksin diye ilham yoluyla bildirir. Bu da ledün ilmi iledir.

Zindanda Yusuf AS’ın iki arkadaşı rüya görürler. Bu iki kişi peygamber falan değiller, sıradan insanlar. Bunlardan biri oranın melikine hizmetçi olur ve zamanla melik bir rüya görür. Hizmetçi o zaman Yusuf AS’ı hatırlar ve rüyayı ona yorumlatırlar. Yusuf AS rüyayı yorumlar ve 14 sene boyunca benim yapacağım iş bu rüyanın yorumuna göre olacak der. Burada Yusuf AS’ın tanımadığı bir melik bir rüya görüyor ve Yusuf AS gibi büyük bir pygamber bu rüyaya bakıp 14 sene boyunca nea işle meşgul olacağını planlıyor ve 14 sene o başka birinin gördüğü rüyanın yorumuna göre amel ediyor. İlmi ledün yoluyla Allah kendisine bu şekilde yol gösteriyor. Bu büyük bir ilimdir. Sıradan tanımadığı bir insan rüya anlatınca bir peygamber 14 senelik hayatını o rüyaya göre yaşıyor. Bu ilmi ledünün ne kadar erişilmez olduğuna en büyük delildir.

Evliyaların yolunda sofilere ilmi ledün yolları açılır bunun nedeni şeyhimiz Seyyid Muhammed Efendi hazretlerinin açıkladığı gibi Muhammedi nurun pirimiz Abdülkadir Geylani hazretlerine ve sonra bu yolda gönül yoluyla zincirin halkası gibi sofilere geçmesidir, bu hep hak marifetinden oluyor. Hak marifeti en kamil şekilde habibi ve resulu Muhammed’te tecelli eder. Sonra bu tecelli nuru peygamberlere ve velilere ondan geçer. Veliler de marifet nurlarına göre ilmi ledün tecellisine mazhar olurlar. Güneş kış mevsiminde görünse de fazla ısıtmaz ve çiçekler açmaz. Bahar gelince hem ısı ve hem de ışık artar. Bunun nedeni dünya Güneşe yaklaşır. Bunun gibi insanın manevi dünyası Hakka yaklaşınca Hak nurunun tesiri artar. Bundan dolayı ilmi ledün çiçekleri Hakkın hediyesi, sevgisinin lutfu olarak açarlar. Bu çiçekler çeşit çeşit ve renk renk açar ve Hakkın sevgisini temsil ederler.

Tasavvuf yolu Hakka yakınlaşma ve Hakka kendini sevdirme yoludur. Sevgi esas alınır. Mevlana’nın deyimiyle geçer akçesi ve pazarının geçerli parası sevgidir, aşktır. Başka paraya bu pazarda değer vermezler. Sofilerin pazarında alışveriş muhabbet ile olur. Bu yolun esası teslimiyet ve muhabbet olup başka şeye bakılmaz. İlmi ledün de bu sevgi ile mest olanların sevgilerinin Hakka yakınlaştırması ile Haktan sevgili kullarına bir nişan ve hediye olarak gelir. Ayrıca bununla Hak sevgili kullarına kendini daha da sevdirir.

Bu yazıyı yazıp hemen Muhammediye.net sitemize yüklemek için siteye geldiğimde Şura Suresi 51.ci ayeti sitemizde karşıma çıktı, Cenabı Allah’ın ilmi ledün konusundaki bu ayeti kerimesi bu şekilde tam da bu konuda bir yazı yazmışken sitemizde karşıma çıkınca o ayeti kerimeyi de ekleyim hem de ilmi ledünün nasıl olaylara göre geldiğine de örnek olarak bu olayı da yazıya ekleyim dedim, işte o ayeti kerime:

Allah bir insanla ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından konuşur. Yahut da bir elçi gönderir de izniyle ona dilediğini vahyeder. Şüphesiz ki O çok yücedir, hüküm ve hikmet sahibidir. Şura, 51

Kalbimiz

Abdulkadir Geylani Hazretleri şöyle buyurmaktadır:

“Bir kalpte hem dünyanın hem de ahiretin bulunması mümkün değildir.”

 “Bu kalb tek şey için yaratılmıştır; ikincisi sığmaz. Âyet;

– “Allah, iki kalbe sahip bir kişi yaratmamıştır.”

Bir kalbde iki sevgi yaşayamaz.

– “Padişahlar bir beldeye girince orayı darmadağın ederler. Eşrafını zelil ederler.”

İşte bu sebeptendir ki; İlâhi sevginin girdiği yerde başkalarının işi kalmaz. Başkasının sözü geçtiği yerde ise ilâhi feyz olmaz. Kalbinden kötülükleri at; göreceksin ki, ilâhi feyz her yanını sarmış…”

 “Kalp Kitap ve Sünnete göre amel ederse kurbiyet (yakınlık) kazanır. Bunu kazanınca da neyin kendi lehine ve aleyhine, neyin Allah için veya başkası için, neyin de hak ve batıl olduğunu bilir ve görür.”

          Hakka Suresi : 10. “Rabbinin peygamberine baş kaldırmışlardı. Bunun üzerine Rabbleri onları şiddeti arttıkça artan bir şekilde yakaladı.”

 

Ehlullah bu ayeti şöyle tefsir eder:

 

         “Bir de onlar Rabblerinin elçisine isyan ettiler. Allah’ın kendilerine kulluk örneği olarak gönderdiği peygamberin örnekliliğini reddettiler, dinlemediler. Peygamberi vasıtasıyla Allah’ın onların hayatlarına müdahalesine izin vermediler. Allah’ı ve elçisini hayatlarına karıştırmadılar. Hayatlarında Allah’a ve elçisine söz hakkı tanımadılar. Allah’a ve peygambere isyanı kendilerine din edindiler. Ya da peygamberin kendilerine gösterdiği yol dışında kendilerine yol edindiler.

 

         Rabbimiz diyor ki, “onlar peygambere isyan ettiler.” Peki acaba peygambere isyanı nasıl anlayacağız? Arkadaşlar Peygambere isyan demek, onunla kavga etmek demek değildir. Peygambere karşı bağırıp çağırmak değildir sadece ona isyan. Peygambere isyan demek, peygambere aykırı hararet etmek, tersine hareket etmek demektir. Yani peygamber hayatına, peygamber örnekliğine, peygamber mesajına karşı ilgisiz kalmak, peygamberle ve peygamberin getirdikleriyle ilgilenmemek, peygamberin hayat programına rağmen kendisine hayat programı çizmek demektir. Yani peygamber ne derse desin, ne getirirse getirsin fark etmez yine kendi bildiğince bir hayat yaşamaya yönelmek demektir. İşte peygambere isyanın manası budur.

 

Onlar peygambere isyan ettiler, kafa tuttular, Peygambere değer vermediler. Peygamberi kulluk örneği kabul etmediler. Onun gibi olmaya, onun gibi yaşamaya, onun gibi inanmaya, onun gibi Allah’a teslim olmaya yanaşmadılar. Hayat programlarını peygambere sormadılar. Peygamberi kullukta örnek almadılar, peygambere rağmen, peygamberin kendilerine getirdiği hayat programına rağmen kendilerine hayat programı çizdiler de:

         Allah da onları gittikçe artan bir tutuşla tutuverdi. Yani kahir bir kabzayla, şedit bir kapışla onları yakalayıverdi. Kaçmaları ne mümkün ki kaçsınlar?

 

         Peki buraya kadar Âd’ın, Semûd’un, Firavunların ve benzerlerinin başlarına gelenleri anlatmakla Allah ne dedi bize? Buraya kadar anlatılanlarla Allah bize şunları söyledi: “Ey kullarım! Sizler sizden öncekilerin başlarına gelenleri görmediniz mi? Benimle savaşa tutuşan, Bana ve elçilerime kafa tutan, Bana kulluğa ve Benim istediğim hayatı yaşamaya yanaşmayan öncekilerin başına gelenleri sizler görmediniz mi? Ne yaptılar onlar? Nasıl bir hayat yaşadılar ve sonuçları ne oldu? Ne oluyor size? Ne yapmaya çalışıyorsunuz? Bütün bunları ben size ne için anlatıyorum? Sizler ne yapmaya çalışıyorsunuz? Niye ibret almıyorsunuz bu hadiselerden? Size olan rahmetim gereği bu kadar ibret levhasıyla sizi uyardığım halde niye hâlâ aynı yanlışlarınıza devam ediyorsunuz? Neyinize güveniyorsunuz?

 

Yoksa sizler de, “onlar güçsüzlerdi, onlar dağınık toplumlardı, Allah onlarla baş edebilmiştir. Ama şu anda düzenli ordularımız var, yeraltı-yerüstü filolarımız, tanklarımız, zırhlarımız var. Bizler şimdi Birleşmiş Milletleri oluşturduk. Nato’yu kurduk. Artık Allah bizimle başedemez” diyerek kendinizde güç, kuvvet görüyorsunuz da, ondan mı Rabbinizle, Rabbinizin yasalarıyla savaşa kalkışıyorsunuz? Kendinizi bir şey zannederek mi Rabbinizin yasaları yerine kendi yasalarınızı hakim kılmaya çalışıyorsunuz? Gerek bu âyetlerin geldiği dönemin kâfirlerine, gerekse asrımız kâfirlerine Rabbimiz böyle sesleniyor.

 

         “Ey insanlar! Unutmayın ki tarih boyunca helâke uğrayan toplumlar teknolojik yönden, ekonomik yönden zayıf oldukları için helâke uğramış değillerdir. Helâk sebebi bu değildir. Aksine helâk sebebi insanların Benim tarafımdan kendilerine verilen dünya güçlerine dayanarak, Benim tarafımdan kendilerine lütfedilen imkânlarına, saltanatlarına güvenerek kendilerini Benden ve Benim dinimden müstağni sayarak kendi hevâ ve hevesleri istikâmetinde bir hayat yaşamalarıdır. Beni, peygamberimi, kitabımı yok farz ederek hayat programlarını kendileri yapmaya kalkışmalarıdır. Bana ve dinime rağmen bu dünyada dilediklerini yapabilecekleri zannına kapılıp, kendilerini bir şey zannedip, gururlanıp, gerçek güç kaynağına kafa tutmalarıdır. İşte helâk sebebi budur.”

 

Şimdi de öyle diyor değil mi bu müstekbirler? “Artık insan çağ atlamıştır. Artık önceki dönemler kapanmış, insan rüştünü ispat etmiştir. Artık insan kendi kendine yeterli olduğu, kendi kendine ayakta durabileceği, kendi sistemini kendisi yapabileceği bir bilince ulaşmıştır. Artık insanın Allah’a da, Allah’ın kitabına da, Allah’ın elçisine de, Allah’ın hayat programına da ihtiyacı kalmamıştır,” diyorlar. Allah bilgisi olmadan kendi bilimlerimizle de biz hayatımızı yaşayabiliriz, diyorlar. Allah bilgisi, vahiy yerine putlaştırdıkları bilimi ikâme edebileceklerini iddia ediyorlar. Göreceğiz bakalım ne yapabilecekler? Bugüne kadar yapabildikleri hiçbir şey yok. Bundan sonra ne yapabileceklerini göreceğiz…”

 

         ‘‘‘Can bahşedenin fermânını tutmayanın canına ekmek neye yarar?’’’

 

Malayani Tehlikesi

       

 

Abdulkâdir Geylâni Hazretleri (k.s.) “Cilâlü’l- Hâtır” da şöyle buyurmaktadır:

 

“Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Malayaniyi  terketmesi kişinin İslam’ının güzelliğindendir.” [Tirmizi]  İslam’ı güzel olan kimse kendisini ilgilendiren şeye yönelir; malayaniden, kendisini ilgilendirmeyen şeylerden yüz çevirir. Malayani ile iştigal etmek aptalların ve hayalperestlerin işidir. Mevla’sının emrettiğini yapmayıp, O’nun emretmedikleri ile meşgul olan kimse, O’nun rızasından da mahrum kalır. Bu durum, mahrumiyetin, büyük günahkarlığın, tardedilmişliğin ta kendisidir. Yazık sana! Emre sarıl, nehiyden kaçın…”

 

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

 

“Bir kimsenin boş şeylerle vakit geçirmesi, Allahü teâlânın onu sevmediğinin alametidir.” [Mektubat-ı Rabbani]


“Kıyamette, herkes ömrünü ve gençliğini nerede geçirdiğinden, malını nereden kazanıp nereye harcadığından ve ilmi ile amel edip etmediğinden sorguya çekilecektir.” [Tirmizi]

 

“Beş şeyden önce beş şeyin kıymetini bil! İhtiyarlıktan önce gençliğin, hastalıktan önce sağlığın, meşguliyetten önce boş vaktin, fakirlikten önce zenginliğin ve ölümden önce hayatın kıymetini bil!” [Ebu Nuaym]

 

Peygamber efendimiz (s.a.v.), tavla oynayan bir grup insana buyurdu ki:
“Oyunla meşgul olan el ve kalblere, boş ve bâtıl sözlere yazıklar olsun.” [Beyheki]

Böyle oyunları parasız oynamak da uygun değildir. Çünkü hadis-i şerifte buyuruldu ki:
“Satranç ve dama oynayan, ellerini domuz kanına bulaştırmış gibi olur.” [Müslim]

“Malayani ile meşgul olanın hatası, günahı çok olur.” [El-Askeri]

“Kıyamet günü günahı en çok olan malayani konuşandır.” [Ebu Nasr]

Uhud’da şehid olan bir gencin annesi, “Oğlum sana Cennet müjde olsun” dedi. Bunun üzerine Resulullah efendimiz (s.a.v.) buyurdu ki:
“Ne biliyorsun, belki malayani konuşurdu.” [Tirmizi]

Hazret-i Kab, hastalanınca, Resulullah efendimiz (s.a.v.) ziyaretine gitti. Hazret-i Kab’ın annesi, “Oğlum Cennet sana hazırdır” dedi. Peygamber efendimiz (s.a.v.) de buyurdu ki:
“Ey Kab’ın annesi! Ne biliyorsun, Kab belki malayani konuşurdu.” [İbni Ebiddünya]

Peygamber efendimiz (s.a.v.) Ebu Zer hazretlerine de buyurdu ki:
“Sana bedene hafif, fakat terazide ağır (ahirette sevabı çok) olan bir amel öğreteyim! Şükür et, güzel ahlaka sahip ol ve malayaniyi terk et.” [İbni Ebiddünya]

 

Abdülhak-ı Dehlevî hazretleri buyuruyor ki:

“Bir gün Peygamber efendimiz(s.a.v.);

– Kalbe îmân nûru girince, genişler buyurunca, Eshâb-ı kirâm;

– Yâ Resûlallah! (s.a.v.) O nûrun kalbe girmesinin alâmeti nedir? diye arz ederler. Peygamber efendimiz (s.a.v.) de;

– O nûrun kalbe girmesinin alâmeti; kulun, yüzünü âhirete çevirmesi, aldatıcı olan dünyâdan uzaklaşmasıdır buyururlar. Dünyâ görünüşte süslüdür, yaldızlıdır, ama aldatıcıdır, hîlecidir. Kendini sevenlerin gönüllerini çalar.”

 

Hadis-i şerifte; “Arzûsu âhiret olup, âhiret için çalışana, Allahü teâlâ dünyâyı hizmetçi yapar” buyurulmuştur.

 

 

 

 

Cenab-ı Hak, Hadis-i Kudsi’de buyuruyor ki:

 

“Ey insanoğlu! Eğer kalbine kasavet çökmüş ise, bedeninde hastalık var ise, rızkında mahrumiyet var ise, o zaman bil ki sen malayani, boş sözler söylemişsindir.

Ey insanoğlu! Çok konuşarak nasıl hikmeti istersin. Hikmeti kalben ve lisanen (dil) susmak suretiyle ara.

Ey insanoğlu! Başkalarını asla gıybet etme, çünkü kim gıybeti terkederse onun sır ve muhabbeti zahir olur (açığa çıkar) derecesi yükselir.

Ey insanoğlu! Dilin doğru olmazsa dinin de doğru olmaz. Kalbin doğru olmazsa dilin de doğru olmaz. Benden haya etmediğin müddetçe de kalbin doğru olmaz.”

 

İmam-ı Şafii Hazretleri şöyle buyurur: „Kimin düşüncesi, arzusu, maksadı yemek içmek (dünya) ise; kıymeti, bağırsaklarından çıkardığı kazurat kadardır.“

 

Hz. Mevlana şöyle buyurur:“Allah erinden başkasını kuru kum bil. Muttasıl o senin ömür suyunu yok eder.” , “Nefis boş şeylerle uğraşıp dururken kaza arslanı bizi ormana çekmededir.”


23-Mü’minun Suresi: 3- “Onlar ki, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler,…”

 

25-Furkan Suresi: 72- “Ve onlar ki, yalan şahitlik etmezler, boş bir şeye rastladıkları zaman vakar ile (oradan) geçip giderler.”

 

Eğer aşık isen yâre,

sakın aldanma ağyâre.

Düş İbrahim gibi nâre,

o gülşende yanar olmaz.   [Seyyid Seyfullah (k.s.)]

 

 

 

                                                                                                    

 

 

Hak Marifeti ve Hidayet Yolu

Biz Hakkın kudreti ile hakim olduğu aciz kullarıyız.  Cenabı Hak bizim anlayamayacağımız ve idrakımızın dışında bir ilme ve icraata hep sahip.  Hatta, ilim ve anlayış olarak ilerledikçe ve Hakkı bazı sırlarını anladıkça, Cenabı Hak daireyi genişletir ve yeni bir daire oluşturur ki bu daire bizim idrak alanımızı kuşatır ve idrakımız dışında ise gökler kadar geniş bir daire bırakır ve Hakkın işlerinin çoğu yine o geniş Hakkın sır dairesine koyulur.  İnsan asla yüce ve kuddüs olan ve subhaniyeti ile göklerde ve yerlerde hakim olan Allah’ı anlayamaz.  Sadece eğer Hakka yaklaşır ve kendini sevdirirse o zaman Cenabı Hak sevdiklerine çok lutufkardır o zaman hem Allah sevdiklerine sırları bildirir hem de yardım eder ve bulundukları ortamda ve yerde işleri onların lehine çevirir.  Hatta derecesi yükseldikçe, ki bu ihlas ve marifetin yani ihsanın artması ile olur, olayları ikramı ilahi olarak o yakın kulunun lehine çevirir hatta velie kullarına bizzat tasarruf verip olaylara müdahele lutfeder.  Ahirette ise Kevser ve Resulun şefaati bekler ve daha sonra ise Cennetlerde nihayetsiz nimetler.  Yani Hakka giden yolda Hakkın lutfu sonsuza kadar hep artar.  Allah’ın lutfunun sonu yoktur.

Buna mukabil, Aziz ve Celil olan Allah’ın ceza ve kahrının da sonu yoktur.  Dünyada çok çektirip çok acı yaşatabildiği gibi kabirde dünya acılarının yüzler  katı büyük azapları vardır ama ahiret günü onun da binlerce katı büyük acı ve cefaları mümkün kılar ve onun da üstüne sonsuz ve asla tarif edilemez Cehennem azabını yaratır ki dünyada biri Cehennem azabının bir saniyesini bile asla tahammül edemez çünkü acı çekme derecesi dünyada yaratılmamış derecededir.