Archiv der Kategorie: Filiz Konca

Merhamet İsteyen..

 

 

 

Abdulkadir Geylani Hazretleri (k.s.) şöyle buyurur:

 

“Her nerede olursan ol, sen O’nun emrinde olursan bütün varlıklar senin emrinde olur. O’nun nehyi ile kerih görürsen bütün kerih şeyler senden kaçar.”

 

“Dünyanın ve ahiretin asıl hükümdarları, Allah’ı tanıyıp sırf O’nun için çalışanlardır.”

 

“İnsanlarla Allah için beraber ol. Böyle yaparsan insanların şerrinden emin olursun ve Allah’a yakınlığın devam eder.”

 

Al-i İmran Suresi:132. “Size merhamet edilmesi için Allah’a ve Peygam­bere itaat edin.”

 

Ehlullah bu ayeti şöyle tefsir eder:

 

            Denileni yapmak üzere itaat edin Allah’a! İstediklerini yapmak üzere itaat edin Allah’a! Peki ne ister o Allah bizden? Ne diyor Allah bize? İşte bundan önceki âyetlerinde istediklerini bildirdi Rabbimiz. Dünyacı olmayın dedi. Ganimete, dünyalıklara meylederek mevzileri­nizi terk etmeyin dedi. Allah’ın dinine hizmeti ikinci plana atmayın dedi. Kat kat artırılmış fâiz yiyerek insanların mallarına haksız yere el atmayın, böylece benimle savaşa girmeyin dedi. Ben gafûrum dedi. Eğer bana kulluğa yönelirseniz, bağışlanma dilerseniz sizi bağışlarım, ama benim azabımı tercih ederseniz azap ederim dedi. Çünkü gök­lerde ve yerde ne varsa hepsi benimdir dedi. Göklere ve yere egemen benim dedi. Her konuda emir bana aittir dedi. Dilediklerimi yaparım, kimse bana hesap soramaz dedi. Benim yolumda, benim adıma, be­nim dinimin hâkimiyeti adına, sadece bana güvenerek kâfirlerle sava­şırsanız meleklerimle sizi teyid edip mutlak zafere ulaştırırım dedi. Galibiyeti sadece benden bekleyin dedi. Başka ne diyorsa, sayamam şimdi onları. Sabah şöyle kalkın diyorsa, akşam şöyle yatın diyorsa, şunu giyinin, bunu giymeyin diyorsa, şunu için, bunu yemeyin diyorsa o konuda Allah’a itaat edin.

 

            Bir de peygambere de itaat edin. Yâni Allah ne demişse, Allah sizden ne istemişse Peygamber örnekliliğinde onu anlayın ve uygula­yın. Allah ne demişse onu Peygamber örnekliğinde yapmaya çalışın. Çünkü model adam, motif adam, form dilekçedir peygamber. Pey­gamber Allah’ın istedikleri konusunda kendisine mutlak itaat edilmek üzere gönderilmiş yasal örnektir. Allah’ın bizden istediği her bir kulluk biriminde örnek alacağımız varlıktır Peygamber.

 

            Evet Allah’a ve peygambere itaat edin ki, rahmete eresiniz, Rabbinizin rahmetine, merhametine hak kazanasınız. Sizler Allah ve Resûlüne mutlak itaat edin ki, merhamet olunasınız. Allah size sava­şın mı dedi? Hemen itaat edin. Rasûlullah sizden mal ve can mı is­tedi? Hemen koşun emrine. Allah ve Resûlü din düşmanları karşı­sında direnin, dişinizi sıkın ve sabredin mi dedi? Hemen itaat edin. Ötekiler gibi arkanıza dönüp kaçmayın, Allah ve Resûlünün emirlerine isyan etmeyin ki Allah’ın rahmetini ve cennetini kaybedenlerden ol­mayın. Amelleriniz boşa gitmesin. Allah ve Resûlü sizin menfaatinize sizden ne istediyse itaat edin ki hem bu dünyada hem de âhirette amelleriniz netice versin. Hem dünyada hem de ukbada mutluluğa ulaşın diyor Rabbimiz.

 

            Peki, buraya kadar anlatılanlardan anladık ki dünyacı olmayaca­ğız, dünyayı kıble edinmeyeceğiz, sadece dünyada mal mülk derdinde olmayacağız. Peki o zaman bu geçliğimizi, bu zindeli­ğimizi, bu enerjilerimizi nerede kullanacağız? Şu zamanlarımızı, şu imkânlarımızı nerede harcayacağız? Şu mallarımızı, şu mülklerimizi nerede harcayacağız? Neyi hedefleyeceğiz? Hedefimiz, uğraşımız ne olacak? Bakın bundan sonraki âyetinde Rabbimiz bunu şöyle anlatı­yor:

 

            Al-i İmran Suresi:133. “Rabbinizin mağfiretine ve Allah’a karşı gelmek­ten sakınanlar için hazırlanmış, eni gökler ve yer kadar olan cennete koşuşun.”

 

Zalimler

 

 

Abdulkadir Geylani Hazretleri şöyle buyurur:

 

“Kim kendi görüşüyle yetinirse yolunu kaybeder”, “Allah’ı tanıyan O’nu sever, O’nu seven

O’na uyar.”, “Şeriatin şahitlik etmediği her hakikat zındıklıktır.”

 

Fatır Suresi:37. “Orada; “Rabbimiz! Bizi çıkar; yaptığımızdan başka, yararlı iş işleyelim” diye bağrışırlar. O zaman onlara şöyle deriz: “Öğüt alacak kişinin öğüt alabileceği kadar bir süre sizi yaşatmadık mı? Size uyarıcı da gelmişti. Artık azabı tadınız, zalimlerin yardımcısı olmaz.”

 

Ehlullah bu ayeti şöyle tefsir eder:

 

          “Onlar orada birbirlerine bağırıp çağırıp, çığlık atıp duracaklar. Diyecekler ki, “ey Rabbimiz! Çıkar bizi buradan! Tekrar dünyaya gönder bizi de orada daha önce yaptıklarımızdan başka, onlardan farklı salih ameller işleyelim! Ey Rabbimiz, elçilerin şüphesiz ki dünyada bize hakkı getirmişti. Elçilerin bizi hakla tanıştırmıştı. Heyhat ki bizler elçilerinin getirdiği mesajla ilgilenmedik. Gururumuz galebe çaldı da senin kitabınla diyalog kurmadık. Senin hayat programınla ilgilenmedik. Kendi hayatımızı kendimiz belirlemeye kalkıştık. Kitabından habersiz bir hayat yaşadık. Şimdi acaba bize bir geri dönüş imkânı var mı? Pişman olma hakkı var mı bize?” diyecekler, dövünecekler, pişman olacaklar, af dileyecekler, günâhlarını itiraf edecekler ama onların bu pişmanlıkları kendilerine asla bir fayda sağlamayacak.

 

Dünyada iken eteklerine yapıştıkları, kurtarıcı bildikleri tanrıları ve tanrıçaları da kendilerine herhangi bir fayda sağlamayınca diyecekler ki, “ya Rabbi keşke dünyaya bir daha geri döndürülsek de önceki işlediklerimize bir daha dönmesek. Dünyaya tekrar döndürülsek, bize bir fırsat daha tanınsa da önceki günâhlarımızdan uzaklaşıp senin istediğin hayatı yaşasak. Ya Rabbi, ne olur bizi dünyaya bir daha geri çevir de sana asla şirk koşmayalım. Yapay tanrılar, tanrıçalar edinmeyelim. Kendi hayat programımızı kendimiz belirlemeye kalkışmayalım. Senin gönderdiğin kitabını ve elçilerini örnek alalım,” diyecekler ama artık onlar için dünyaya bir daha geri döndürülme hakkı kalmamıştır. Gerçekten bunlar kendi kendilerini mahvetmişler, fırsatlarını, imkânlarını kötüye kullanmışlar, sermayelerini kaybetmişler, kendi kendilerine yazık etmiş kimselerdir. Kendi kendilerini cehenneme, azaba sürüklemiş kimselerdir.

 

          Önceki âyetlerde anlattı Rabbimiz, cennete gidenler, rahmete erenler kendilerine hiçbir yorgunluk, hiçbir sıkıntı, hiçbir darlık dokunmadan orada nîmetler içinde bir hayat yaşarlarken, beri tarafta kâfirler cehenneme yuvarlanmışlar. Orada ölüm de kaldırılmış, azapları da asla hafifletilmiyor. Dehşet içinde çığlıklar atıp, feryatlar ediyorlar. Diyorlar ki, “ey Rabbimiz, ey bizim Rabbimiz!” Alçaklar dünyada kimleri Rab bilmişlerdi değil mi? Kimlerin rubûbiyetine teslim olmuşlardı değil mi? Kimlerin velâyeti ve terbiyesine kendilerini teslim ediyorlardı değil mi? Şimdi de gerçek Rablerini anlamışlar “ey Rabbimiz,” diyorlar. Hakkınız var mı buna? Hakkınız var mı bunu demeye? Utanmadan diyorlar ki, “ey Rabbimiz, ne olur bizi dünyaya bir daha çevir de bu sefer önceki amellerimizden farklı olarak orada fıtrata uygun, kitaba uygun, peygambere uygun ameller işleyelim.”

 

Kâfirlerin oradaki kendi ağızlarından bu kaçınılmaz ifadelerinden anlıyoruz ki, salih amel şu anda onların işleyip durdukları amellerden başka amellerdir. Yâni işte şu anda kimileri ısrarla gündeme getirmeye çalışıyorlar ki, efendim bu adamlar da salih ameller işliyorlar, bu adamlar da cennetlik ameller işliyorlar. Hayır hayır, işte kendi ağızlarından Rabbimiz durumu bize anlatıyor. Bunların yaptıkları amellerin tamamı niyet ve hedef olarak mü’minlerin amellerinden farklıdır. Mü’min yaptığını Allah için yapar, Allah için hayatını yaşar. Mü’minin yaptığı her şey zâhiriyle, bâtınıyla, içiyle, dışıyla, niyetiyle, hedefiyle Allah’ın rızasına uygundur. Allah içindir, Allah’ın belirlediği zaman ve orandadır. Ama kâfir belki sûret itibariyle, dış görünüşü itibariyle Müslümanın ameline benzeyen bir amel işlemiş olsa da, niyet itibariyle, yaptırıcısı itibariyle, hedef itibariyle farklı olduğu için ona asla salih amel denemez. Onların bu geri dönüş isteklerine karşılık bakın Rabbimiz buyuruyor ki:

 

          Biz size tezekkür edecek, durup düşünecek, akıl yorup anlayacak, kavrayacak, bir kimsenin tezekkür edeceği, düşünebileceği kadar bir süre, bir ömür vermedik mi dünyada? Size uyarıcılar göndermedik mi? Elçilerimiz gelmedi mi size? Hayır hayır sizler zalimsiniz! Kendinizi bana kulluk ortamından çıkaran, kendi kendinize zulmeden, kendi kendinizi ateşe gönderen zalimlersiniz sizler! Benim hakkımı vermeyen, kitaplarımın hakkını vermeyen, görsel ve işitsel âyetlerimin hakkını vermeyerek onlara zulmeden, peygamberlerime zulmeden, beni ve benim size gönderdiğim hayat programımı hesaba katmadan bir dünya yaşayan zalimler olarak haydi tadın azabımı. Zalimler için artık hiçbir dost, hiçbir yardımcı yoktur.

 

          Böyle zulüm içinde bir hayat yaşayanların âkıbeti işte budur. Zalimdirler bunlar, kendilerine karşı zalimdirler. Kendilerini yaratıcılarına kulluk ortamında tutmayarak, bedenlerine, nefislerine, âzâlarına, gözlerine, kulaklarına zulmetmiş kimselerdir bunlar. Her şeye zulmetmiş, eşyayı Allah’ın istediği yerde kullanmayarak varlıklara zulmetmiş, ailelerine, toplumlarına karşı Allah’ın istediği şekilde davranmadıklarından, insanlara karşı Allah’ın belirlediği hukuku yerine getirmediklerinden zulmetmiş insanlardır bunlar. Böyle zalimler için asla bir yardımcı olmayacaktır.”

 

Kur’an’ın Nuru

        

 Rasulullah (s.a.v.) buyurdu: “Kim, Kur’an’ı okur, öğrenir, sonra da helâlini helâl, haramını haram bilirse, Allah bu sebeple onu cennete girdirir, ailesinden olup da cehennemi hak eden on kişiye şefaatçi yapar.”

 

Ehlullah şöyle der: “Kur’an’ın nuru, bizim için zerrelerine varıncaya kadar hak ile batılı ayırdetmiştir.”

 

Casiye Suresi:11. “İşte bu Kur’an doğruluk rehberidir. Rabblerinin âyetlerini inkâr edenlere, onlara, tiksindiren, can yakan bir azap vardır.”

 

Ehlullah bu ayeti şöyle tefsir eder;

 

         “İşte bu Kur’an hidâyet rehberidir. İşte hidâyet ve yol gösterecek olan budur. İşte kılavuz ve mihmandar budur. İşte tüm hayat problemlerinizi çözecek olan budur. Artık hak belli, hidâyet bellidir. Artık yol belli, yol kılavuzu da bellidir.

 

         Doğrusu İslâm yolu, doğrusu Allah yoludur. Doğrusu bu kitabın gösterdiği yoldur. Başkalarına ihtiyacınız yoktur. Sizin tüm problemlerinizi çözecek, sizi hem dünyada hem ukbada mutluluk ve saadete ulaştıracak tek kaynak işte bu kitaptır. Diyebilirsiniz ki bizim bir takım problemlerimiz, sıkıntılarımız var. Bizler yeryüzünde yalnız değiliz. Bu dünyada yalnız yaşayamayız, birilerine muhtacız. Bizim ekonomik, siyasî, askerî problemlerimiz var. Bizim yol göstermeye ihtiyacımız var. Bizim bir hidâyete ihtiyacımız var. Görüyoruz ki şu andaki Yahudiler ve Hıristiyanlar da dünyanın en büyük dev güçleridir. Ülkelerinin problemlerini halletmişler, sanayilerini kurmuşlar, insanlarını mutlu etmişler. Hikâye bunlar aslında… Eh, biz ne yapalım? Ne edelim? Kime gidelim? Kiminle beraber olalım? Bu dünyada tek başına yaşayamayacağımıza göre, mutlaka birileriyle beraber olmak zorundayız filan dersek, diyorsak o zaman bakın bize diyor ki Rabbimiz:

 

         İşte hidâyet budur. Eğer hidâyet istiyorsanız, bilesiniz ki hidâyet Allah’ın hidâyeti, yol Allah’ın yoludur. Probleminiz varsa Allah’a havale edin, Allah’a yalvarın, Allah’a yakarın. Eğer Allah’ın âyetlerinin tarif ettiği bir hayata yöneliverirseniz, bir de bakacaksınız ki problemleriniz kendiliğinden çözülmüştür. Tüm problemleriniz ama. Ekonomik, siyasî, içtimaî, askerî, eğitim, hukuk, seçim, geçim tüm dertleriniz bir anda bitecektir. Çünkü o zaman siz yenilmez ve yanılmaz olan bir Allah’la, yenilmez ve yanılmaz bir Allah kitabıyla  berabersiniz demektir. Kesinlikle bilesiniz ki böyle Âzîz ve Hakîm olan bir Allah’la, O’nun yol gösterisiyle, O’nun hidâyetiyle, O’nun kitabıyla beraber olursanız, sizler de yenilmez ve yanılmaz olacaksınız demektir.

 

         Ama öyle değil de, problemlerinizi Allah’ın kitabına değil de, Allah’ın yasalarına değil de başkalarının hevâ ve heveslerine arz eder, Rabbinizin çözümüne değil de başkalarının çözüm önerilerine müracaat eder, onların isteklerine, arzularına, sevgilerine, nefretlerine, düşüncelerine, sosyal sistemlerine, ekonomi anlayışlarına, eğitimlerine, ceza kanunlarına, âhiret görüşlerine yahut ahlâk, siyaset yapılarına uyarsanız, artık senin için, sizin için Allah’tan ne bir dost vardır, ne de bir yardımcı.

 

         “Dost ve yardımcın olarak Beni bulamayacaksın,” diyor Rabbimiz. Peki Allah bunu kime diyor? Yeryüzünde en çok sevdiği peygamberine. Allah çok sevdiği peygamberine diyor ki, “ey peygamberim! Sen sana gelen ilimden sonra eğer onların hevâ ve heveslerine uyarsan, dostun ve yardımcın değilim. Sana gelen ilimden, sana ilim geldikten sonra.” Peki acaba buradaki ilimden Rabbimiz neyi kastediyor?

 

Buradaki ilim vahiydir. Peygamberimize gelen ilim, vahiydi. Öyleyse Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Ey peygamberim, eğer sana gelen bu vahiyden sonra, sen sana gelen bu vahyi bırakır da onların ilme, vahye dayanmayan hevâ ve heveslerine uyacak olursan, kesinlikle bilesin ki artık dostun da yoktur, yardımcın da.” Yeryüzünün en sevgilisine bu söyleniyorsa, bizlerin durumunu bir düşünün. Allah korusun bizleri böyle bir âkıbetten! Allah’tan gelen ilmi, Allah’tan gelen vahyi bırakıp da onların hevâ ve heveslerine tabi olarak Allah’ın velâyetini, Allah’ın dostluğunu kaybettikten sonra artık mü’minler için dünyada ne rahat yüzü, ne saadet, ne bereket, ne de âhirette cennet ve devlet olması mümkün değildir.

 

         Yıllar önce bizler vahyi bıraktık. Yıllardır bizler Allah’tan gelen ilme sırt çevirdik ve bu kâfirlerin hevâ ve heveslerine uyduk. Yıllardır şöyle der olduk: “Ey Yahudi ve Hristiyanlar! Ey bizim efendilerimiz! Ey bizim hocalarımız! Bak biz de sizin gibi olduk! Sizin gibi giyiniyor, sizin gibi soyunuyoruz! Eskiden tepeden tırnağa giyinirdik, ama şimdi bak sizin hatırınıza kılık-kıyafetimizi değiştirdik! Sizin yazınızı kullanıyor, sizin eğitiminize sahip çıkıyoruz! Sizin kanunlarınızı, sizin tatillerinizi, sizin takvimlerinizi kullanıyoruz! Sizin hatırınıza NATO’ya girdik! Birleşmiş Milletlere üye olduk! AT’la nikâhlandık, I.M.F ile nişanlandık! Bugüne kadar bir dediğinizi iki etmedik. Size yalvarıp yakardığımız halde yine de kendimizi sevdiremedik. Ama beri tarafta Allah’ın yardımı kesildiği için de gittikçe batağa battık ve bir türlü belimizi doğrultamadık.”

 

Elbette öyle olacaktık. Çünkü biz vahyi terk ettik, ilmi bıraktık. Biz Rabbimizin bizim adımıza hidâyet kaynağı olarak gönderdiği tüm problemlerimizin çözümü olan vahyi terk edip, başkalarının yasalarında, başkalarının yol göstericiliğinde çözüm aradık. Böylece Allah dostluğunu, Allah desteğini kaybettik. Allah desteğini kaybeden bir toplumun iflahı mümkün mü? Allah’ın yardımını kaybeden bir toplumun çözüme ulaşması mümkün mü? Huzur ve sükûnu bulması mümkün mü? İşte hâlimiz, dilimizden daha güzel anlatıyor durumumuzu.”

 

 

Ölçü

 

 

              

 

  Derin araştırıcı ve büyük alim olan veli zatlar, Sa’di-i  Şirazi’nin şu düsturunda fikir birliği etmişler: “Resul-i  Ekrem (s.a.v.)’ in caddesinden hariç ve onun arkasından gitmeyenlerin, gerçek olan hakikat nurlarına kavuşabilmesi imkansızdır.”

 

Sünnet-i seniyye, Peygamberimizin (s.a.v.) yüksek ve nurlu yolu anlamına gelir.

 

Zünnun El Mısri: “Allah Tealayı sevenin alameti, Allah’ın sevgilisinin ahlakına, fiillerine, emirlerine ve sünnetine tabi olmasıdır.”

 

Ebu Süleyman Darani: “Çoğu kez sufilere gelen (ilham türü) şeyler kalbime gelirdi de, onları iki adaletli şahit olan kitap ve sünnete arzedip gelenin hak olduğuna dair tasdiklerini almadan kalbime girmesine izin vermem.”

 

Urve: “Sünnete tabi olmak dinin esasıdır.”

 

Amir: “Sünneti terk ettiğiniz zaman helak olursunuz”

 

İbni Hazm: “Ateşten kurtuluş, Rabbimizin bizi yükümlü tuttuğu Kur’an ve sünnete dönüştedir.”

 

Cüneyd-i Bağdadi: “Hakka giden bütün yollar, halka kapalıdır; ancak Resulullahın (s.a.v.) hal ve hareketine sarılıp sünnetine uyanların üzerinde bulunduğu Peygamberin (s.a.v.) yolu açıktır.”

 

“Bizim gidişatımız, Kitap ve sünnetteki esaslarla sınırlandırılmıştır.”

 

Ahmed bin Ebi Havari (230/844): “Kim sünnete uymadan amel işlerse ameli batıl olur.”

 

Ebu Hafs Haddad (260/874): “Her an hal ve davranışlarını Kur’an ve sünnet ölçüsüne vurmayan adam sayılmaz.”

 

“Kulun Rabbine ulaşacağı yolların en güzeli, bütün hallerinde Ona ihtiyaç içinde olduğunu bilmek, bütün hareketlerinde sünnete uymaya devam etmek ve yiyeceğini helal yoldan temin etmektir.”

 

Buyurmuşlardır.

 

Tevbe Suresi:62,63. “Sizi hoşnut etmek için Allah’a yemin ederler. Eğer inanıyorlarsa Allah’ı ve peygamberini hoşnut etmeleri daha gereklidir. Allah’a ve peygamberine karşı koymağa kalkışana, ebedî kalacağı cehennem ateşi bulunduğunu bilmezler mi? Büyük rezillik budur.”

 

Ehlullah bu ayeti şöyle tefsir eder:

 

          “Evet o münâfıklar sizi hoşnut etmek için Allah adına yemin ederler. Biz de sizdeniz, biz de Müslümanız diye yemin üstüne yemin ederler. Halbuki eğer onlar iman ediyorlarsa hoşnut edilmeye Allah ve Resulü daha lâyıktı. Allah ve Resulü insanları razı etmekten daha önceliklidir. İnsanlardan önce Allah ve Resulünü razı etmeyi düşünmeleri gerekiyordu. Allah ve peygamberine düşmanlık edenler içinde ebedî kalacakları bir cehenneme hazırlanmalıdır. İşte en büyük rüsvalık budur.

 

          Öyleyse bizler de buna çok dikkat edeceğiz. Münâfıklar gibi olmamaya çalışacağız. Tüm dünya bizden razı olmasa bile Allah ve Resulü razı olsun yeter diyeceğiz. Kendimizi insanların beğenisine değil Allah ve Resulünün beğenisine sunacağız. Hayatımızı Allah ve Resulünün beğenisine adayacağız. Yeryüzünde hiç kimse bizi beğenip sevmese ne gam? Allah ve Resulü seviyor ya diyeceğiz. Çünkü işte Rabbimiz anlatıyor Allah ve Resulünü bırakıp da insanları razı etmeye çalışanlar başka değil münâfıklardır. Allah ve Resulünün beğenisiyle değil de insanların alkışlarıyla hareket edenler münâfıklardır. Allah ve Resulünü hesaba katmayıp da insanları hesaba katarak onlar için, onların beğenisi için bir hayat yaşayanlar münâfıklardır. Allah karşısında kötü bir konuma düşmekten korkmayıp insanlar karşısında kötü bir konuma düşmekten korkanlar münâfıklardır.

 

Allah’ın azabından, Allah’ın sorgulamasından korkmayıp, insanların sorgulamasından korkanlar münâfıklardır. Allah’a karşı görevlerini yerine getirmeyip insanlara karşı titiz davranmaya çalışanlar münâfıklardır. Çünkü sevilmeye de, korkulmaya da, hatırı kazanılmaya da, beğenisine hayat fedâ edilmeye de en lâyık olan Allah ve Resulüdür.”

 

Enfal Suresi:13,14. “Bu, onların Allah’a ve peygamberlerine karşı koy-malarındandır. Kim Allah’a ve peygamberine karşı koyarsa, bilsin ki, Allah’ın cezası şiddetlidir. İşte bunu tadın, inkâr edenlere cehennem azabı da vardır.”

 

Ehlullah bu ayeti şöyle tefsir eder:

 

          „Allah ve Resulüne karşı düşman olmalarındandı. Allah ve Resulüne karşı başka bir şık, başka bir alternatif olmalarından, oluşturmalarındandır. Kim ki Allah ve Resulüne karşı bir şık, bir cephe, bir alternatif olursa hiç şüphesiz ki Allah ikabı, cezalandırması çok şedit olandır. Onun karşısında herhangi bir gücün durması, herhangi bir silahın dayanması mümkün değildir.

 

          İşte böyle. Haydi tadın bakalım Allah’ın azabını. Varın bakalım Allah’ın azabının tadına. Bugüne kadar Allah’ın nîmetlerinin tadına baktınız hainler. Hep Allah’ın nîmetleriyle Allah’a kafa tutmaya alıştınız. Hep Allah’ın nîmetleriyle Allah kullarına düşmanlık yaptınız. Allah’ın arzında, Allah’ın mülkünde Allah’a hayat hakkı tanımadınız. Allah’ın mülkünde Allah yasalarına söz hakkı tanımadınız. Allah’ın arzında Allah’ın mü’min kullarına hayat hakkı tanımadınız. Allah kullarının Allah’a kulluk merkezi olan mescitlerini harap ettiniz. Kâbe’yi putlarla doldurup mü’minlerin oraya girmelerini yasakladınız. Rabbi-niz hep size lütuflarda bulunduğu halde siz O’na ve dinine karşı düşmanca bir tavır sergilediniz. Nîmetleriyle yaşadığınız Rabbinize iman ve şükür gereği duymadınız. Ama bu Allah aynı zamanda ikabı, azabı, yakalaması da çok şedit olandı. İntikam sahibi bir Allah’tı. Haydi şimdi bir de Allah’ın azabının tadına bakın bakalım. Hem de küçümsediğiniz, değersiz gördüğünüz mü’minler eliyle böyle bir öldürülüşle öldürülerek tadın azabı.

 

          Bu sizin dünyada tadacağınız azaptır. Ama unutmayın ki kâfir olarak yaşayıp da kâfir olarak ölenlerin bir nasipleri daha vardır. Tadına bakacakları bir azapları daha vardır ki o da kıyâmet günü görecekleri cehennem azabıdır. Evet işte Rabbimiz bu âyetlerini savaş meydanında hem müminlere gösterdi hem de kâfirlere gösterdi. Neden? Kâfir olmak isteyen bilerek kâfir olsun, mü’min olmak isteyen de bilerek mü’min olsun diye. Allah ve Resulüne şık olmak, şak olmak, ayrılmak, cephe olmak, muhalefet etmek, düşmanlık etmek ne demekmiş? Bunu herkes anlasın ve bilsin diye.

 

Evet yeryüzünde hiç kimse Allah’ın nîmetleriyle bir hayat yaşarken O’na düşmanlığı savunabilecek bir delil, bir mâzeret bulamaz. Allah’ın nîmetleriyle O’na kulluğu ön plana çıkaracağı yerde, O’na teşekküre yöneleceği yerde, O’na düşmanlığa kalkışmanın hiçbir mantığı yoktur. Yâni kâfirliğin hiçbir tutarlı ve hayırlı yönü yoktur. Kâfirler ve müşrikler ne bu dünyada, ne de âhirette insana hiç bir kâr sağlamaz. Onun içindir ki bu kâfirlerin niçin kâfirliği tercih ettiklerini anlamak gerçekten mümkün değildir.“

 

Teslimiyet

 

Abdülkadir Geylânî Hazretleri şöyle buyurmaktadır:

“Sakın Mevla’ya ibadet etmekten, seni Mevla’nın gayri alıkoymasın. Allah’tan başka ne varsa hepsini gayri olarak bil. Ve bunları Hak’ka tercih etme… Çünkü seni onlar değil, Allah yarattı. Sakın kötülükleri yaparak nefsine zulmetme. Eğer, Yaratan’ın emirlerini bırakıp, başkasıyla uğraşırsan seni ateşe atar. Öyle ateş ki; onu tutuşturan insanlar ve küfür taşıdır. Sonra pişman olursun fakat beyhude. Özür dilersin kabul olunmaz. İtap (azarlama, darılma) olunmaya razı olursun fakat yine hiç. Tekrar iyilik yapmak için dünyaya dönmek istersin, kimse seni gönderemez.

Özüne acı, acı… Ona merhamet et. Sana verilen duygularını iman yolunda, iyi işlerde, taat ve ibadet yolunda kullan. Bunlarla marifet kazan, ilim öğren. Bu ibadet ve marifet nuru ile karanlıkları aydınlatmağa çalış. Emri tut. Yasaklardan kaç. Hak yolda bu ikisi ile yürü. Seni, ilk önce topraktan insan yapan Halık’ını inkara kalkışma!..

O’nun emrinden başka bir şey isteme. Ve O’nun kötülediği şeylerden başkasını kötü görme. Dünya ve ahiret için elindekiyle yetin. Dünya ve ahiret için kötülediğimiz şeyleri kötü olarak bil.

Her sevilen, istenen Allah için istenmeli. Ve her istenilmeyen yine, O’nun için istenmemeli.

Eğer sen, Allah’ın emrinde olursan, bütün canlılar da senin emrinde olur. Ve eğer Allah’ın yasak ettiği şeylerden kaçarsan bütün kötülükler de senden kaçar. Nerede bulunursan bulun daima iyilikle karşılaşırsın.

Allah-ü Taâla Hazretleri Peygamberlerine gönderdiği bazı kitaplarda şöyle buyurmuştur:

– “Ey Ademoğlu! Ben öyle Allah’ım ki benden başka ilah yoktur; bir şeye ol dersem, olur. Bana itaat edersen, seni de benim gibi yaparım. Her neye ol desen olur!..”

Yine buyurmuş:

– “Ey dünya! Bana ibadet edene sen yardım et… Sana koşanı da yor!..”

Necm Suresi:62. “Artık secdeye varın Allah’a kulluk edin.”

 

Ehlulah bu ayeti şöyle tefsir eder:

 

“Hemen bir secde edelim. Rabbimizden bir secde emri geliyor. Artık secdeye varın. Secdeye yaklaşın. Allah karşısında bel bükün, boyun eğin. Hayatınızın her konusunda Rabbinizi dinleyin. O’nun emirlerine itaat edin. O’nun emir ve yasakları karşısında boyun bükün. Allah karşısında ukalalık etmeyin. O’nun kitabından habersiz bir hayat yaşamaya kalkışmayın. Kendi görüşlerinizi, kendi anlayışlarınızı Allah’ın emir ve yasaklarının önüne geçirmeyin. Allah’a akıl vermeye, yol göstermeye kalkışmayın. Her konuda Allah’ı dinleyin. Allah’a kulak verin. Allah’ın istediği gibi yaşayın. Allah ne demişse, nasıl tarif etmişse, hemen hiç beklemeden, savsaklamadan, şeytan gibi duymazdan, anlamazdan gelmeden hemen uygulamaya koyarak Rabbinize secde edin. “Tamam ya Rabbi, baş üstüne ya Rabbi, anladım ya Rabbi, hemen uygulamaya koyuyorum ya Rabbi!” diyerek Allah’a secde edin.

 

Meselâ Rabbiniz tarafından size örtünün denilmişse, Rabbinizden böyle bir emir almışsanız, hemen hiç beklemeden bu konuda secdeyi gerçekleştirin. Hemen Rabbinizin istediği biçimde örtünün. İşte bu konuda secde hemen emri yerine getirmektir. Veya meselâ namaz kılın, çocuklarınızı Müslümanca eğitin, Kitapla tanışın, sünnetle buluşun, hayatınıza Allah’ın istediği biçimde program yapın denilmişse, hemen hiç beklemeden, hiç zaman kaybetmeden “baş üstüne ya Rabbi” diyerek bütün bunları uygulamaya koymak üzere secde edeceğiz. Tüm bu konuların secdesini, teslimiyetini gerçekleştireceğiz Allah’ın izniyle.

 

Secde inkıyattır. Secde Allah’ın emirlerine boyun eğmek, itaat etmektir. Secde, “baş üstüne ya Rabbi! Anladım ya Rabbi! Hemen gereğini yerine getiriyorum ya Rabbi!” demektir. İtiraz etmemenin, yan çizmemenin, savsaklamamanın beyanıdır secde. Uygulamaya koymanın beyanıdır secde. Secde, Kur’an okununca, Kur’an’da gelen Rabbimizin emirlerine, yasaklarına, beyanlarına evet demek, inandım demek, ben buna teslim oldum demektir.

 

Öyleyse Kur’an âyetleri okununca aklı işin içine karıştırmadan secde etmek zorundayız. Namaz kıl denince, iyi ama yahu abdestim yok demeden, itiraz etmeden, mâzeretlerin arkasına saklanmadan, aklı işin içine karıştırmadan hemen namaza doğrulmak zorundayız. “Tamam anladık da hele bir çocukları büyüteyim. Hele şu müşterileri bir savayım. Hele şu okulu bir bitireyim. Ya iyi de elbisem temiz değil. Şunları, şunları bir bitireyim de ondan sonra kılayım,” dememeliyiz. Teslim olunmalıdır, hemen secde edilmelidir. Tıpkı, “asanı taşa vur ey Mûsâ!” şeklindeki emir karşısında aklı işine karıştırmadan, ya acaba suyla bunun ne ilgisi var demeden Hz. Mûsâ’nın teslim olup emri uyguladığı gibi biz de Rabbimizin tüm emirlerini uygulayacak, hemen hiç beklemeden secde edeceğiz.

 

Secdeniz, boyun bükmeniz Allah’a olsun. Yaklaşmanız Allah’a olsun. İbadetiniz, kulluğunuz, teslimiyetiniz, bağlılığınız, sığınmanız, güvenmeniz Allah’a olsun. Sûrenin ta başında ifade ettiğimiz gibi Rabbimizin bu secde emrini alan Rasulullah Efendimiz (s.a.v.) ve beraberindeki mü’minler secdeye kapanırlarken, sûreyi Rasulullah Efendimizin (s.a.v.) mübârek fem-i saadetlerinden dinleyen oradaki müşrikler de secdeye kapanmak zorunda kalıyorlardı. Çünkü bütün bu Rabbimizin âyetlerini dinleyen hiçbir kimsenin başka bir seçeneği yoktu. Çünkü o günün insanı bu ifadeleri gâyet güzel anlıyordu. Anlayan herkes, mü’min, kâfir tercihini secdeden yana yapmak zorunda kalıyordu. Rabblerine teslimiyet anlamına bir secde gerçekleştiriyorlardı. Bu secde elbette ki Müslümanlar adına Rabblerine bağlılıklarının devamı, tescili anlamına, Rabblerine kulluklarının, Rabbleri yolundaki kavgalarının devamı anlamına bir secdeydi. Kıyamete kadar bu kavga yeryüzünde devam edecekti.

 

Bu sûre ile alâkalı da bu kadar söz yeter. Rabbim gereğiyle amel etmeyi hepimize nasip etsin, kolay getirsin inşallah. Vel hamdü lillahi Rabbil’âlemîn.”

 

Kalbimiz

Abdulkadir Geylani Hazretleri şöyle buyurmaktadır:

“Bir kalpte hem dünyanın hem de ahiretin bulunması mümkün değildir.”

 “Bu kalb tek şey için yaratılmıştır; ikincisi sığmaz. Âyet;

– “Allah, iki kalbe sahip bir kişi yaratmamıştır.”

Bir kalbde iki sevgi yaşayamaz.

– “Padişahlar bir beldeye girince orayı darmadağın ederler. Eşrafını zelil ederler.”

İşte bu sebeptendir ki; İlâhi sevginin girdiği yerde başkalarının işi kalmaz. Başkasının sözü geçtiği yerde ise ilâhi feyz olmaz. Kalbinden kötülükleri at; göreceksin ki, ilâhi feyz her yanını sarmış…”

 “Kalp Kitap ve Sünnete göre amel ederse kurbiyet (yakınlık) kazanır. Bunu kazanınca da neyin kendi lehine ve aleyhine, neyin Allah için veya başkası için, neyin de hak ve batıl olduğunu bilir ve görür.”

          Hakka Suresi : 10. “Rabbinin peygamberine baş kaldırmışlardı. Bunun üzerine Rabbleri onları şiddeti arttıkça artan bir şekilde yakaladı.”

 

Ehlullah bu ayeti şöyle tefsir eder:

 

         “Bir de onlar Rabblerinin elçisine isyan ettiler. Allah’ın kendilerine kulluk örneği olarak gönderdiği peygamberin örnekliliğini reddettiler, dinlemediler. Peygamberi vasıtasıyla Allah’ın onların hayatlarına müdahalesine izin vermediler. Allah’ı ve elçisini hayatlarına karıştırmadılar. Hayatlarında Allah’a ve elçisine söz hakkı tanımadılar. Allah’a ve peygambere isyanı kendilerine din edindiler. Ya da peygamberin kendilerine gösterdiği yol dışında kendilerine yol edindiler.

 

         Rabbimiz diyor ki, “onlar peygambere isyan ettiler.” Peki acaba peygambere isyanı nasıl anlayacağız? Arkadaşlar Peygambere isyan demek, onunla kavga etmek demek değildir. Peygambere karşı bağırıp çağırmak değildir sadece ona isyan. Peygambere isyan demek, peygambere aykırı hararet etmek, tersine hareket etmek demektir. Yani peygamber hayatına, peygamber örnekliğine, peygamber mesajına karşı ilgisiz kalmak, peygamberle ve peygamberin getirdikleriyle ilgilenmemek, peygamberin hayat programına rağmen kendisine hayat programı çizmek demektir. Yani peygamber ne derse desin, ne getirirse getirsin fark etmez yine kendi bildiğince bir hayat yaşamaya yönelmek demektir. İşte peygambere isyanın manası budur.

 

Onlar peygambere isyan ettiler, kafa tuttular, Peygambere değer vermediler. Peygamberi kulluk örneği kabul etmediler. Onun gibi olmaya, onun gibi yaşamaya, onun gibi inanmaya, onun gibi Allah’a teslim olmaya yanaşmadılar. Hayat programlarını peygambere sormadılar. Peygamberi kullukta örnek almadılar, peygambere rağmen, peygamberin kendilerine getirdiği hayat programına rağmen kendilerine hayat programı çizdiler de:

         Allah da onları gittikçe artan bir tutuşla tutuverdi. Yani kahir bir kabzayla, şedit bir kapışla onları yakalayıverdi. Kaçmaları ne mümkün ki kaçsınlar?

 

         Peki buraya kadar Âd’ın, Semûd’un, Firavunların ve benzerlerinin başlarına gelenleri anlatmakla Allah ne dedi bize? Buraya kadar anlatılanlarla Allah bize şunları söyledi: “Ey kullarım! Sizler sizden öncekilerin başlarına gelenleri görmediniz mi? Benimle savaşa tutuşan, Bana ve elçilerime kafa tutan, Bana kulluğa ve Benim istediğim hayatı yaşamaya yanaşmayan öncekilerin başına gelenleri sizler görmediniz mi? Ne yaptılar onlar? Nasıl bir hayat yaşadılar ve sonuçları ne oldu? Ne oluyor size? Ne yapmaya çalışıyorsunuz? Bütün bunları ben size ne için anlatıyorum? Sizler ne yapmaya çalışıyorsunuz? Niye ibret almıyorsunuz bu hadiselerden? Size olan rahmetim gereği bu kadar ibret levhasıyla sizi uyardığım halde niye hâlâ aynı yanlışlarınıza devam ediyorsunuz? Neyinize güveniyorsunuz?

 

Yoksa sizler de, “onlar güçsüzlerdi, onlar dağınık toplumlardı, Allah onlarla baş edebilmiştir. Ama şu anda düzenli ordularımız var, yeraltı-yerüstü filolarımız, tanklarımız, zırhlarımız var. Bizler şimdi Birleşmiş Milletleri oluşturduk. Nato’yu kurduk. Artık Allah bizimle başedemez” diyerek kendinizde güç, kuvvet görüyorsunuz da, ondan mı Rabbinizle, Rabbinizin yasalarıyla savaşa kalkışıyorsunuz? Kendinizi bir şey zannederek mi Rabbinizin yasaları yerine kendi yasalarınızı hakim kılmaya çalışıyorsunuz? Gerek bu âyetlerin geldiği dönemin kâfirlerine, gerekse asrımız kâfirlerine Rabbimiz böyle sesleniyor.

 

         “Ey insanlar! Unutmayın ki tarih boyunca helâke uğrayan toplumlar teknolojik yönden, ekonomik yönden zayıf oldukları için helâke uğramış değillerdir. Helâk sebebi bu değildir. Aksine helâk sebebi insanların Benim tarafımdan kendilerine verilen dünya güçlerine dayanarak, Benim tarafımdan kendilerine lütfedilen imkânlarına, saltanatlarına güvenerek kendilerini Benden ve Benim dinimden müstağni sayarak kendi hevâ ve hevesleri istikâmetinde bir hayat yaşamalarıdır. Beni, peygamberimi, kitabımı yok farz ederek hayat programlarını kendileri yapmaya kalkışmalarıdır. Bana ve dinime rağmen bu dünyada dilediklerini yapabilecekleri zannına kapılıp, kendilerini bir şey zannedip, gururlanıp, gerçek güç kaynağına kafa tutmalarıdır. İşte helâk sebebi budur.”

 

Şimdi de öyle diyor değil mi bu müstekbirler? “Artık insan çağ atlamıştır. Artık önceki dönemler kapanmış, insan rüştünü ispat etmiştir. Artık insan kendi kendine yeterli olduğu, kendi kendine ayakta durabileceği, kendi sistemini kendisi yapabileceği bir bilince ulaşmıştır. Artık insanın Allah’a da, Allah’ın kitabına da, Allah’ın elçisine de, Allah’ın hayat programına da ihtiyacı kalmamıştır,” diyorlar. Allah bilgisi olmadan kendi bilimlerimizle de biz hayatımızı yaşayabiliriz, diyorlar. Allah bilgisi, vahiy yerine putlaştırdıkları bilimi ikâme edebileceklerini iddia ediyorlar. Göreceğiz bakalım ne yapabilecekler? Bugüne kadar yapabildikleri hiçbir şey yok. Bundan sonra ne yapabileceklerini göreceğiz…”

 

         ‘‘‘Can bahşedenin fermânını tutmayanın canına ekmek neye yarar?’’’

 

Malayani Tehlikesi

       

 

Abdulkâdir Geylâni Hazretleri (k.s.) “Cilâlü’l- Hâtır” da şöyle buyurmaktadır:

 

“Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Malayaniyi  terketmesi kişinin İslam’ının güzelliğindendir.” [Tirmizi]  İslam’ı güzel olan kimse kendisini ilgilendiren şeye yönelir; malayaniden, kendisini ilgilendirmeyen şeylerden yüz çevirir. Malayani ile iştigal etmek aptalların ve hayalperestlerin işidir. Mevla’sının emrettiğini yapmayıp, O’nun emretmedikleri ile meşgul olan kimse, O’nun rızasından da mahrum kalır. Bu durum, mahrumiyetin, büyük günahkarlığın, tardedilmişliğin ta kendisidir. Yazık sana! Emre sarıl, nehiyden kaçın…”

 

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

 

“Bir kimsenin boş şeylerle vakit geçirmesi, Allahü teâlânın onu sevmediğinin alametidir.” [Mektubat-ı Rabbani]


“Kıyamette, herkes ömrünü ve gençliğini nerede geçirdiğinden, malını nereden kazanıp nereye harcadığından ve ilmi ile amel edip etmediğinden sorguya çekilecektir.” [Tirmizi]

 

“Beş şeyden önce beş şeyin kıymetini bil! İhtiyarlıktan önce gençliğin, hastalıktan önce sağlığın, meşguliyetten önce boş vaktin, fakirlikten önce zenginliğin ve ölümden önce hayatın kıymetini bil!” [Ebu Nuaym]

 

Peygamber efendimiz (s.a.v.), tavla oynayan bir grup insana buyurdu ki:
“Oyunla meşgul olan el ve kalblere, boş ve bâtıl sözlere yazıklar olsun.” [Beyheki]

Böyle oyunları parasız oynamak da uygun değildir. Çünkü hadis-i şerifte buyuruldu ki:
“Satranç ve dama oynayan, ellerini domuz kanına bulaştırmış gibi olur.” [Müslim]

“Malayani ile meşgul olanın hatası, günahı çok olur.” [El-Askeri]

“Kıyamet günü günahı en çok olan malayani konuşandır.” [Ebu Nasr]

Uhud’da şehid olan bir gencin annesi, “Oğlum sana Cennet müjde olsun” dedi. Bunun üzerine Resulullah efendimiz (s.a.v.) buyurdu ki:
“Ne biliyorsun, belki malayani konuşurdu.” [Tirmizi]

Hazret-i Kab, hastalanınca, Resulullah efendimiz (s.a.v.) ziyaretine gitti. Hazret-i Kab’ın annesi, “Oğlum Cennet sana hazırdır” dedi. Peygamber efendimiz (s.a.v.) de buyurdu ki:
“Ey Kab’ın annesi! Ne biliyorsun, Kab belki malayani konuşurdu.” [İbni Ebiddünya]

Peygamber efendimiz (s.a.v.) Ebu Zer hazretlerine de buyurdu ki:
“Sana bedene hafif, fakat terazide ağır (ahirette sevabı çok) olan bir amel öğreteyim! Şükür et, güzel ahlaka sahip ol ve malayaniyi terk et.” [İbni Ebiddünya]

 

Abdülhak-ı Dehlevî hazretleri buyuruyor ki:

“Bir gün Peygamber efendimiz(s.a.v.);

– Kalbe îmân nûru girince, genişler buyurunca, Eshâb-ı kirâm;

– Yâ Resûlallah! (s.a.v.) O nûrun kalbe girmesinin alâmeti nedir? diye arz ederler. Peygamber efendimiz (s.a.v.) de;

– O nûrun kalbe girmesinin alâmeti; kulun, yüzünü âhirete çevirmesi, aldatıcı olan dünyâdan uzaklaşmasıdır buyururlar. Dünyâ görünüşte süslüdür, yaldızlıdır, ama aldatıcıdır, hîlecidir. Kendini sevenlerin gönüllerini çalar.”

 

Hadis-i şerifte; “Arzûsu âhiret olup, âhiret için çalışana, Allahü teâlâ dünyâyı hizmetçi yapar” buyurulmuştur.

 

 

 

 

Cenab-ı Hak, Hadis-i Kudsi’de buyuruyor ki:

 

“Ey insanoğlu! Eğer kalbine kasavet çökmüş ise, bedeninde hastalık var ise, rızkında mahrumiyet var ise, o zaman bil ki sen malayani, boş sözler söylemişsindir.

Ey insanoğlu! Çok konuşarak nasıl hikmeti istersin. Hikmeti kalben ve lisanen (dil) susmak suretiyle ara.

Ey insanoğlu! Başkalarını asla gıybet etme, çünkü kim gıybeti terkederse onun sır ve muhabbeti zahir olur (açığa çıkar) derecesi yükselir.

Ey insanoğlu! Dilin doğru olmazsa dinin de doğru olmaz. Kalbin doğru olmazsa dilin de doğru olmaz. Benden haya etmediğin müddetçe de kalbin doğru olmaz.”

 

İmam-ı Şafii Hazretleri şöyle buyurur: „Kimin düşüncesi, arzusu, maksadı yemek içmek (dünya) ise; kıymeti, bağırsaklarından çıkardığı kazurat kadardır.“

 

Hz. Mevlana şöyle buyurur:“Allah erinden başkasını kuru kum bil. Muttasıl o senin ömür suyunu yok eder.” , “Nefis boş şeylerle uğraşıp dururken kaza arslanı bizi ormana çekmededir.”


23-Mü’minun Suresi: 3- “Onlar ki, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler,…”

 

25-Furkan Suresi: 72- “Ve onlar ki, yalan şahitlik etmezler, boş bir şeye rastladıkları zaman vakar ile (oradan) geçip giderler.”

 

Eğer aşık isen yâre,

sakın aldanma ağyâre.

Düş İbrahim gibi nâre,

o gülşende yanar olmaz.   [Seyyid Seyfullah (k.s.)]

 

 

 

                                                                                                    

 

 

Bâkî, Fanî Olmaz

Ehlullah şöyle buyurur:

“Hayvan ruhunun kıymeti nedir? Hele bir kasaplar çarşısından geçiver! Nice kelleler, işkembeler üzerine konmuş, nice et ve kuyruklar, parça parça ayrılmıştır.”

Dünya hayatına, nefse, şeytana esaretten kurtulmak ve Allah’ın huzuruna layık olmak için neler yapıyoruz? Adam gibi yaşamak, Allah’ın buyurdukları ile olur. Allah’ın emirlerini ne uğruna çiğniyoruz?

Allah’ın emirlerini ortadan kaldırmaya kalkanların nasıl ortadan kalktığına bir bakalım:

Şems Suresi:

14- “Fakat onlar peygamberi yalanlayıp deveyi kestiler. Rableri de günahlarını başlarına geçiriverdi de orayı dümdüz etti.”

         Ehlulah tefsirinde şu açıklamalara yer verir:

“Ve dişi deveyi kesip devirdiler; Rablerinin buyruğuna baş kaldırdılar ve “Ey Sâlih, eğer sen peygambersen bizi tehdit ettiğin azaba uğrat bakalım” dediler.” (A’râf 77)

Allah’ın âyetini, deveyi biçtiler. Tabi büyük bir deve olduğu için ayaklarından biçip öldürdüler.

 

         Bu devenin bir özelliği vardı, bir gün toplum kuyulardan su içmeyecek ve sadece bu deve su içecek ve ikinci gün de içtiği bu suyu süt olarak kavme ikram edecek ve tüm kavmi doyuracaktı. İkinci gün de bu deve su içmeyecek ve kavim kuyulardan su içecekti. Yani Medayin-i Sâlih’in 500 bin civarında nüfusu olan bir şehir olduğunu düşünürsek bir tek deve 500 bin insanı sütle doyuracaktı. Gerçekten büyük bir mûcizeydi bu deve. Gerçekten de toplum için hayırlıydı, bereketliydi bu deve. Ama kâfirler Allah’ın bu âyetine tahammül edemediler. Kâfirler hiçbir zaman Allah’ın âyetine tahammül edemezler.

 

Çünkü Allah’ın âyetlerinin hayatlarında, toplumlarında varlığı sürekli onları takvaya, arınmaya, kulluğu çağıracak ve sürekli kendi pisliklerini yüzlerine vurarak rahatsız edecekti onları. Onun için Allah’ın âyetinin varlığına tahammül edemediler de Allah’ın âyetini ortadan kaldırmaya yöneldiler. Allah’ın arzında Allah’a hayat hakkı tanımadılar. Allah’ın âyetine hayat hakkı tanımadılar ve kendileri için hayır olan, tek suçu kendilerine süt verip onları beslemek olan bu deveyi ayaklarından biçerek öldürüverdiler.

 

         Kâfirlerin fıtratında, küfür tabiatında faydalıyı ret vardır. Kâfir kesinlikle hayra, hakka dayanamaz. Kâfirin hayra, hayırlıya, bereketliye tahammülü yoktur. Bu deve kendileri için hayırlıydı, bereket kaynağıydı. Bu devenin bir tek suçu vardı, o da süt vermek. Süt verip bu insanları doyurmak… Bunun dışında başka bir suçu yoktu bu devenin. Ama kâfirlerin mantığı ters çalıştığından bu hayra tahammül edemediler. Tıpkı şu anda yeryüzünde tek suçu süt vermek olan, ürettikleriyle tüm dünyayı doyurmaktan başka bir suçu olmayan Müslümanları öldürmek için günümüz kâfirlerinin soyundukları gibi…

 

         Müslümanlar, Sâlih’in (a.s) devesine benzer. Şu andaki Müslümanların yeryüzünde varlıkları da insanlık için hayırdır. Bugün Müslümanların bir tek suçu var. O da tıpkı Sâlih’in (a.s) devesi gibi süt vermek… Yani ürettikleriyle tüm dünyayı beslemek. Ama bugünkü kâfirler de tıpkı dünün kâfirleri gibi bu hayra tahammül edemiyorlar. Bu hayrın varlığına tahammül edemiyorlar da yeryüzündeki tüm Müslümanları yok etmek için çırpınıyorlar. Yeryüzünde Allah’ın âyetine, Allah’ın arzularının görüntülenmesine, Allah’ın yasalarının temsil edilmesine tahammül edemiyorlar.

 

Yeryüzünde Allah’ın âyetlerinin varlığına ve hüküm ferma olmasına tahammül edemiyorlar. Yeryüzünde kıstası yok etmeye çalışıyorlar. Çünkü kesin biliyorlar ki, yeryüzünde Müslümanlar var olduğu sürece, Allah’a kulluğu sergiledikleri sürece, yeryüzünde takva uygulandığı sürece, yeryüzünde arınmışlar, temizler var olduğu sürece bâtılların bâtıllıkları anlaşılacak, sapıkların sapıklık noktaları açığa çıkacak, kirlilerin kirliliği anlaşılacak ve kendilerine hayat hakkı kalmayacaktır. Vicdanlarındaki takva duygusunun açığa çıkıp ta kendilerini rahatsız etmesinden korktukları için takvayı ve takva taraftarlarını yok etmeye çalışıyorlar.

 

         Kâfirin mantığı ters işlemektedir. Her şeyi ters değerlendirir. Hakkı bâtıl, bâtılı hak görür. Hayrı şer, şerri hayır, temizi pis, pisi temiz görür. Namusluluğu namussuzluk, namussuzluğu namusluluk bilir. Arınıp temizlenmeyi kötü, pislik içinde yüzmeyi iyi görür. Meselâ bir okulda 2000 öğrenciden sadece iki tanesi kapalı olsa, küfrün buna tahammülü yoktur. Neden? Çünkü o iki tane örtülünün varlığı örtüsüzlerin varlığını açığa çıkarıyor da ondan. Arınmış temizlerin varlığı, fısk ve fücur içinde yüzenlerin varlığını ortaya koyuyor da ondan. Koskoca bir dairede arındığı ve Allah’a kulluğa yöneldiği için rüşvet yemeyen iki tane memurun varlığına tahammülleri yoktur. Neden? Çünkü o iki tane arınmış mü’minin varlığı ötekilerin pisliğini açığa çıkarıyor da ondan.

 

         Sâlih’in (a.s) toplumu da Allah’a kulluğu hatırlatan, Allah’ın âyeti olan devenin varlığına tahammül edemediler. Allah’ın peygamberinin ısrarla buna dokunmayın dediği deveyi, Allah’ın âyetini ortadan kaldırıverdiler.

 

         Deveyi öldürdüler. Çünkü bu deve Allah’ın âyetiydi ve karşılıksız süt veriyordu topluma. Bu devenin varlığı, misyonu toplumda menfaatperestlerin huzurunu kaçırıyordu. Karşılıksız bir şey yapmayı bilmeyenlerin, menfaatperestlerin pisliğini açığa çıkarıyordu bu deve. Peygamber de böyleydi. Rabbimiz Müddessir sûresinde peygamberine şöyle diyordu:

 

         “Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma.”

         (Müddessir 6)

 

         Daha iyisini beklediğinden dolayı sen insanlara iyilikte bulunayım deme. Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez deme.

 

         Yaptığın işi çok görerek başa kakma. Veya sen kendini çok iyiliğe lâyıksın zannederek hareketini öylece düzenleme. Karşındakini minnet duygusu altında tutma. Yani az verip çok şey bekleme. Hem toplumsal planda, hem de Allah’a karşı görevlerinde öyle davranma. Meselâ namazımızı kılıyoruz, abdestimizi alıyoruz, elbette Allah bizi cennete koyacaktır değil mi? diyerek az yaptığın kulluğun karşılığında tam kulluğun gereği olan cenneti bekleme. Bir de sosyal ilişkilerde, karşındakine iki âyet anlattın diye iki çay içirmesini bekleme. Ya da aferin demesini bekleme. Veya tebliğ ettim, duyurdum diye hemen hayatını değiştirmesini bekleme.

 

         İşte Allah peygamberinden bunu bekliyordu. Şimdi böyle bir peygamberin varlığına kâfirler, toplumda menfaatlerini birinci planda tutan zalimler tahammül edebilirler mi? Devletse tebaasını, talebeyse hocasını, hocaysa talebesini, müdürse okulunu ve talebelerini, satıcıysa müşterilerini, müşteriyse satıcıyı düşünen birisini gördüklerinde elbette zalimlerin iştahı kaçacaktı. Bu tipte bir tek adamın varlığına bile tahammül edemezler. Onu yok etmek için ellerinden gelen her şeyi yaparlar. Bu adamların, kendilerinin yanlışlığını ortaya koyan kıstası yok etmek için yapamayacakları yoktur.

 

         İşte Semûd da böyleydi. Kendilerinin iyiliğini isteyen, yaptıkları karşılığında kendilerinden bir ücret istemeyen, fedâkârlık sembolü kardeşleri Sâlih’in  ve onun gibi varlığı sadece hayır olan devenin varlığına dayanamadılar. Kendileri için hayır olan, bereket olan devenin varlığına tahammül edemediler. Allah’ın âyetine tahammül edemediler de deveyi öldürüverdiler.

 

         “Allah’ın elçisini yalanlayarak o deveyi öldürüverdiler de Allah da onların üzerlerine demdeme yapıverdi.” Demdeme, bir şeyi bir şeye vurup sıvamak, başı ezmek, kırıp geçirmek, öğütüp ufalamak, yere yapıştırmak, yerle bir etmek, kökünü kazıyıp silmek anlamlarına gelmektedir. İşte Allah da onları böyle yapıverdi. Tabii bu olaydan sonra Allah’ın elçisine küstahlıklarını sürdürdüler, deveyi öldürdüler. Sonra da küstahlıkları içinde dediler ki:

 

         “Ey Sâlih! Biz yapacağımızı yaptık. Haydi sen de bize o vaadettiğin azabı getir bakalım, eğer gerçekten Peygamberlerdensen”

 

         Allah’ın elçisine meydan okuyarak dediler ki: “Ey Sâlih! Biz yapacağımızı yaptık, haydi sen de o bize vaat ettiğin azabı getir de görelim. Ey Sâlih gerçekten peygambersen haydi ne getireceksen getir de görelim.” Hakikaten Allah’a ve onun elçisine kafa tutmada çok ileri gittiler. Çünkü Sâlih’e (a.s) meydan okumaları demek Allah’a meydan okumaları demekti. Yani âyetin ifadesinden de anlıyoruz ki aslında bu adamlar Allah’ın azabını hak ettiklerini, Allah’ın azabının mutlaka kendilerine geleceğini bildiler de yine de kuyruğu dik tutmaya çalıştılar. Çünkü kendileri gibi Allah’la, Allah’ın âyetleriyle, Allah’ın sistemiyle savaşa tutuşan önceki toplumlara Allah’ın yaptıklarını bildikleri için artık kesinlikle kendilerine Allah’ın azabının geleceğini anladılar.

 

         Rivâyetlere göre bu deveyi öldürmelerinden sonra Rabbimiz onlara üç gün müddet tanıdı. “Üç gün kendi memleketinizde faydalanın. Hadi üç gün daha yaşayın bakalım” dedi. Yine rivâyetlere göre bu üç günün birinci gününde yüzleri sarardı, ikinci gün yüzleri kızardı, üçüncü gün de yüzleri kapkara kesildi. Daha sonra A’râf’ın ifadesiyle:

 

         “Bu yüzden onları bir sarsıntı tuttu ve oldukları yerde diz üstü çöküverdiler.”

         (A’râf 78)

 

         Onları bir racfe yakalayıverdi. Dizlerinin üzerinde çöküverdiler. Oldukları yerde diz çöküverdiler. Güvendikleri evleri, villaları, saltanatları, medeniyetleri bir anda çöküverdi. Güçleri kuvvetleri, teknolojileri bir sayha ile bir anda çöküverdi. Bir sa’ika, bir yıldırım, bir titreşim, ya da geberin! diye bir ses geliverdi de ne evleri, ne köşkleri, ne medeniyetleri, ne güçleri, kuvvetleri kendilerini helâkten kurtaramadı. Diz çöktüler… Keşke daha önce diz çökselerdi, keşke daha önceden secdeye kapansalardı. Keşke daha önceden Rablerinin emirlerine boyun büküp onun istediği hayatı yaşamaya yönelselerdi. Onlar böyle isteyerek diz çökmeye yanaşmayınca, Rabbimiz zorla diz çöktürüverdi onlara.

 

         Bir de bu demdeme konusunda, azap konusunda Allah onların tümünü müsavi yaptı. Yani Rabbimiz, kendi devesini kesmek isteyen, âyetini ortadan kaldırmak isteyen o şakilere karşı gelerek onları bu işten engellemeyenleri de o azgınların içine katarak hepsini yıkıma uğrattı. Yeri üzerlerine geçirip dümdüz ediverdi.

 

         Dikkat ederseniz bu deveyi boğazlayanlar sadece birkaç kişiydi. Ya da onların da içinden bir tanesi, en azgını, en şakisi bu işi gerçekleştirmişti. Ama dikkat ederseniz Rabbimiz bu işi toplumun tümüne teşmil ediyor. Tüm toplumu suçlu kabul ediyor. Neden? Çünkü devenin öldürülme konusunda ötekiler de ona yardımcı oldular. Veya ötekiler de onun bu eylemine ses çıkarmadılar, engel olmadılar, karşı koymaya çalışmadılar. İçlerinden bir şakinin Allah’ın âyetini kaldırmasına göz yumdular. İşte onların bu tavrı o şakîye en büyük destekti ve Rabbimiz bu konuda onların tümünü bu suça ortak kabul ediyor. O deveyi hep beraber boğazladılar, Allah’ın âyetini hep beraber ortadan kaldırdılar, diyor. Yani bir toplum içinden bir şaki çıkıp Allah’ın sistemini kaldırırsa, toplumun diğer üyeleri onu bu işten engellemeye çalışmazsa, tüm toplum suçludur, diyor Rabbimiz. Toplum içinde şirke, toplum içinde ahlâksızlığa, toplum içinde İslâm dışı uygulamalara ses çıkarmayan herkes ondan sorumludur.

 

         Rabbimiz kendisiyle, âyetleriyle, Peygamberiyle savaşa tutuşan, takvayı, teslimiyeti, kulluğu, arınmayı değil de isyanı, fücuru, günâhı tercih eden bir toplumu işte böylece helâk edip yerin dibine batırır…..”

 

Allah’ı Bırakan

 

 

Allah Rasulü (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

 

 “Sizler karış karış, arşın arşın sizden öncekilerin yolunu izleyeceksiniz. Hatta bir keler deliğine girecek olsalar, siz de onları takip edeceksiniz.” “Ya Resullah, bunlar; Yahudi ve Hıristiyanlar mı olacak” diye sordular. Allah’ın Resulü: “Başka kim olacak” buyurdular.” Mişkat-ül Mesabih: h.5361; Et-Taç: 1/43

 

Tevbe Suresi: 31. “Onlar Allah’ı bırakıp hahamlarını, papazlarını ve Meryem oğlu Mesih’i Rab’leri olarak kabul ettiler. Oysa tek ilâh’tan başkasına kulluk etmemekle emrolunmuş-lardı. Ondan başka ilâh yoktur. Allah, koştukları eşlerden münezzehtir.”

 

Ehlullah bu ayeti şöyle tefsir eder:

 

         “Onlar Allah’ı bıraktılar da Onun berisinde Hahamlarını, papazlarını, Meryem oğlu Mesih’i Rab’ler edindiler. Oysa onlar sadece tek İlâh olan Allah’a kullukla emrolunmuşlardı. Sadece tek İlâh olan Allah’ı dinlemekle emrolunmuşlardı. Haram helâl sınırlarını belirleme noktasında, hayat programını tespit etme konusunda, yasa koyma konusunda sadece Allah’ı dinlemeleri gerekirken, onlar Allah’ı bıraktılar da Onun dûnunda, Onun berisinde Hahamlarına, Rahiplerine, siyasîlerine itaat edip tâbi oldular. Böylece Allah’ı bırakıp onlara kulluk ettiler. Yasa belirleme yetkisini Allah’tan başkalarına verdiler. Allah’ın emir ve yasaklarını değil de onların emir ve yasaklarını dinlediler. Kendilerini Allah’tan başkalarına nisbet ettiler.

 

         Ehl-i Kitabın sapıklığını gündeme getiren bu âyet-i kerîme nâzil olduğu zaman âyetin nüzûlünden çok kısa bir süre önce Hıristiyanlıktan İslâm’a giren Adiy Bin Hatem Rasulullah efendimize gelerek şöyle diyordu: Ey Allah’ın Resulü, biz Hıristiyanken Allah’tan başkalarına asla kulluk etmiyorduk. Burada anlatılan kulluk da neyin nesi? der. Bunun üzerine Allah’ın Resulü ona şöyle sorar: Ey Adiy, söyler misin bana, sizin papazlarınız, keşişleriniz, din adamlarınız, siyasîleriniz size bir kısım şeyleri emrederlerdi de siz onların bu emirlerini yerine getirir miydiniz? Adiy, evet yerine getirirdik der. Peki onlar sizin için bir kısım şeyleri yasaklardı da siz onların bu yasaklarına tâbi olur muydunuz? Onların yasakladıklarını Allah yasağı gibi bilmiyor muydunuz? Onlar Allah’ın yasak kıldıklarına yasak değil deyince siz de aynen bunu kabul etmiyor muydunuz? Adiy evet deyince, Allah’ın Resulü buyurdu ki:

 

“Zalike hiye ibadetün”

 

 Ey Adiy işte bu onlara ibadetin ta kendisidir buyurdu. İşte onları Allah berisinde Rab ittihaz etmek ve onlara kulluk yapmak budur.

 

         Evet öyleyse kişinin hayatında Allah makamında oluş şeklinde helâl ve haram koymak, emir ve yasaklarda bulunmak Rab’likitir bunu unutmayalım. Yâni bir karar merciini ve ondan çıkan kararları ilâhî kararlar seviyesine çıkarmak onları ilâh ittihaz etmek, rab ittihaz etmek demektir.

 

Meselâ birileri çıkıp dese ki ben sizin et yemenizi yasaklıyorum. Veya ben sizin eğitiminizin, hukukunuzun, kılık kıyafetinizin şöyle olmasını istiyorum. Yaşayışınızın, mirasınızın, kazanmanızın, harcamanızın şöyle olmasını emrediyorum. Şu işi, şu kıyafeti, şu alfabeyi, şu anlayışı sizin için yasaklıyorum diyen varlık raptır, Rablik iddiasında bulunmuştur. Onu öylece razı olarak kabullenen, itirazsız gönül rahatlığıyla onun bu emir ve arzularını uygulayan kişi de Allah’a müşrik olarak onun kuludur. Ama kalben razı olmadığı halde köleliği sebebiyle bunu kabullenen kişi büyük günâh işlemektedir.

 

         Evet, eğer birileri Allah’ın hüküm koymadığı bir konuda bir hüküm koyarsa veya Allah’ın hüküm koyup yasakladığını emreder, emrettiğini yasaklarsa, Allah’ın helâllerini yasaklar, yasaklarını helâllerse, onun bu hareketini yol olarak, yasa olarak benimseyip uygulayan kişi müşriktir, öbürü de onun rabbidir. Halbuki insanlar tek bir Rabbe, tek bir İlâha kulluğun dışında başka hiç kimseye kulluk etmemekle emrolunmuşlardı. Çünkü O Allah kendisinden başka ilâh olmayandır. Kendisinden başka kullarının hayatına program yapma yetkisine sahip varlık olmayandır.”

 

 

 

 

Vahiyle Yaşamak

           Vahiyle Yaşamak

 

 

Ehlullah şöyle buyurur:

 

“… Allah tarafından gönderilen mesajı dinleyen ve O’nun Rasulünü kabul eden kimseler, gerçek anlamda akıllı olan kişilerdir. Onların bu dünyadaki amelleri, mesajın aydınlığı karşısında körleşen aptallarınkinden kesin şekilde farklıdır.”

 

Rad Suresi:19. “Ey Muhammed! Sana Rabb’inden indirilenin gerçek olduğunu bilen kimse, onu bilmeyen köre benzer mi? Ancak akıl sahipleri ibret alırlar.”

 

Ehlullah bu ayeti şöyle tefsir eder:

 

“Evet ey peygamberim, sana Rabb’inden indirilen kitabı hak bilen, kitabın hak olduğuna inanan ve bu hak kitapla hayatını düzenlemeye çalışan, bu Hakka göre bir hayat yaşamaya çalışan, tüm amellerinde, tüm düşüncelerinde, tüm hareketlerinde bu hakkı istinat noktası kabul eden, hakla düşünen, hakla bakan, hakla gören, hakla yol bulan bir kimse hiç Hakkı görmeyen, Hakka karşı kör ve sağır davranan, Haktan habersiz bir hayat yaşadığı için tüm dünyasında karanlıklar içinde, bir ışık huzmesinden bile mahrum olan kimse gibi olur mu?

 

Hayatını vahiyle düzenleyen kişi elbette vahyi bir kenara bırakıp kendi hevâ ve hevesleriyle yaşayan kimse gibi olmaz. İlim sahibiyle, basiret sahibiyle cahil ve kör asla bir olmaz. İlmi olup da bu ilimle amel eden kişiyle, ilmi olup da bu ilmiyle amele koşmayan kişi de bir olmaz. Rabbi karşısında kendi haddini, kendi konumunu bilenle bunu bilmeyen cahil asla bir olmaz.

 

Vahye tabi olan kişi görendir, vahiyle irtibatı kesik olan da kördür. Vahyi tanımayan vahye tabi olmayan kâfirler de kör değillerdir aslında görmektedirler ama gerekeni görmemektedirler. Kişi eğer vahiyle, Kur’an ile beraber değilse, Kur’an’dan, peygamberden ve onun ashabından örnek alacak kadar onlara yakın değilse, Rasûlullah’ın ve ashabının tatbikatından haberdar değilse kördür.

 

Böyle karanlıkta el yordamıyla düşe kalka yürüyen bir adamla Allah’ın kendisine bir nûr verdiği ve onunla yürüyen insan bir olur mu? İşte iki insan tipi duruyor karşımızda. Biri nûr sahibi, basîret sahibi, yâni Kur’an sahibi, hadiseler karşısında ne yapacağını, nasıl hareket edeceğini bilen  bir insan, öbürü de zulmette kalmış bir kişi.

 

Ama tabi bunu da ancak akıl sahipleri, akıllarını kullanan insanlar anlayabilecektir. Aklı olmayan, ya da aklını kullanamayan kimselerin bu gerçeği anlamaları asla mümkün olmayacaktır. Akıllı insan, aklını kullanabilen insan elbette vahyi tanıdıkça hayatı değişecektir. Vahyi tanıyan, Allah’ın âyetleriyle tanışan insan elbette vahiyden habersiz olandan farklı olacaktır. Vahyi tanıyanla tanımayanın hayatı farklı olmayacaksa vahyi tanıdım demenin hiç bir anlamı olmayacaktır.

 

Eğer şu anda bizler vahyi tanıdığımızı, vahiyle birlikte olduğumuzu, vahiy eğitimine tabi olduğumuzu iddia ediyorsak, ama okuduğumuz Kur’an bizim hayatımızı, bizim düşüncemizi, bizim itikadımızı, bizim dünyamızı, değiştirmiyorsa, evimiz, ticaretimiz, mala bakışımız, çocuklarımızın eğitimi, hanımlarımızın yaşantısı değişmiyorsa, yâni okumayan insanlarla hiçbir farkımız yoksa bu okumanın hiç bir değeri ve anlamı olmayacaktır…..”

 

Hakikatin safasına ulaşabilme duasıyla…