Yolumuzda Rabıta

             Nur-ı Muhammediye’den Hakk dostlarınına sirâyet eden nurun mürşidin kalbine dolması, oradan da müritlerin gönlüne akmasıdır.Tarikat-ı âliye’de irşad ehlinin kalbine gelen nurdan müridinin kalbine nur geçer, müridin kalbine geçen bu nur dolayısı ile ona ilham kapısı, mübeşşerât kapısı ve feraset kapısı açılır. Bu nur kapılarını açmak için öncelikle mürit şeyhinin elini tutar ve ona bey’at eder. Kendi kalbini şeyhinin kalbine bağlar, rabıta yapar.
           Kalpten kalbe yol vardır. Rabıtanın gayesi, gönülden gönüle geçen feyizden istifade ederek, Allahrasulü’nün nurundan tâ müridin gönülüne gelen nur aracılığı ile gönüldeki ilham kapılarını açmaktır. Bunu şu misal ile açıklayabiliriz;Bebekler anne karnındayken annesine göbek bağıyla bağlıdır. Çocuk annenin yeme içmesinden bu bağ sayesinde istifade eder. Eğer bu bağ bir vesile ile koparsa veya işlevini yitirirse çocuk anne karnında ölür.
            Çocuk bu bağ sebebiyle beslenir, kemalleşir ve neticede dünyaya gelir. İşte rabıta buradaki göbek bağı gibidir. Mürit kemalleşene kadar feyiz, aşk, muhabbet gibi şeyhindeki bütün haller rabıta vasıtasıyla müride geçer. Mürid böylelikle kemalleşir ve ona ilham gelir. Ehl-i beyt mürşid Seyyid Efendi Baba hazretlerine müntesip olan kardeşlerimiz her gün muntazaman rabıta yapar. Şeyh Rabıtası şu şekilde icrâ edilir;Allahdostlarının izinde bulunan bir sofi abdestli olarak kıbleye yönelir ve öncelikle şu zikirleri çeker.
1. 100 defa “Estağfirullah” sonunda “Estağfirullah el-Azîm el-Kerim ellezî lâilahê illâ Hû el-Hayye’l-Kayyume ve etûbu ileyh.
2. 11 defa salavât-ı şerîfe (Allahümme salli ala muhammedi’v-ve alâ âlihî ve sahbihî ve sellim”
3. 20 defa besmele-i şerîfe (Bismillahirrahmânirrahim)
4. 1 defa Fatiha suresi
5. 3 defa İhlas suresi
Bu zikrin akabinde “Destur yâ Şeyhim Efendi Baba Hazretleri” der.
Manen izin alır ve gözlerini kapar.
Manen Efendi Baba hazretlerinin huzurunda bulunduğunu hisseden sofi şeyhini şu usul ile tahayyül eder.

             Seyyid Efendi Baba hazretlerinin nuru çeşme gibidir. Sofi de o çeşmenin bir kabıdır. Çeşmeden akan sular kapları nasıl dolduruyor ise Seyyid hazretlerinden sadır olan nur da müridi böylece Allah’ın nuruna gark eder.
Seyyid Efendi Baba hazretlerinin nuru bir çadır gibidir. Sofi de o çadırın içerisinde oturan bir kimsedir. Bir çadır nasıl içindekini çepe çevre kuşatmış ise Seyyid hazretlerinin nuru da öylece müridi çepe çevre kuşatmıştır.
Seyyid Efendi Baba hazretlerinin nuru sırta giyilen bir aba gibidir. Aba, giyen kimseyi nasıl sarmış ise Seyyid hazretlerinin nuru da müridi bu şekilde sımsıkı sarmış durumdadır.
Seyyid Efendi Baba hazretlerinin nuru bir deniz gibidir. Sofi ise bu denize düşmüş bir damladır. Damlalar nasıl denizin içerisinde kayboluyorsa mürid de kendini Efendi Baba hazretlerinin nurunda böylece kaybeder.
Mürit en az beş dakika bu manevî halin idrakine gayret sarfeder. Mürit kendisine bıkkınlık vermeyecek kadar ancak olabildiğince uzun bir müddet rabıtasını uzatmaya çalışmalıdır. Zira rabıta müridin şeyhi ile olan bağını kuvvetlendirecek ve rabıta yapan zâtın veliler yanında kıymetini arttıracaktır. Mürit rabıtadan çıkmak istediği vakit “Destur Yâ Efendi Baba hazretleri” diyerek manen izin istemeli, sağ ve sol taraflara yüzünü çevirmek sureti ile “es-Selâmu aleykum ve rahmetullah” diyerek her iki tarafa selam vermelidir. Rabıta akabinde mürit Besmele-i şerîfe ile birlikte 1 Fatiha suresi ve 3 İhlas suresi okumalı. “Subhâne rabbike rabbi’l-izzeti ammâ yesifûn ve selâmun ale’l-mürsilîn ve’l-hamdülillâhi rabbi’l-âlemîn” diyerek dua etmelidir. Hasıl olan sevabı Peygamberimiz (sav) Efendimizden başlamak sureti ile Seyyid Efendi Baba hazretlerine gelinceye kadar Kadiri yoluna hizmet etmiş bulunan tüm ehlullahın ruhaniyetlerine bağışlamalıdır. Sofî “fenâ fi’ş-şeyh” makamını buluncaya bir diğer ifade ile Seyyid Efendi Baba hazretlerinin telkinine kadar Şeyh rabıtasına devam etmelidir.
Peygamberimiz (sav) Efendimizi, Pir Seyyid Abdülkadir Geylânî hazretlerini ve Seyyid Efendi Baba hazretlerini kapsayan üçlü rabıta ancak Efendi Baba hazretlerinin telkini ile yapılmalıdır. Zirâ bir doktorun hastaya gerekli ilaçları göstermesi gibi sofiye gerekli manevî ilaçları da Efendi Baba hazretleri işaret etmektedir. Bunun haricine çıkmak sofiye fayda sağlamayacağı gibi kendini manevî bir sıkıntıya düçar edecektir. Bir sofi şeyhi harincindeki kimseleri rabıtasına almamalıdır. Rabıtaya başkalarını katarsa vücut alemi velveleye düşer. Müridin manevî dengesi bozulur. Bir müridin şeyhi vefat ederse evlâd-ı rasulden olan biri kemalleşerek onun makamına yerleşene kadar mürid, vefat eden şeyhine rabıta yapmaya devam eder. O şeyhin soyundan gelen evlâd-ı rasul vefat eden şeyhin makamına yükselince mürid bu sefer rabıtayı ikinci bir şeyhe bağlar.

Velilik ve Ehlulahın Yolu

 

Velilik ve Ehlulah’ın Yolu
2. Sohbet

 VELİLİK VE EHLULAH’IN YOLU

^وَلَقَدْ خَلَقْنَا الإِنْسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ ^
“Andolsunki insanı biz yarattık. Nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu bilmekteyiz. Zaten biz ona şah damarından daha yakınız.”

^فَلَوْلا إِذَا بَلَغَتِ الْحُلْقُومَ وَأَنْتُمْ حِينَئِذٍ تَنظُرُونَ ^ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْكُمْ وَلَكِنْ لا تُبْصِرُونَ^
“Hele kişinin canı boğazına gelince, işte o vakit gelince siz (ona) bakar durursunuz. Biz ona sizden daha yakınız, ama siz göremezsiniz. ”

 

 

Allah-u zü’l-Celâl bize bizden yakındır. Kainat varlıkları hangi renkte ve şekilde bulunursa bulunsun, nerede olursa olsun Allah-u zü’l-Celâl’in fermanı, hükmü ve emri onlar üzerine galiptir. Rabbimiz kendi isim ve sıfatlarını esmâulhusnâsında bizlere haber vermektedir. O’nun her ismi zatının güzelliğini, büyüklüğünü ve hikmetinini barındırmaktadır. Dirilten o’dur, öldüren o’dur, yaratan o’dur, getiren o’dur, götüren o’dur. Allah-u zü’l-Celâl şöyle buyurmaktadır;
^وَأَنَّهُ هُوَ أَضْحَكَ وَأَبْكَى ^ وَأَنَّهُ هُوَ أَمَاتَ وَأَحْيَا ^ وَأَنَّهُ خَلَقَ الزَّوْجَيْنِ الذَّكَرَ وَالأُنْثَى ^ مِنْ نُطْفَةٍ إِذَا تُمْنَى ^ وَأَنَّ عَلَيْهِ النَّشْأَةَ الأُخْرَى ^ وَأَنَّهُ هُوَ أَغْنَى وَأَقْنَى^
“Güldüren de ağlatan da şüphesiz o’dur. Öldüren de dirilten de gerçekten o’dur. Döküldüğü zaman bir nutfeden erkek ve dişinden oluşan çiftleri yaratan o’dur. Tekrar diriltmek o’na aittir. Şüphesiz zengin kılan ve fakir kılan sadece o’dur.”
Tüm bunlarla birlikte seven ve sevdiren de yüce Allah’tır. Allah (c.c) iradesi ile habibi olan peygamberimiz (s.a.v) efendimizi sevmekte ve onun vesile ve vasıtası ile de bizleri sevmektedir. O bu sevgisinden dolayı bizlere İmanı ve İslamiyet’i nasip etmiştir. İslam, arınmak kalben, ruhen, alken, fikren emr-i ilahiyeye teslim olmaktır.
Velilik, Allah (c.c) ve Rasulüne dostluk demektir. Onların yoluna teslim olmaktır. Kişi sevdiği ile haşr u neşr olacaktır. Sevdiği ile beraber mahşerde bir araya gelecektir. Allah-u zü’l-Celâl’in isimlerinden biri “el-Veliyy” ism-i şerifidir. Habibini de bu isim ile adlandırmıştır. Müminlerin bir ismi de velidir. Allah-u zü’l-Celâl iman edenlerin dostudur. Bir ayet-i celilede şöyle buyrulmaktadır;
^اللَّهُ وَلِيُّ الَّذِينَ آمَنُوا يُخْرِجُهُمْ منْ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ وَالَّذِينَ كَفَرُوا أَوْلِيَاؤُهُمْ الطَّاغُوتُ يُخْرِجُونَهُمْ مِنْ النُّورِ إِلَى الظُّلُمَاتِ أُوْلَئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ^
“Allah, iman edenlerin velisidir. Onları karanlıklardan nura çıkarır, kafirlerin dostu ise taguttur, onlar da onları nurdan karanlıklara iletir, işte onlar cehennemliktirler ve orada ebedî olarak kalıcıdırlar.”
İman, inançtır, Allah (c.c)’ın teklifini kabullenmektir. Onun birliğini ve varlığını tastik etmektir. Ancak insanlar cehennemden iman ile azat olur. Mümin, cehennemden korunmuş, emniyet içerisine alınmış kimse demektir. Allah-u zü’l-Celâl ehl-i imana cennetini vaat etmektedir. Cennet hayatı ebedi bir saadettir. Her atılan tohum vakti ve mevsimi gelince toprak üzerine çıkar, dal budak olur. Dünya hayatında Allah (c.c)’a karşı samimiyet ve sadakat tohumları eken müminler, ahirette bu amellerini cennet nimetleri şeklinde devşireceklerdir.
Allah-u zü’l-Celâl habibiyle vahiy yoluyla bağlantı kurmuştur. Böylelikle Kuran aheste aheste, peyderpey yirmi üç senede nâzil oldu, tekamül etti, tamamlandı. Allah-u zü’l-Celâl, doğrundan yahut uyku yoluyla yahut da Cibrîl-i Emîn vasıtası ile peygamberine vahyini inzal etti. Vahiy, en üst derecede ve kesinlikte Allah (c.c)’ın peygamberlerine dilediği bilgileri talim etmesidir. Bunun yanında şekil ve derece itibari ile vahiyden farklı olan ilham, ilka, mübeşşerat ve daha başka başka isimler altında zikredilen yollarla da Allah (c.c) kulları ile konuşmaktadır. Peygamberler tüm bu yollara, vahye ve ilhama mazhar olmuşlardır. Allah (c.c) enbiyalara ve evliyalara ilham etmektedir. İşte ilham’a mazhar olan zatlara veliyullah denir. Allah-u zü’l-Celâl şöyle buyurmaktadır;
^وَمَا كَانَ لِبَشَرٍ أَنْ يُكَلِّمَهُ اللَّهُ إِلاَّ وَحْيًا أَوْ مِنْ وَرَاءِ حِجَابٍ أَوْ يُرْسِلَ رَسُولاً فَيُوحِيَ بِإِذْنِهِ مَا يَشَاءُ إِنَّهُ عَلِيٌّ حَكِيم ٌ^
“Allah (c.c) bir beşer ile ancak (ya) vahiy yoluyla konuşur ya bir perde arkasından, yahut bir rasul (melek) gönderip izni ile dilediğini vahyeder. Şüphesiz O, çok yüce ve hikmeti sonsuz olandır.”
Allah-u zü’l-Celâl evliyasına ilham eder. İlham gizli bir bilgidir. Kuran-ı Kerim’de ilham ve bu lutfa mazhar olmuş velilerden haber verilmektedir. Hazret-i Musa (a.s)’ın annesi ilhama mazhar olmuş hanımlardandı. Hazret-i Musa yasak senesi dünyaya geldi. Hanımcağız ne yapacağını şaşırmış bir halde iken Allah-u zü’l-Celâl ona şu şekilde ilham etti ve yol gösterdi.
^وَأَوْحَيْنَا إِلَى أُمِّ مُوسَى أَنْ أَرْضِعِيهِ فَإِذَا خِفْتِ عَلَيْهِ فَأَلْقِيهِ فِي الْيَمِّ وَلا تَخَافِي وَلا تَحْزَنِي إِنَّا رَادُّوهُ إِلَيْكِ وَجَاعِلُوهُ مِنَ الْمُرْسَلِينَ^
“Musa’nın annesine şu şekilde ilham ettik; (Musa)’yı emzir, onun adına bir tehlikeden korkarsan onu hemen denize bırak. Çocuğun için korkma ve üzülme. Şüphesiz biz onu sana döndürecek ve onu peygamberlerden kılacağız.”
İşte Allah-u zü’l-Celâl ilham yolu ile evliyasına böylece yol gösterir. Evliya demek Allah’ın dostu demektir. Hazret-i Muhammed’in dostu demektir.
Değerli kardeşlerim,
Kadiriyye tarikatı denen bu tasavvuf yolu Hazret-i Ali (k.v) vasıtası ile sonraki nesillere intikal etmiştir. Bu kol kıyamete kadar da devam edecektir. Peygamberimiz (s.a.v) efendimiz, Hazret-i Ali (k.v)’yi küçük yaşta yanına aldı, kendi terbiyesi altında yetiştirdi. O’na kelime-i tevhidi telkin etti ve böylelikle velayet (velilik) kapısı açıldı. Allahrasulü (s.a.v) bir gün Hazret-i Ali (k.v)’yi yanına çağırdı ve imanın hakikatini ve marifeti telkin etmek için üç kere kelime-i tevhidi okudu, Hazret-i Ali (k.v) dinledi. Daha sonra “Yâ Ali oku tevhidi” buyurdular, Hazret-i Ali (k.v) de üç defa kelime-i tevhidi yani “Lailahe illallah” zikrini okudu ve Peygamberimiz (s.a.v) efendimiz dinledi. Hazret-i Ali (k.v)’nin burada aldığı beyat ile velilik yolu, cehrî zikir yolu, tarikat-ı âliye yani tasavvuf yolu başlamış oldu. Nübüvvetin son bulması ile birlikte evliyaullah devrine girildi.
Hazret-i Ali (k.v), Peygamberimiz (s.a.v) efendimizin en yakın dostu (velisi) idi. Bir hadisinde peygamberimiz (s.a.v); “Ey Ali, Musa ile Harun nasıl kardeş ise biz de öylece kardeşiz, aradaki fark sadece benden sonra peygamberin gelmemesidir.” buydular ve yine “Ben kimin velisi isem Ali de onun velisidir.” buyurarak bu hususa işaret etmektedirler.
Hazret-i Ali (k.v)’nin Peygamberimiz (s.a.v) efendimize beyatı ile neşet eden Tarikat-ı Âliye çeşitli isimler altında ilerledi. Birçok kanaldan yol alan marifetullah ırmakları Abdülkadir Geylânî hazretlerinin havuzunda birikti ve Kadiriyye Tarikatı adı altında toparlandı. Abdülkadir Geylanî hazretleri seyyidi’l-evliyadır.
Allah (c.c)’a ve Rasulüne sevgi, kulluk ve dostluk demek olan velilik, peygamberimiz (s.a.v) efendimizin nurundan Hazret-i Ali (k.v)’e nur akması ve bu nurun daha sonraki nesillere intikal etmesi ile kıyamete kadar devam edecektir. Çiçekler nasıl birbirinden renk alıyor ise veliler de birbirlerinden manevî gıda ve cezbe almaktadır.
Allah-u zü’l-Celâl velilere ilham etmektedir. İlham gizli bir sırdır. Velilik ilm-i ledün yoludur. Allah (c.c) veli kullarının kalplerine tecellî etmektedir, onlara bilmediklerini bildirmektedir. Veliyullah, peygamberlere vâris olan kimse demektir. Her peygamberin her asırda bir vâriscisi vardır. Bu veraset, iman ve İslam’ın gayesini içinde barındırmaktadır. Her çağda onlar vasıtası ile İslamiyet yaşatılmakta ve böylece imanın hakikati ortaya çıkmaktadır. Kıyametin zuhuruna kadar bu hal böylece devam edecektir.
Veliler peygamberlerin manevî evladı sayılmaktadır. Rabbimiz her peygamberin ve velinin yerine vâris ve kâim olacak bir veliyullah ihsan etmiştir. Nasılki insanlar nikah müessesesi ile nesillerini meşru yoldan devam ettiriyor ise peygamberler ve onların manen vârisi olan evliyalar da her asırda manevî bir tenessül ile yerlerine birer veliyullah bırakmaktadır. Kıyamete kadar veliler, manevî bir halka, manevî bir zincir ve manevî bir tenessül ile var olacaklardır. Bir veliyullah devrini tamamlayıp, ahirete irtihal ettikten sonra onun yerine başka bir veliyullah ikâme edilmekte ve vâris kılınmaktadır.
Veliler Allah’a ve Allahrasulü’ne çok yakındırlar. Peygamberlere vahiy yoluyla gelecek hadiselerden haber verildi ve onlar da gerektiği kadarını insanlara tebliğ ettiler. Veliler, kendilerine gelen ilham ile bazı zuhurâttan, olacak hadiselerden ve geleceğe ilişkin olaylardan haber vermektedirler. Tüm bunlar Allah-u zü’l-Celâl’in izni ile gerçekleşmektedir.
Ehlullah yolunda olanlar Allah’ı ve Allah’ın rasulünü çok sevmeli, Kuran’ın ve sünnetin yoluna hizmet etmelidir. Farzlara riayet etmelidir. Edep ve erkan ile hizmetini sürdürmelidir ki Allah-u zü’l-Celâl’in sevgisine ve rızasına nail olabilsin.
Ehl-i dalalet ve gafletin eliyle meydana gelen zuhurâtlar ve harukulâde olaylar sihirle, istidraçla ve kahinlikle gerçekleşmektedir. Tüm bunlar Allah (c.c) tarafında haramdır, Kuran ve sünnetin ölçüleri dışındadır, sapkınlıktır.
Kuran ve sünnetin açıkladığı ölçüler içerisinde veli kullar eliyle meydana gelen çeşitli harukulade olaylar vardır. Bunlardan birisi de keramettir. Keramet aklın erişemediği bir hadisedir. Kuran-ı Kerim’de bazı velilerin kerametleri zikredilmiştir. Kuran-ı Kerim’de anlatılan kıssalardan biri de Hazret-i Süleyman’ın Sebe Melikesi olan Belkıs’ı İslamiyet’e davet etmesidir. Hazret-i Süleyman, Belkıs’ın tahtının Sebe (Yemen) ülkesinden kendi yanına (Filistin’e) getirtilmesini istedi, orada bulunan bir veliyullah göz açıp kapamaya tahtı Hazret-i Süleyman’ın yanına getirdi. Ayet-i Celilede şöyle buyrulmaktadır.
^قَالَ يَا أَيُّهَا المَلؤُا أَيُّكُمْ يَأْتِينِي بِعَرْشِهَا قَبْلَ أَنْ يَأْتُونِي مُسْلِمِينَ ^ قَالَ عِفْريتٌ مِنَ الْجِنِّ أَنَا آتِيكَ بِهِ قَبْلَ أَنْ تَقُومَ مِنْ مَقَامِكَ وَإِنِّي عَلَيْهِ لَقَوِيٌّ أَمِينٌ ^ قَالَ الَّذِي عِنْدَهُ عِلْمٌ مِنَ الْكِتَابِ أَنَا آتِيكَ بِهِ قَبْلَ أَنْ يَرْتَدَّ إِلَيْكَ طَرْفُكَ فَلَمَّا رَآهُ مُسْتَقِرًّا عِنْدَهُ قَالَ هَذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّي لِيَبْلُوَنِي أَأَشْكُرُ أَمْ أَكْفُرُ وَمَنْ شَكَرَ فَإِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِهِ وَمَنْ كَفَرَ فَإِنَّ رَبِّي غَنِيٌّ كَرِيمٌ^
“Hazret-i Süleyman (a.s) dedi ki “Ey ulular! Onlar (Belkıs ve kavmi) teslimiyet gösterip, bana gelmeden önce hanginiz o melikenin tahtını bana getirebilir? Cinlerden bir ifrit; “Sen makamından kalkmadan ben onu sana getiririm, gerçekten ben bu işe gücü yeten güvenilir bir kimseyim.” dedi. Kitaptan (yani Allah (c.c) tarafından verilmiş) bir ilmi olan kimse ise “Gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm” dedi. Süleyman tahtı yanıbaşında görünce “Bu, şükür mü edeceğim yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak üzere rabbimin göstermiş olduğu bir lütuftur. Kim şükrederse kendisi için şükretmiş olur, nankörlük eden de bilsinki Allah (c.c) rabbim zengindir ve çok kerem sahibidir.”
Sahabeler eliyle de kerametler zuhur etmiştir. Hazret-i Ömer, Medine’de hutbe okurken o sıralarda İran’ın fethi ile görevlendirilen komutanlardan Ebû Sâre’ye “Ey Ebû Sâre dağa çıkın” diye seslendi. Ebû Sâre ve ordusu Hazret-i Ömer yanlarından emrediyor zannettiler ve hemen konakladıkları yamaçtan dağa doğru çıktılar. Bulundukları yerden aşağıya baktıklarında ise etraflarının tamamen düşmanlar tarafından sarılmış olduğun gördüler. İran üzerindeki İslam ordusu Hazret-i Ömer’in bu kerameti ile kurtuldu.
Cemadât dediğimiz taşlar ve ağaçlar gibi cansız varlıklar da peygamberimiz (s.a.v) efendimizin nurundan nur, sevgisinden sevgi aldılar. Bunun içindir ki Allahrasulü Medine’ye geldiğinde Mescid-i Nebevî’yi bina ettirdi ve kendi de burada çalıştı. Neticede burası namazgah haline gelince hutbe okunması için bir hurma kütüğü getirildi. Allahrasulü birkaç cumada bu kütüğe yaslanarak hutbe okudu. Sahabeler sayıca artınca “Yâ Rasulullah bir minber yapalım, hutbenizi bunun üzerinde irad edin ki sizleri daha yakinen müşahade edelim ve sesinizi duyabilelim” dediler. Peygamberimizin kabulü ile üç basamaklı bir minber yapıldı. Allahrasulü minbere ilk çıktığında hurma kütüğü feryad u figân etti, sabiler gibi inleyip ağlamaya başladı. Allahrasulü kütüğe neden ağladığını sordu, kütük “Yâ Rasulullah senden uzak kaldığım için ağlıyorum. Hutbe okurken bana yaslanıyordun da bundan zevk duyuyordum, tat alıyordum, şimdi benden ayrıldın, muzdarip oldum.” dedi. Peygamberimiz (s.a.v) efendimiz buyurdular ki “Sana dua edeyim, cennette taze meyve veren bir ağaç olasın ve müminler de senin meyve ve yapraklarından istifade etsin, şimdi sakin ol!” Bunun üzerine hurma kütüğünün iniltisi kesilidi ve peygamberimizin emri ile altına gömüldü.
Velilerin Allahrasulü ile çok yakın bağları vardır. Ona aşk ve muhabbetle bağlıdırlar. Gönül yolu, sevgi, aşk ve cezbe ile devamlı olarak Allahrasulü ile irtibat halindedir. Bu bağ ile veliler Allah (c.c) ile de irtibat kurmaktadırlar.
Allah-u zü’l-Celâl velilere tecellî eder. Böylelikle o veli çevresine, Ümmet-i Muhammed’e rahmet olarak yaşar. O velinin devri bir rahmet-i ilâhî olur.
^وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ^
“Biz seni ancak alemlere rahmet olasın diye gönderdik.” İlâhî hitabı Hazret-i Muhammed (s.a.v)’e vâris olan evliyâlara şâmildir ve veliler de alemlere rahmettir. Ulemâ-i hakîki olan evliyalar peygamberlerin varisçisidirler. Nitekim peygamberimiz (s.a.v) efendimiz bir hadisinde şöyle buyurmaktadır; “Peygamberler ne dinar ve ne de dirhem miras bırakırlar fakat onların mirası ilimdir. Alimler peygamberlerin varisçileridir.” Cüz külle tabidir. Peygamberimiz (s.a.v) efendimizden gelen aşk, muhabbet ve sevgi velilere intikal eder o da böylece rahmet-i ilâhî olur.
Şimdi, sofuluk yoluna bağlananlar mürşitlerine sadakat ve samimiyetle inanmalı ve gönüllerini onlara bağlamalıdırlar. Sofular ancak bu şekilde feyiz ve bereket alırlar ve kemale ererler. Allah-u zü’l-Celâl şöyle buyurmaktadır;
^مَنْ يُطِعْ الرَّسُولَ فَقَدْ أَطَاعَ اللَّهَ^
“Rasule itaat eden Allah’a itaat etmiştir.”
^إِنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ إِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللَّهَ^
“(Ey Muhammed!) sana biat edenler ancak Allah (c.c)’a biat etmiştir.”
Ehlullaha itaat etmek Allahrasulüne itaat etmektir. O’na itaat ise Allah (c.c)’a itaattir. Bir veliyullaha bağlanmak ona biat etmek Allahrasulüne dolayısı ile Allah’a biat etmektir. Onları sevmek Allah (c.c)’ı sevmektir. Şüphesiz kişi sevdiği ile beraber haşr u neşr olacaktır. Peygamberimiz (s.a.v) efendimiz; “Yaptığını yapmasa da kişi sevdiği ile beraberdir.” buyurmaktadır.
Velilerin yoluna ittiba etmek, onların ardı sıra gitmek ve onların yaşantılarına özenmek kişiyi ehlullahın cemaatine dahil eder. Nitekim peygamberimiz (s.a.v) efendimiz; Kim bir topluluğa benzerse o da onlardandır.” buyurmaktadır.
Bizler Kuran ve Sünnet’e tabi olacağız, Allah (c.c)’a ve Rasulüne itaat edeceğiz. Emr-i ilâhî ne ise onları icra edeceğiz, Allahrasulünün sünnetini yaşayıp, yaşatacağız. Allahrasulü şöyle buyurmuştur; “Benim sünnetimden yüz çeviren benden değildir.”
Allah-u zü’l-Celâl ehl-i imanı, ehl-i dalâletin kötülüklerinden korusun.
Ehl-i iman, hidayet yolu üzerindedir. Allah (c.c)’ın ismi anıldığında kalpleri titrer ve ayetleri okunduğunda imanları artar. Ehl-i dalâlet ise Allah’ın ismi anıldığında ve onun ayetleri okunduğunda bunlardan lezzet alamaz. Kalplerine bir sıkıntı dolar da onları imanın nurundan alıkoyar. Allah (c.c), dalâlet ehlinin kalplerini mühürlemiştir.
^خَتَمَ اللَّهُ عَلَى قُلُوبِهِمْ وَعَلَى سَمْعِهِمْ وَعَلَى أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ^
“Allah (c.c) (ehl-i küfrün ve dalâletin) kalplerini mühürlemiştir. Onların kulaklarında ve gözlerinde hakkı anlamalarını engelleyici perdeler bulunmaktadır ve onlar için büyük bir azap vardır.”

Bizler imanımızı koruyalım, kollaştıralım, sadakat ile İslamiyet’i yaşamaya ve yaşatmaya gayret edelim.
Allah-u zü’l-Celâl hepinizden ve hepimizden razı olsun. (Amin)

Kaynak:

Tasavvuf Tarikatlar ve Silsileleri 1.Cilt S.111

(c) Ustaoğlu Kitabevi

Copyright © Seyyid Muhammed Efendi Hz. Sohbetleri Tüm hakları saklıdır.

Kadiriye Tarikatının Anadoluya Gelişi ve Ehlullah Yolunun Çeşitli Halleri

Kadiriye Tarikatı’nın Anadolu’ya Gelişi ve Ehlullah Yolunun Çeşitli Halleri
3. Sohbet

Peygamberimiz (s.a.v) efendimizin nesli, Hazret-i Osman ve Hazret-i Ali döneminde başgösteren kargaşanlıklar ve dört halife dönemi akabinde kurulan Emevî ve Abbasî saltanatlarının baskı ve zulümleri neticesinde Maverâunnehir, İran, Türkistan ve daha başka yörelere hicret ettiler. H. 6 yy. M. 12 yy’da Irak bölgesi Moğollar tarafından işgal edilmiştir. Başta Bağdat ve çevresi olmak üzere o dönemde Moğol işgaline uğrayan tüm İslam beldelerinde büyük bir katliam yaşanmakta idi.

 Sultânu’l-Evliyâ olan Seyyid Abdülkadir Geylânî hazretlerinin halifesi Seyyid Muhammed el-Kadirî hazretlerinin çocukları ve torunları, yanlarında Abdülkadir Geylânî hazretlerinin torunları, Seyyid Muinuddin Hasan el-Çiştî’nin torunları ve daha başka seyyidler ve alimlerle birlikte bir kabile halinde Bağdat’tan Musul’un Sincar bölgesine oradan da aheste aheste Anadolu’la geldiler ve M. 1230’lu yılların sonlarında Kayseri şehrine yerleştirildiler. Bu dönemde Kayseri ve çevresinde Anadolu Selçuklu hükümdarı Sultan II Gıyâseddin Keyhüsrev hüküm sürmekte idi. Selçuklu yöneticilerinin büyük iltifatına ve saygısına mazhar olan Seyyid Muhammed el-Kadirî hazretlerinin torunları ve onlarla birlikte bulunan seyyidler, Kösedağ savaşı akabinde Moğalların Kayseri dahil tüm Anadolu’yu işgal etmeleri üzerine, Sultan II Gıyaseddin ve diğer yöneticiler tarafından o dönemde ormanlık bir arazi olan bugün ise Kayseri ili İncesu ilçesi Kızılöeren Kasabası havalisi içinde kalan Mamalar bölgesine yerleştirildi ve kendilerine Erciyes Dağı eteklerinde bulunan Hisarcık İlçesinden başlayarak, Çora Tuzluğu, Karpuz Sekisi arazisi, Kızılören Kasabası ve Sürtme köyünün tüm arazilerinin içinde bulunduğu bölge vakfedildi. Bu dönemde işgal altındaki her bölgede olduğu gibi Moğollar Selçuklu şehirlerinde büyük bir katliama giriştiler ve halkın elindeki tüm malları yağma ve talan ettiler. İşgal akabinde Antalya şehrine kaçan Selçuklu Sultanı II Gıyaseddin Moğollarla çok ağır şartlar barındıran bir antlaşma imzaladı. Sultan, bunun akabinde devletin başkenti olan Konya’ya geri dönebildi ise de Selçuklu devleti maruz kaldığı bu büyük yağma, talan ve darbelerin etkilerinden kurtulamadı ve dağılma sürecine girdi.
Kadiriyye Tarikatı, Anadolu’da ilk defa büyük dedemiz Seyyid Muhammed el-Kadirî es-Sincânî hazretlerinin çocukları ve torunları tarafından neşredildi. Kadirilik M. 1230’lu yılların sonlarında Anadolu’ya girmiştir. Dolayısı ile kadirilik Anadolu’ya ilk giren tarikatlardandır. Seyyid hazretlerinin nesli tarafından kurulan vakıflar, tekke ve zaviyeler yöre halkının manen ve maddeten ihyasında öncülük etmiştir. Kendi soyumuzu yani büyük dedemiz Seyyid Muhammed el-Kadirî ve onun neslini, Anadolu’ya ilk giren tasavvuf erbabı ile birlikte “Arşiv Belgeleri Işığında Anadolu’da Kadirilik ve Kadirî Tarikatı’nın Muhammediye Kolu” isimli eserimizde anlatmış idik. Bu kitaba dedelerimiz hakkında bize intikal eden kayıtlar ile çeşitli arşiv kaynaklarında mevcut Kadiriye Tarikatı’nın Muhammediye Kolu hakkındaki kayıtları derç ederek Kadiriyye tarikatının Anadolu’daki ilk neşrini ve bu tarikatın tarih içerisindeki gelişimini mufassalan açıklama gayretinde bulunduk. Ayrıca bu eserimize Pir Abdülkadir Geylânî hazretlerinin halifelerini, onun ruhaniyetinden feyz alanları da kaydettik. Kitabın bir bölümünü ise evlatlarına ve onların nesillerine ayırdık. Eserimizi arşiv belgeleri ve diğer önemli deliller ile kaynaklandırdık. Ayrıca Seyyid Muhammed el-Kadirî hazretlerinin torunlarına ve sonraki nesline ait türbeleri ve onlara ait tekkelerin kayıtlarını da derç ettik. Bu vesile ile de peygamberimiz (s.a.v) efendimizin neslinden gelen bu kadirî seyyid evliyâların harap bir vaziyette bulunan türbelerinin tadili ve ihyasına gayret sarfetmekteyiz. Tüm bu çabalarımız şu hakikatlere dayanmaktadır.
Kadiriyye Tarikatı’nın Anadolu’ya bu ilk gelişinden iki yüz yıl sonra aslen Mısırlı olan Eşrefzâde Abdullah Rumî hazretleri Hama’ya giderek Abdülkadir Geylânî hazretlerinin torununun torunundan hilafet aldı ve tarikatını İznik, Bursa ve çevre havâlide neşretti. Daha sonraları ise İstanbul’da İsmail Rumî, Kerkük’te Abdurrahman Halis Talabânî ve bunların halifeleri ve daha başka zevât Kadiriyye Tarikatı’nın neşri için gayret sarfetmiştir.
Kadirî tarikatı tüm tarikatların anası ve özüdür. Diğer tarikatlar Abdülkadir Geylânî hazretlerinin ırmağından feyz ve gıda alarak teşekkül etmiştir. Tüm veliler onun kanadının altında, ondan irşad oldular. Nitekim Seyyid Abdülkadir Geylânî hazretleri bir sözünde “Ayağım tüm velilerin omuzu üzerindedir.” buyurarak tüm velilerin üstünde bir makama nail olduğunu ifade etmektedir. Onun müritlerinden birisini bir yoldan geçerken başka tarikatlara mensup dervişlerinin onun yolunu kesmesi edebe aykırıdır. Çünkü onun şeyhi ve piri hocalar hocasıdır, seyyidi’l-evliyâdır. Yazdığımız bu eser ile de görülecektir ki tüm tarikatlar ve yollar Abdülkadir Geylânî hazretlerinin manevî denizine müntehidir.
Tüm tasavvuf erbabı ve yolları, basamak basamak, zincirin halkaları gibi birbirine bağlı ve bağlantılıdır. Şimdi, Allah (c.c)’a ulaşmak isteyen gönül ehli kimseler kendilerini rızây-ı ilâhiye yaklaştıracak bir mürşidi yani bir veliy-i kâmili vesile edindiler ve onun tevessülü ile Hakk Teâlâya niyazda bulundular. Nitekim Hazret-i Ömer döneminde Medine’ye rahmet yağmadı, bir kuraklık baş gösterdi. Sahâbeler Hazret-i Ömer’in etrafına toplandılar ve “Ey Ömer hayvanlar kuraklıktan ölmektedir, rahmet yağmıyor, rahmet duasına çıkalım; fakat bunun için bir vesile, vasıta gerekmektedir ne yapalım?” diyerek danıştılar. İçlerinden bir kısmı Hazret-i Abbas’ı işaret ederek “Abbas (r.a), Peygamberimiz (s.a.v) efendimizin en yakını, en samimi amcası olur. Onu vasıta edinelim.” dediler. Bunun üzerine Hazret-i Ömer (r.a) varıyor, Hazret-i Abbas (r.a)’ın eteğinden tutuyor. Onu vesile ve vasıta edinerek “Allah’ım peygamberini ve onun amcası ve yakını Abbas (r.a)’ı vasıta ve vesile ediniyoruz, sadakat ve samimiyetle onlarla sana tevessülde bulunuyoruz. Bizleri rahmetinle sula ve bolluk ver” diyerek rahmet duası yapıyor. Bu dua akabinde Medine’ye bol bol rahmet yağıyor. Bolluk ve bereket geliyor.
Aziz kardeşlerim. Evliyalar bizler için birer lütuftur. Onların bulundukları beldelere rahmet yağar. Oralarda büyük depremler ve felaketler meydana gelmez. Yıkım olmaz. Yeryüzünün sallanmasına ve deverân etmesine yeryüzünün kazıkları hükmündeki dağlar nasıl mani olmakta ise veliler de manen o beldenin teskininde dağlar hükmündedir. Ehlullahın bulunduğu beldenin ahalisi aç kalmaz. Allahdostlarını sık sık ziyarette bulunmak rahmet-i ilâhiye mazhar olmak demektir. Sağlıklarında kendilerini vefatlarında ise türbelerini ziyaret edenler ne niyet ile ziyarette bulunmuş ise niyetleri hasıl olur. Hasta ise şifa bulur. Dertli ise devalar bulur. Borçlu ise edalar bulur. Bizler de kayd-ı hayâtımızda Seyyid Muhammed el-Kadirî hazretlerinin torunlarının türbelerinde, Seyyid Muhammed bin Ali Omuzu Güçlü hazretlerinin ve Seyyid Ahmed Kumarî hazretlerinin türbelerinde rahmet dualarında bulunduk. Buraları her ziyaretimizde sayısız tecelliye ve berekete nâil olduk.
Peygamberimiz (s.a.v) efendimiz “Kim bir toplumu severse onlarla birlikte haşrolacaktır.” buyurmaktır. Peygamberimizi (s.a.v) efendimizin türbesini ziyaret etmek onu sağlığında ziyaret etmek gibidir. Kim peygamberi ziyaret ederse onun şefaatine mazhar olur. Peygamberimizin neslini ziyaret etmek peygamberimizi ziyaret etmek gibidir. Peygamberimizin neslini yani evlâd-ı rasulü seven cennete girecektir. Evlâd-ı rasulü seven şehit olarak ölür. Şehitler gibi yetmiş kişiye şefaat eder. Allahrasulünün neslini ve torunlarını sevmek vâciptir. Bir hadisi şerifte “Beni seven Hasan’ı ve Hüseyin’i, onların babasını ve annesini sevsin ki benimle kıyamet günü aynı derecede bulunabilsin.” buyrulmaktadır. Diğer bir hadis-i şerifte ise Ehl-i Beyti, peygamber torunlarını sevmemiz şu şekilde emredilmektedir. “Hasan ve Hüseyin’i ben seviyorum, rabbim de seviyor, siz de sevin. Hasan ve Hüseyin’i seven beni sevmiş onlara buğzeden bana buğzetmiştir.”
Ehl-i Beyte mensup velilerin türbelerini ziyaret ederken 700 istiğfar okunmalı sonra dua edilmelidir. Bu kapıda tüm dilekler kabul olur. Dualar reddolunmaz.
Ehlullah yolunda olan sofular, velilerin kabirlerinden irşad olurlar. Nitekim Nakşibendiyye tarikatının piri Muhammed Bahâeddin Nakşibend hazretleri, Abdülhâlık Gûcdüvânî hazretlerinin kabrine vardı, çok dualarda bulundu. Orada bir müddet uykuya daldı ve onun irşadı ile mürşit oldu. Beyazıt-ı Bestâmî hazretleri de Cafer-i Sâdık hazretlerinin türbesinden irşad olmuştur. Velilerin türbelerinden irşad olan zevât sayılamayacak kadar çoktur. Veliler Allahrasulüne oradan da Allah (c.c)’a uzanan bir zincirin halkalarıdır. Onlar hakikat ehli ile Allah (c.c) arasındaki bağdır. Kullar için Allah (c.c)’ın rızasına ulaştıracak bir vesile ve vasıtadır. Hacıların Mekke ve Medine’yi ziyaret etmesi, iki beyaz kumaşa sarılarak taştan mebnî bir yapının etrafını, kutsal Kabe’nin çevresini tavaf etmesi, peygamberlerin aziz hatıralarını yad ederek Safa ve Merve tepeleri arasında koşuşturmaları rızây-ı ilâhîye ulaşmada rabbimizin emri olan bir vesile ve vasıtadır. Peygamberimiz (s.a.v) efendimizin mübarek türbesini ziyaret etmek bir vesile ve vasıtadır. Pegamberimiz (s.a.v) şöyle buyurmaktadır; “Beni vefatımda ziyaret etmek, sağlığımda ziyaret etmek gibidir.” Şimdi bir veliyullahın türbesini ziyaret etmek sağlığında onu ziyaret etmek gibidir. Allah-u zü’l-Celâl, onları ziyaret etmek için atılan her adıma on sevaptan yediyüz sevab ve niyetlerdeki ihlasın derecesine göre sayılamayacak kadar çok sevaplar ihsan eder.

Allah-u zü’l-Celâl şöyle buyurmaktadır;
^مَنْ جَاءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ عَشْرُ أَمْثَالِهَ^
“Kim (Allah (c.c)’ın huzuruna) iyilikle gelirse ona getirdiğinin on katı vardır.”

Allah (c.c)’ın sevgisi enbiyalar ve evliyalar ile birliktedir. Onların çevresinde toparlanabilmek buyük bir ihsan ve yüce bir rütbeye erişmektir. Rabbimiz bizleri velilerin manevî himmetlerine ve peygamberlerin şefaatlerine kavuştursun, bu lütfu bizlere ihsan etsin.
Allah (c.c) hepimizden razı olsun. (Amin)

Kaynak:
Tasavvuf Tarikatlar ve Silsileleri 1.Cilt S.123
(c) Ustaoğlu Kitabevi
Copyright © Seyyid Muhammed Efendi Hz. Sohbetleri Tüm hakları saklıdır.

Velilerin çeşitli Halleri

Velilerin çeşitli Halleri
4. Sohbet
Allah-u zü’l-Celâl Habibi edibi olan Muhammed Mustafa (s.a.v) efendimize Cibrîl-i Emîn vasıtası ile ilk gönderdiği ayetler şunlardır;
^اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ ^ خَلَقَ الإِنسَانَ مِنْ عَلَقٍ ^ اقْرَأْ وَرَبُّكَ الأَكْرَمُ ^ الَّذِي عَلَّمَ بِالْقَلَمِ ^ عَلَّمَ الإِنسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ ^
“Yaratan rabbinin adı ile oku, o insanı bir pıhtıdan yaratmıştır. Oku, rabbin en büyük kerem sahibidir.
Kalemle yazmayı ve insana bilmediğini öğreten O’dur.”

Cibrîl-i Emîn, Hazret-i Peygamber (s.a.v) Hira dağında riyazette iken geldi ve onu üç defa kucaklayarak “Oku” dedi. Peygamberimiz “Ben okuma bilmem” dedi, Cibrîl-i Emîn üçüncü kucaklayışta yukarıdaki ayetleri peygamberimize tebliğ etti ve aktardı.

Tüm müslümanlar ilk inen ayetle birlikte okuma ve okutma ile emrolundular. Bizler de hayatımız boyunca okuma ve okutma gayreti içinde bulunduk. Rızây-ı ilâhîyi bulalım diye hayırlı vakitler geçirdik. Bu yolda çok hizmetkar olduk. Okuma ve okutma gayreti İslamiyetin emirlerinden bazılarını içinde barındırmaktadır. Allah-u zü’l-Celâl şöyle buyurmaktadır;
^مَا عَلَى الرَّسُولِ إِلا الْبَلاغُ^
“Peygamberin vazifesi ancak tebliğ etmektir.”
^وَمَا عَلَيْنَا إِلا الْبَلاغُ الْمُبِينُ^
“O elçiler, “Bizim vazifemiz ancak açık bir tebliğdir.” dediler.”
Peygamberler hakkı ve hakikati, Allah (c.c)’ın göndermiş olduğu nizamı insanlara en açık şekilde tebliğ etmekle birlikte onların kalplerine iman ve İslam nurunu yerleştirmek ve böylece dalaletten kurtarmak için hatırlatma ve nasihatlerde de bulunmakla yani tezkir ile de emrolunmuşlardır.
Aziz kardeşlerim.
Allahrasulü, insanların hidayete ulaşması ve kurtulması için bir beşerin tahammülünün üstünde gayret gösterdi, İslam’ı insanlara ulaştırmak için insan üstü bir emek sarfetti. Nebiler nebisi ümmmetinin kurtuluşu için her türlü sıkıntılara gönül hoşluğu ile tahammül etmiştir. Allah-u zü’l-Celâl şöyle buyurmaktadır;
^لَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ أَلا يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ ^
“(Rasulüm) Onlar iman etmiyorlar diye neredeyse kendine kıyacaksın.”
Peygamberimiz (s.a.v) efendimiz ümmetinin sıhhati ve selameti için, bütün insanlığın ve beşeriyetin affı için, ümmetinin cehennem ateşini görmemesi ve cehenneme girmemesi için geceleri sabahlara kadar namaz kılar, dualar ederdi. Neticede mübarek topukları şişti. İbadet ederken ayağının birini hafifletir. ibadetini bir müddet diğeri üzerinde sürdürür sonra da diğer ayağı üzerine yüklenir öbür ayağını dinlendirirdi. Bu halde iken Allah-u zü’l-Celâl kemâl-i merhameti ve hikmeti ile rasulüne hitap ederek;
^طه ^مَا أَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لِتَشْقَى ^ إِلا تَذْكِرَةً لِمَنْ يَخْشَى^
“Habibim, edibim bas ayaklarını yere, Kuran’ı meşakkat mihnet versin, sana külfet yük olsun diye göndermedik illâki Allah’tan korkanlara tebliğ edesin, bunu dinleyenlere, kabul edenlere anlatasın diye gönderdik.” buyurmuşlardır.
Enbiyaların akabinde onların yerine vekil ve vâris olarak evliyâlar zuhur ettiler. “Alimler peygamberlerin variscileridir.” Esas vâris olanlar evliyâullahtır, Allah (c.c)’a yakın olanlardır. Evliyaullah, insanoğluna İslamiyeti ulaştırmak için çok yollar katetti, çok sıkıntılar çekti. Tasavvuf yoluyla velayet (velilik) mertebesine ulaşan kulların elinde kerametler zuhur etmiştir. Peygamberlerin mucizeleri velilerin kerametleri haktır. Her nebinin yanında onu destekleyen ve onun tabileri arasında bulunan veliler var idi. Yalnız Hazret-i Muhammed’e bahşedilen, O’na ikram edilen veliler geçmiş nebilere ve rasüllere ikram edilen velilerden daha çok ve Allah (c.c)’a daha yakındırlar. “Ümmetimim alimleri Benî İsrail’in peygamberleri gibidir” buyrulması Ümmet-i Muhammed içindeki velilerin, geçmiş ümmetlerin velileri üzerine olan faziletine ve üstünlüğüne işaret etmektedir.
Veliler hayatları boyunca çok sıkıntı ve çileler çekmişlerdir. Önce nefislerini terbiye etmek için çok gayret sarf ettiler, sonra da halkın eziyetine tahammül gösterdiler. Tarih boyunca düşmanların eziyetleri ve zulmünlerinden kaçarak nice beldelere hicret ettiler. Belalara sabır ve tahammül gösterdiler.
Hazret-i Muhammed (s.a.v) ilk önce yaratıldı ve bütün varlıklar onun nurundan halkedildi. O beşeriyetin tahdid ve tayin edemeyeceği bir zaman ve zeminde kulluk vazifesini ifa etti. Tüm kainat ve beşeriyet onun yüzü suyu hürmetine yaratıldı. Bir hadis-i kudsî’de Allah-u zü’l-Celâl “Seni yaratmamış olsaydım hiçbirşey yaratmazdım, seni kendim için kainatı da senin için halkettim.” buyurarak Hazret-i Muhammed’in üstünlüğü ortaya koymaktadır.
Şan ve şeref, Allah (c.c)’a kullukta aranmalıdır. Allah’a kul olmak, iman ve inanç içerisinde bir hayat sürmek mükafatların en büyüğü, hediyelerin en sonsuzudur. Bir kimse iman ile fanî dünyadan göçer ise o insanların en şereflilerindendir. Bu ulvî nimetlerden birisi de Ümmet-i Muhammed’den olabilmek, Peygamberimiz (s.a.v) efendimizin şefaatine nail olabilmektir. Cennete girme ve cemâlullahı seyredebilme ancak iman ile mümkündür. Allah-u zü’l-Celâl şöyle buyurmaktadır;
^وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَاضِرَةٌ ^إِلَى ربِّهَا نَاظِرةٌ ^
“Yüzler vardır ki, o gün ışıl ışıl parlayacak ve rabblerini seyredeceklerdir.”
Allah (c.c), mümin kullarına cennette cemâlini göstermeyi vaat etmiştir. Cennet ebedî bir yaşamdır ve büyük bir nimettir, cemâlullahı görebilmek ise bundan çok daha yüce bir ihsan ve fazilettir. Tüm bu nimetlerin ve ölümsüz bir hayatın teminatı, saadet dini olan İslamiyettir.
Peyder pey ve aheste aheste kaleme aldığımız ve velilerin hayatlarını incelediğimiz bu eser ile de görülecektir ki Allah’ın halifesi ve peygamberlerin vâriscisi olan veliler tasavvuf ve zikir ile meşgul olmuşlar ve “Kişi sevdiği ile beraberdir.” hadisi şerifinde ifade edildiği üzere dünyevî ve uhrevî birçok tecelliye ve nimete nâil olmuşlardır. Zira tasavvuf Allah-u zü’l-Celâl’i çok sevme üzerine bina edilmiştir. Kişi sevdiğini çok zikreder. Öyleyse bir müminin Allah (c.c)’ı gece ve gündüz çok zikretmeli ve Allah’ın habibi olan Muhammed (s.a.v) efendimize çok salât-ı şerife getirmelidir.

Biz acizâne telifimiz olan bu eserle münhasıran evliyaların hayatlarını, onlara ihsan olunan türlü nimetleri, onların kerametlerini ve yollarını ulaşabildiğimiz yere kadar ulaşarak kayıt altına almak istedik. Tüm bu gayretler rızây-ı ilâhiyeyi bulabilmek, Allah (c.c)’ın habibi olan Muhammed (s.a.v)’in şefaatine nail, evliyaların himmetlerine mazhar olabilmek için sarfedilmiştir. Allah (c.c) yapılan bu gayretleri makbul ve rızâsına muvaffak eylesin. (amin)

Kaynak:
Tasavvuf Tarikatlar ve Silsileleri 1.Cilt S.130
(c) Ustaoğlu Kitabevi

Copyright © Seyyid Muhammed Efendi Hz. Sohbetleri Tüm hakları saklıdır.

 

Sahih inanç ve ehl-i Küfrün Dalaleti

Sahih inanç ve ehl-i Küfrün Dalaleti
5. Sohbet

Hazret-i Adem (a.s)’ın nesli, kabileler halinde tarih içerisinde birbirlerinden uzaklaştılar. Allah-u zü’l-Celâl her kavme ve kabileye ilâhî nizamının hatırlatılması, tevhit ve ibadet yolunun öğretilmesi için peygamberler ve peygamberlerin varisçileri olan veliler ve alimler gönderdi. Hazret-i Muhammed’in devrine kadar çok peygamberler geldi ki bunların sayısını ancak Allah-u zü’l-Celâl bilir. Tüm peygamberler kendi toplumuna, ümmetine kendilerine vahyedilen tevhidi ve tabi’ oldukları şeriatı tebliğ ettiler. Onlara iman edenler hidayete kavuştular. Şimdi tüm peygamberler aynı dini yani Allah dinini, İslam dinini tebliğ etmişlerdir. Cenâb-ı Hakk;
^إِنَّ الدِّينَ عِنْدَ اللَّهِ الإسْلامُ ^
“Şüphesiz Allah nezdinden din İslamdır.” buyurmaktadır.

İslamiyet’i kabul edenler tüm peygamberlerin dinini kabul etmiş, İslamiyet’e karşı çıkanlar da tüm peygamberlerin dinine karşı çıkmış olmaktadırlar. Yeryüzüne tek bir din gönderilmiştir, bu din İslam dinidir. Hazret-i Muhammed Mustafa (s.a.v) Efendimiz, Hâtemu’l-Enbiyâ ve’l-Murselîn’dir. Peygamberlerin sonuncusudur. Ahir zaman peygamberidir. Bütün ümmetlere, insanlığın hepsine peygamber olarak tayin edildi. Allah-u zü’l-Celâl şöyle buyurmaktadır;
^وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلا كَافَّةً لِلنَّاسِ بَشِيرًا وَنَذِيرًا وَلَكِنَّ أَكْثَرَ الناسِ لا يَعْلَمُونَ^
“(Ey Muhammed) Biz seni bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.”

Allah (c.c)’a inananlar, onun varlığı ve birliğini tastik edenler ancak İslamiyet’in getirdiği inancı ve itikadı kabul ettikleri ve Hazret-i Muhammed’i son peygamber olarak tasdik ettikleri takdirde mümin ve müslüman olmaktadırlar. Yani “Lâilâhe illallah Muhammedurrasûlullah” diyerek ikrar edip ve Hazret-i Muhammed’in getirdiklerini bilâ noksan ve lâ ziyâde (eksisiz ve artısız) kabul edenler ehl-i imandır. Bu çizginin haricinde kalanlar ise ehl-i dalalet ve ehl-i küfür olarak nitelenmektedir. Tüm bunlar yanında peygamberlerin tebliğlerinin ulaşamadığı bir yerde bir insan arz u semavâta bakarak aklı ile bu kainatın bir sahibinin olduğuna inanabilir, Allah (c.c)’ın varlığını kabul edebilir onu bulabilir. Aklın müellefiyeti vardır. Bu mükellefiyeti hakkı ile ifa edenler ehl-i imandandır yani cennetliktir.
Hazret-i Adem (a.s)’dan, ahir zaman peygamberi ekmelu’t-tahiyyât Hazret-i Muhammed Mustafa (s.a.v) efenmizin zamanına kadar gelen peygamberler çok çeşitli isnat ve iftiralara maruz kaldılar.
Hıristiyanlar, teslis inancı ile küfre girdiler. Ekânumu’s-Selâse inancı ile tek bir ilah olan Allah-u zül-Celâl’i baba, oğul ve Ruhu’l-Kuds olmak üzere üç parçaya böldüler. Bir yandan “Bu üç uknum tek bir ilahın yansımasıdır” dediler diğer yandan da Hazret-i Meryem oğlu İsa (a.s)’ı ilah olarak kabul ettiler. Allah-u zü’l-Celâl onların kafir olduklarını Kuran-ı Kerim’de şu şekilde beyan etmektedir.
^لَقَدْ كَفَرَ الَّذِينَ قَالُوا إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْمَسِيحُ ابْنُ مَرْيَمَ^
“Şüphesiz Allah, Meryem oğlu Mesih’tir” diyenler andolsun ki kafir olmuşlardır.”
^لَقَدْ كَفَرَ الَّذِينَ قَالُوا إِنَّ اللَّهَ ثَالِثُ ثَلاثَةٍ وَمَا مِنْ إِلَهٍ إِلا إِلَهٌ وَاحِدٌ وَإِنْ لَمْ يَنتَهُوا عَمَّا يَقُولُونَ لَيَمَسَّنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ^
“Andolsun, “Allah üçün üçüncüsüdür” diyenler kafir olmuşlardır.

Halbuki tek bir ilahtan başka ilah yoktur. Eğer onlar dedikleri bu sözlerden vazgeçmezlerse elbette ol kafirlere acı bir azap isabet edecektir.”
Hıristiyanların Allah (c.c)’a ve Rasulü olan İsa (a.s)’a attıkları iftiralara karşı Allah-u zü’l-Celâl şu açıklamayı ortaya koymaktadır.
^مَا الْمَسِيحُ ابْنُ مَرْيَمَ إِلا رَسُولٌ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلُ وَأُمُّهُ صِدِّيقَةٌ كَانَا يَأْكُلانِ الطَّعَامَ انظُرْ كَيْفَ نُبَيِّنُ لهُمُ الآيَاتِ ثُمَّ انظُرْ أَنَّى يُؤْفَكُونَ^
“Meryem oğlu Mesih ancak bir rasuldür. Ondan önce birçok rasüller gelip geçmiştir. Annesi de çok doğru bir kadındı. Her ikisi de yemek yerlerdi. Şimdi bak ayetlerimizi nasıl açıklıyoruz da onlar bu hakikatlerden nasıl yüz çeviriyorlar.”

Hıristiyanlar gibi Yahudiler de kimi din adamlarını ve peygamberleri ilahlaştırdılar. Allah-u zü’l-Celâl yahudilerin inançlarını şu şekilde açıklamaktadır;
^وَقَالَتْ الْيَهُودُ عُزَيْرٌ ابْنُ اللَّهِ وَقَالَتْ النَّصَارَى الْمَسِيحُ ابْنُ اللَّهِ ذَلِكَ قَوْلُهُمْ بِأَفْوَاهِهِمْ يُضَاهِئُونَ قَوْلَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ قَبْلُ قَاتَلَهُمْ اللَّهُ أَنَّى يُؤْفَكُونَ^
“Yahudiler, “Uzeyr (a.s) Allah (c.c)’ın oğludur” dediler. Hıristiyanlar da “Mesih (İsa) Allah’ın oğludur” dediler.

Bu onların ağızlarıyla geveledikleri sözlerdir. Sözlerini daha önce küfre girmiş kimselerin sözlerine benzetmektedirler. Allah onları kahretsin! Nasıl da (haktan batıla) döndürülmektedirler.”
Başka bir ayeti celilede şöyle buyrulmaktadır;
^اتَّخَذُوا أَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ أَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللَّهِ وَالْمَسِيحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَمَا أُمِرُوا إِلا لِيَعْبُدُوا إِلَهًا وَاحِدًا لا إِلَهَ إِلا هُوَ سُبْحَانَهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ^
“(Yahudiler) Allah (c.c)’ı bırakıp bilginlerini (hahamlarını); (hıristiyanlar) da rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih (İsa)’yı rabler edindiler. Halbuki onlar ancak tek bir ilaha kullukta bulunmakla emrolunmuşlardı. O’ndan başka ilah yoktur. Allah (c.c), kafirlerin ortak koştukları şeylerden beridir.”

Hıristiyan ve Yahudilerin yanında Mecusiler, Dehrîler, Sabiiler, Putperestler ve daha başka inançlara sahip diğer kafirler ve müşrikler’in Allah (c.c)’a ve onun temiz peygamberlerine yapmış oldukları iftiralar Kuran-ı Kerim tarafından bizlere nakledilmektedir.
^وَجَعَلُوا بَيْنَهُ وَبَيْنَ الْجِنَّةِ نَسَبًا^
“(O müşrikler) Allah (c.c) ile cinler arasında bir soy birliği uydurdular.”
^وَيَجْعَلُونَ لِلَّهِ الْبَنَاتِ سُبْحَانَهُ^
“O müşrikler Allah (c.c)’a kız çocuklar izafe etmektedirler.”

Bizler, bütün peygamberi ve onların getirdiklerini, onlara inen kitap ve suhufları kabul eder, tasdik eder ve böylece inanırız. Tevrat Musa’ya, Zebur Davut’a, İncil İsa’ya nâzil oldu, peygamberlerin bazılarına suhuflar indirildi. Bu ilahî eserlerin içlerine hükümler ve nasihatler vaz’ edildi, böylelikle insanlara hidayet yolu gösterildi. Neticede peygamberimiz (s.a.v) efendimizin devri geldi. Hazret-i Muhammed (s.a.v) son peygamber olarak, tüm insanlara gönderildi. Kuran-ı Kerim ayet ayet nazil olmuştur. Kuran, İçinde Allah (c.c)’ın nizamını açıklayan ve insanları dalaletten kurtaran hükümler barındırmakta ve kendisinden önce inen tüm kitapları ve suhufları nesh etmektedir yani onların hükümlerini geçersiz kılmaktadır. İslam kendisi haricindeki tüm inanç ve yolları nefyetmektedir. Her şey Kuran ile tekâmül etmektedir.
Peygamberimiz (s.a.v) efendimiz alemlere rahmet olarak gönderildi. Allah-u zü’l-Celâl şöyle buyurmaktadır;
^وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ^
“(Ey Muhammed) biz seni ancak alemlere rahmet olasın diye gönderdik.”

Hazret-i Muhammed (s.a.v)’in peygamber olarak tayin edildiği devrede Mekke ve çevresinde putlar dikiliydi. Müşrikler, onlara Lat, Uzza gibi çeşitli isimler vermekte ve tapınmaktaydılar. Putları Allah’a yaklaşmada bir vesile ve vasıta olaraka görmekte ve onlara şefaatçiler olarak inanmaktaydılar. Allah-u zü’l-Celâl sapkın inançlı o kimselerin itikatlarından şu şekilde haber vermektedir;
^وَالَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ أَوْلِيَاءَ مَا نَعْبُدُهُمْ إِلا لِيُقَرِّبُونَا إِلَى اللَّهِ زُلْفَى^
“Allah (c.c)’ı bırakarak kendilerine bir takım dostlar (putlar) edinenler “Onlara bizi sadece Allah’a yaklaştırsınlar diye kulluk yapıyoruz” derler.”
^وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ مَا لا يَضُرُّهُمْ وَلا يَنْفَعُهُمْ وَيَقُولُونَ هَؤُلاءِ شُفَعَاؤُنَا عِنْدَ اللَّهِ^
“Onlar Allah (c.c)’ı bırakıp kendilerine ne zarar ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve “bunlar, Allah katında bizim şefaatçılarımızdır” diyorlar.”

Ehl-i küfrün bu şekil batıl inanç, ibadet ve adetleri yanında peygamberimiz (s.a.v) efendimizin tebliği neticesinde ilk dönemde İslam dinini kabul edenler oldu. İlk önce Hazret-i Hatice, Hazret-i Ebu Bekir, Hazret-i Ali, Hazret-i Zeyd bin Hâris iman etti. Daha sonraları ise Mekke’nin tepkisinden ve aşiretinin zulmünden çekinen kimseler peygamberimize gelerek gizlice müslüman oldular.
Hazret-i Ebu Bekir vasıtası ile birçok kimse iman etmiştir. Hazret-i Bilal (r.a) da Hazret-i Ebu Bekir vasıtası ile iman edenlerdendir. Hazret-i Bilal (r.a), Ümeyye bin Halef isminde anûd, zâlim bir müşrikin kölesiydi. Bu zalim kişi Bilal-i Habeşî’nin iman ettiğini duyunca onu yanına getirtip “Ey Bilal, sen tevhit dinine girmişsin, Hazret-i Muhammed’i peygamber olarak kabul eylemişsin, bunlar doğru mu?” diyor. Bilal-i Habeşî “Doğrudur” diyor, imanını gizlemiyor. O zalim kimse, Mekke’nin hararet ve sıcaklıktan kavrulduğu bir saatte Hazret-i Bilal (r.a)’ı kızgın kumlar üzerine yatırtıryor. Avanesine işkence yapmalarını söylüyor. Hazret-i Bilal (r.a)’a vuruldukça o “Ahad Ahad” yani “Allah birdir, birdir” diyor. O zalim kimseler mühlet vermeksizin dövüyorlar. Hatta üzerine ağır taşlar koyarak zulümlerine devam ediyorlar. Hazret-i Ebu Bekir Sıddîk o çevreden geçerken Hazret-i Bilal’in feryadını işitiyor, ağlıyor. Gizli bir vakit Hazret-i Bilal’in yanına varıp “Ey Bilal, bu küfrün zulmü karşısında sen imanını gizle, ne derlerse peki de. Zahiren ikrar et. İmanına zarar gelmez” diyor. Bir müddet Bilal-i Habeşî imanını gizliyor ama aşkullah, muhabbetullah onu haline bırakmıyor. Zira Aşk, öyle bir dert ki geldiği zaman her şeyi siler süpürür, kaynayan çömlek içinde tanelerin barınamadığı gibi âşıkın içindeki bütün dert aşikar olur. Hazret-i Bilal (r.a), aşkullah galebe çalınca gene Allah demeye başlıyor. Bilal-i Habeşî’ye yapılan işkenceler ve onun feryatları çevrede çok tesir yapıyor. Hazret-i Bilal’in bu vaziyetine Hazret-i Ebu Bekir çok ağlıyor. Neticede Hazret-i Ebu Bekir o zalim kimseye, çok bir para ve beyaz bir köle vererek Hazret-i Bilal (r.a)’ı kurtarıyor.
Hazret-i Bilal (r.a) Allah-u zü’l-Celâl’e o kadar kurbiyet, yakınlık kazanıyor, kesbediyor ki ezan okuduğu zaman semanın melekleri de çûşa geliyor, miraçta dahi Allahrasulü Hazret-i Bilal’in ayakkabısının, takunyalarının takırtısını duyuyor. Bu dereceye nasıl nail oldun diye sorduğun da ise “Olaki ben abdest aldıktan sonra iki rekat namaz kılarım, belki bu vesile olmuştur.” cevabını alıyor.
Melekler dahi Hazret-i Bilal (r.a)’a gıbta etmişlerdir. Çünkü ihlas, samimiyet ve sadakatla yapılan ameller, Allah (c.c) katında çok sevgili ve makbuldür. Kul “Allah” dediği zaman semavâtın ve arzın sevgisine, onların diline ve lisanına tercüman olur. Canlı ve cansız her ne var ise Allah (c.c)’ı zikretmektedir. Yerler ve gökler de lisan-ı hal ile daima zikretmektedir. Allah-u zü’l-Celâl şöyle buyurmaktadır;
^يُسَبِّحُ لَهُ مَا فِي السَّمَاواتِ وَالأَرضِ^
“Göklerde ve yerde olanların hepsi, Allah (c.c)’ı tesbih etmektedirler.”

Müslümanlar Mekke ahâlisinden birçok zulüm ve eziyet çektiler. İçlerinde şehit olanlar da oldu. Neticede müminler çeşitli yerlere hicret etmeye başladılar. Allahrasulü (s.a.v) de risaletin onüçüncü senesi Hazret-i Ebu Bekir Sıddîk ile birlikte Medine’ye hicret ettiler. Hicret gecesi Allahrasulü (s.a.v) yatağına Hazret-i Ali (k.v)’yi yatırdı. Üzerindeki emanetleri ona teslim ederek, Hazret-i Ebu Bekir ile birlikte yola çıktılar. Birçok mihnet, meşakkat ve imtihan akabinde Medine havalisinden Kuba köyüne geldiler. Orada bir müddet misafir kaldılar. Hazret-i Ali (k.v) emanetleri yerli yerince teslim etti. Üç gün sonra gizlenerek ve saklanarak hicret etti. Geceleri gitti, gündüzleri saklandı. Neticede Kuba’da peygamberimiz ile buluştu.
O gün Allahrasulü Hazret-i Ali (k.v)’nin hal u vaziyetine baktı, aşağıdan yukarı bir süzdüğünde gördü ki diz kapağından aşağısı bütün yara bere içerisinde kanamaktadır. Hazret-i Ali (k.v) hicret ederken papuçları parçalanmış, yalın ayak geceleri yol almış, her yeri kan revân olmuştur. Peygamberimiz (s.a.v) efendimiz bu durumu görünce çok ağladı.
Hicret akabinde Allahrasulü Medine’de cami cemaat oluşturdu. Çok zorluklar ve eziyetler çekildi. Kısa bir müddet zarfında İslamiyet çok çeşitli beldelerde yayılarak güçlendi.

Kaynak:
Tasavvuf Tarikatlar ve Silsileleri 1.Cilt S.136
(c) Ustaoğlu Kitabevi

Copyright © Seyyid Muhammed Efendi Hz. Sohbetleri Tüm hakları saklıdır.

Münafıkların Hilesi ve Mescid-i Dırâr

Münafıkların Hilesi ve Mescid-i Dırâr
5. Sohbet ikinci Bölüm

Medine’de Ebu Âmir isminde bir ruhban, peygamberimiz (s.a.v) efendimize haset ederek Uhut harbinde karşı cephede yer aldı, ehl-i küfür ile beraber İslam’a karşı geldi, Huneyn’de küfür ordusu ile birlikte İslam ordusuna karşı çıktı, savaşta mağlup olup kaçarken “Ey Muhammed bir gün senin karşına çıkacağım” diyerek Şam’a geldi. Şam’da İslam’a karşı ve peygamberin ordusunun mağlubiyeti için silah ve asker temin etti. Bu arada Medine’de imanı zayıf olanlara ve zahiren müslüman olup kalben iman etmeyen münafıklara haber gönderip, onlara akıl vererek “Siz Medine’de bir mescit yapın, içine silah dolduralım. Bize inananlarla birlikte bir teşkilat kuralım, burada yakın yerde Allahrasulü’nün ordusuna ve müslümanlara musallat olalım, peygambere suikast düzenleyelim, onlar arasına ferden fert, terfirak düşürelim ve onları dağıtalım.” diyerek hileler hazırladı.

 

İşte münafıklar böyle bir niyetle bir mescit yaptılar. Peygamberimiz (s.a.v) efendimiz binbir telaş içerisinde Tebuk harbine hazırlanırken, geldiler ve “Yâ Rasulullah siz bu sefere gitmeden önce şu mescidimizde imam olun, bir namaz kılın ve kıldırın biz de cemaat olalım.” dediler. Allahrasulü de bunlara “Peki” demek isterken Allah-u zü’l-Celâl münafıkların içlerindeki kötü niyetleri peygamberimize bildiriyor. “Sakın! kalkıp onların peşine gitme.” buyuruyor. Bunun üzerine Allahrasulü “Savaştan gelince yapalım, Tebuk dönüşünde, o zaman cemaat oluşur, biz de imam oluruz” diyor ve onları tatlılık ile def’ ediyor. Tebuk dönüşünde bu münafıklar toplanarak geliyorlar “Hani yâ rasulullah sözün var idi. Böyle böyle konuşmuş idin.” diyorlar. Rasulüllah (s.a.v) “sizin içiniz dışınızla bir değildir.” buyuruyor. İşte münafıkların hilesi ile yapılan ve Mescid-i Dırar denilen o mescid peygamberimizin emri ve sahabelerin eliyle bâhusus Hazret-i Ali (k.v) eliyle yıktırılıyor. Münafıklar her dönemde İslamın birliğini ve bütünlüğünü bozmak için çok gayret ettiler.

Aziz kardeşlerim, sadık sofularım.
Sizler münafıkların güler yüzüne bakmayın, onların içindeki kötü niyetleri göz önüne alın, incelemeden tetkik etmeden, her şeyinizi onlara teslim etmeyin. Onların ardınca gitmeyin ve sözleri peşine düşmeyin. Bizim yolumuz Kuran ve sünnet yoludur, ehl-i beyt yoludur. Allah-u zü’l-Celâl bazı hadiseleri bazısının içinde gizlemiştir. Leyle-i Kadir, senenin içinde gizlidir. Evliyaullah, kullar arasında gizlidir. Allah (c.c) Kıyametin hangi gün içinde kopacağını saklamış ve gizlemiştir. Sizlere karşı başka yerlerden bazı sözler söylenebilir. Onların niyetlerinin ne dereceye kadar doğru olduğunu yahut olmadığını Kuran’ın ve sünnetin ölçüsü ile ölçeceksiniz. Eğer bu ölçüler içerisinde ise öylelikle kabul edeceksiniz.
Kafirlerin ve münafıkların peygamberler arasında tafdil yapıyoruz diye tefrik yaptıkları gibi bir ve bütün olan ehlullah cemaatini de parçalamak isteyenler “Falanca veliyullah gavstır, kutuptur falanca mevkidedir.” diyerek mübtedî olan müritlerin ve dervişlerin dalaletine sebep olmaktadırlar. Bunlar aldatıcı olabilir. Allah-u zü’l-Celâl velilerini gizli tutmuştur. Bir Hadis-i Kudsî’de Allah (c.c) şöyle buyurmaktadır; “Veliler kubbemin altındadır ki onları benden başkası bilmez.
Şimdi Peygamberlerin mucizeleri, velilerin kerametleri vardır. Allah’a dost olanlar dünyan malı ve metaına sevgi beslemezler, kendilerini hırsa kaptırmazlar. “Bizler hakiki dervişleriz, gavs ve kutubuz” diyenlere bakıyorsun, bu sözleri ile servetlerine servet katıyorlar, başkalarının da servetlerini toparlıyorlar. Sofular Kuran ve sünnet yolunda ilerlerler, peygamberimiz (s.a.v)’in yaşadığı gibi yaşamaya gayret sarfederler. Peygamberimiz bir hadisinde Medine’ye çevrenin zulmünden kaçarak buraya sığınan bir cemaat geldi. Açık çıplak üstleri başları perişan halleri vardı. Giyecek elbiseleri, yatacak yerleri yoktu. Hazret-i Ali (k.v) bunları karşıladı “Ne istiyorsunuz?” diye sordu. “İşte halimizi görüyorsun, altımıza serecek, üstümüze giyecek bir şeyiniz yok mu?” dediler. Hazret-i Ali (k.v) bunları aldı götürdü, evinde olanları bunlara verdi. Hazret-i Fatıma eve geldiğinde gördü ki ev bomboş, hiçbirşey kalmamış, Hazret-i Ali (k.v) evdeki her şeyi fakir fukaraya dağıtmış, hatta yatacak bir şey dahi bırakmamıştır. O geceyi bir post üzerinde geçiren Hazret-i Fatıma validemiz, sabahleyin halini Peygamberimiz (s.a.v) efendimize arzedince Allahrasulü; “Yâ Fatıma kızım, bu halde olan fakirler Hazret-i Musa (a.s)’ya da gelmişlerdi de o evindeki eşyalarını onlara dağıtmış ve ailesi ile birlikte kumun üstünde yatmışlardı. Hiç değilse sen bir post üstünde yatmışsın.” buyurarak nasihatte bulundular.

Aziz kardeşlerim, canım sofularım.
Sizler her şeyinizi Allah (c.c) için paylaşacaksınız. Birbirinizi çok seveceksiniz. Peygamberimizin ve sahabelerin yaşantılarından hisse alacaksınız. Onlar gibi yaşama gayretinde bulunacaksınız. Sizleri can u gönülden sevgi, sadakat ve muhabbetle seviyorum. Ehl-i imana dualar ediyorum. Beşeriyetin saadeti için dualar ediyorum. Müslümanların başına gelen bu çileler çekilecek, her zorluk ve zulüm sabır ve gayret ile aşılacaktır. Ayet-i Celilede “(Ey Müminler) Geçmiş ümmetlerin başına gelenler sizlerin de başına gelmedikçe cennete gireceğinizi mi zannetmektesiniz.” buyrulmaktadır. Şüphesiz bizden önceki ehl-i imanın çektiği meşakkatler bizlerin de başına gelecektir.
Allah-u zü’l-Celâl âhir âkibetimizi hayreylesin. (Amin)

Kaynak:
Tasavvuf Tarikatlar ve Silsileleri 1.Cilt
(c) Ustaoğlu Kitabevi

Copyright © Seyyid Muhammed Efendi Hz. Sohbetleri Tüm hakları saklıdır.

İmanın Lezzeti ve Müslümanlara yapılan Eziyetler

 

Allah-u zü’l-Celâl vardır, birdir, şeriki ve neziri yoktur, muhâlefetu’l-lilhavâdis’tir. Habbibi edibini kendine dost olarak yarattı, sâir enbiyaları da ona dost kendine peygamber olarak gönderdi. Hadis-i şerifte “Âlimler, peygamberlerin varisçileridir.” buyrulmaktadır. Peygamberlerden şefaat, evliyalardan himmet istenir. Veliler himmet eder. Ahirete irtihal eden velilerin dahi hayatta olanlara himmetleri ulaşır. Himmet, veliler tarafından dert ve belalara müptela olan kullara yapılan manevî bir yardımdır. Kul ehl-i imandan ve ihlasiyet sahibi sofulardan ise velilerin himmeti her nerede olursa olsun ona ulaşır.

Kul bir kere ihlasiyet ile “Yâ rabbi” diyerek niyazda bulunursa Allah-u zü’l-Celâl yetmiş defa kulun niyazına “Buyur ya kulum, bana olan yalvarışlarını kabul eyledim. Seni mahcubiyetten, saadet kapısına getirdim.” diyerek karşılık verir. Kulun her ihlaslı yakarışı Allah-u zü’l-Celâl katında yetmiş defa “Buyur ya kulum ne istersin” diye karşılık bulur. Kul Allah’a yönelirse Allah-u zü’l-Celâl, o kula yetmiş kapıdan merhameti ve rahmeti ile tecellî eder. Allah-u zü’l-Celâl şöyle buyurmaktadır;
^إِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ وَالْعَمَلُ الصَّالِحُ يَرْفَعُهُ^
“Temiz sözler, tevhit, dualar ve zikirler Allah’a ulaşır.” Allah (c.c), buna karşılık verir. Böylece kul, Allah (c.c) ile sohbet etmiş olur.
Hazret-i Musa, imanı kavmine tebliğ etmek istedi de firavun onun mağlup edilmesi için karşısına sihirbazlar çıkardı. Hazret-i Musa da elindeki asayı onlara karşı mucize olarak kullanmaktaydı. Hazret-i Musa ile sihirbazlar karşı karşıya geldi. Sihirbazlar Hazreti Musa’nın önüne geçmek istemediler ve “Ey Musa, sen mi önce atacaksın yoksa biz mi?” diye sordular. Allah-u zü’l-Celâl bir peygamberin önüne geçmek istemediklerinden dolayı o sihirbazlara iman nasip etmiştir. Sihirbazların bu teklifi Allah (c.c) katında Hazret-i Musa’ya hürmet sayıldı. Hazret-i Musa’yı kendi üzerlerine tercih ettiler. Bundan dolayı sihirbazlara iman nasip oldu. Ebedî hayatları yani ahiretleri kurtuldu. Hazret-i Musa, sihirbazlara “Siz atın.” dedi. Onlar atınca, insanların gözlerini büyülediler ve onları korkuttular. Büyük bir sihir gösterdiler. Bunun üzerine Allah-u zü’l-Celâl “Ey Musa, asanı yere bırak.” diyerek vahyetti. Hazret-i Musa’nın asası devâsâ bir ejderhaya dönüştü ve sihirbazların oyunlarını bozdu, sihirlerini yuttu. Onların yaptıkları dağıldı, gerçekler ortaya çıktı. Firavun ve kavmi yenildi ve küçük düştü. Sihirbazlar, secdeye kapanarak iman getirdiler. “Alemlerin rabbine, Musa ve Harun’un rabbine iman ettik” dediler. Firavun bunların iman ettiğini duyunca “Sizler benden korkmazmısınız, el ve ayaklarını keserek idam ettiğim, ağaçların budaklarına cesetlerini astığım insanları görmediniz mi? Benim idaremden izin almadan hareket edenlere yaptığım işkencelerden ibret almadınız mı? Sizleri de onlar gibi yapacağım, benden korkmuyor musunuz? dedi. O zaman sihirbazlar;
^ قَالُوا لاَ ضَيْرَ إِنَّا إِلَى رَبِّنَا مُنْقَلِبُونَ ^
“Biz iman etmişiz. Senin zulmünden artık korkmaz olduk. Şüphesiz rabbimize döneceğiz.” cevabını verdiler.
İmanın verdiği lezzet ve aşk, kişiye her türlü işkence ve eziyette tahammül gücü verir. Din uğrunda çekilen her türlü çile onların gönlünde ve nazarında hoştur, Allah (c.c)’a yaklaşmaya bir vesile ve vasıtadır.
Hazret-i Ebu Bekir Sıddîk (r.a) geceleri gezer idi. Bir gece Bilal-i Habeşî (r.a)’ın yattığı yere uğradı. Hazret-i Bilal (r.a), Ümeyye ibn-i Halef isminde bir zâlimin kölesi idi. Hazret-i Ebu Bekir “Ey Bilal” dedi. “Gel, iman et, gaflette dalalette kalma. Biliyorsun ben senin zararını istemedik bir insanım. Seni yanlış yola iletmem, yıllarca bu ülkede beraber yaşadık. Gel, imanı ve islamiyeti kabul eyle, ahiretini kurtar, dünya hayatı geçicidir.” dedi. Hazret-i Bilal (r.a) yattığı yerin penceresinden seslendi; “Eşhedüellâ ilâhe illallah ve eşhedü enne muhammeden abduhu ve rasulühu” Bilal-i Habeşî iman getirdi, kelime-i şehâdeti ikrar etti. Yalnız o yıllar zulüm devriydi. Mü’minlere zulüm ediliyordu. Hazret-i Ebu Bekir-i Sıddık; “Sakın, Ey Bilal, sakın ki ben müslüman oldum deme, imanını islamiyetini açıklama, mümin olduğunu kimseye söyleme dedi. Fakat Bilal-i Habeşi’ye Aşkullah tecellî etmiş idi. Bu sebeple “Ahad, Ahad, Allah birdir, başkası fanidir” demeye başladı. Allah birdir demek o dönem için her yeri sarmış bulunan putları ve cahiliye inançlarını reddediyorum, kabul etmiyorum demektir. O devirde Mekke’nin uzak ve yakın çevresinde sayısız putlar vardı. Her aşiretin, kabilenin hatta aile ve fertlerin birçok istek ve dileklerini karşıladığına ve onları koruduğuna inanılan putlar var idi ki kaynaklarda belirtildiğine göre sadece Kabe ve çevresinde 360 put dikiliydi. Müşrikler giderler onlara tapınırlar ve onlar vasıtası ile Allah’a ulaştıklarını zannederlerdi. Hazret-i Bilal (r.a)’ın “Ahad Ahad” diye feryadını Ümeyye ibn-i Halef denilen o muannid, münkir işitince Hazret-i Bilal (r.a)’ı çağırdı. “Ya Bilal sen iman etmişsin öyle mi? Nasıl iman edersin, hele hele ben duymadan İslamiyeti nasıl kabul edersin” diyerek avanesine Hazret-i Bilal’e işkence ve eziyet yapmalarını söyledi. O’na vurdukça vurdular, bütün vücudunu kan revan ettiler. Günün belli saatlerinde işkence yapıyorlar, sopa atıyorlar, sonra da kaldırıyorlardı. Boğazına ip takıp çocuklar vasıtası ile mahalle aralarında dolandırıyorlardı. Hatta bazı sıcak günlerde ve saatlerde ehl-i küfür, o ateş gibi yanan kaynamış kumların üzerine Hazret-i Bilal’i yatırıyordu. Çıplak vücudu üzerine de ağır taşlar koyuyorlardı. Daha bunlar gibi nice işkencelere maruz bırakıyorlardı. O zalim insan çeşitli işkenceler yapıyor, yaptırıyordu. Bilal-i Habeşî tüm bu zulümler altında “Ahad Ahad” diyerek Allah (c.c)’a olan aşkını ve bağlılığını haykırıyor, sabrediyordu.
Bu mevzuyu anlatırken kutsal hacc yolculuğu esnasında vuku bulan zuhurâtlardan ve karşılaştığım kimi olaylardan bazı hususları nakletmek istiyoruam. Bizler görevli olarak karayolu ile hacıları Arabistan’a götürmekteydik. Altı otobüs hacı ve bunlara mihmandarlık yapan altı hoca kardeşimiz var idi. Müftülük bizlere yaşca daha ekmel olduğumuzdan olsa gerek genç hocalarımız üzerine kontrol görevi vermiş ve oraya götürecek şoför kardeşlerimiz üzerinde de yetki tanımış idi. Sevgi , aşk ve muhabbetle gidiyorduk, sorun da yok idi. Fakat Musul’a varmadan önce bizleri bir hastalık kapladı. “Allah Allah, Yâ Rabbi bu mübarek yol bize nasip olmayacak mı? Bu dert nedir?” diye niyazda bulunuyorduk. Saatler geçtikçe hararet ve bulantım artıyordu. Ateşim hat safhaya çıkmış idi ki Musul’a ulaştık. Kafile olarak orada mola verdik. Burada namazlar kılınacak, ihtiyaçlar temin edilecekti. Yunus peygamberin türbesi orada imiş, sordum, içeri girdim.
Yunus (a.s) çileler çekmiş bir peygamberdir. Allah (c.c)’ın dinini tebliğ etti de kavmi söz duymadı. Her ne yaptı ise bir türlü hakikati kabul ettiremedi. Neticede kavminden ayrılıp giderken “Ey kavim, beni dinlemediniz, şimdi sizlere belalar musallat olacaktır. Üç gün içerisinde helak olursunuz. İlk gün beyaz bir bulut gelir, ikinci gün siyah bir bulut Musul’u kaplar üçüncü gün ise ateş rengi bir bulut tüm Musul üzerine ateş yağdırır, semavâtın ve arzın gazabı üzerinize akar. İşte Allah (c.c), söz dinlemedik bir kavmi böylece helak eder. Zira sizlere çok rica ettim, tebliğ ettim bir türlü anlamadınız. Her türlü sorunu ve zorluğu çıkarttınız. İçinizden zalimlerle birlikte onların peşinden giden temiz niyetli olanlarınızı da helak eden bir azap gelecektir ve azâb-ı ilâhî ayırt etmeksizin tüm bu toplumu helak edecektir.” buyurarak kavmini tenzir etti ve oradan ayrıldı. Allah (c.c)’ın gazabı zalimlerle birlikte onların ardı sıra giden herkese isabet eder. Nitekim Ayet-i Celile’de;
^وَاتَّقُوا فِتْنَةً لا تُصِيبَنَّ الَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَاصَّةً وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ^
“Fitneden yani haksızlık, zulüm ve huzursuzluktan sakının, zâlimlerin sizler üzerine tahakkümüne ve sizleri yönlendirmesine izin vermeyin. Eğer zalimlerin peşine takılır ve onlar ardınca giderseniz, Allah (c.c)’ın gazabı sadece zalimlere değil sizlere de isabet eder.” buyrulmaktadır.
Yunus (a.s)’ın haber verdiği hususlar birbir meydana gelmeye başlayınca şehrin ileri gelenleri aralarında meşveret yaparak “Ey Musul halkı haydi buradan çıkalım, Yunus (a.s)’ın haber verdiği bela gelip çatacak, burada depremler meydana gelecek, bu belde yere batacak, sema da içinde barındırdığı gazabını üzerimize dökecektir. Allah (c.c) yeri ve göğü bizleri helak etmeye sebep kılacaktır” dediler. Çocuklarını, ihtiyarlarını, koyunlarını, kuzunlarını, sığırlarını, davarlarını hep aldılar ve Musul’un kenarına çıktılar. “Ya rabbi Yunus gitti ise sen hazırsın, bizi bağışla” diye dualar ettiler, çok yalvardılar, ağlaştılar. Bu dualar akabinde Allah-u zü’l-Celâl’in hikmeti zuhur etti. Tüm kavimler içinde sadece Yunus (a.s)’ın kavmi kurtuldu. Eğer Allah (c.c)’ın kulları sadakatla bir kere “Yâ Rabbi” derse Allah (c.c) yetmiş defa “Buyur ya kulum, duanı kabul edeyim” diyerek karşılık verir. Musul halkının yalvarışı o ilâhî gazabı def u ref’ etti. Allah-u zü’l-Celâl şöyle buyurmaktadır;
“(Kendilerini helak ettiğimiz) beldeler keşke iman etselerdi de selamet yoluna çıksalardı. İman etmelerinin faydalarını görselerdi (fakat hepsi helak oldu) ancak Yunus (a.s)’un kavmi müstesna, onlar iman edince kendilerine dünya hayatındaki rüsvaylık azabını kaldırdık ve onları belli bir müddet nimetlerimizden faydalandırdık.”
Yunus (a.s)’ın türbesinde idim. Aşkullah ve muhabbetullah gayreti geldi. Bir taraftan da ağlıyordum. “Ya rabbi, bu Yunus (a.s)’ın hürmetine, sevdiğin kullar hürmetine, bana bu yolda engel çıkarıp da beni buralarda koyma. Habibinin ravzasını senin beytini ziyaret edeyim.” diyerek dualar ettim. Bu yolculuk Hacca ilk ziyaret, ilk gidişim. Orada kalmışım, bir saat mi yarım saat mi, seslendiler “hocam kalkın, herkes hazırlanıyor” dediler. Kalktım ki vücuduma bir hafiflik gelmiş, o dert, o sıkıntı, onların birisi kalmamış, Allah Allah genç dinç olmuşum, kendimi yokluyorum ki hastalık üzerimden dökülmüş hayret ettim. Kalktık abdest tazeledik namazımızı kıldık. Hareket ettik.
Bağdat’a vardık. Önce Musay-ı Kazım’ın Camisi’ne vardık. Caminin halısını, kilimi toplamışlar, cemaat geliyor, kabri ziyaret ediyor, çıkıp gidiyor. Dışarıda uzun boylu camii çevresine halk toplanmış, yatıyor kalkıyor. Niçin caminin iç kısmı böyle perişan da dış kısmında bu kadar halk, kadın erkek oturuyor, yatıyor duruyor?” diye sordum. Oranın idarecilerinden biri “sen kimsin” dedi. “İmam” “İmam Efendi” dedi. “Bunlar Şia’dır. Bunlar namaz kılmaz ve cemaatlaşmazlar?” “Ne yaparlar?” “-irerler, türbeyi öperler, çıkarlar dışında yatarlar.” Evet, Musa-i Kazım’ın camisinin halıları, kilimleri toplanıp bir tarafa kayılmış, burada namaz kılınmıyor. Ben o toplumu orada gördüğümden dolayı Şia kesiminin günahlarını sevaplarını Allah’a havale ediyorum, aleyhlerinde ve lehlerinde bir şey demeyeceğim, yalnız oradaki durumu görünce çok acıdım, üzüldüm. Onlara da acıdım üzüldüm. İslam birdir.
^إِنَّ الدِّينَ عِنْدَ اللَّهِ الإسْلامُ ^
“Allah’ın indinde din İslam dinidir.”
^وَمَنْ يَبْتَغِ غَيْرَ الإسْلامِ دِينًا فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْهُ وَهُوَ فِي الآخِرَةِ مِنْ الْخَاسِرِينَ^
“İslam dininden başka bir din yoktur. Kim İslam’dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden böyle bir din asla kabul edilmeyecek ve o, ahirette ziyana, zarara uğrayanlardan olacaktır.”
İslam dininden başka bir din olmadığı için, İslamiyetin dışında kalanlar ehl-i küfürdür. Tek din İslam dinidir. İslam dininin şartları vardır ki bunlar beş noktada özetlenmektedir. Bu şartların ilki Amentüye iman etmektir. İkincisi ise namaz kılmaktır. Allah-u zü’l-Celâl şöyle buyurmaktadır;
^فَإِنْ تَابُوا وَأَقَامُوا الصَّلاةَ وَءاتَوُا الزَّكَاةَ فَخَلُّوا سَبِيلَهُمْ إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ ^
“İnsanlar iman eder, namazlarını kılar ve zekatlarını verirlerse işte o zaman onlara özgürlük tanıyın, yollarını serbest bırakın. Şüphesiz Allah çok bağışlayan ve esirgeyendir.”
Namazsız insanlar, Allah’ın yurdunda, yuvasında, malında serbest gezemezler. Niçin? çünkü şart gelince meşrut icra edilir. Müslümanım diyene namaz kılma mecburiyeti vardır.
Musây-ı Kâzım camiindeki görevli “bunlar namaz kılmaz, çevrede böyle dolaşırlar” dedi. Bu ifadenin ağırlığı karşısında ben bir şeye hüküm veremedim. Nerede kalacaksınız? Caminin içi boş, halısı yok kilimi yok, dışarıda halk yatıyor, herkes yatıyor. Camiinin avlusunda kumluk var kadınlar ve erkekler orada yatıyor. “Burada olmaz” dedik oradan ayrıldık.
Allah-u zü’l-Celâl nasip etti. Gavsu’l-Azam, Seyyid-i Evliya olan pirimiz Abdülkadir Geylani’nin camisine vardık, nasip oldu. Erkenden vardık. İkindi vakti Kardeşlere dedim ki “bir gün burada kalalım. Yarın kuşluk zamanı kalkalım acele etmeyelim.” Hoca efendiler de söz duydu. Kaldık. Karınca kaderince pirimin seyidimin türbesinin dibinde o geceyi geçirdik. Çok hikmetler ve himmetler zuhur etti. Pirin türbesinde yüce bir tecellîye mazhar olduk. Sabah geç vakit hazırlandık, hareket ettik, kerbelâ’ya vardık. Kerbelâ’da Hazret-i Hüseyin’nin türbesinin ve camisinin çevresine indik, camiye vardık. Hikmet-i rabbanî, sen zannediyorsun ki burası halı kilim döşeli fevcen fevc cemaatlar namaz kılar. Fakat öyle değil caminin bir tarafında küçük bir cemaat var, Sünnîler imiş, oranın çevresine halıları kilimleri toplamışlar, geri kalan kalabalık türbe ve çevresinde ağlaşıyor kimileri de camii ve çevresinde toparlanıyor. Gözetledim, baktım, araştırdım sordum Şia’nın namaz kılmayan bir kesimi orada da var. Hikmet-i rabbani ve lütf-u ilâhî tecellî etti, Hazret-i Hüseyin’in türbesinin dibinde dualar okuduk. Akşam üzeri hareket ettik.
Bu kıssaları bir meseleye değinmek için anlatmaya çalıştım. Nasip oldu, Beytullah’a vardık. Hacıların tüm pasaportları bizde duruyordu. Onları bir torbanın içinde yanımızda taşıyorduk. Bunları zayi olmasın, kayıp olmasın diye Diyanet’in oradaki teşkilatına teslim edeceğiz. Çantayı omuzuma aldım. Bulunduğumuz yerden elli yüz adım ayrılmıştım ki kalbimi ve aklımı bir düşünce sarıverdi. Bilal-i Habeşî’yi sıcak kumlara yatırıp üzerine ağır taşlar koydukları, onun “Allah Allah” diye feryadı gönlüme düşüverdi. “Ya rabbi, Hazret-i Bilâl (r.a)’ı bu sıcak kumlara yatırıp üzerine taş koydular. Olmaz ise ben de bu lezzetten bir parça tadayım” dedim. Ayağımdaki papuçlarımı, çoraplarımı çıkarttım. Yalın ayak pasaportları teslim edeceğim yere kadar gitmeye niyet ettim. Kuma bir bastım ki, Allah Allah, ateşe basmış gibi hissediyorsun. Bir ayağımı kaldırdım öbür ayağımı bastım, tahammül edecek bir hal yoktur. Geri ayaklarımı giyecek oldum. Bu sefer nefsime “dur nefis, sen Anadolu’da çok yedin içtin, Bilal’in sıcak kumlara yatırılıp sopalar yediğini duydun okudun ise de hiç böyle acıları görmedin” diyerek onu kınadım. Ayaklarım iddia etti. Bizde iddia ettik. Basa basa, hoplaya zıplaya gidiyordum. Yanımda arkadaşlarım vardı. “Hoca Efendi sen aklını mı kaçırdın bu halin nedir? diyorlardı. Çünkü yere basmak mümkün değil. Ayaklarım üzerine iyice basıp duramıyorum. Hopluyorum, hoplayı hoplayı basıyorum. Varacağım yere kadar nefsime fırsat vermedim. Vardım. Oradaki idareciler de beni görünce gülüştüler. Tabi bu hoş olmadı ama bizim aklımıza böyle düştü. Gönlümüze Bilal-i Habeşî’nin çektiği eziyetten hissedar olmak düştü. Pasaportları teslim ettikten sonra ayaklarımızı giydik, kaldığımız yere geri döndük. Bir müddet sonra ayaklarımın altı kavladı. Derileri soyuldu. Birçok günler üzerlerine basamaz olduk.
İşte Bilal-i Habeşî böyle sıcak kumda yatırılıyordu, dövülüyordu, üzerine ağır taşlar konuluyor, boğazına ipler takılarak sokaklarda dolandırılıyor idi. Ebu Bekir Sıddık o çevreden Allahrasulüne giderken, her ne zaman oradan geçse Hazret-i Bilal (r.a)’ın sesini işitirdi. Bir gün Bilal-i Habeşî’ye yakinen yaklaştı “Ey Bilal, sen dinini gizle, sopa yeme, bu hale ben dayanamaz oldum, senin feryadından bu yoldan yolumu değiştireceğim, yapma” diye yalvardı. “Peki, iyi” dedi Bilal-i Habeşî. Birkaç gün durdu ise de yine eskisi gibi “Allah bir, Ahad Ahad” demeye başladı. Ebu Bekir Sıddık, Bilal-i Habeşî’yi yakaladı “Ya Bilal, hani bana söz vermiş idin. Niye unuttun? insanoğlunun sözünde durma mecburiyeti vardır. Ahdinde vefa edecektin, imanını gizleyecektin” diye söyledi. Hazret-i Bilal şöyle cevap verdi “Vallahi aşkullah gelince Ey EbûBekir sopanın acısını, ateşin acısını, toprağın hararetini duymuyorum, hiç bu acıları duymuyorum, yalnız aşkullah beni yakıyor, Allah (c.c)’a yaklaştırıyor.” dedi. Hazret-i Ebu Bekir, Bilal-i Habeşî’nin bu halini Allahrasulü’ne haber verdi. Allahrasulü buyurdular ki; “Ey Ebu Bekir git Bilal’i satın al, her neye alırsan yarı hissesi bana, diğer yarısı sana olsun.” Hazret-i Ebu Bekir vardı. O zalim adamcağız ile pazarlığa girişti. Neticede şu kadar çok bir paraya ve iman etmedik beyaz bir köleye karşın Hazret-i Bilal-i Habeşî’yi satın aldı. O zalim çevresindekilere dedi ki “Ebû Bekir ne kadar ahmak bir adamdır. Hem parasını aldım hem de beyaz bir köle sahibi oldum” fakat o zalim, bir müminin hayatının diğer müminler nezdinde her şeyden daha kıymetli olduğunu anlayamadı. Hazret-i Ebu Bekir Allahrasulü’nün yanına vardı. Allahrasulü “ne verdin, ücreti taksim ettin mi?” buyurdular. Hazret-i Ebu Bekir “Ya Rasulüllah, ben bunu sana köle olarak veremeyeceğim, sen beni köle olarak kabul eyle, her neyim var ise senindir” diyerek niyazda bulundu ve Allahrasulü’nden özür diledi. Hazret-i Ebu Bekir o dehşet ve telaş içerisinde peygamberimize taksimatta hisse verdirmedi. Kendisinin köle olarak kabul edilmesini rica etti.
Allah-u zü’l-Celâl’in hikmetleri vardır. Kul çilesiz olmuyor, bizim çok yalvarmamız, çok dualarda bulunmamız gerekmektedir. Allah-u zü’l-Celâl şöyle buyurmaktadır;
^وَقَالَ رَبُّكُمْ ادْعُونِي أَسْتَجِبْ لَكُمْ إِنَّ الَّذِينَ يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِي سَيَدْخُلُونَ جَهَنَّمَ دَاخِرِينَ^
“Rabbiniz şöyle buyurur; Bana dua edin, kabul edeyim. Çünkü bana ibadeti bırakıp büyüklük taslayanlar aşağılanarak cehenneme gireceklerdir. ”
Allah (c.c)’a yönelen kul bir kere “Ya Rabbi” dese, yetmiş kere “Buyur ya kulum” diye her yönden hitâb-ı ilâhî gelir. Allah-u zü’l-Celâl’e çok yalvaracağız. Sofular Allah (c.c)’a çokça niyazda bulunan kullardır. Sofu ile oturmak Allah ile oturmaktır yani Allah (c.c)’ın tecellisi, affı, mağfireti ve merhameti ile birlikte, beraberlikte bulunmaktır.

Ey kardeşlerim ben size derim ki “sofu olun.” Zira “Sofu ol” demek “Allah’ı çok zikredin, oturduğunuz yerde, kalktığınız yerde, gezdiğiniz yerde, Allah’ı çok anın, onun ismini dilden gönülden bırakmayın.” demektir.
Yolumuz Kadirî yoludur. Abdülkadir Geylanî hazretleri seyyid-i evliyâdır. En büyük kapı bu kapıdır. Bütün veliler bu kapıdan çıkış yaptılar ve bu kapıdan irşad oldular.
Allah-u zü’l-Celâl hepinize ve hepimize merhameti ve rahmeti ile muamele eylesin. (Amin)

Kaynak:

Tasavvuf Tarikatlar ve Silsileleri 1.Cilt

Ehullahın türbelerini Ziyaret Etmek ve Seyyid Omuzu Güçlü Hazretleri

ehullahın türbelerini Ziyaret Etmek ve Seyyid Omuzu Güçlü Hazretleri
7. Sohbet

 

 ^إِنَّا أَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ^
 “(Rasulüm) kuşkusuz biz sana kevseri verdik.”

“Kevser” birçok mana ile tefsir edilmektedir. Kevser ile işaret edilen Kuran-ı Kerim’dir. Yani ayetin manası “Ey Muhamed (s.a.v), biz sana Kevser’i verdik yani her ne kadar suyu taşınırsa taşınsın asla eksilme göstermeyen, bitme ve tükenme bilmeyen sonsuz bir umman olan Kuran-ı Kerim’i sana parça parça, ayet ayet bir tertil üzere inzal ettik.” demektir. Allah-u zü’l-Celâl şöyle buyurmaktadır;
 ^وَلَوْ أَنَّمَا فِي الأَرْضِ مِنْ شَجَرَةٍ أَقْلامٌ وَالْبَحْرُ يَمُدُّهُ مِنْ بَعْدِهِ سَبْعَةُ أَبْحُرٍ مَا نَفِدَتْ كَلِمَاتُ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ^
“Şayet yer yüzündeki ağaçlar kalem, deniz de arkasından yedi deniz katılarak (mürekkep olsa) yine de Allah’ın sözleri tükenmezdir. Şüphesiz Allah azizdir, hikmet sahibidir.”
Bu ayet-i celîlenin bir manası da şu şekildedir; “Ey Muhammed (s.a.v), biz sana Kevser’i verdik yani sana büyük bir lütuf ve çok bir nesil verdik. Salih bir ümmet ve seçilmiş dostlar ihsan ettik. Enbiyaların nesilleri gibi evliyalar verdik. Sana binlerce, yüzbinlerce veliler hibe ettik.”

Peygamberimiz (s.a.v) efendimizin neslinden gelen velilerden birisi de Muhammed bin Ali omuzugüçlü hazretleridir. Peygamberimizin neslinden gelen bir veli ile birlikte, onun mescidinde cuma namazını eda etmek Medine’de Hazret-i Muhammed (s.a.v) efendimizin yanında namaz kılmak gibidir. O kadar ecr u sevaba nail olmaktır.
Peygamberimizin neslinden gelen bu zat çok çileler çekerek zaman içerisinde buraya yerleşmiş, etrafına yüzlerce dervişi toplayarak zikir meclisleri tertip etmiştir. Allah (c.c)’ın rızası ile meşgul olmuştur. Tekkesi vakfının mahsullerinden bir kısmını Harameyn-i şerifin fakirlerine taşımıştır. Yüzyıllar boyunca tüm bu hizmetleri gören Seyyid Muhammed el-Kadirî hazretlerinin neslinden gelen, Abdülkadir Geylânî hazretlerinin ve Seyyid Muinuddin Hasan el-Ecmirî hazretlerinin torunlarından olan Muhammediyye kolunun sadât ve evliyalarının manevî dereceleri ve itibarları çok yüksektir. Evlâd-ı Rasul olan bu velilerin türbelerini ziyaret etmek manen peygamberimiz (s.a.v) efendimizi ziyaret etmek gibidir. Bu kadar sevaba nâil olmak demektir.
Sıkıntıya ve belalara düçar olanlar bu Allahdostlarını ziyaret etsinler. Onların yanında dua etsinler. Hasta olanlar bi iznillah şifa bulur. İhtiyacı olanların hacetleri hasıl olur. Bâhusus kardeşlerime şunları tavsiye ederim “Fırsat bulursanız gelin, biriniz imam olsun Cuma namazını Omuzugüçlü mescidinde kılın, üç kişi bir cemaat sayılır. Hem büyük bir ecir ve sevab alırsınız hem de bu evlad-ı rasulü ziyaret etmiş olursunuz. Böylelikle ahiretiniz ve dünyanız mamur olur. Sıkıntılarınız def olur, müşkülatınız hal olur.

Ne büyük mutluluk ki rabbim bizleri ahir ömrümüzde böyle bir veliyullahın kapısının hizmeti ile şereflendirdi. Burada geçirdiğimiz vakitler kayd-ı hayatımızda en büyük zevk ve sevinç duyduğum vakitlerdendir. Çeşitli vilayetlerde dinî hizmetlerde bulunduk, vaazlar ettik, cemaatin azlığını çokluğunu gördük ama buradaki lezzeti hiçbir yerde tadamadık, bu lezzet hiçbir yerde yoktur, çünkü bu kapı evlad-ı rasul kapısıdır. Nesl-i peygamber, vâris-i enbiyâ olan bir seyyidin, büyük bir veliyullahın dergahıdır. Şimdi sizler gelin, vakit vakit bu Allahdostunun türbesini ziyaret edin. Allah-u zü’l-Celâl lutuf kerem sahibidir.

Kaynak:
Tasavvuf Tarikatlar ve Silsileleri 1.Cilt
(c) Ustaoğlu Kitabevi

Copyright © Seyyid Muhammed Efendi Hz. Sohbetleri Tüm hakları saklıdır.

Sofuların Vazifeleri

Sofuların Vazifeleri
7. Sohbetin ikinci Bölümü

Allah-u zü’l-Celâl, Hazret-i Adem’i yarattı ve yeryüzüne indirerek onu halife ve peygamber kıldı.
Hazret-i Adem’in birçok çocukları dünyaya geldi.
Bu çocuklar arasına hasetlik girdi ve bir peygamber çocuğu iken Kabil, kardeşi Habil’i öldürdü.
Kabil’in hissesinde dalalet var imiş, o hidayet-i rabbanî’ye nâil olamadığından dolayı şeytanın vesvesesi ile kardeşini katletti.
Hazret-i Adem’in nesli devam edip geldi.
Bu nesilden yeryüzüne çeşitli peygamberler gönderildi.

Nuh (a.s) insanları İslama devam etti, yıllarca ve yıllarca çok hizmetler de bulundu. “Gelin iman edin, Allah birdir deyin, lailaheillallah deyin” diyerek çok uğraştı. Kuran-ı Kerim’in ifadesi ile 950 sene kavmi içerisinde ve Hadis-i Şerif’in ifadesi ile de 60 sene tufandan sonra olmak üzere toplam 1010 sene ömür sürdü. Fakat bu kadar yıl ömrün içerisinde çok az kimse iman etti. Neticede Hazret-i Nuh kendine inananları gemisine aldı, geri kalanlar ise yerin ve göğün gazabına uğradı. Yeryüzü patladı, içindeki suları dışarı çıkardı, semadaki bulutlar ise akarak yeryüzünü bir deniz haline getirdi. Hazret-i Nuh (a.s)’a inanmayanlar, İslamiyeti kabul etmeyenler bu deniz içerisinde boğularak helak oldular. Vakti saati gelince ilahî takdir böyle tecellî etti. Tarih içerisinde nice kavimler zuhur etti, Lut (as)’ın, Hud (a.s)’ın, Salih (a.s)’ın kavmi gibi nice topluluklar peygamberlerin sözlerini duyup da dinlemedikleri, hak ve hakikati kabul etmedikleri için helak oldular. Ehl-i küfür olan toplumlar, Hazret-i İbrahim (a.s)’ı ateşe attıkları gibi nice peygamberleri de cezalandırmak istediler.

Hazret-i Adem (a.s)’dan peygamberimizin zamanına kadar 124 bin yahut 224 bin peygamber gönderildi. Gelen peygamberlerin adedini ancak Allah-u zü’l-Celâl bilmektedir. Her asırda peygamber var idi. Bir asrın ne kadar yıl sürdüğünü, peygamberlere ait bir devrenin hangi müddetle değiştiğini Allah-u zü’l-Celâl bilir, tüm bu bilgiler bizden gizlenmiştir. Şimdi son noktayı peygamberimiz (s.a.v) koydu. Son mührü o bastı. Hazret-i Muhammed (s.a.v) “Hâtemu’l-Enbiyâ ve’l-Murselîn”dir yani peygamberlerin sonuncusudur. Risalet onun ile son buldu. O alemlere rahmet olarak gönderildi. Ondan sonra ise velilik şuyu’ buldu, veliler zuhur etti. Eski zamanlarda da veliler var idi; ancak onların içlerinde peygamberler bulunuyordu. Peygamberimiz (s.a.v) efendimizden sonra peygamber gelmeyeceği için peygamberlerin mirası velilere verildi. Allah-u zü’l-Celâl vakitleri geldikçe velileri ihdas edip çeşitli bölgelere göndermektedir. Alemdeki herşey belli bir müddet ve ölçü ile deverân etmektedir. Velilerin de Allah (c.c) tarafından takdir edilmiş nöbetleri vardır. Omuzugüçlü hazretlerinin türbesi ve dergahı yedi yüz yıla yakın gizli kalmıştı. Fakat onun vakti ve nöbeti geldiğinden Allah (c.c) bizleri onun etrafında toparladı. Onun himmet ve hidayeti ile dağlar ve taşlar ihya oldu. Müminlerin gönülleri aydınlandı. Ölü kalpler dirildi. Peygamberimiz alemlere rahmet olduğu gibi veliler de alemlere rahmettir. İşte Omzugüçlü hazretleri de bu velilerden birisidir. Bu da alemlere rahmettir. Bu veliyullah dağlar ve taşlar ile dostluk kurdu. Dağlar ve taşların da sesi vardır. Omuzugüçlü hazretleri çevresindeki cümle varlıklar ile zikir dostluğu, hayat dostluğu kurarak ebediyetle kıyamete kadar dağların ve taşların sevgisini kazandı. O sevgi şimdi bizlere ve gönüllere yansımaktadır. Allah (c.c)’a bağlı sofular gönüllerimize yansıyan bu sevgiyi başka beldelere taşıyacak ve oralarda yayacaktır.

Bu veliyullahın türbesini ziyaret edenler, onun manevî huzuruna çıkanlar hem gönül hem de beden şifası bulur. Ruhu dalalet ve sapkınlıktan kurtularak manevî bir şifaya kavuşur. Bizler de dedemiz olan Muhammed bin Ali Omuzugüçlü hazretlerinin yanında bekleyerek manen ve bedenen şifaya kavuştuk. Aylarca hastanelerde yatmış iken çok ağır belalar ve hastalıklar ile imtihan olmakta iken bu dedenin manevî huzurunda şifaya kavuştuk. Vücudumuza sıhhat geldi. Uzun boylu yollara gittik, bedenen çok yorucu işler yaptık ama Elhamdülillah şimdi dipdiri olduk.

Evliyaların kerametleri vardır. Onlar ölüleri diriltmektedirler. Onları ziyaret etmek bütün velilerin sevgi ve himmetine ulaşmak demektir. Bu kapıya gelenler velilerin himmet ve sevgilerini insanlara aktarmakla yükümlüdür. Nasibi olanlar alacak, nasibi olmayanlar almayacaktır; ama bizlerin görevi tebliğ etmektir. Nitekim peygamberin görevi de ancak açık bir şekilde kendilerine vahyolunanları insanlara tebliğ etmekti. Şimdi Sofuların gayret etme, tebliğ etme, ehlullahın yolunu aktarma ve anlatma, insanlara hakikatleri söyleme mecburiyetleri vardır.
Allah-u zü’l-Celâl hepinizden ve hepimizden razı olsun. (Amin)

Kaynak:
Tasavvuf Tarikatlar ve Silsileleri 1.Cilt
(c) Ustaoğlu Kitabevi

Copyright © Seyyid Muhammed Efendi Hz. Sohbetleri Tüm hakları saklıdır.

Hacı Bayram Veli Hazretleri İle Sultan Murat Gazi

Hacı Bayram Veli Hazretleri İle Sultan Murat Gazi
7. Sohbetin üçüncü Bölümü

Sultan Murat, zamanın büyük velilerinden Hacı Bayram Veli hazretlerini Edirne’ye davet etmek istedi ve “Hocam zahmet edip buraya geliniz. Ben huzurunuza gelmek isterdim ama padişah tahttından ayrılırsa düşmanlar ayaklanır, baş kaldırır. Lütuf edip buraya geliniz.” diye bir mektup yazdırırarak hoca taifesine veriyor. Mektup, Hacı Bayram Veli hazretlerine ulaştırılarak okunuyor. Hacı Bayram “Eyvah Edirne’ye padişaha yolumuz düştü” diyor ve Edirne’ye geliyor. Padişaha “Ne için bizi istediniz?” diyor. O da “Hocam sohbetinizi dinlemek için istedim.” diyor.

Hacı Bayram hazretlerine Edirne’de Eski Cami olarak bilinen camide bir kürsü veriliyor. Halen dahi bu kürsü orada durmaktadır. Hacı Bayram Veli vaaza çıkıyor, topluma yol gösteriyor, devletin aksıyan yönlerine ve uygunsuzluklara da değinerek padişahı uyarıyor. Halk “Hacı Bayram padişahtan da kormuyor” diyor. Padişah da caminin gizli bir mahfilinde bu vaazları dinlermiş, bir gün Hacı Bayram Veli hazretlerini sarayına çağırıyor. Orada “Şeyhim İstanbul’u acep Allah (c.c) bana nasip eder mi?” artık ben uykuyu kaybettim” diyor ve kendi yatağındaki yastıkları gösteriyor. Yastığa beyaz kaftan giydirmiş, sabaha kadar İstanbul’un surlarına nereden girer, nereden şehri alırız diye kalemle planlar çizermiş. Hacı Bayram Veli şöyle cevap verdi; “Padişahım bu fethi ne sen görebilirsin ne de ben görebilirim, şu köse sakallı müridimiz Akşemseddin ile şu beşikte yatan oğlunuz Mehmed görebilir.”Bu müjde üzerine Sultan Murat, hemen Fatih Mehmed için hocalar buldu, Akşemseddin hazretleri de Fatih Mehmed’in hocalarındandır. Sultan Murat, “Acaba İstanbul’un fethini görebilirmiyim” diyerek oğlu Mehmed’i henüz on iki yaşında tahta geçirdi, kendisi de Manisa’ya gitti. O zaman düşmanlar hep birden devletin başına genç bir çocuk geçmiş dediler ve harb ilan ettiler. Sultan Mehmed vezirlerine danıştı. “Nasıl bir yol izleyelim?” dedi. Vezirler Sultan Murad’ın ordunun başına davet edilmesinin uygun olacağını bildirdiler. Sultan Mehmed babasını getirtmek için bir tatar yani postacı gönderdi. Sultan Murad “Ben gelmem” diyordu. Neticede postacılar gittiler geldiler fakat her defasında boş döndüler. Fatih Mehmed “Ne yapayım babam gelmiyor?” diye vezir-i azama sordu, neticede şöyle bir mektup yazıldı “Ey Babacığım, eğer sen padişah isen devletinin başına gel, yok eğer ben padişah isem emrediyorum ordunun başına gel” bu mektup Sultan Murad’a ulaştırıldı. Sultan tahtına geri döndü. Neticede yapılan savaşta şehit düştü. Fatih Mehmed genç yaşta babası akabinde tekrar tahta geçti. 21 yaşında İstanbul fethedildi.

İstanbul’un böyle bir tarihi ve manevî bir hali vardır. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v) efendimizin mihmandarı Eyüp Sultan hazretleri, Emevîler döneminde İstanbul kuşatmasına katıldı ve surların haricinde şehit düştü. Şimdi İstanbul’a gelenler mutlaka sahabeleri ziyaret edecektir. Çünkü sahabeleri ziyaret etmek Allahrasulünü ziyaret etmektir. Allah (c.c)’ın rızasını kazanmaktır.
Allah hepinizden razı olsun.

Kaynak:

Tasavvuf Tarikatlar ve Silsileleri 1.Cilt

(c) Ustaoğlu Kitabevi

Copyright © Seyyid Muhammed Efendi Hz. Sohbetleri Tüm hakları saklıdır.