51. Makale: ZÜHD ÜZERİNE

51. Makale: ZÜHD ÜZERİNE

Zühd olan bazı sebepler yüzünden iki defa sevap alır; bunun biri bir şeyi terkeder, ama nefsi için değil… Bundan bir manevi huzur duyar, sevap alır. İkinci defa: Yalnız Allah (CC) emir verdiği için alır; bundan da ayrı bir mükafat kazanmış olur.

Zahid, nefsine uyarak hiçbir şey almaz, nefsine muhalif kalır. Bu hal gerçekleşince hakikate erenlerden sayılır. Veli olmaya hak kazanır; emin zümresine karışır; ariflerden olur.

Bu hale geldiği zaman bir nevi varlığı yok gibi olur. Bu durumda verilen emir dahilinde işlerini yapmaya çalışır. Sakin olur; daima huzur sahibidir. Nasibi neyse kolayca gelir.

Öyle zaman olur ki yer, içer, fakat iradesi sönmüş olur. İyiye yönelen şahsi arzuları ondan fenalık çıkmasını önlemiştir.

İşte bu durum karşısında emre uyarak iradesini karıştırmadan kader-i ilahinin önünde işlerinin akışını devam ettirmeye muvaffak olursa kârların en üstününü elde etmiş olur. Çünkü ilahi fiillere uyarak işlerini yürütmüş olur.

Burada bana biri:

– Bu kâr sözünü neden söylüyorsun?

diyebilir. Bunların bütün irade ve arzuları öldükten sonra Hakk’a (CC) ermiş olurlar. İstek, arzu, bazı dereceler kazanmak bunlar için düşünülemez. Bunlar bulacaklarını bulmuşlar, Hakk’ın (CC) has kulu olmuşlardır. Bir kula mükafat vermek olur; fakat kul kendiliğinden bir şey kazanamaz.

Biz bu soruları şöyle cevaplandırırız:

– Doğrusun; şu kadar var ki Allah (CC) onları fazlına kavuşturur; lütfuna, keremine erdirir. Kulun bütün iradesi hemen söner; ama ne de olsa beşeri alemdedir, az da olsa bir iradesi vardır. Ve bunu kötü yola koymamak için bir gayret sarfında bulunmuştur. Onun için her şey vardır; her güzellik verilmiştir. Bu verilenleri o zat, kendiliğinden elde edebilir mi? Edemez. Sonra kazanç, kâr denince akla yalnız cennetin ırmakları gelmemeli; Allah’ın (CC) ihsan buyurduğu lütuf ve hayır işe yardım da bir mükafat sayılmalıdır. Şunu da burada söylemek lazımdır ki o veli, bir çocuk gibidir; ilk zamanda iradesine fazla hakim olsa bile sonra tamamen varlığı yok gibi olur. İşte bu sırada onun her çeşit kötülüğe düşmesi muhtemel sayılır. İşte onun bu kötü işlere kapılmaması elinde değildir. Daha önceki hareketlerinin sağlam olması sonucu ona kazanç temin etmiştir ve bu kazançta onun kötü işlerden korunmasıdır.

Kazançlar çeşitlidir. Bir çocuğun da kazancı vardır. Nasıl ki ana ve babasının himayesine sığınan bir yavru için himaye edilmek bir kazançtır. Babanın rızık temini, ananın kalbine konan şefkat duygusu yine o yavru için en büyük kârdır… O insan da bir çocuk gibidir. Halkın onu sevmesi, ona yardım etmesi kendisi için bir kazanç sayılır. Bunu Allah (CC) vermiştir.

İşte cevap: Bu kazançlar böyledir. İlahi emirleri yapmak yine bir nevi mükafat sayılır. Çünkü insan her istediğini yapamaz. Onu yapması için ilahi lütuf ve kerem ihsanı gerektir.

Allah (CC) daima sevgili kullarının yardımcısıdır.

50. Makale: ALLAH’TAN (C.C.) UZAKLIĞI YOK ETMENİN ÇARESİ VE YAKIN OLMANIN KEYFİYETİ

50. Makale: ALLAH’TAN (C.C.) UZAKLIĞI YOK ETMENİN ÇARESİ VE YAKIN OLMANIN KEYFİYETİ

İşlerin şu iki şey arasındadır: Biri Allah’a (CC) yakınlık, diğeri de O’ndan (CC) uzak olmak.

Eğer sende ilahî nurun bir cezbesi yoksa neden durursun? Bu büyük kısmeti kaçırmana ne sebep var? Bu, bu kadar az aramakla kolay ele geçmesi imkansız olan nimeti neden oturarak beklersin. Durma, çalış; Hak yolda yürü ve kısmetini bulmaya bak. Çünkü selamet bu yoldadır. İyilik bu tarafta bulunur. Dünya ve ahiretin zenginliği böyle elde edilir.

Bu yolda yürürken iki kuvvetin olmalı; tam mertebeni bulman için bunlar senin iki kuvvet kanadındır.

Onların biri şehvet kuvvetini arttıran bilumum rahatlıkları terketmektir. Hatta mubah olan şeyleri dahi bir zaman için bırakmak yerinde olur.

Diğer kuvvet ise güçlü kuvvetli olmaktır; oldukça ibadetlerin zahirde ağır kısmını yapmalı. Daima kolay taraflarını seçmek iyi olmaz. Ancak bu şekilde nefsin elinden kurtulmak kolay olur. Bu durum kuvvet bulursa dünya ve ahiretin meşakkati kalmaz… Zafer yolları açılır. Yani Allah’ın (CC) emirlerine giden yollar, zafer meydanı senin olur.

Muvakkat bir zaman için mahrum olsan da sonra her şeyin senin olduğunu görürsün. Sonra senden büyük kerametler de zuhur eder, izzet sahibi olursun.

Bir gün gelir tam Hakk’a (CC) ermişlerden olursun. O ermişler, tam ilahî cezbenin içine düşmüşlerdir. Onlar, hak ve hakikatin çekici kuvvetine uymuşlardır. Rahmet deryasına dalmışlardır. İşte bunların derecesine çıktığın zaman edepli ol. Bulunduğun hale aldanma. Hizmette kusur etme. Asli hüviyetin olan karanlık tabiat alemine dalma.

Anlatmak istediğimiz mana yönünden şu iki ayet-i kerimeyi oku:

– “Emaneti insan yüklendi; ama kendini bilmez, nefsini kötüye kullanmak ister.”

– “İnsan aceleci oldu.”

Kalbine sahip ol; halk, nefis ve şeytandan gelen şeylere iltifat etme. Sabrı terketme. Başına bir iş geldiği zaman feryada başlama; bekle, sabırla bekle. Sopa ile sağa, sola yuvarlanan top gibi iradeyi biraz bırak. Süt emen bebek gibi yumuşak başlı ol. Ölünün, yıkayıcıya teslim olduğu gibi teslim ol Hakk’a (CC)…

Son olarak şunları da ilave edelim: Hakk’ın (CC) zatından gayrına karşı kör ol. O’ndan (CC) başka şeye varlık verme. Kimsenin fayda ve zarar babında bir kuvvet sahibi olacağını aklına getirme. Bütün mahlukatı Hakk’ın (CC) kamçısı altında müsavi gör. Herkese gelen sana da gelir. Onlara kısmet olan sana da olur. Ama herkese istidadı kadar gelir.

49. Makale: UYKUNUN KÖTÜLÜĞÜ

49. Makale: UYKUNUN KÖTÜLÜĞÜ

Uyanıklığa götüreni bırakmak iyi olmaz. Her zaman uykuyu değil, biraz da uyanıklığı aramak lazım. Ayık olmak varken gaflet yolunu seçmek, noksanı ve azı, çoğa, iyiye tercih sayılır. Ayıklığı icap ettiren halleri terk, bütün iyi şeyleri bir yana itmek sayılır. Bu, yerinde bir şey değildir.

Gaflet bir nevi ölümdür. Bu yüzden iman sahibine gaflet yakışmaz. İlahî emirler karşısında gaflete düşmek, çok yakışıksızdır… Dikkat edilirse doğruyu bulma arzusu arttıkça gaflet azalır. Bunun icabıdır ki ariflerde bayağı uyku azalmaya başlar.

Bundandır ki meleklerde uyku yoktur. Ehl-i cennet uykuyu bilmez. Bunların derecesi çok yüksektir. Çünkü uyku gaflettir. Dolayısıyla noksanlıktır.

Bütün hayır işler, ayık olmadadır. Bütün şerler gaflette toplanmıştır.

Bunun çeşitleri vardır. Zahirî, uykudan kurtulmak için az yemeli, az içmeli, çok yiyip içince çok uyku olur.

Gafletin çeşitli sebeplerinden biri de çok yemekten hasıl olan uykudur. Daima uykuya dalmak ve her şeyi unutmak kötüdür.

Çok yiyen kimse, rahat ibadet yapamaz. Çok yiyen kimse, oruca dayanamaz. Bilhassa haram yiyenler, tam bir gaflet içinde ve ölü gibidirler. Az da olsa haram yiyene az yedi, denemez. Haram şeyin azı da çok sayılır.

Herhalde dikkatli olmak varken az gaflet eden çok nadim olur.

Haramdan çok sakınmalıdır. Çünkü onun azı yoktur. Haram imanı örter, kalbi karartan odur. Alkollü içkilerin azı, aklı yıkmaya yettiği gibi haramın da azı imanın ışığını söndürür.

Zamanla iman ışığı sönerse ibadetin ve iyiliğin yararı kalmaz.

Helal yemeli, helal içmeli. Helalin azı da yeter Çünkü onunla gönül rahatlığı ile ibadet edilir…

Helal, nur üstüne nurdur. Haram, kir üstüne kirdir.

Helali de nefse uyarak yemek olmaz. Allah’ın (CC) emirlerine göre yiyip içmeli. Aksi halde bir nevi israf yolu seçilmiş olur; bu da yakışmaz.

Haram yemek daima gaflet getireceğini ve ondan sakınmayı bir daha hatırlatırız.

48. Makale: MÜMİNİN YAPMASI GEREKEN İŞLER

48. Makale: MÜMİNİN YAPMASI GEREKEN İŞLER

Mümin evvela farzları yapmalı. Bundan sonra sünnet-i şerifleri yerine getirmeye gayret etmelidir. Daha sonra bunların dışında kalan ibadetleri yaparak faziletli işleri takip etmelidir.

Farzı bitirmeden sünnetle uğraşmak, pek akıl kârı değildir. Zaten farzları terk ederek yapılacak işler makbul değildir. Buna bir misal vermek lazım gelirse şöyle demek yerinde olur: Bir kişiyi padişah emrini yapmaya çağırıyor; O zata gelince, gitmek istemiyor; padişahın hizmetçilerinden birinin sözünü yerine getirmeye uğraşıyor.

Hz. Ali (KV) bir Hadis-i Şerifi şöyle rivayet eder:

– “Farzı bırakıp nafile ibadetle uğraşan, doğuracağı zamana yakın çocuğunu düşüren kadına benzer.”

Yapılan ibadetin yerine gelmesi için ilk önce farzları yerine getirmelidir. Aksi halde yapılan ibadetlerin kabulü güç olur. Buna ikinci bir misal olarak sermayesini bilmeden, ticaret yürüten taciri göstermek yerinde sayılır. Bir tacir evvela sermayeyi bilmeli ve onu kurtarma yolunu bulmalıdır. Keza bir müminin de ilk başta farzı bilmesi gerektir. Şunu da burada belirtmek yerinde olur; bir kimsenin sünneti yapmadan bazı evliyanın keşif yolu ile naklettikleri ibadeti yapmaya çalışması yerinde görülmez.

Farzlardan bazılarını şöyle sıralamak yerinde olur sanırız. Başta haramı bir bütün olarak bırakmak, en büyük farzdır. Sonra hassaten şirk yolunu bırakmak gelir… Hak ve hakikat karşısında itirazı bırakıp doğruya uymak da farzdır.

Yine farzların arasında halkın hizmetini görmek, onlara yardım etmek vardır. Bu arada ilahî emirleri zedelememek yerinde olur… Çünkü Hz. Peygamber (SAV) Efendimiz şöyle buyurdu:

– “Hakk’a (CC) isyan şeklinde mahluka koşmak yakışmaz.”

46. Makale: „YOLUMDA OLANIN RIZKINA KEFİLİM“ HADİS-İ ŞERİFİ ÜZERİNE

46. Makale: „YOLUMDA OLANIN RIZKINA KEFİLİM“ HADİS-İ ŞERİFİ ÜZERİNE

Diğer bir kudsi hadiste Peygamberimiz (SAV):

– “Zikrimle uğraşıp benden bir talepte bulunmayan kimseye, dua ederek ihtiyaç gösteren kimselerden daha fazla ihsan ederim.”

Buyurdu. Bu Hadis-i Şerifi biraz açıklamamız lazım. Buna anlayışımıza göre mana vermemiz gerekirse aşağıdaki şekilde manalandırmamız lazım gelir:

Allah (CC), bir kimseyi kendine halis kul etmek arzu edince onu birçok derunî hallere kaptırır. Geçen makalelerimizde dediğimiz gibi her çeşit belaya mihnete, fitneye kaptırır. Zengin olmuşken fakre düşürür. Öyle zaman gelir ki dilenmeye kadar yol açılır. Çünkü her taraf sarılmış olur; çalışamaz, edemez. Fakat dilenemez. Borç etmeyi aklına alır. Onu da yapamaz, sonunu düşünür. Ama sonunda Allah’ın (CC) yardımı ile çalışma imkanına sahip olur. Allah (CC), bu çalışmada ona çok kolaylık ihsan eder.

Her zaman böyle gitmediği de olur. Öyle zaman gelir ki benliği kırılısın diye dilenmek zorunda kalır. Ama az zaman sonra bunlar da kaybolur gider. Bu dilenme hususu birçokları için aynı olmaz. Düşkünlük zamanı dilenmek, şirk olmaz. Bu da belli bir zaman için devam eder; sonra değişir. Borç alma yoluna düşer. Bu da bir nevi mecburiyet tahtında olur. Sonra bu da geçer. Halkı bırakır. Onlarla yaptığı muameleyi keser. Kalbine bir ilham gelir, her derdini hal dili ile Allah’a (CC) açmaya başlar. Allah (CC) da ona bol verir. Sussa da gelir; hal dili susar, kalpten istemeye başlar. Bunların hepsi sıra ile olur.

Şu muhakkak ki dille istenecek olsaydı belki dilek yerine gelmezdi. Zaten bu hale düşen bir kimsenin halktan bir şey istemesi yerinde olmazdı.. Ve mümkün de değildi. Çünkü Allah (CC) onu her uymaz işten esirger. Bilhassa zatını bırakıp halka koşmaktan… Durum böyle olunca her ihtiyacı bol verilmeye başlanır. Ve artık beşerî durumuna lazım olan her şey kolay temin edilir.

O insan öyle bir hale kavuşur ki bir şey kalbine gelse sanki kudret alemindeymiş gibi istediğini önünde bulur. İşte bu manaya delalet eden ayet:

– “Allah (CC) sevdiği kulların dostu olur, onları esirger.”

İşte.. Bu ifadeler karşısında yukarıda belirttiğimiz:

– “Zikrimle uğraşıp benden bir talepte bulunmayan kimseye, dua ile ihtiyaç gösteren kimselerden daha fazla ihsan ederim…” Hadis-i Şerifinin sırrı anlaşılır.

Bu anlatılan hale “fena” tabir olunur. Velilerin (RA) son derecesidir. Ebdalların son mertebesi sayılır.

Bundan sonra yukarıda belirtilen bir nevi keramet sayılan yapma ve icat etme gibi haller zuhur eder. Sanki her şey iradesine bırakılmış gibi istediğini yapmaya başlar. Çünkü o insan, kendisinde değil, Hakk’ladır (CC). Nasıl ki Allah-ü Teala (CC) Hz.leri bir kudsî hadiste şöyle buyuruyor:

– “Ey Ademoğlu! Ben Allah’ım (CC); benden başka ilah voktur. Ben bir şeve ‘ol’ demeyi istersem o olur. Sen de bana itaat edersen sana istediğini yapabilecek kuvveti veririm.”

45. Makale: İPTİLÂ VE NİMET

45. Makale: İPTİLÂ VE NİMET

İnsanları iki şahıs olarak görürüz. Biri iyilik içindedir..

Nimet içindeki adam sıkıntıdan ve kederden kurtulamaz. Sebebi, nimetin bolluğu ve bunların icabı maddi sıkıntıdır. Mal, mülk, her zaman iyilik getirmez, her parçasının ayrı derdi vardır. Evladı olur hastalanır, kaza olur, mal mülk telef olur. Bunlar tabii afetler olduğu halde o insan normal karşılamaz, haliyle elindeki nimetin tadını bulamaz.

Eğer zenginlik; nimet, rahatlık, mal, şöhret, hizmetçi ve uşakla olacaksa bunlar o zatta vardır ve ayrıca düşmandan emin bir durumdadır. Azıcık sıkıntılarla bu nimetleri unutmak yerinde olmaz. Haddizatında, o adam için darlık yok demektir. Bunları kendi mütalâasına göre bela saysa bile, yalnız Allah’ı bulamayışına ve dünya halini sezemeyişine bağlamak yerinde olur. Bu zat Allah-ü Taâlâ’yı ;

“ İstediğini yapar, değiştirir, güzellik verir. Sonra hepsini götürür. Zengin eder, fakir eder, alçaltır, yükseltir, öldürür, diriltir. Önce verir veya sonraya bırakır.”

Bir zat olduğunu bilseydi, elindeki nimetin hiçbirisine aldanmazdı…

Zaman olur, bu genişlik içinde yüzen adam cehaleti yüzünden bu hale iyice bağlanır. Aslında az olan ve esasa taallûk etmeyen darlığın giderilmesi için çalışmaya başlar. Bu kere de sıkıntı birse beşe yükselir. Bunun nedeni yine dünyayı bilmeyişidir. Halbuki dünya; bela, keder, hasret ve bir sürü teklif ve tekdirle doludur. Bunlar her ne kadar zahirde belâ gibi görünseler de aslında nimet sayılırlar. Burada sabır meyvesini misal vermek doğru olur. Bu meyve evvela acıdır sonra tatlı olduğu anlaşılır. Bunun tadına, insan ancak acı çektikten sonra kavuşur. Acısını tatmayan ve ona tahammül edemeyen tad bulamaz. Belaya sabreden kimseye iyilikler kendiliğinden gelir. Şunu da diyelim ki; bir işçi ancak ekmeğini alın terinden sonra alır. Ve ruhen, bedenen bitap düşüp, ayrıca bir sürü gönül darlığı çekip kuvvetten düştükten sonra ücretini alır. Dahasını söylemek lazım gelirse, kendi gibi birisine hizmet edip manevi bir çöküntüye uğrar, benliği söner, bunun mukabili ücretini alır. Fakat yine de bu para tatlı gelir. Sonu malum. Bu kadar güç işlerden sonra alınan para güzel yemek olur. Hoş katık, tatlı meyve ve sevilen elbise haline gelir. Tabii olarak sevinç ve rahat başlar.

Azın azı dahi olsa, dünyanın evveli, üst makama erinceye kadar acıdır. Misal: İnce ve acı tabaka ile sarılı bala benzer. Bala ermek için acıyı tatmak asıldır, ancak bu halden sonra tada erilir ve asıl aranan bulunur.

Her şey sırası ile olduğu gibi acı ve tatlı karışık da olur. Bunun için acıya sabır, tatlıya da razı olmak gerekir. Kul sabrını ilâhi emirlere uymakla göstermelidir.

Yasaklardan çekilmek, kaderin akışına boyun eğmek yerinde olur. Böylece her şey hoş geçer, bilhassa ilâhi emirlerin gereğini yapar, nefsine ve şahsi arzularına karşı olursa ömrünün ilk demleri hoş geçtiği gibi, sonu da tamamen iyiye döner. Gençlik temiz olunca ihtiyarlık da herkes tarafından saygı ile karşılanır. Herkes sever, hürmet eder. Böyle olanın en büyük arzusu dahi yerine gelir. İradesiz süt çocuğuna yapılan karşılıksız hizmet gibi, hiç kimse bir şey beklemeden hizmet eder. Dünyası böyle geçtiği gibi, ahireti daha üstün, daha farklı olur. Çünkü işin acılı tarafı geçmiş ve her darlığı yenmiştir.

Burada hatırlatmak istediğimiz bir durum vardır ki; bu: Nimetlere aldanmamak ve daima şükür etmektir. Aksi halde insan Hak’kı gücendirmiş olur. Elindeki nimetleri kaçırır. Peygamber efendimiz buna işareten:

-“ Nimet ehli değildir. Onu şükürle bağlayınız. “

Buyurdu. Nimetin şükrü, vereni itiraf etmektir. Nimetin sahibi ise Allah’tır. Bu durumu her halde görmek lazım.

Her yerde haddi aşmayarak, İlâhi mirler dahilinde hakkı ödemek gerekir.Zekât, yemin kefareti, adak, fakir ve düşkünlere yardım gibi şeyleri esirgememekle beraber, gerek borçlu olanlara ve gerekse zaman zaman,çeşitli hadiseler karşısında çaresiz kalanlara yardım etmek yerinde olur. Bilhassa bir hatanın sonunda bir iyilik yapmak, bolluğa, genişliğe kavuşmaya vesile sayılır…

Her nimetin kendine göre şükrü vardır. Mesela: Vücud sağlığının şükrü, zayıflara yardım ve ayrıca bol ibadet yapmak olmalıdır. Sonra kötü şeylere bakmamak, kötü yerlere gitmemek, günahtan sakınmaktır. Sıhhatin ayrıca mal ve mülkün elden gitmemesi için de bir çaredir. Hakkını gözeterek çaresizlere elindekinden vermelidir. Aksi halde: Ağaç sulu meyvesini vermez, yaprakları düşer, tadı kaybolur, sanki yokmuş gibi olur. İlâhi emirlere uyulduğu takdirde daima iyilik zuhur eder. Her şeyde bolluk olur. Dünya işleri yoluna girer. Ahirete gelince: Peygamberler, şehidler, sıddıklar ve salihlerle beraber olunur. Ayet:

-“ Bunların arkadaşlığı hoş olur. “

Eğer dünya zinetine aldanır ve geçici zevklerin peşinde olursan her iyilik kaybolur. Hiçbir şeyin sade olmaz. Herşey gözünde küçük görünür.

İnsan, hoşlandığı hiçbir şeyi bulamaz, fakat yine de dünyayı bırakmaz.

Her kim dışı süslü, içi öldürücü zehirlerle dolu olan işlere kapılırsa, onun için söylenecek şey; belanın yaklaşmış olduğu ve az zamanda geleceği olur. Dünyada böyle olduğu gibi, öbür alemde de en güç azaba düçar olur.

Her bela bir suçun cezasıdır ve her darlık işlenen bir suçun karşılığıdır. Buna; bir deneme, bir tenbih denilebilir. Günahlara kefaret demek de yerinde olur. Büyük insanlara gelince, onlara bela yükselme sebebi olsa gerek. Çünkü her belanın sonunda yüksek makam ve ulu dereceler vardır. Zaman aşımıyla, bela gibi görünen şeyler aslında bir lütuf olduğu anlaşılır. Her hareket ve adımda yükselme kaydedilir. Çünkü büyüklerin darlığı perişanlık için olmaz, bilakis daha yüksek makamlara ermek için bir imtihan sayılır. İmanın hakikatına ve güzelliğine erip ermedikleri, darlık zamanında çeşitli sebeplere baş vurmamaları ile meydana çıkar. Böylece Allah onların sağlam iman sahibi olduklarını kullara anlatmak ister.

İşte bir Hadis-i Şerif:

-“ Sabırlı ihtiyaç sahipleri, kıyamet günü Hak’kın misafiridir. Dünya ve ahirette Hak’dan uzak olmazlar. “

Dünyada kalpleri hoştur, ahirette ise rahatları artar.

Balâ onların kalplerini temizler. Halkın ve sebeplerin tesiri olamayacağını bildikleri için, Allah’a çok bağlanırlar. Ona varmak için benlikleri ve şahsi hevesleri bir tuzak olduğu kanaatine sahip olduklarından yalnız Hak’ka bağlanırlar. İyi bilirler ki, her şey Hak’dan ve Hak’kındır.

Son şunu diyelim: Bela onlar için nimet demektir…

Belanın gelişi iki sebebe bağlanır. Birincisi, yukarıda da belirtildiği gibi sabırsızlığın ve kötü yolların tutumu neticesinde olur. İkincisine gelince, yine anlatıldığı gibi günahlardan temizlenmek için olur. Her iki halde iyi sabreden için netice hayırlıdır. Bela ne kadar çoğalırsa çoğalsın sabretmek, taatı ve ibadeti bırakmamak yerinde olur…

Hal, sabırla devam ederse görülecektir ki; insan iyilikler ve hoşluklar içindedir. Yani sabır devam ettikçe ilâhi fiiller zuhura gelir ve her kötülük iyiliğe çevrilir.

İşte… Günler ve aylar devam ettikçe her halde sabretmek daha hayırlı olur….

44. Makale: ARİF-İ BİLLAH’IN DUASINA NEDEN İCABET OLUNMAZ

44. Makale: ARİF-İ BİLLAH’IN DUASINA NEDEN İCABET OLUNMAZ

Başta şunu söylemek iyi olur. Arif insan için iki kanat vardır. Biri korku, diğeri ümit. Bir kuşun zayıf kanadı diğerine tesir ettiği gibi, arifin de bu iki halinden biri zayıflarsa yol alamaz. İmanı tekamül etmez.

Hal ve makam da, bir insandaki ümid ve korku gibidir. Şu da var ki: Her halin ve mekânın korku ve ümitleri kendilerine göredir. Şunu da diyelim ki, her makamın kendine has halleri vardır. Bazı derecenin korkusu, bazısının da ümid fazlalığı vardır. Şu da var ki. Arif bunları bilemez. O yakınlık derecesine kavuşmuştur. Arzusu yalnız mevlâsıdır. Dua, ümid, korku; bunlar onun için bir şey ifade etmez. Yalnız Hak’la olur. O’ndan gayrini sevemez, başkası ile ünsiyet edemez. Duasının kabulü, ahdinin yerine gelmesi onun için bir şey ifade etmez. Bu hal benim şanıma layık değildir. Benim işim böyle olmalıdır, şöyle olmalıdır, gibi sözler onu alakadar etmez. Daha doğrusu o böyle şeylerle uğraşmaz.

Burada iki şey meydana çıkar. Bunun biri, dua kabul olduğu, istek yerine geldiği takdirde, bazı sebepler yüzünden edep ve terbiye yolları unutulur. Diğeri ise, şirk koşma gibi bir hal zuhur eder. Bu da insan için bir çeşit mekir gibi olur… İşte bunlar için de, duanın kabul edilmeyişi yerinde tefsir edilmelidir. Çünkü, zahirde peygamberlerden başka nefse uymayacak ve günah işlemekten masum yoktur. Bütün peygamberler, bilhassa bizim peygamberimiz ona salat ve selam olsun…

Eğer bir arifin duası her zaman makbul olsa,kendine gurur gelmesi muhtemeldir. Bunu bir adet haline getirebilir. Emre imtisalen değil de keyfine göre hareket etme yolunu seçebilir.

Yukarıda belirtilen zararlardan daha fenası, şirk yolunun tutulması ihtimali vardır. Şirk ise her halde fenadır. Hangi makama ererse ersin, bir arif ancak emir dahilinde iş yapmaya mecburdur. Bilhassa namaza, oruca ve diğer farz ibadetlere dikkat etmek yerinde olur. Peygambere(S.A) ittibaen nafile ibadete devam edilmesi iyidir. Duaların da bu zamanlarda yapılması lâzımdır.

43. Makale: DİLENCİLİĞİN KÖTÜLÜĞÜ

43. Makale: DİLENCİLİĞİN KÖTÜLÜĞÜ

İnsan, kendisi gibi âcizden bir şey isteyemez. Yalnız cahil olduğu için ister. İmanı zayıf olduğu için bu yolu tutar. Marifeti yoktur, yakin derecesine varmış imanı yoktur. Sabrı yok denecek kadar az olduğu için bu yola düşmüştür.

Dilencilik huyunu bırakan insanda şu yüksek vasıflar mevcuttur:

Allah’ın, kendi halini bildiğine inanır. İlm-i İlahinin her şeyi kuşatmış olduğuna yakîni vardır. Her an iman yolunda ilerleme kaydeder. Yaratanını hiçbir zaman unutmaz, her an onu tefekkür etmekten hoşlanır.

İşte bu hallerde o, kimseden bir şey istemeğe ve rastgele herkese dert yanmağa utanır. Ve daima huzurla:

– “ Beni benden daha iyi bilen var.”

Der, günlerini böyle geçirir…

42. Makale: NEFSİN İKİ HALİ

42. Makale: NEFSİN İKİ HALİ

Nefsin iki hali vardır. Üçüncüsü yoktur. Biri bela diğeri afiyet…

İnsanlar, başlarına bir bela geldiği zaman bağırır, çağırır, Allah’ı şikayet eder. Allah’a darılır. Her şeye itiraz eder. Hak’kı töhmet altına almak ister. Ne sabır bilir, ne de bir nasihatçıya uyar. Yalnız kendi aklına göre Allah’a (haşa) eş bulma yoluna girer, bir uygunsuz hareket yolu bulur.öylece gider.

Afiyet haline gelince; ondan daha iyisi yoktur, güler, oynar sevinir. Zaman kaybetmeden şehvet yollarına koşar. Hiç biriyle yetinmez. Biri eskiyicince yenisini aramaya koyulur. Yemek beğenmez. İçkilerin her çeşidini sofrada bulundurur. Evinde hanımını da hemen savar, onun da yenisini arar. Evini beğenmez, iyisini arar. Binek işi de çok önemlidir. Daima günün en iyisini ister. Elinde olan her şeye bir ayıp bulur, hemen yenisini tedarik etmeye koyulur. Böylece bütün rahatını kendi eliyle kaçırır. Bilmez ki, her şey kendisi için değildir. Buna akıl erdiremeden iyi şeylerin peşine düşer.

İşte bu haller insanı yorar. Elde mevcut şeylere razı olmamak, insanı her çeşit güçlüğe sürükler. Sonu gelmeyen eziyet, içinden çıkılması mümkün olmayan felaketler bundan sonra başlar. Dünyalığıvar rahat etmesi gerekirken, eliyle keyfini kaçırır.

Bundan sonra öbür alemin işi başlar. Ölür, sorguya çekilir, hesap veremez. Çünkü düzenli hiçbir iş tutmamıştır. Bazıları şöyle der:

– Öbür alemin ve buranın en çok cefasını çekenler, kendilerine ait olmayanı isteyenlerdir. Ve yapamayacakları işin peşinden koşanlardır.

Bir insan düşünelim: Bir zamanlar her türlü maddi sıkıntı onun manevi durumunu da bozmuştur. Bu halinde yalnız belanın gitmesini ister. Yalnız bunun için Allah’a yalvarır. Bir gün duası kabul olur, her çeşit darlık zail olur gider. Genişlik başlar. Bundan sonra o zat, evvelce çektiği bütün sıkıntıyı unutur. Allah’ı da unutur, kulluk etmez. Her çeşit günah yollarını seçer. Bu adamın hali nasıl olur? Elbette ki “iyi olur “ denemez.

Tam tahmin edildiği gibi olur. Dünyada israfın yolunu tuttuğu için her şeyi az zamanda biter, yine darlığa düşer. Ve artık, eski halini de bulamaz, sürünerek ölür gider… Bununla bitse iyi, öbür alemde bir de hesabını vermek vardır.

Eğer bu insan beladan kurtulduğu zaman, derhal ibadet ve taat yolunu tutmuş olsaydı, bir daha eski haline düşmezdi. Elinde bulunanla yetinip gayrısını bulmak için onları bir yana itmemiş bulunsaydı, ömrü rahat içinde geçerdi. Dünyası hoş olurdu, Ahireti ise onun çok üstünde rahatlık verirdi.

Dünya ve ahiret selameti isteyen sabırlı olmalıdır, elinde bulunanla yetinmeyi adet eden rahattır. Daima Allah vergisine şükür edenin nimeti artar.

İnsan fani varlıklara dayanmamalı. Onların elindekini unutmalı ve Hak’ka, ihtiyacı için dua etmelidir. Ve Allah’ın emri üzerine çalışarak her şeyini kazanmalıdır. İşte böylece eğer darda ise dua ederek kurtuluşunu, O’ndan beklemelidir. İnsanların kurtarması ne kadar sürer, birinden ne kadar iyilik görülürse görülsün, devamı beklenemez. Bir zaman gelir her iki taraf da bundan usanır. İyilik eden vermekten, kabul eden de mihnet altında kalmaktan bıkar.Ama Allah böyle mi? O, usanmaz, daima iyilik eder. Kafir kullarının dahi rızkını kesmez.

Yeri gelmişken şunu da söylemek yerinde olur. Allah’ın verdiğini iyiye kullanmak şarttır. Bunun icabı budur. Mahzurları yukarıda belirtilmesine rağmen bir daha söylemek iyi olur. Bu sebeple helâlin hesabı, haramın azabı olduğunu hatırlatmak lazım gelir.

Her şeyin iyi tarafını görmek en iyisidir. Yoksullukta güzellik olabilir. Bazı zahmetli işlerin sonunda iyi olmaları muhtemel. Bazı hastalıklarda şifa vardır. Şunu da unutmamak iyi olur ki, Allah’ın emri kesindir, başka şeylere benzemez. Onun içindir ki bu yolda çok dikkat gerek. Onun her iradesi mutlak yerine gelir. İtiraz etmekle hikmet değişmez, emri geri alınmaz. “O, her neye ol… Demeyi murad ederse… O olur…”

Hak’kın her işi hikmettir. Her emrinde fayda vardır. Şu da var ki; Allah, hiçbir zaman insanların zararını istemez.

Söz buraya gelmişken; bir daha ilk sözleri tekrar etmek iyi olur. Gerçi tekrar değildir ama, sözün baş tarafında belirtilenlere benzediği için böyle diyoruz. Söylemek istediğimiz şudur: En yerinde ve insana yakışan iş, razı olma melekesine sahip olmak ve teslim haline ermektir. Bundan sonra ibadet gelir ki, onun hakkında bir diyeceğimiz yoktur. Çünkü her müslüman onun ne demek olduğunu bilir.

İbadet sadece kulluk etmektir. Ötesi yine teslim halidir. Yani kader ne ise onu gözetmekten ve ona uymaktan başka kurtuluş yoktur. Bundan sonrası kader bahsi ile ilgilidir ki, incelemek iyi olmaz. Çünkü o bir ilâhi sırdır. Ona kolayca akıl ermez. Bu bapta tavsiyemiz, yalnız bir sükûttan ibarettir. Çünkü bu ince mesele ancak duygu ve halle sezilir, ilim yolu ile bilinmez.

– Bu iş nasıl oluyor, neden ve ne zaman olacak?

Gizli gözler yerinde olmaz. Kaderin iç nizamını kurcalamak bir nevi şirke benzer ve Allah’ı töhmet gibi olur. Bu sözümüz İbn-i Abbas’dan rivayet olunan bir Hadis-i Şerife istinad eder.

İbn-i Abbas şöyle diyor:

– Birgün ben Rasulallah’ın ardındaydım, yürüyorduk. Bana döndü ve:

– Ey Allah’ın kulu, Allah’a iyi sarıl, onu bırakma. Bu gayreti içinde saklarsan Hak da seni esirger. Bu duyguyu taşıdığın müddet Allah’ı’ kendine yakın bulursun. Bir şey isteyecek olursan, ondan iste. Yazılan yazılmış ve kalem kurumuştur. Olacak şeyler de olur. Bütün insanlar bir araya gelse, ilâhi bir hüküm yoksa, sana fayda sağlayamazlar. Ve eğer kaderinde yazılı değilse, bütün insanlar sana zarar vermeğe gelseler yapamazlar. Eğer kendinde kuvvet görüyorsan, iyilik yap ve doğru çalış. Kötülüğe meylin varsa sabırlı olmağa çalış. Yapmamağa gayret et. Hayrın çoğu sabırdadır. Şunu da bil ki, yardım sabırlılara olur. Darda kalmışlar genişliğe çıkarlar. Her sıkıntının sonunda bir ferahlık vardır.

İşte, her mümine lazım olan odur ki: Bu Hadis-i Şerifi kalbinde bir ayna gibi saklaya, işini gücünü buna göre ayarlıya ve böylece çalışa. İşte son nefesine kadar böyle gide… Allah’ın rahmet ve inayeti sayesinde dünya ve ahirette böylece güçlüklerden sâlim ola; vesselam…