Archiv der Kategorie: Efendi Hz. Sohbetler

Mirac ve Namaz

Mirac ve Namaz
9. Sohbet

^سُبْحَانَ الَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلاً مِنْ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الأَقْصَى الَّذِي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ آيَاتِنَا إِنَّه هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِير ُ^

Allah-u zü’l-Celâl’in kelam sıfatının bir mazharı olan Kuran-ı Kerim’in bu yüce ayeti tenzih ile başlamaktır. Allah-u zü’l-Celâl “Subhane” diyerek kendini noksan ve eksik sıfatlardan tenzih etmektedir.
Allah (c.c) “Ben Muhalefetu’l-lil-havâdis’im yani bir varlığa benzememek ve bir şeylere teşbih edilmemek şartı ile zât-ı celilimi tenzih ederim” demektedir. “Esrâ” kelimesinin manası gizli yürüttü, geceleyin götürdü demektir. “Bi Abdihî” bu kelimenin başındaki “Be” harfi, bu yürütmedeki hikmetleri ifade etmektedir.
Allah-u zü’l-Celâl Abdini (kulunu) yürüttü, geceleyin Kabe’den Kudüs’e götürdü.

Hadis-i şeriflerde ifade edildiği üzere Cibril-i Emin peygamberimiz (s.a.v) efendimizi Burak’a bindirerek, Beytullah’tan Kudüs-ü Şerife iletti. Tüm bunlar kısa bir vakitte oldu. Zaman ortadan kalktı.
Allah-u zü’l-Celâl’in halkı (yaratması) ile geçmiş, zaman (hal) ve gelecek kayboldu. Zaman içinde zaman husule geldi.
İsrâ (yürütme) hadisesinden zonra Mirac hadisesi zuhur etti.
Peygamberimiz (s.a.v) efendimiz Kudüs’ten rabbinin katına yükseltildi.
Cibril-i Emir peygamberimize Miracında eşlik etti. Birçok ayetlerde zahiren, bazılarında ise zımnen ve gizli olarak İsrâ ve Mirac hadiselerine işaret edilmektedir. Hadis-i şerifler ile de bu mucizevî olay sabit kılınmakta ve anlatılmaktadır. Peygamberimiz (s.a.v) efendimiz, Allah-u zü’l-Celâl’in huzuruna çıktı, O’na çok yakın oldu ve O’nun ile konuştu.
Ayet-i celilede bu olay şu şekilde anlatılmaktadır;
^فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنَى ^ فَأَوْحَى إِلَى عَبْدِهِ مَا أَوْحَى^
“İki yay mesafesi kadar yahut daha da çok yakın oldu. (Allah) kuluna vahyedeceğini vahyetti.”
Miracda, perdeler açıldı, zaman ve zemin seyredildi ve neticede Allah-u zü’l-Celâl ile görüşme mevkiine geldi. Peygamberimiz (s.a.v) zaman ve zeminin olmadığı bir devrede Allah-u zü’l-Celâl ile görüştü.
Peygamberimiz (s.a.v) efendimiz, Allah-u zü’l-Celâl hazretlerinin cemalini görünce, O’nun azametini müşahade edince şu kelimeleri aktarıyor;
^اَلتَّحِيَّاتُ لِلَّهِ وَ الصََّلَوَاتُ وَ الطَّيِّبَاتُ ^
“Her türlü tazim ve ihtiram, salavat ve dua ve bütün iyilikler Allah-u Tealâ’ya mahsustur.”
Allah-u zü`l-Celâl, habibinin methine karşılık şu cevabı veriyor;
^السَّلاَمُ عَلَيْكَ اَيُّهَاالنَّبِيُّ وَ رَحْمَةُ اللَّهِ وَ بَرَكَاتُهُ ^
“Ey Nebi, selam ve Allah (c.c)’ın rahmet ve bereketleri senin üzerine olsun.”
Peygamberimiz (s.a.v) efendimiz, Allah-u zü’l-Celâl’in bu iltifatına şu şekilde karşılık veriyor;
^السَّلاَمُ عَلَيْنَا وَ عَلَى عِبَادِ اللَّهِ الصَّالِحِينَ^
“Allah (c.c)’ın selamı bizim üzerimize ve Allah (c.c)’ın salih kulları üzerine olsun.”
Bu ilham arzu samavata duyulunca yerde gökte ne kadar melek varsa
^اَشْهَدُ اَنْ لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللَّهُ وَ اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَ رَسُولُهُ ^
“Şahadet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur, ve şehadet ederim ki Muhammed onun kulu ve rasulüdür.” diyerek şahitlikte bulunuyor. Tüm bu kelimelerin içinde birçok hakikatler gizlidir.
Allah-u zü’l’Celâl’in bu kurbiyeti, yakınlığı ve tecellileri neticesinde birçok hikmetler zuhur etti. Allah (c.c), kullarına tahiyyatı hediye etti ve “Miracta Habibim, Edibim seninle benim aramdaki kurbiyet, yakınlık ne şekil ise ümmetin tahiyyatı okuduğu zaman onlar ile de aynı kurbiyet, yakınlık hasılolur. Rahmetim bereketim onların üzerine olur.” buyurdu.
Allah-u zü’l-Celâl’in miracta Ümmet-i Muhammed’e göndermiş olduğu hediyelerin başında namaz ibadeti gelmektedir. Namaz, tüm mahlukatın her çeşit ibadet ve taatinin birer temsilini içinde barındırmaktadır. Kainatta ne kadar ihtiyari veya gayr-i ihtiyari ibadet ve taat ile uğraşanlar varsa yani meleklerin, türlü türlü mahlukatın ve hayvanât, cemadâtın ibadetlerinin bir numunesi namaz içinde vardır.
Namaz kılan insan, tüm kainat ve onun içindeki varlıkların ibadetleriyle rabbine yönelerek, peygamberimiz (s.a.v) efendimizin miraçta yakın olduğu gibi Allah (c.c)’a yakın olmaktadır.
Peygamberimiz (s.a.v) efendimiz Allah-u zü’l-Celâl’i basiret gözü ile görmüştür. Mezhepler arasında Allah (c.c)’ın rü’yeti (görülmesi) hususunda ihtilaf vardır. Kimi mütekellimîn (kelamcılar) ve müfessirûn (müfessirler) “Peygamberimiz, miraçta Allah (c.c)’ı kalp gözü ile görmüştür, basiret yani baş gözü ile görmemiştir” dediler ise de Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat mezhebi Allah-u zü’l-Celâl’in rü’yetinin basiret gözü, baş gözü ile vuku bulduğunu belirtmekte ve böylece kabul etmektedir.
Kainat ve içindeki varlıklar nasıl Allah (c.c)’a itaat etmekte ise namaz kılan insan da tüm varlıkların ibadetlerinin bir numunesini içinde barındıran namaz ibadeti ile Allah (c.c)’a iltica etmiş, O’na teveccühte bulunmuş ve O’na dönmüş olmaktadır. Namaz ibadeti tüm ibadetlerin özü ve temelidir.
Sofular, namazlarını eda etmekle birlikte rabıta ve teslimiyet ile o kadar ilahî tecellîlere mazhar oldular ki, manevî bir hale girerek kendi varlıklarını nur-u ilâhî’nin içinde yitirdiler. Ayıktıkları zaman sofuların bir kısmı kendini bulabildi ise de bir kısmı kendi varlıklarını bu nurun içeresinde bulamadılar ve Hallac-ı Mansur gibi “Ene’l-Hakk” diyenler oldu.
“Lâ mevcûde illallah” zikri bu halin vasfını ifade etmektedir.

Namaz ibadeti tüm ibadetlerin, makam ve hallerin kilidi ve temelidir, çok ehemmiyetlidir.
Namaz, Allah (c.c)’a vuslat yolunun teminatıdır.
Tecelli-i ilâhîdir. Manevî bir miraçtır.
Namaz, Ehl-i tasavvufa ait tüm makamları içinde barındırmakta ve bunların şerî bir teminatını oluşturmaktadır.
Her müminin namazlarını kılması lazımdır.

Kaynak:
Tasavvuf Tarikatlar ve Silsileleri 1.Cilt
(c) Ustaoğlu Kitabevi

Copyright © Seyyid Muhammed Efendi Hz. Sohbetleri Tüm hakları saklıdır.

İnsanların İslamiyetin Getirdiği Kurallara Uyması Zorunluluğu

İnsanların İslamiyetin Getirdiği Kurallara Uyması Zorunluluğu
10. Sohbet

^أَيَحْسَبُ الإِنسَانُ أَنْ يُتْرَكَ سُدًى^

“İnsan başı boş bırakılacağını mı sanır?”

yani Allah-u zü’l-Celâl;“Ey insanlar, sizler kendinizi hayvanât gibi başıboş mu zannediyorsunuz.
Sizler kurallara bağlısınız.
Sizlerin benim kurallarıma bağlı kalma mecburiyeti vardır.
Sizlere örnek olarak peygamberler gönderdim.
Kitaplar indirdim.
Onların vasıtası ile kurallar koydum, kendi nizamımı açıkladım.” diyerek bizlere kendi nizamını, şeriatını, yolunu tavsiye etmektedir. Allah (c.c), kitaplarını vahiy yoluyla peygamberlere nâzil etmiştir. Bu ilâhî kitaplar göstermektedir ki Kelam sıfatı ile Allah-u zü’l-Celâl konuşmakta ve bizlere kendi indirdiği çizgiler içirisinde kalma mecburiyetimizi hatırlatmaktadır. Beşeriyete gelen tüm peygamberler, son peygamber Hazret-i Muhammed (s.a.v) efendimiz de dahil olmak üzere hepsi Allah (c.c)’ın indirmiş olduğu kuralları yani İslam yolunu tebliğ etmişlerdir. Allah (c.c)’ın göndermiş olduğu tek din vardır o da İslamiyettir. Bütün peygamberler İslam dinini yaşadı, tevhit akidesini anlattı. Tevhit Allah (c.c)’ın birliğini kabul etmektir. Peygamberimiz (s.a.v) efendimiz insanlara birçok kurallar getirmiştir. Bu kurallar Kuran-ı Kerim içerisindedir. Hazret-i Muhammed son peygamber, İslamiyet son din, Kuran-ı Kerim son kitaptır. Kuran’ın hükmü bakidir, kıyamete kadar geçerlidir. Toplumlar değişse de yıllar geçse de insanoğlunun bu dine bağlanıp onun kurallarına uyma mecburiyeti vardır.
İnsanoğlu başı boş yaşasın diye dünyaya gelmedi. İslamiyetin öngördüğü kurallar haricine çıkanların ve başı boş hareket edenlerin cezalandırılması için Allah-u zü’l-Celâl cehennemi halketti (yarattı), İslamiyeti kabul edenler için ise cenneti halketti (yarattı). Allah (c.c), insanoğlunu bu bölgeye sevk edeceğini vaat etti. Allah-u zü’l-Celâl şöyle buyurmaktadır;
^وَلَوْ شِئْنَا لآتَيْنَا كُلَّ نَفْسٍ هُدَاهَا وَلَكِنْ حَقَّ الْقَوْلُ مِنِّي لأَمْلأَنَّ جَهَنَّمَ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ^
“Eğer biz dileseydik, her kişiyi hidayete erdirirdik fakat benden sadır olan “Cehennemi insanlar ve cinler ile bütünüyle dolduracağım” sözü yerini muhakkak bulacaktır.”
Cehennemde ateş vardır, ceza vardır. Cennette zevk vardır. Lezzet ve tat vardır. Bunlar niçin öyle oldu denirse, kullar kendi yaptıklarından sorumludur. Kişi yaptıklarının karşılığını elbette görecektir. Allah-u zü’l-Celâl ise kendi yaptığından sorumlu değildir. Allah (c.c) buyurmaktadır;
^لا يُسْأَلُ عَمَّا يَفْعَلُ وَهُمْ يُسْأَلُونَ^
“Allah (c.c) yaptıklarından sorumlu değildir, halbuki onlar (beşeriyet) yaptıklarından sorumludur.”

Allah-u zü’l-Celâl’in bizlere bahşetmiş olduğu iman ve İslam çok kıymetli ve değerlidir.

Ebedi hayatın devamı için ebedi cennette yaşamamız için ölümsüz bir hayata kavuşmamız için rabbim bizlere bu lütfu ihsan etmiştir.

Kaynak:

Tasavvuf Tarikatlar ve Silsileleri 1.Cilt

(c) Ustaoğlu Kitabevi

Copyright © Seyyid Muhammed Efendi Hz. Sohbetleri Tüm hakları saklıdır.

Faydasız İlimden Allaha sığınma

Faydasız İlimden Allah’a sığınma
11. Sohbet

Allahrasulü (s.a.v), bir duasında şöyle niyazda bulunmaktadır;
^اَللَّهُمَّ إِنيِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ عِلْمٍ لاَ يَنْفَعُ، وَمِنْ قَلْبٍ لاَ يَخْشَعُ، وَمِنْ نَفْسٍ لاَ تَشْبَعُ، وَمِنْ دَعْوَةٍ لاَ يُسْتَجَابَ لَهَا^
“Allahım faydasız ilimden, huşusuz kalpten, doymayan nefisten, kabul olunmayan duadan sana sığınırım.”

Peygamberimiz (s.a.v) efendimiz faydasız ilme dikkat çekerek bundan Allah (c.c)’a sığınmaktadır. Nitekim İblis de birçok ilimler tahsil etmiş idi ama kendisine benlik getirmesi, gurura ve kibire kapılması bunca ilmini faydasız kıldı. Bir müminin faydalı ilim elde edebilmesi için öncelikle kibir, hased ve diğer manevî hastalıklardan kurtulması gerekmektedir. İnsan nereden geldiği düşünmelidir yani bir nutfeden yaratıldığının, sonra et ve kemiğe bürünerek anne karnında tekamül ettiğinin, göbek bağı ile gıdalandığının ve dünyaya geldiğinde ise annesinin süt tulumbaları ile beslenerek tedricen, aheste aheste ibadet ve taat devresine girdiğinin, kulluk ile vazifelendirildiğinin ve mükellef olduğunun farkına varmalıdır. İnsan sabilik devresini bitirip mükellefiyet devresine girince İslamiyeti yaşamak, Kuran’ın hükümlerini icra etmek ve faydalı ilim tahsilinde bulunmak mecburiyetindedir.
Kişi öncelikle kendine ve yaratılışına bakarak ibret almalıdır. Kötü huylarından, nefsinin azgınlığından ve şeytanın vesveselerinden Allah (c.c)’ın kapısına iltica etmelidir. Allah-u zü’l-Celâl şöyle buyurmaktadır;
“İnsan neden yaratıldığına bir bakıversin.” Allah (c.c) insanın yaratılış aşamalarını başka bir ayet-i celilede şu şekilde kıssa etmektedir; “O Allah ki sizi topraktan, sonra bir nutfeden, sonra bir kan pıhtısından yaratan sonra da sizi bir bebek olarak çıkarandır. Sizleri ergenlik ve gençlik çağına erdiren ve ihtiyarlık çağına kadar yaşatan O’dur. Sizden kiminiz daha önceden vefat eder. Belirli bir ecele ulaşmanız ve akıl erdirip, ibret almanız için tüm bu ilahî kanunlar böylece gerçekleşmektedir.”

Kişi nereden geldiğini ve nereye gidildiğini seyrederek hayatını ona göre ayarlamalı ve ona göre kazanç temin etmelidir. Daima Allah-u zü’l-Celâl’e niyazda bulunmalı ve yalvarmalıdır. “Hüsnü hâtimeler ile, iman-ı kamil ile ölmeyi nasip eyle yarabbi” diyerek duaya devam etmelidir. Kul ancak imanını kurtardığı vakit ebedî bir hayatı elde etmiş olur.

Kaynak:
Tasavvuf Tarikatlar ve Silsileleri 1.Cilt
(c) Ustaoğlu Kitabevi

Copyright © Seyyid Muhammed Efendi Hz. Sohbetleri Tüm hakları saklıdır.

Kevser Suresinin Tefsiri; İtikadî ve Amelî Mezhepler, Tasavvufun Başlangıcı, Cehrî Zikrin Telkini

^إِنَّا أَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ ^ فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ ^ إِنَّ شَانِئَكَ هُوَ الأَبْتَرُ ^

“(Habibim) Şüphesiz biz sana Kevser’i verdik.
Öyleyse Rabbin için namazını kıl, kullukta bulun ve kurban kes.
Asıl soyu kesik olan sana buğz edenin kendisidir”

Allah-u zü’l-Celâl’in habibi ve edibi olan Muhammed Mustafa (s.a.v) efendimize bahşettiği, verdiği, ita ettiği lutuflardan birisi de Kevser suresidir. Allah (c.c) bu surenin içerisindeki mana aleminden seslenmekte ve kevser lafzı ile peygamberimizin ümmetinin çokluğuna işaret etmektedir. Bunun yanında Kevser kelimesi peygamberimiz (s.a.v) efendimize verilen isim ve sıfatlar olarak da tefsir edilmektedir. Allahrasulü’nün sıfatları çoktur. Allah-u zü’l-Celâl’in Esmâu’l-Hüsnâsı vardır. Allah (c.c), Rasulünü birçok güzel isim ve sıfatlarla bizlere takdim etmektedir.

Peygamberimiz şöyle buyurmaktadır; “Benim isimlerim vardır. Ben Muhammed’im, Ahmed’im, Mahi’yim ki Allah (c.c) benimle kafirleri mahveder, Haşir’im ki ademoğlu benim eserim üzere haşr olur, ben Akib’im ki benden sonra peygamber gelmez.” Allahrasulü (s.a.v) yaratılışta evvelî, gelişte son peygamberdir.
Allah-u zü’l-Celâl her şeyi bilmektedir. Alîm ve Hakîm olan O’dur. O’nun hükmü bakidir. Sonsuz bir güç ve sınırdan münezzeh bir iradeye sahiptir. Dilediği kullarına hidayet vermiş ve dilediğini de dalalete sevk etmiştir. Allah-u zü’l-Celâl şöyle buyurmaktadır;
“Biz gönderdiğimiz her bir peygamberi (kendisine inen hakikatleri en iyi şekilde anlatsın diye) ancak kendi kavminin diliyle gönderdik. Allah (c.c) dilediğini saptırır ve dilediğini de doğru yola iletir. O azîz ve hakîm olandır.”
Allah-u zü’l-Celâl, kullarına irade vermiştir. İrade-i cüz’i denilen bu irade ile kullar, hasenâta ve sekenâta yönelirler ve şeriat çizgisi içerisindeki amelleri ile mükafata nâil veya şeriat çizgisi dışındaki amelleri ile de cezaya müstahak olurlar.
En açık şekilde Allah (c.c)’ın nizamını tebliğ eden peygamberlere itaat etmek “Kim Allah’ın elçisine itaat ederse ancak Allah (c.c)’a itaat etmiştir.” Ayet-i celilesinin sırrınca Allah (c.c)’a itaat sayılmaktadır.
Mükellef olduktan sonra hayatı boyunca emr-i ilâhiyeyi yerine getirme gayretinde bulunan kul, kendi iradesi ve Allah (c.c)’ın hidayeti ve ihsanı ile birçok hayır ve hasenat kazanır böylece Allah (c.c)’ın vadi üzerine cennet ile müjdelenir ve neticede cennet yurduna dahil olur.
Allah-u zü’l-Celâl’in iradesi ile kulun iradesi hakkında müçtehid imamlar fikir yürüttüler ve bazı nazariyeler ortaya koydular. Böylelikle çeşitli mezhepler ve fırkalar ortaya çıktı. Peygamberimiz (s.a.v) efendimiz bir hadislerinde ümmetinin fırkalara ayrılacağına işaret ederek şöyle buyurdular; “Ümmetim 73 fırkaya ayrılacaktır. 72 tanesi cehennemliktir bir tanesi ise cennetliktir.” İşte ümmet-i nâciye olarak da bilinen bu cennetlik fırkaya ehl-i sünnet ve’l-cemaat mezhebi denilmektedir. Maturidiyye ile Eşariyye mezheplerinden teşekkül eden sahih mezhep sahipleri yani ehl-i sünnet ve’l-cemaat mezhebi mensupları Kuran ve Sünnet yolunda yürüdüler ve sahabelerin içtihatlarını da kabul ederek kendi görüşlerini şekillendirdiler. Ehl-i sünnetin müçtehid imamları kulların irade-i cüz’ileri olduğuna kani olmuşlardır.
Ehl-i necat fırkası olan ehl-i sünnet ve’l-cemaat mezhebi dışında Allah-u zü’l-Celâl’in iradesi ile kullarının iradesini birbirine mezceden, karıştıran fırkalar da vardır. Cebriyeye fırkası kulların iradesinin olmadığını söylemiştir. Onlar “Kulların, hasenât ve sekenât olarak ömürleri boyunca yapmış oldukları tüm ameller Allah-u zü’l-Celâl’in iradesi ile gerçekleşmiştir. Kulların amelleri üzerinde bir dahli ve etkisi yoktur” dediler. Kulun isyanını ve ecrini Allah (c.c)’a havale ettiler. Bir nevî (Haşâ) Allah (c.c)’a zulüm isnat ettiler. Nitekim bu fikir “Allah-u zü’l-Celâl, kullarını hem kendi halk edecek (yaratacak), hem kendi isyana sevk edecek ve hem de döndürüp dolaştırıp ahirette onu cezalandıracaktır” demektir ki bu Allah (c.c)’a zulüm isnat etmektir. Allah-u zü’l-Celâl zulümden, zulüm etmekten beri ve müstağnidir. Allah-u zü’l-Celâl şöyle buyurmaktadır;
“Kim salih amel işlerse kendi lehinedir. Kim de kötülük yaparsa kendi aleyhinedir. Rabbin kullarına asla zulmedici değildir.”
İşte cebriye fırkası ve onun füru’ fırkaları ile bunun görüşlerini benimseyen diğer fırkalar inançlarında yollarını değiştirdiler, Allah-u zü’l-Celâl’e zulüm isnat ederek dalalet ve sapıklığa düştüler.
Allah (c.c)’ın iradesi ve kulların iradeleri hakkında görüş ortaya koyan bir diğer fırka ise Mutezile fırkasıdır. Bu fırkaya göre “Allah-u zü’l-Celâl’in kulun fiilinde, hasenâtında ve sekenâtında velhasıl yaptığı tüm işlerde dahli, iradesi ve yaratması yoktur. Kul iradesini kullanarak, günahı ve isyanı kendi iradesi ile yapmaktadır. Sevabı, hayır ve hasenâtı da yine kendi iradesi ile kazanmaktadır. Tüm bunların karşılığını ahirette alacaktır.” Mutezile fırkası savunduğu bu görüşler ile gizli bir şirke girmektedir. Çünkü Ayet-i Celilelerde açıkça ifade edildiği üzere kullarını yarattığı gibi onların fiillerini de yaratmaktadır. Allah (c.c) şöyle buyurmaktadır;
“Sizi de sizlerin yaptığını da yaratan Allah (c.c)’tır.”
Mutezile Fırkası, sonsuz güç ve irade sahibi olan Allah-u zü’l-Celâl’in iradesisinin belirli noktalarda sınır ve tahdîd altında olduğunu kabul ettiler. Tüm bu batıl inançların tesiri ile Mutezile fırkası dalalette ve gaflette kaldı nitekim “O dilediğini yapar.” ayeti celilesinde belirtildiği üzere Allah-u zü’l-Celâ’in iradesi tahdid ve sınırlamalardan münezzehtir.
Kuran ve sünnet yolunda olan fırka yani ehl-i sünnet ve’l-cemaat mezhebi kulların irade-i cüziyelerinin ellerinde olduğuna, yaptıklarından sorumlu olduğuna, vazifelerindeki mesuliyetlerinin kendilerine ait olduğuna inanmaktadır. Tüm bu meseleler İslamiyetin inanç ve itikad konuları ile alakalıdır. Bir de amelî meseleler vardır.
Ehl-i sünnet ve’l-Cemaat mezhebi mensupları amelî konularda Kuran’ın ve sünnetin yolunda hareket etmektedir. Şeriatın yasak saydıklarını günah kabul etmekte ve bunlardan sakınmaktalar, şeriaatın emrettiklerini ise işleme gayretinde bulunmaktadırlar. İslamiyet’in kuralları içerisinde amelî meseleleri konu edinen fırkalar ve mezhepler vardır. Bu mezheplerin müçtehitleri amelî konularda şeriatın emir ve nehiyleri hakkında içtihatlarda bulunmaktadırlar. Ehl-i sünnet ve’l-cemaat mezhebi içerisinde bulunan amelî mezhepler Kuran, Hadis ve sahabelerin görüşleri doğrultusunda amelî konular üzerinde içtihatlarda bulundular ve neticede bazı füru’ meseleler hakkında farklı görüşler ortaya koydular. Böylelikle Hanefiyye, Şafiiyye, Hanbeliyye, Malikiyye ve bugün için tabiileri kalmamış bulunan diğer bazı ehl-i sünnet mezhepleri ihdas oldu (ortaya çıktı). Bu mezheplerin görüşlerindeki farklılıklar birbirlerini inkar noktasına varmamaktadır. Zaruret halinde bir mezhebin görüşü etrafında birleşilebilmektedir. Nitekim Beytullah’ta görüldüğü üzere bir mezhebin mensupları diğer mezheplere uyabilir ve diğer mezhepte olanlara imamlık yapılabilir. Amelî konular üzerine olan mezhep farklılıkları her ne kadar birbirlerinden ayrı olsa da tek bir hükmün çevresinde birleşmektedirler. Ehl-i sünnete mensup amelî mezhepler Kuran ve Sünnet çerçevesinde şekillendiklerinden bir beraberlik ve uyum içerisinde bulunmaktadırlar.
Şia mezhebine ve onun füru’ kollarına gelince, onlar gerek ehl-i sünnet ile gerekse de aralarında bir çok ihtilafa düştüler. Şia’nın bir kısmı ehl-i sünnete yakındır. Onlar namaz kılarlar ve oruç tutarlar, şeriatın hükmünü kabul ederler. Bir kısmı ise ehl-i dalalet ve gaflet fırkaları ile birleşmiştir ki bunların görüşlerini, eğri inanç ve amellerini açıklamak, dile getirmek sözü uzatmaktan ibarettir.
Bir zamanlar bizler karayolu ile hacca gittik. Bağdat’a uğradık. Musa-i Kazım’ın camisinde konaklamak istedik. Bir müddet de Abdülkadir Geylânî hazretlerinin türbesinde kalacaktık. Bizler vazifeliydik. Genç hoca kardeşlerimiz üzerinde görevliydik. O zamanın tüzüğüne göre hacc kafilesinin bizlerin sözlerini dinleme mecburiyeti var idi. Musa-i Kazım camiisine vardık. Halılar kilimler toplanarak bir tarafa yığılmış, namaz kılmak için müsait bir ortam yok. Oranın görevlisine “ Dışarıda insanlar yatıp kalkıyor, büyük bir kalabalık var. Buna rağmen namaz kılacak yerler ortadan kaldırılmış, ne oluyor?” dedim. Oranın idaresi “Bunlar Şia mezhebindedirler. Buraya gelirler yatarlar kalkarlar, Musa-i Kazım’ın ruhaniyetinin kendilerine melbusât (giyecek) olduğunu kabul ederler.” dedi. Orada öğrendik ki Şia’nın namaz kılmayan bir takımına rastlamışız, araştırdık çok üzüldüm. Onlar günlerce bu hal üzere camiinin avlusunda kalırlarmış, namaz kılmazlar, Musa-i Kazım’ın ruhaniyetinin kendilerini arındırdığını kabul ederlermiş. Gerçi belki bize söyleyenler hata etmiş olabilir belki biz de yanılmış olabiliriz. Hulasa mermerin üzerinde namazımızı kıldık. Orada konaklamaktan vazgeçip, Abdülkadir Geylânî hazretlerinin türbesine vardık. İşte mezhepler içerisinde çok farklı görüşler benimseyen kollar da bulunmaktadır. Bizim inancımıza göre yani ehl-i sünnet ve’l-cemaat mezhebine göre bunlar gaflet ve dalalettedirler. Sebebi beş vakit namaz farzdır. Hangi mezhepte olursa olsun bir müminin farzları kabul etme mecburiyeti vardır. Oruç farzdır. Müminin bunları da kabul etme mecburiyeti vardır. İnanç ve itakatların Kuran’ın ve sünnetin ölçüsüne uyma mecburiyeti vardır. Dalalet ve gaflet fırkalarının görüşleri Kuran ve Sünnetin ölçüsüyle ölçüldüğü vakit eksik ve hatalı çıkmaktadır. Kuran’ın ve sünnet’in ölçüsü imana dayanmaktadır. İmanın şartlarından birisi de Allah (c.c)’ın indirmiş olduğu kitaplara ve suhuflara iman etmektir. Kuran-ı Kerim’i olduğu gibi kabul etmektir. Kuran, Allah kelamıdır. Allah-u zü’l-Celâl Kuran’ı habibi ve edibine, Cebrail (a.s) vasıtası ile gönderdi, ayet ayet lüzüm ve iktiza ettikçe nâzil etti. Kuran-ı Kerim 23 senede tamam oldu, tekamül etti. Allah-u zü’l-Celâl Kuran-ı Kerim’in kemale erdiğini hacc-ı veda’da indirdiği şu ayet-i celile ile açıklamaktadır;
“Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam’ı beğenip seçtim.”
Peygamberimiz (s.a.v) efendimiz, bu ayet-i celilenin inzalinden sonra az bir müddet hayat yaşadı ve neticede dünyadan ahirete hicret etti. Kuran-ı Kerim’in inancından ve hükmünden başka bir inancı ihdas edenler dalalet ve gaflettedir.
Evet, biz mezhepler hususunda, ameli mezhepler ve itikadi mezhepler üzerinde durduk, kısa az bir müddet bahsetmek istedik. Amelî mezheplerden Hanefiyye, Şafiiyye, Hanbeliyye ve Malikiyye mezhepleri şimdi devam etmektedir. Bu mezhepler dışında ehli sünnet alimlerinden mezhepler kuran varsa da onların zaman içerisinde tabisi, arkasına uyanı kalmadığından günümüze ulaşamamıştır. Şimdi bu asıra ulaşan mezheplerden işte bu dört mezhebin cemaatı, cemiyeti vardır. Bunlara tabi olanlar vardır. Bu mezhepler ameli mezheplerdir. Hak mezheplerdir. İtikadî mezhebimiz de ehl-i sünnet ve’l-cemaat mezhebidir.
Müslümanlar arasında İslamiyetin takva yönü üzerinde içtihat yapan kimseler vardır. Bu mezhep mensupları kendine göre fazla ibadet ve taata yöneldiler, kendilerini fazla fazla ibadet ve taata verdiler ki buna da tasavvuf dendi. Tasavvuf öne düşen birinin peşine gitmektir. Nitekim İslamiyetin ilk önce zikir, fikir ve takva yönü Cibrîl-i Emîn tarafından Allahrasulü’ne öğretildi. Allahrasulü çok ibadet ve taatte bulundu. Hatta bir kudsî hadiste “Habibim edibim senin ibadet ve taatın ümmetinin affına vesile ve sebep olur.” diye buyrulmuş idi. Bunun akabinde peygamberimiz “Ümmetim, ümmetim” diyerek geceleri uyumadı, namaz kıla kıla mübarek topukları şişti. İbadet ederken ayaklarının üzerinde duramıyor, dengeyi sağlayamıyordu. Kıyamda iken ayağının birini kaldırıyor diğeri üzerine ağırlığını veriyor, sonra da diğer ayağını kaldırıyor ve öbür ayağı üzerine ağırlığını veriyordu. Böylelikle namazları eda etmeye devam etti. Çevre, uzak olmadığından, hatta çok yakın olduğundan dolayı Peygamberimiz (s.a.v) efendimizin hal ve ahvalini takip ediyordu. Allahrasulü’nün yakın komşularından birisi amcası Ebû Talib idi. Hane-i saadetin yakınlarında zalim, azılı, gaddar düşmanlar da bulunuyordu. Bunlardan birisi de Ukbe bin Ebî Muayd’dır. Allahrasulü (s.a.v) Kabe’nin yanında ibadet etmekte idi. Peygamberimiz (s.a.v) efendimiz secdede iken bu zalim adam, üstüne devenin pisliğini, karnını attı da Allahrasülü alnını secdeden kaldıramadı, neticede Hazret-i Fatıma validemize haber verildi, Hazret-i Fatıma koşarak geldi, efendimizin üzerindeki pisliği kaldırdı.
Bu zalim gaddar düşmanlar devamlı, gece gündüz ne iş yapıyor, ne yapıyor diye peygamberimiz (s.a.v) efendimizi takip ederlerdi. Bir dönem Allahrasulü’nün geceleri yatmadığını görüyorlar ve “Muhammed öyle bir duruma girdi ki gecesini gündüzünü kaybetti, artık aklını da kaybetti, mecnun oldu yatmıyor, yakın zamanda hastalanacak ve ölecek bunun elinden biz de kurtulacağız.” diye çevrede anlatıyorlardı. O zaman Allah-u zü’l-Celâl Tâhâ Suresinin ilk ayetlerini nazil ederek “Bas ayaklarını yere Ey Muhammed, biz Kuran’ı sana mihnet olsun, meşakkat versin diye göndermedik. Allah’tan korkanlara tebliğ edesin diye indirdik” buyurdu.
Ebû Leheb de peygamberimiz (s.a.v) efendimizin hem amcası hem de kapı komşu idi. Ebû Leheb’in hanımı Ümmü Cemîl, dışarılardan dikenler toplayıp gelir peygamberimiz (s.a.v) efendimizin hane-i saadetinin etrafına ve evin önüne Allahrasulü dışarı çıktığında ayaklarına batsın da muzdarip olsun diye bu dikenleri saçar, böyle bir zulme ve zalimliğe meylederdi. Kocası Ebû Leheb ise peygamberimiz (s.a.v) efendimiz takip ederdi. Allahrasulü cemaatların arasına girer, iltifat ettikleri, yakın hissettiklerinin arasına sokulur ve “Allah birdir, putperestlikten vazgeçin, ben Allah (c.c)’ın elçisiyim, peygamberim” diye tebliğ de bulunurdu. Peygamberimizin ardı sıra hemen Ebû Leheb o cemaatın arasına girer ve “Sakının ha sakının! Bu yalancıdır, akılsızdır, sihirbazdır, sözüne aldanmayın, ecdadınızın inancını kaybetmeyin, putlardan vazgeçmeyin” diye iftiralar da bulunur, bu hal üzere gün boyu peygamberimiz (s.a.v) efendimizin arkasını dolaşır idi. Peygamberimiz (s.a.v) efendimizin amcası Ebû Leheb böyle zulüm yapardı.
Peygamberimiz (s.a.v) efendimiz çok üzgün, muzdarip olarak dönüp evine geldiğinde, çok sıkıntılar çekip mahzun olduğunda Hazret-i Hatice annemiz, efendimizin bu haline çok üzülür ve “Ey Muhammed (s.a.v) sen bir peygambersin, geçmiş peygamberler çok derd u belâ çekti, sana ne oluyor, sen hâtemu’l-enbiyâsın” diyerek onu teselli ederdi.
Peygamberimiz (s.a.v) efendimizin diğer amcası Ebû Talib’in ailesi çoktu. Mekke’nin durumu zaman zaman değişirdi. Bir kıtlık başgösterdi. Ebû Talib çocukların iaşesini temin edemedi. Peygamberimiz amcasına destek çıkar, ona yardımda bulunurdu. Peygamberimiz (s.a.v) efendimiz 7 yaşında Hazret-i Ali (k.v)’i yanına aldı. Hazret-i Ali (k.v) hem baba tarafından hem de annesi Fatıma tarafından Haşimî’dir yani peygamberimizin yakın akrabasıdır. Onun soyundandır. Hazret-i Ali’nin annesi Fatıma, Hazret-i Ali’ye hamile iken Beytullah’ı tavaf etmek ister, putları görür zamanın inancı gereği onlara bazen meyletmek isterdi de Hazret-i Ali (k.v) annesi karnında iken tekme atar böylece bir sancı başlar ve annesi Fatıma bu meyilden vazgeçerdi. Yine bir gün Hazret-i Ali’nin annesi Fatıma Kabe’ye gitti. Kabe’yi tavaf ederken sancı başladı, etraftaki hanımlar koşuşturdular, orada doğum yaptırdılar. Hazert-i Ali (k.v) Beytullah’ın içinde dünyaya gelmiştir.
Allahrasulü, akrabalarını korur kollaştırır ve onları çok severdi. Peygamberimiz (s.a.v) efendimize müjde etmek için bir hanım koştu, haber verdi. Hazret-i Ali’yi henüz beze sarılı, annesinin memesinden tutmadan peygamberimiz (s.a.v) efendimizin kucağına verdiler. Allahrasulü onun ağzını açarak mübarek tükrüklerini onun ağzına verdi. Hazret-i Ali (k.v), Peygamberimize çok yakın oldu. Henüz yedi yaşında iken peygamberimizin hanesine bir nevi evlatlık olarak geldi.
Günümüzdeki evlatlık anlayışı İslam inancı ile bağdaşmamaktadır. Evlatlık, evlat hükmüne geçmezdir. Eğer evlatlık olarak kız çocuğu alınmış ise büyüdükten sonra kendisini evlatlık olarak alan adam ile nikahlanabilir. Sebebi evlatlık evlat hükmünde değildir. Oğlan çocuğu da böyledir. Bir aile bir oğlan çocuğunu evlatlık olarak alsa adamcağız ölse, o oğlan çocuk büyüdükten sonra kendisini evlatlık alan hanım ile evlenebilir. Zamanın cehaletinden ileri gelen tüzük ve görüşlerden uzak durmak gereklidir.
Peygamberimiz (s.a.v) efendimiz, Hazert-i Ali (k.v)’i yedi yaşında yanına aldı. Bir zaman onu yanına çağırdı. Cibril-i Emin tarafından telkin edilen tevhidi Hazret-i Ali (k.v)’e talim ve telkin etti. Peygamberimiz, Hazret-i Ali’yi yanına alarak diz dize oturdular. Peygamberimiz “oku tevhidi yâ Ali” buyurdular. “Lâilahe illallah Muhammedurrasulullah” diyerek üç kere okudu. Üç kere de peygamberimiz (s.a.v) efendimiz okudu. Bu arada Hazret-i Ali’yi bağrına bastı “Yâ Ali senin zikrin fikrin tevhit olsun” buyurdu. İşte ehlullah yolu, çehrî zikir ve tevhit yolu peygamberimizin Hazret-i Ali’yi bağrına basması ve mübarek elleri ile Hazret-i Ali’nin ellerini tutması ile orada başladı.
“Lailahe illallah Muhammedurrasulullah” kelime-i tayyibesi imanın mayası ve esasıdır. Vahdaniyet, Allah (c.c)’ın sıfatıdır. Tevhitte yani lailahe illallah zikrinde beşeriyetin zayıf aklının üstünde birçok meseleler ve hikmetler barınmaktadır. Tevhit olmadan iman olmadan insanlar kemalleşememektedir. Kimi sapık zihinlerin iddia ettiği gibi “Akıl vahiyden üstündür” demek zındıklıktır. Vahiy ne ise iman odur. İman olmadan akıl herşeyi kavrayamaz ve kuşatamazdır.
Hazret-i Ali (k.v)’den gelen manevî kol, tevhit yolu devam etti geldi. Seyyid-i Evliyâ olan Abdülkadir Geylânî hazretlerinin havuzunda tüm bu hikmetler birikti. Bu kol onun havuzundan geçerek intikal etmektedir. Zamanın sofuları Abdülkadir Geylânî hazretlerinden gelen kola Kadiriyye tarikatı olarak isimlendirdiler. İşte tasavvuf Cibrîl-i Emîn’in tevhidi peygamberimize telkini, Allahrasulü’nün de Hazret-i Ali (k.v)’e telkini ile başladı. Bu yol Kuran ve Sünnet yolu ile geldi. Sonraları İslamiyetin takva yönü üzerinde içtihatlarda bulunan alimler tarafından tevhit yolu, tasavvuf ismi altında devam ettirildi ve zaman içerisinde bu tevhit yoluna Tarikat-ı Kadiriyye dendi.

Hazret-i Ebu Bekir, Hazret-i Ömer, Hazret-i Osman ve diğer başka sahabelerin de Allahrasulü’ne kurbiyetleri ve ondan aldıkları manevî telkinler vardır.
Bunlardan da yeri geldikçe kitabımız içerisinde bahsedeceğiz.
Şimdi burada “Tasavvuf Nedir?” diyenler için bir kapıyı açmış olduk.
Allah (c.c) hepimizden ve hepinizden razı olsun. (Amin)

Kaynak:
Tasavvuf Tarikatlar ve Silsileleri 1.Cilt

Ehl-i Küfrün İçerisinde İslamiyeti Yaşamak

Ehl-i Küfrün İçerisinde İslamiyeti Yaşamak
13. Sohbet

Abdülkadir Geylanî Hazretleri yıllarca dağlarda ferdî yaşadı. Otların yeşillerinden yedi içti. Rabbim bu arada tecelli etti. Evliyanın seyyidi oldu. Allah-u zü’l-Celâl’in lutf u keremine şükrolsun. Bir taneden bin tane olur. Bundan dolayı bizim yolumuz bir tane ise de bin tane olacaktır. Allahrasulü güneşin batıdan zuhur edeceğini müjdelemiştir. Tecelli-i ilahî böyledir. Rabbim ehl-i küfrün içerisinde İslamiyet’i yaşayan sizlere, hizmetin hem tatlısını, hem meşakkatlisini yükledi. “Amellerin en hayırlısı zorlukla elde edilen amellerdir.” buyruldu. Sizlerin bu dalalet ve gaflet yurdunun içerisinde İslam’ı koruyup kollaştırması, sizler için en büyük lutf-u ilâhîdir. Bu beldelere mescidler yapmanız, rahmana secde etmeniz, bu gaflet, dalalet cemaatin içinde imanın nurunu, imanın ışığını bulmanız rızay-ı ilâhiye ulaşmak demektir.

Allah-u zü’l-Celâl, İslamiyet için böyle gayret sarfeden kullarına cennetin yüce makamlarını verecektir. Allah (c.c) şöyle buyurmaktadır;
“Muhakkak o günde cennetlikler nimetlerle meşgul olacaklardır. Onlar ve eşleri gölgelerde tahtlar üstünde yaslanacaklardır. Onlar için orada meyveler ve istedikleri her şey vardır. Çok merhametli rabblerinden onlara “selâm olsun” denir.” Allah-u zü’l-Celâl, zorluklar içinde İslamiyeti yaşayan kullarına selam verecektir. Dünyada da ahirette de Allah’ın mümin kullarına selamı vardır. Bu gaflet dalalet ülkede, bu cemaat cemiyetin içinde rahmana secde etmeniz İslam’ın nurunu burada bulmanız, İslam’ın tecelliyatının sizleri bulması sizlerin derecelerini yükseltmektedir. Allah (c.c)’ın kullarına cennette binlerce selamı olacaktır. Bu gayreti gösteren kullar ailesi, efradı, cemaati, cemiyeti ile cennette birlikte olacaktır. Allahrasulü (s.a.v) “Dünya ahiretin mezrasıdır.” buyurmaktadır. Cennet yurdunda hastalık, dert ve şikayet yoktur. Rabbimiz, cennetlik olan bir kuluna hastalıklardan uzak sıhhatli beden ihsan edecektir. Allah (c.c) cennetteki nimetlerinden bir kısmını şöyle tasvir etmektedir;
“O cennetlikler, işlenmiş tahtlar üzerinde karşılıklı yaslanırlar. Etraflarında maîn ırmağından doldurulmuş testilerle, ibriklerle ve kaselerle dolaşan ebedî kılınmış hizmetçiler bulunur. Cennetliklerin başları ağrımaz, akılları giderilmez, hastalanmazlar. Onlara için seçip beğenecekleri her türlü meyve, canlarının çektiği kuş etleri ikram edilir. Onlar için inciler misali huriler vardır. Tüm bunlar onların yaptıkları iyi amellerin karşılığıdır. Cennette selam selam diye bir sözden başka söz işitmezler orada ne batıl ne de günah bir söz vardır.”
Allah-u zü’l-Celâl, habibinin şahsında mümin kullara şu şekilde müjde vermektedir;
“Habibim, Edibim Muhammed, ahiret yurdu sizler için dünya hayatından daha hayırlıdır. Sizlerin bu dünyadan ahirete ayrılışınıza üzülmenize ve keder çekmenize lüzum yoktur.”
Mü’minin yurdu kabir kapısından başlar, kabir cennet yurdundan bir yurttur. Sizlerin zorluklar içinde geliştirdiğiniz bu İslam cemaati, cemiyeti ahirette adetlerini sayamayacağınız kadar olacaktır. Allahrasulü (s.a.v) “Kim bir kavme benzerse o da ondandır.” buyurmaktadır. Sizin cemaatinize gelip zikir sofranıza, sohbetinize oturup, sizlerle birlikte sohbet edenler sizlerden sayılır. Sizler de evliyaullah yolunda olduğunuzdan dolayı evliyaullah cemaatinden sayılırsınız. Evliyaullaha kendini, hayatını özendiren onların gidişatına, yaşantısına özenen kimse evliyaullahtan sayılır. Evliyaullah Hazret-i Muhammed’in sevdiği cemaattir. O’nun ardı sıra giden cemaattir. Allah-u zü’l-Celâl şöyle buyurmaktadır;
“Habibim, Edibim kullarıma söyle “eğer sizler Allah’ı seviyor iseniz bana uyun ki Allah (c.c) da sizleri sevsin…” yani “Ey Muhammed onlara söyle senin yoluna, senin sünnetine uyanlar, işte onlar senin cemaatindir, senden sayılırlar. Sana uyanlar, Allah (c.c)’ı sevmiş, Allah (c.c)’a muhabbet etmiş olmaktadırlar.”
Allah’ı sevmenin yolu Hazret-i Muhammed’in yoluna uymaktan geçmektedir. Hazret-i Muhammed’in yolu kuran ve sünnet yoludur. Kuran’ın ve sünnet’in yolu Allah’ın yoludur. Allah-u zü’l-Celâl şöyle buyurmaktadır;
“Kim ki Hazret-i Muhammed’e itaat eder ise ancak Allah’a itaat etmiş olur.” Hazret-i Muhammed’in dostlarına itaat edenler de ancak Allah’a itaat etmiştir. Çünkü Evliyâullah Hazret-i Muhammed’in dostudur. Evliyâullah’ın yolu zikir yoludur. Zikre ulaştıran bir yoldur. Zikir, ehl-i beyt yoludur. Hergün için sofuların bir kısım vakitlerini zikirle geçirmeleri lazımdır. Allah-u zü’l-Celâl şöyle buyurmaktadır;
“Ey İman edeler, sizler Allah’ı çok çok zikredin, adedini hesabını saymadan zikredin. Sabah akşamO’nu tesbih edin.”
Zikir farzdır. Kuran-ı Kerim zikirdir. Dağlar, taşlar, kuşlar hulasa canlı ve cansız herşey zikir yapmaktadır. Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır;
“Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan herşey O’nu tesbih etmektedir. Allah (c.c)’ı hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz, onların tesbihlerini iyi anlamazsınız. O, halîmdir, bağışlayıcıdır.”
Allah (c.c) ve melekleri müminler için salât getirmektedir.
“Allah (c.c) ve melekleri sizi karanlıklardan nura çıkarmak için salat getirmektedir. O müminlere çok acıyandır.”
Bir müslümanın peygamberimiz (s.a.v) efendimize salat-ı şerife okuma mecburiyeti vardır. Allah (c.c) şöyle buyurmaktadır;
“Allah (c.c) ve melekleri peygamberine çok salevât getirmektedir. Ey müminler siz de ona salât u selâm getirin.”
Allah-u zü’l-Celâl, müminlerden istiğfara ve tevbeye yönelmelerini istemektedir. “Estağfirullah” demek “Yâ Rabbi şimdiye kadar ettiğim hatalardan pişmanım, şimdiden sonra ölene kadar eeceğim hatalar için de pişmanlık duymaktayım, beni bağışla, affeyle” demektir. Allah (c.c) şöyle buyurmaktadır;
“Allah (c.c)’a istiğfar edin. Ondan bağışlanmanızı dileyin. Sonra O’na tevbe edin. Rabbim çok merhametli ve çok sevendir.”
Allah (c.c) İstiğfar zikrini bolluğun ve rahmetin anahtarı olarak göstermektedir. Allah (c.c) şöyle buyurmaktadır;
“ Rabbinizden mağfiret dileyin, çünkü o çok mağfiret edicidir. Böylelikle Allah (c.c) üzerinize yağmuru bolca yağdırsın ve mallarla, oğullarla sizlere yardım etsin, sizlere bağlar, bahçeler versin ve sizin için nehirler akıtsın.””
Zikrullaha bidattır demek İslam alemini parçalamak için gayret sarfeden düşmanlara alet olmaktır. Onların fikirlerine ve vaatlerine aldanmaktır. Müslümanlar arasına fitne ve fesat çıkarmaktan ibarettir. Ehl-i sünnet ve’l-cemaat yolundan ayrılmaktır. Sapık mezheplerin ve itikatların pençesine düşmek demektir.
Şüphesiz zikirden yüz çevirmek azab-ı ilahiyeye düçar olmaktır. Rabbimizin rahmetinden kaçınmaktır. Allah-u zü’l-Celâl şöyle buyurmaktadır;
“Kim rabbinin zikrinden yüz çevirir ise Allah (c.c), onu git gide artan zorlu bir azaba uğratır.”
Zikir yapan lisanı Allah (c.c) sever. Zikir yapan lisanı dağlar ve taşlar da sever. Zikir yapan lisan ile birlikte dağlar ve taşlar da zikir yapar, semanın kuşları da zikir yapar. Sofunun oturduğu haneler, seccadeler, kilimler o sofu ile birlikte zikir yapar. Allah-u zü’l-Celâl Hazret-i Davut’a hitaben “Ey Davut dağlara söyle benimle birlikte zikir yapın, Zebur’u okuyun de, kuşlara da söyle seninle birlikte zikir yapsınlar” buyurmaktadır. Allah (c.c) bu olayı Kuran-ı Kerim’de zikretmektedir.
“Ey Dağlar ve Kuşlar siz de Davut ile birlikte beni zikredin, tesbih edin.”
Zikir ehli öyle bir sevgili varlıktır ki melekler ona gıpta ederler ve imrenirler. Hatta peygamberler dahi onlara gıpta ile bakarlar ve zikir çeken kullara imrenirler.
Ey sofular, sizler sık sık cemaatleşin, halaka kurun, zikir meclisleri tertip edin. “Sayımız azdır” diyerek vazgeçmeyin. Üç kişi dahi olsanız oturup zikir yapın. Semanın ve kürre-i arzın melekleri “Ey melekler gelin burada halaka-i zikir yapılıyor, siz de dinleyin, bunların etrafını çevirin, bunların affı için siz de dua edin.” diyerek birbirlerine ve çevreye haber salarlar. Çok uzak yerdeki melekler dahi gelerek toparlanırlar, zikir halkasının etrafını kat kat sararlar, “Yâ rabbi bu kulların seni ne kadar seviyor, seni zikrediyorlar, sana iltifat ediyorlar, sana dua ediyorlar.” diyerek gıpta ederler.
Aziz kardeşlerim, sizler çok sıkıntılı zamanlarınızda da zikirden vazgeçmeyin. Zikir o kadar tatlıdır ki, zikreden kişinin derecesine melekler dahi ulaşamaz, zikredenin şerefine hiçbir şeref ulaşamazdır.
Hazret-i Muhammed’in ümmeti çok kıymetlidir. Bu ümmet içerisinde zikre devam edenler ise kıymetlilerin kıymetlisidirler. Hazret-i Musa (a.s) “Yâ Rabbi ben de Ümmet-i Muhammed’den olayım” diyerek Allah-u zü’l-Celâl’e dua ediyor. Allah (c.c) ile konuşan bir peygamber Ümmet-i Muhammed’e gıpta ediyor. Nitekim Allah-u zü’l-Celâl, Ümmet-i Muhammed’e hitaben şöyle buyurmaktadır,
“Ey Hazret-i Muhammed ümmeti, sizler bütün beşeriyetin en hayırlısı ve sevimlisisiniz.”
Allah-u zü’l-Celâl, Ümmet-i Muhammed’i beşeriyete, tüm insanlara şahitlik yapması için diğerleri üzerine şerefli kılmıştır. Allah (c.c) şöyle buyurmaktadır;
“Sizleri vasat bir ümmet kıldık yani Hazret-i Adem’den Hazret-i Muhammed’e kadar gelen tüm ümmetlerden sizler üstünsünüz. Onlar sizlere gıbta eder, sizler de onlara şahitlik yaparsınız.”
Geçmiş peygamberler, sizin Allah-u zü’l-Celâl’in indinde şerefli bir ümmet oluşunuza gıpta etmektedirler. Allah (c.c) şöyle buyurmaktadır;
“Sizin bir iyi ameliniz on tane olur.” Ümmet-i Muhammed’in beş vakit namazı elli vakite takabül etmektedir, Allah (c.c) katında elli vakit olarak kabul görmektedir. Bir kulun Allah-u zü’l-Celâl’in rahmetine ve affına en yakın olduğu yer secde ettiği yerdir. Kul secde ettiği zaman Allah (c.c) rahmeti ve lütfu ile tecellî eder. Miraç günü Ümmet-i Muhammed üzerine beş vakit namaz farz oldu. Allah (c.c) katında beş vakit, elli vakit olarak kabul gördü. Namaz farzdır. Namazları ihmal etmeyin. Arzda ve semada, her nerede ibadet yapan varsa hepsinin ibadet şekilleri beş vakit namazın içinde gizlidir. Semavâtın ve arzın meleklerinin ibadet şekillerinin hepsi beş vakit namazın içinde gizlidir. Bir kul namaz kıldığı zaman semavâtın ve arzın meleklerinin ibadeti kadar ibadet etmiş olmaktadır.
Allah-u zü’l-Celâl “Habibim Muhammed seni yaratmamış olsaydım kimseye luzüm görmezdim. Hiçbir şeyler yaratmazdım, halketmezdim. Senin sevginden dolayı bu varlıkları halkettim. Senin sevgi muhabbetinden dolayı bu kainat, bu insanoğlu, bu melekler yaratıldı. Seni kendim için halkettim, kainatı da senin için halkettim.” buyurmaktadır. Bizler –elhamdülillah- böyle üstün bir peygambere ümmet olmuşuz. “Ey Muhammed biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik.” Ayet-i celilesi ile anlatıldığı üzere alemlere rahmet olarak gönderilen bir peygamberin ümmetiyiz. Onun rahmeti bütün varlık alemine sirayet etmiştir. Hatta İblis dahi “Ey yarabbi, alemlerden birisi de benim, bana da rahmet merhamet et. Hazret-i Muhammed’in varlığından, rahmetinden bende istifade edeyim, sen onu alemlere rahmet olarak gönderdin. Ben de hissedarım ve hissemi istiyorum.” diye kafa kaldırdı, dua etti.
Allah-u zü’l-Celâl, Hazret-i Adem’i yarattı. Eşi Hava validemiz ile birlikte onu cennetine koydu ve “Sakın şu ağaca yaklaşmayın yoksa zalimlerden olursunuz diyerek tenbihte bulundu. İblis Hazret-i Adem’e vesvese verdi. Hazret-i Adem eşi ile birlikte o yasak ağaçtan yedi. Neticede Allah-u zü’l-Celâl, Hazret-i Adem’i, eşini ve İblis’i yeryüzüne indirdi. Hazret-i Adem hatasını anlayarak “Ey yarabbi biz zulmettik, hata ettik, isyan ettik, günah işledik. Gel bizi affeyle” diyerek tevbe etti. İblis ise suçü nefsine bulmadı, kendi hatasını kabullenmedi ve suçü Allah-u zü’l-Celâl’e isnat etti. “Beni sen yanılttın, sen beni bu yola sevkettin, beni azdırdın, bana vesvese verdin, bu hataları bu günahları sen yaptırdın.” diyerek Allah-u zü’l-Celâl’i suçladı. Bu sebepten dolayı mağfur olmadı, günahları affolunmadı. İblis kafirlerden oldu. Rahmet-i ilahîden kovuldu ve lanetlendi.
“Biz seni ancak alemlere rahmet olasın diye gönderdik.” Ayet-i celilesi nazil olduğunda İblis de “Ben de alemlerden bir parçayım, bana da rahmet et ya rabbi” diye yalvardı. Allah-u zü’l-Celâl, İblis’e kovulduktan sonra sabah akşam birer tokat vurması için bir melek vazifelendirmiş idi. İblis, bu meleğin sabah vurduğu tokatın acısını akşama kadar çekermiş, akşam vurduğu tokatın acısını ise sabaha kadar çekermiş. Allah-u zü’l-Celâl, o meleğin vurduğu tokatın birisini kaldırdı. İblis dahi Hazret-i Muhammed’in rahmetinden faydalandı.
Şu ehl-i küfür, ehl-i dalalet ve gaflet cemaatinin içinde yaşayan müslümanların bilmesi gereken bazı önemli noktalar ve hakikatler vardır.
Birinci hakikat şudur ki; ehl-i küfür cennete giremez. Gerek Yahudisi, gerek Hıristiyanı, gerek müşrikler ve daha başka türlü türlü inançlara mensup kişiler cennete giremez. Hıristiyanlık alemi, üçlü bir uluhiyet anlayışını benimseyerek tevhit akidesinden saptılar. Hıristiyanlar ehl-i küfürdür. Yahudiler, Hazret-i Üzeyr (a.s)’ı Allah (c.c)’ın oğlu kabul ettiler ve bunlar da ehl-i küfürdür. Yeryüzünde tek bir din vardır. Tüm peygamberler tek bir din getirdiler ki bu din İslam dinidir, tevhit dinidir. Ben derim ki eğer bu dalaletin, gafletin içinde, bu küfür ehli insanların içinde imanınızı korur iseniz sizin bir hasenatınız bin olur.
İkinci hakikat şudur ki; Müslüman genç erkek çocuklar Hıristiyan kızlarla evlenebilir ama müslüman bir kız çocuğu bir hıristiyan ile evlenemez. Eğer müslüman bir kız çocuğu ehl-i küfür ile evlenir ve evlendirilir ise zina suçu işlemiş olur. Allah (c.c)’a en büyük isyanda bulunmuş olur. Şeriatın nazarında mahkum olur. Şerî cezalara muhatap olur. Sakın ha genç kızlarımız, Müslüman kızlarımız Hıristiyan erkek çocuklar ile laubali olmasınlar, onlar ile evlenmeye kalkışmasınlar. Bu büyük bir suçtur. Böyle yapanların hem dünyası hem de ahireti kaybolmaktadır.
Üçüncü hakikat şudur ki; hıristiyanlar erkek ve kadınlar ile alış veriş yapılabilir. Onlar ile komşuluk ilişkileri ve insanî ilişkiler sürdürülmelidir. Onlarla komşuluk ilişkileri geliştirilebilir, şeriatın hükmü olmadıkça onlara kötü muamele yapılamaz. Onlarla iyi geçinilmelidir. İslamiyetin aleyhinde olmayan her hususta, ehl-i küfür ile alışveriş yapılır ve onlarla insanî ilişkiler kurulur ve geliştirilir. Onlar her ne kadar ehl-i küfür olsa da son neticeleri belli olmadığından dolayı “Bunlar cehennemliktir” diyerek muamele yapılmamalıdır.
Dördüncü hakikat şudur ki; hıristiyanların ve ehl-i kitabın kestiği bir mal yenebilir. Bununla birlikte kurban’ın hükmü ayrıdır. Kurbanı müslümanlar keser ve kurbanın payı müslümanlara verilir. Hıristiyanlara ve diğer ehl-i küfre verilmez. Onlara pay edilmezdir.

Şimdi bizlerin en mühim davası imanımızı koruyup kollaştırmaktır. Eğer bir kul iman ile ölür ise yakasını azab-ı ilâhiyeden kurtarmış olur, tavsif edilemeyecek nimetlere nâil olur. Cennete girmek ve cemalullahı görmekle müşerref olur.
Allah-u zü’l-Celâl iman ile ahirete göçmeyi nasip müesser eylesin. (Amin)

Kaynak:

Tasavvuf Tarikatlar ve Silsileleri 1.Cilt

(c) Ustaoğlu Kitabevi

Copyright © Seyyid Muhammed Efendi Hz. Sohbetleri Tüm hakları saklıdır.

Münakfıkların halleri

Münakfıkların halleri
14. Sohbet

İslamiyetin yoluna gelen gelir, gelmeyen de gelmezdir.

Peygamberimiz (s.a.v) efendimiz Mekke’de İslamın yayılması için çok uğraştı; fakat insanlar iman etmedi.

Çok hadiseler oldu. Allah-u zü’l-Celâl şöyle buyurmaktadır;
“De ki “Allah’a itaat edin, Rasulüne de itaat edin.”
Eğer yüz çevirirseniz ona düşen ancak tebliğ etmektir, size düşen vazife ise ona itaat etmenizdir.
Ona itaat ederseniz hidayet bulursunuz.
Peygambere düşen ancak apaçık bir tebliğdir.”

 

Allah (c.c) habibini ancak İslamiyeti tebliğ etmek üzere vazifelendirmiştir. Hidayet Allah (c.c)’a aittir. Allah-u zü’l-Celâl, şöyle buyurmaktadır,
“Allah (c.c), kime hidayet etmiş ise o doğru yolu bulmuş olur. Ve kimi de saptırır ise onlar zarara uğrayanların ta kendileridir.”
“Ey Muhammed muhakkak ki sen sevdiğini hidayete erdiremezsin. Fakat Allah (c.c) dilediğine hidayet verir ve O hidayet bulanları daha iyi bilir.”
Bunun içindir ki peygamberimiz (s.a.v) efendimizin en yakın akrabası Ebu Leheb iman etmedi de perişan öldü.
Müslümanlar arasında ve sofular nezdinde, bir başkasıyla bir de sizinle yani iki cihetli oynayanlar olabilir. Nitekim peygamberimiz Medine’ye geldiğinde, Medine’nin eşreflerinden Abdullah bin Übey bin Selûl vardı. Bu kişi Medine’nin şereflilerindendi yani sözü dinlenen hükmü geçen bir kişiydi. Yahudiler ile de bağı vardı, onlar ile işbirliği yapardı. Peygamberimiz (s.a.v) Medine’ye gelince müslümanlar peygambere, dine, imana sarıldılar, İbn-i Übey bin Selûl da zahiren, görünüşte müslümanım dedi. Ama iş başa gelince yani müslümanlar Uhud harbine giderken kendi adamlarına “Ey beni sevenler, geri dönün! Hazret-i Muhammed kendi akrabasıyla kavgaya gidiyor” dedi ve üçyüz kişi geri döndü. Daha sonraları ise Yahudiler ile iş birliği yaptı. Bazen müslümanlarla bazen de Yahudiler ile birlik oldu, onlar ile gizli gizli konuşup hilelerde bulundu.
Allah-u zü’l-Celâl şöyle buyurmaktadır;
“Şüphesiz münafıklar Allah’ı aldatmak isterler, halbuki Allah onların hilelerini başlarına geçirir. Münafıklar namaza kalktıkları vakit tembelce kalkarlar. İnsanlara gösteriş yaparlar ve Allah’ı ancak pek az anarlar.”
Allah-u zü’l-Celâl, münafıkların hallerini şu şekilde açıklamakta ve “Habibim, Muhammed, senin cemaatının içinde münafıklar da vardır. Onlar camiye ibadet etmek için değil, sizleri aldatmak, müslüman olduklarına sizleri inandırmak için yani gösteriş için gelirler. Az, bazen “Allah” derler. Onların içleri dışlarına uymaz.” buyurmaktadır.
Müreysiye harbi dönüşünde Mekkeli ve Medineli müslümanlar bir kuyunun başında su çekiyorlar iken, aralarında bir münakaşa çıktı ve Mekkeli Medineliye bir iki tane tokat vurdu. Bu durumu hemen İbn-i Übey bin Selül’e duyurdular. O da “Durun, durun, hele bir Medine’ye varalım, azizler elbette zelilleri Medine’den çıkaracaktır.” dedi. Bu sözü söyledi. Bu söz el altından Hazret-i Ömer (r.a)’a duyruldu. Hazret-i Ömer, Peygamberimiz (s.a.v) efendimize gelerek “Yâ Rasulüllah izin ver, bunun boynunu uçurayım” dedi. Allahrasulü “Sakın ha, sakın böyle bir işe kalkışma, ben “Muhammed küffarı bıraktı da kendi cemaatını öldürtüyor” dedirtmem, biraz sabret” buyurdular ve Hazret-i Ömer’i teskin ettiler.
Zaman geldi, İbn-i übey bin Selül el altın Yahudiler ile işbirliği yaptı. Hazret-i Ayşe validemize iftiralarda bulundu. Müslümanlar arasına nifak sokmaya çalıştı. Ve neticede ağır hastalandı. Oğlu Abdullah (r.a)’ı göndererek Rasulü Ekrem efendimize “Yâ Muhammed, benim halim çok perişan, hileler yaptım. Sırtındaki gömleği bana ver de Allah’ın huzuruna senin gömleğinle çıkayım, bari yüzüm olsun. Cenaze namazımı da sen kıldır” dedi. Peygamberimiz gömleğini verdi. İbn-i Übey bin Selül ölünce o gömlekle kefenlendi. Peygamberimiz onun cenaze namazını kıldırmak için musallaya varıyordu. Hazret-i Ömer peygamberimizin eteğinden tuttu. “Yâ Rasulülah, o münafığın yaptıkları yetmiyor da bir de cenaze namazını mı kıldırıyorsun?” dedi. Allahrasulü “Bırak beni Ey ömer, Allah (c.c) “Ey Muhammed onlar için ister af dile istersen af dileme, onlar hakkında yetmiş defa da af dilesen Allah onları bağışlamayacaktır (Tevbe 80)” buyurarak beni muhayyer kılmıştır. Ben yetmiş defadan fazla onun affolunması için niyazda bulunacağım.” buyurdu ve cenaze namazını kıldırdı. Sahabeler sonraları Allahrasulüne sordular; “Yâ Rasulüllah, Abdullah İbn-i Selül size bu kadar zulüm yaptı, hanımıza iftiralar da bulundu. İslamiyetin mağlup olması için elinden ne geliyorsa yaptı, tüm bunlara rağmen mübarek gömleğinizi verdiniz ve cenaze namazını kıldırdınız, bu ne sebeple oldu?” Allahrasulü (s.a.v) şöyle cevap verdi; “Ben onun gölgesinde kalmıştım. Mekke’nin fethi esnasında amcam Abbas’ı müslümanlar yakaladılar. Çekiştirilirken Abbas’ın gömleği yırtıldı, çıplak kaldı. Bu halde bana getiriyorlardı. Dediler ki; “Hazret-i Ömer’in çadırının önünden geçirmeyelim, kalkar boynunu vurur” Ömer’in çadırının arkasından getirdiler. Yolda ibn-i Übey bin Selül buna rastladı. Abbas’a baktı ki çırılçıplak “Ayıp olur, peygamberin amcası olarak bunu çıplak götürmek olmaz” dedi ve iki gömleğinden birini Abbas’a giydirdi. Böylece Abbas’ı setr-i avret bir halde getirdiler. İşte bu iyiliğine karşılık gömleğimi verdim. Bir de Hudeybiye antlaşmasında biz Mekkeliler ile anlaşırken ona sordular “Sen Medine’nin eşrefisin, Muhammed tarafındanmısın, bizim tarafımızdanmısın?” ben Muhammed’in tarafındayım” dedi. O zaman bizim tarafımızı tuttu. İşte bunun için namazını kıldırdım” buyurdular.
Bu olay akabinde Allah-u zü’l-Celâl, Cibrîl-i Emîn’i göndererek şu ayet-i celileyi inzal eyledi ve böylelikle peygamberimiz (s.a.v) efendimizi ve müminleri, münafıkların cenaze namazlarına katılmaktan menetti;
“O münafıklardan ölenlerin sakın namazlarını kılma, onların kabri üzerinde de durma, çünkü münafıklar Allah ve rasulünü inkar ettiler ve fasık olarak öldüler.”
Allah-u zü’l-Celâl Kuran-ı Kerim’de münafıkların düçar olacağı azabı şu şekilde açıklamaktadır.
“Şüphe yok ki münafıklar cehennemin en alt tabakasındadırlar. Artık onlar için asla bir yardımcı bulamazsın.”
Allah-u zü’l-Celâl, indirdiği şu ayet-i celilede münafıkları kafirlerden önce zikrederek münafıkların şerrinin kafirlerden daha fazla olduğuna işaret etmektedir;
“Şüphesiz Allah (c.c), münafıkları ve kafirleri cehennemde toparlayacaktır.”
Değerli kardeşlerim,
Ehlullah yolunda olduğunu söyleyenler arasında birkaç tarafa ve başka taraflara gidip gelenler olabilir. Bu kimselerin ardına düşmemek gereklidir. Onların fitnelerini ya***** büyütmemek gereklidir. Onları duymamazlıktan, görmemezlikten gelin. Birbirinizi sevin, birinizi sevmek hepinizi sevmektir. Allah yolunda olanlara itaat edin. Onlar etrafında toplanın. Dedikodudan vazgeçin. Bizim yolumuz Kuran ve Sünnet yoludur. Zikirlerimiz, tarikatımız bellidir. Yanlarınızda kitaplarımızdan bulundurun, şüpheye düştüğünüzde eserlerimizi tekrar tekrar okuyun.

Bir adam, Hazret-i İsa’yı kabul ediyor da Hazret-i Muhammed’i kabul etmeden “Ben müslümanım” diyorsa yalancıdır. Çünkü iman ancak tüm peygamberleri kabul etmekle gerçekleşir. Hazret-i Muhammed’i kabul etme mecburiyeti vardır. “Lailahe illallah, Muhammedurrasulullah” diyerek Allah (c.c)’ın vahdaniyetini ve Hazret-i Muhammed’in peygamberliğini kabul etme şartı vardır.
Aynı şekilde ehlullah yolunda olduğunu söyleyen bir kişi de “Ben şeyhsiz pire tabiyim, ben peygambere tabiyim ve böylece dervişim” dese yalancıdır. Çünkü avlu kapısından girilmeden iç kapıdan girilemez. Onların içlerinde, henüz mübtedi olan sofuları aldatanlar olabilir “Ben şeyhim” diyenler olabilir ama yolsuz, şereceresiz ve şeyhsiz marifetullah yoluna gidilemez. Ehlullah yolunda şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır.

Kaynak:

Tasavvuf Tarikatlar ve Silsileleri 1.Cilt

(c) Ustaoğlu Kitabevi

Copyright © Seyyid Muhammed Efendi Hz. Sohbetleri Tüm hakları saklıdır.

Hazret-i Adem ve Eşinin Tevbesinin Hazret-i Muhammed (s.a.v) hürmetine Kabul edilmesi

Hazret-i Adem ve Eşinin Tevbesinin Hazret-i Muhammed (s.a.v) hürmetine Kabul edilmesi
15. Sohbet

Allah-u zü’l-Celâl, Hazret-i Adem’i halketti. Eşinin de onun sol eğe kemiğinden yarattı. Bunları cennetine koydu. Cennete iblis de girdi bir köşede ağlayarak feryad u figan etmeye başladı. Hava validemiz bunu gördü ve “Niçin ağlıyorsun? Derdin nedir?” diye sordu. İblis “Sizlere acıdığımdan ağlıyorum.” dedi.

 

Hava validemiz “Niçin bize acıyorsun?” dedi. İblis “Siz cennetten kovulacak ve çıkarılacaksınız. Hani rabbin sizlere hitap ederek “Ey Adem ve Hava sakın şu ağaca yaklaşmayın, ondan yiyip içmeyin yoksa zalimlerden olursunuz (Bakara Suresi, Ayet 35)” demişti. Eğer siz o ağacın meyvelerinden yemiş olsaydınız ebedî olarak cennette kalacaktınız, meleklerden olacaktınız, ebedî bir saltanata malik olacaktınız. İşte bu sebepten dolayı sizlere acıyorum ve ağlıyorum” dedi ve doğru söylediğine dair Allah (c.c) adına yemin etti.
Öğüt veriyorum diyerek onlara vesvese verdi. Allah-u zü’l-Celâl, şeytanın bu hilesini ve söylemiş olduğu sözleri kıssa ederek buyurmaktadır ki;“(İblis şöyle söyledi) Rabbiniz, başka bir sebepten dolayı değil, sırf ikiniz birer melek yada ebedî kalıcılardan olursunuz diye sizi şu ağaçtan men etti.” “Nihayet şeytan ona vesvese verdi. Şöyle dedi “Ey Adem, sana sonsuzluk ağacını ve çökmesi olmayan bir saltanı göstereyim mi?” “Şeytan onlara “Elbette ben size öğüt verenlerdenim.” diye yemin etti.”Hazret-i Adem ve Hava validemiz Allah (c.c)’ın yasak etmiş olduğu o ağaçtan yediler. O zaman Allah-u zü’l-Celâl hitap ederek; “Cennetten inin.” dedi. Allah (c.c), Hazret-i Adem’i Cidde’ye Hazret-i Hava’yı ise Serenduf adasına indirdi. Hazret-i Adem yeryüzünü çok gezdi. Uzun zamanlar geçti. Birgün Hazret-i Adem uykusunda Hazret-i Hava’yı görüyor. Hazret-i Hava deniz kenarında gezerek, ey Adem açmısın, susuzmusun diyerek kasideler söylermiş, Hazret-i Adem uykusundan uyanınca bu rüyadan çok etkilendi “Yâ Rabbi Muhammed’in aşkına bizleri bu hasretlikten kurtar” diyerek dua etti. Allah-u zü’l-Celâl “Git bakalım. Bu, Muhammed’i nereden biliyormuş.” buyurarak Cebrail’i gönderdi. Cebrail (a.s), Hazret-i Adem’e “Hazret-i Muhammed’i nereden tanıyorsun, nereden biliyorsun?” diye sordu. Hazret-i Adem “Ben cennette gezerken ağaçların yapraklarında, sarayların, köşklerin köşelerinde, kapıların üstünde “Lailahe illallah, Muhammedurrasulüllah” yazıyordu. İşte o zaman Allah (c.c)’ın Muhammed isminde çok sevdiği bir kulu olduğunu anladım.” cevabını verdi.
Hazret-i Adem’in affı Hazret-i Muhammed aşkına geldi. Hazret-i Adem ve Hava validemiz onun hürmetine affolundu. Allah-u zü’l-Celâl, Hazret-i Muhammed’in ismi anıldığından dolayı Hazret-i Adem ile Hava validemizi tekrar birleştirdi, kavuşturdu.

Kaynak:
Tasavvuf Tarikatlar ve Silsileleri 1.Cilt
(c) Ustaoğlu Kitabevi
Copyright © Seyyid Muhammed Efendi Hz. Sohbetleri Tüm hakları saklıdır.

 

 

Peygamberler Arasında Ayrım Yapılamayacağı Ve Cennete Yalnız Ehl-İ İmanın Gireceği Hakkında

^قَالَ رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي ^ وَيَسِّرْ لِي أَمْرِي ^ وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسَانِي^ يَفْقَهُوا قَوْلِي^

“Rabbim, göğsümü genişlet, işimi kolaylaştır. Dilimdeki bağı çöz ki, sözümü anlasınlar.”

Yâ rabbi, bizlere göndermiş olduğun Din-i İslam için sana şükürler, senalar olsun. Bizleri Ümmet-i Muhammed olarak halk eyledin, imanımızda sabit kıldın. İmanımızı, dinimizi, itikadımızı kaydırma yâ rabbi. Şeytanın şerrinden, nefislerimizin kötülüklerinden, küfrün zulmünden bizleri muhafaza Eyle. (Amin)

Ehl-i iman olan bir insan, imanını korumak için inançlarında sabit olacak, şek ve vesveseden uzak duracaktır. İmanın altı şartı vardır ki Hazret-i Adem (a.s)’dan ahir zaman Peygamberi Muhammed (s.a.v) efendimize gelene değin ne kadar ehl-i iman var ise, bu şartları kabul etmişler ve böylece mümin, Müslüman olmuşlardır. Hazret-i Muhammed son peygamberdir, Hâtemu’l-Enbiyâ ve’l-Murselîn’dir. Bir kişinin imanının teşekkül edebilmesi için peygamberlerin hepsini tasdik etmesi ve onların getirdikleri kitapların, suhufların ve nizamların hak olduğuna inanması gerekmektedir. Allah-u zü’l-Celâl şöyle buyurmaktadır;
“Peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti, müminler de (iman ettiler). Her biri Allah a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler. Şöyle söylediler „Allah’ın peygamberlerinden hiçbiri arasında ayırım yapmayız. İşittik, itaat ettik. Ey Rabbimiz, affına sığındık! Dönüş ancak sanadır.”
Şimdi peygamberler arasında ayrım yapanlar, onların bazılarını kabul edip bazılarını yalanlayanlar küfre girmiş olur. Kafirin ameli kendisine fayda vermez. Nitekim bir Hıristiyan, papaz olarak ömrünün sonuna kadar ibadet ve taat yaparak vaktini geçirse, böylece ömrünü tüketse kafirlikten kurtulamaz. Sebebi ise şudur; kişinin iman sahibi olabilmesi için “Lailahe illallah Muhammedurrasulüllah” demesi gerekmektedir. Yani Allah (c.c)’ın vahdaniyetine Hazret-i Muhammed’in hak peygamber olduğuna iman etmesi gerekmektedir.
Hazret-i Muhammed, bütün beşeriyete peygamber olarak gelmiştir. insanların ve cinlerin peygamberidir. Alemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Onun getirdiklerine iman eden kimseler ümmet-i icâbettir, Müslümandır, mütedeyyindir. Kusuru, günahı olursa ya affedilir yahut günahını yüklenir ama neticede cennete girer. Bunun yanında Hazret-i Muhammed’in peygamberliğini kabul etmeyenler, hangi milletten ve inançtan olursa olsun ehl-i küfür olduğundan dolayı cennete giremezler.
Allah-u zü’l-Celâl, küfür ehlini necis olarak nitelemiş ve onları necasete benzetmiştir. Nitekim ayet-i celilede şöyle buyrulmaktadır;
“Ey iman edenler, müşrikler necistir.”
Ehl-i küfür hayvanlar gibi yerler ve içerler. Onlar şuursuzdurlar. Allah (c.c) şöyle buyurmaktadır;
“İnkâr edenler dünya hayatından faydalanırlar, hayvanların yediği gibi yerler. Onların yeri ateştir.”
Yahudiler hakkında Allah-u zü’l-Celâl şöyle buyurmaktadır;
“Tevrat’la yükümlü tutulup da onunla amel etmeyenlerin durumu, ciltlerce kitap taşıyan merkebin durumu gibidir. Allah’ın âyetlerini yalanlamış olan kavmin durumu ne kötüdür! Allah, zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.”
Ehl-i kitap hakkında, Mecusiler ve diğer sapkın inançlar hakkında Allah (c.c) ayetler nazil ederek onları tekzip etmiştir. Ehl-i küfür hangi milletten ve cinsten olursa olsun tek bir millettir. Ehl-i İslam da tek bir millettir. Dünya üzerinde yaşayanlar ehl-i iman ve ehl-i küfür olmak üzere iki millet halinde bulunmaktadırlar. Hazret-i Muhammed tüm insanlığın -gerek Müslüman gerek ehl-i küfür- tüm beşeriyetin peygamberidir.

Cennete yalnız iman ehli girer, ondan başkasına cennet haramdır. “Kafirler (Hiristiyanlar ve Yahudiler) de cennete girecektir” diyenler iman dairesinden çıkmışlardır. Çünkü Hazret-i Muhammed’i ve onun getirdiği nizamı kabul etmeyen yani “Lailahe illallah Muhammedurrasulüllah” demeyen ehl-i küfürdür. Ehl-i küfür ise cehennemliktir ve onlara cennet haramdır. Bizler, böyle kabul edeceğiz, böyle inanacağız ki mümin ve Müslüman olalım.
Allah-u zü’l-Celâl ahir akıbetimizi hayreylesin. İman-ı kâmilden ayırmasın. (Amin)

Kaynak:

Tasavvuf Tarikatlar ve Silsileleri 1.Cilt

İslamiyetin Yayılışı ve Müslümanın yaşantısı

Beytullah mukaddestir. Hazret-i Adem, Allah-u zü’l-Celâl’in emri ile Beytullah`a gelerek orayı tavaf etmiştir.

Tarih içerisinde gelen nice peygamberler dahi Beytullah`ın etrafında metfundurlar.
Neticede Hazret-i İbrahim, oğlu ile birlikte Beytullah’ın etrafına duvar çekmiştir.
Allah (c.c) şöyle buyurmaktadır;
“Bir zamanlar İbrahim, İsmail ile beraber Beytullah`ın temellerini yükseltiyor ve (şöyle diyorlardı:) Ey Rabbimiz! Bizden bunu kabul buyur; şüphesiz sen işitensin, bilensin.”
Hazret-i İbrahim, Beytullah’ın yapımı tamamlanınca Allah (c.c)’a dua etmiş ve “Yâ Rabbi, böyle ıssız bir mahaldeki bu beyti kabul edenler kimler olur?” diyerek niyazda bulundu. Allah (c.c) “Ey İbrahim, sen çağır. Çağırması senden duyurması benden.” buyurdular. Hazret-i İbrahim “Ey ehl-i iman, Ey insanoğlu gelin burayı tavaf edin” diyerek seslendi. Allah-u zü’l-Celâl’in hikmetidir ki insanların ruhları önce yaratılmıştır.

 

Allah (c.c) “Ben sizin rabbiniz değil miyim?” diyerek sorduğunda ruhlar “Evet, rabbimizsin.” dediler ve böylece tasdik ettiler. Hazret-i İbrahim’in seslenmesi geçmişe yani ruhların kulaklarına ulaşmıştır. Kabul eden gelmiş, orayı tavaf etmekle nasiplenmiştir. Hazret-i İbrahim’in yaptığı bina ve çevresi “Beytullah (Allah (c.c)’ın evi)” olarak isimlendirilmektedir. Beytullah, Allahrasulü’nün devrine geldiğinde çevre tarafından, insanlar tarafından mukaddes bir yer olarak kabul görüyordu. Çevrenin insanları bölük bölük geliyorlar, Allah (c.c)’a yaklaşmak için birer put yapıp Kabe’nin çevresinde dolaşıyorlar, ona tevazu ve hürmet ediyorlardı. Beytullah’ın içi ve çevresi küçüklü büyüklü putlar ile doluydu. İnsanlar Lat, Uzza, Menat gibi çeşitli isimler taktıkları putlara kendilerini (c.c)’a yaklaştırsın diyerek ibadet ediyorlardı. Rahmet, bereket kalktığında oraya gelerek dualar ediyorlardı. Cehalet ve hidayette olan tüm insanlar oraya başvuruyordu.

 

Allahrasulü (s.a.v) Mekke’de dünyaya geldi. Hayatını orada geçirdi. Kırk yaşına geldiğinde Hira mağarasına giderek inzivâda bulunuyordu. Altı ay kadar bu mağarada ibadet ve tefekkür ile meşgul oldu. Neticede Hira mağarasında vahiy nazil oldu ve İslamiyet`i tebliğ ile vazifelendirildi. Peygamberimiz (s.a.v) efendimiz İslamiyet’i ilk önce Hazret-i Hatice validemize açıkladı, o imanı kabul etti. Sonra Hazret-i Ebû Bekir Sıddık iman etti ve gizli gizli iman edenler çoğaldı. Allahrasulü’nün biri Ebû Cehil diğeri ise Hazret-i Ömer olmak üzere iki azılı düşmanı var imiş, Allahrasulü “Yâ Rabbi, bunlardan birisine iman nasip eyle.” diyerek duada bulundu ve Hazret-i Ömer iman etti. Hazret-i Ömer kırkıncı Müslümandır. Onunla birlikte mücadeleler, münakaşalar çoğaldı. Gizlilik ortadan kalktı. Hazret-i Ömer, geniş bir çevreye sahip, gözü berk, güçlü bir insan olduğu için “İşte ben Müslüman oldum, kim ne diyecekse desin” diyerek meydana çıktı, Müslümanların ellerinden tutarak onları da meydana çıkardı. Bununla birlikte “Ben Müslümanım.” diyenlere yapılan zulümler arttı. Müslümanlardan bazıları Hazret-i Bilal gibi ağır işkencelere maruz bırakıldı, bazıları ise şehit edildi. Müslümanlardan bazıları peygamberimizin de izni ile Habeşistan`a, Yemen’e ve Medine’ye kadar değişik beldelere hicret ettiler.
Bu arada Allahrasulü’nün Hazret-i Hatice validemizden çocukları dünyaya geldi. Peygamberimizin kızı Hazret-i Rukiye validemiz Hazret-i Osman (r.a) ile evlenmiştir. Hazret-i Osman baba tarafı ticaret ile uğraştığından dolayı zengindi. İslamiyet`in ilk döneminde gizli olarak iman etti. Zalim bir amcası vardı. Hazret-i Osman’ın iman ettiğini duyunca “Ey Osman, iman etmişsin, Müslüman olmuşsun, aslı var mı?” diyor. “Evet amca, beni mazur gör, ben iman ettim” diyor. Amcası “İslamiyet`ten geri dön” diyor. Hazret-i Osman “dönemem, ben iman ettim” deyince amcası etrafındaki avanelerine “Yıkın şunu” diyor. Onlar da Hazret-i Osman’ı yere yuvarlayarak dövmeye başlıyorlar. “Tevbe ettin mi? Putların inancına geri döndün mü?” diyerek sesleniyorlar Hazret-i Osman “Lailahe illallah, öldürsen de dönmem.” diyor. Vuruyorlar, zulüm ediyorlar. O sırada hurma liflerinden yapılan bir hasır varmış, hurma lifinin kılçıkları bir kanca gibi insanın vücuduna batarmış. Amcası başındaki avanelerine emir veriyor, Hazret-i Osman’ı çıplatıyorlar, o hurma lifinden yapılma hasıra sarıyorlar ve vuruyorlar. Hazret-i Osman’ın bütün vücudu kan revan oluyor, o hasırın kılçıkları bir iğne gibi bütün vücuduna batıyor. Etrafındakiler “Biraz daha vurursak bu ölecek, bir mühlet verelim, belki pişman olur.” diyerek amcasına telkin veriyorlar. O zalim adam “Tevbe et gel, putların inancına geri dön, bir daha ki sefere seni öldürürüm.” diyerek Hazret-i Osman’a bir mühlet tanıyor.
Hazret-i Osman, peygamberimiz (s.av ) efendimize gelerek “Yâ Rasulüllah, ben ne yapayım? Amcam beni öldürecektir. Kendime acımıyorum da, senin kızına acıyorum. Hazret-i Rukiye kocasız kalacak, kanatsız, koğuksuz kalacak” diyor. Allahrasulü “Birkaç kişi alın da gidin.” buyurdu. İlk hicret edenlerden biri de Hazret-i Osman’dır. On biri erkek, dördü hanım olmak üzere on beş kişi ile birlikte Habeşistan’a hicret etmiştir. Habeşistan yolu öyle bir yol ki; bir bakarsın rüzgar bir yere kumdan bir tümsek yığar sonra o tümsek bir fırtına ile başka bir yere taşınır. İşte Hazret-i Rukiye annemiz ile birlikte o sıcağın içinde ve kum fırtınalarının altında Habeşistan’a vardılar. Göçmenler gelmiş denilince o zamanın adamları bunların yanına geldi. “Mekke’den, bizim tanıdığımız kimselerden birileri var mı?” diye sordular. Kimler gelmiş diye baktılar. Hazret-i Osman, ticaret ile meşgul olduğundan Şam’a ve çevre yerlere giderdi, etrafça tanınırdı. O sırada Hazret-i Osman’ın önünde bir tabak çorba konulmuş, onu içiyordu. Muhacirler, Hazret-i Osman’ı göstermek istemediler ise de, onlar tanıdılar “Ey Osman, bizleri nerede buldun. Sen bu hale düşecek kimse miydin. Şam’ın ticareti senden sorulurdu. Piyasanın fiyatını sen ayarlardın. Ne bu halin. Neden düştün” dediler. Hazret-i Osman “Dünyayı terk ettim, dinimi buldum.” yani “Dünyanın saltanatını, şöhretini terk ettim dinimi buldum.” buyurdular. İşte sahabeler, dinleri için dünyayı terk ettiler, bir kaşık çorbaya razı oldular. İşkencelere tahammül ettiler. O kadar sıkıntı, telaş ve korku içerisinde olmalarına rağmen canlarının bedeli olarak yine İslamiyet’e sarıldılar.“Ey Firavun, senin zulmünden artık korkmaz olduk, Allah’a döndük, bizi bin parça etsen de yine imanımızdan dönmeyiz” diyen Musa (a.s)’a iman eden sihirbazlar gibi korkmadılar, çekinmediler, İslam davasından vazgeçmediler.
Bu hususta dikkat edilmesi gereken diğer bir nokta da şudur ki; Hazret-i Osman, Ebû Bekir vasıtası ile iman etmiş idi, şimdi anlıyoruz ki sahabeler birbirin vasıtası, vesilesi ile iman etmişlerdir. Ey müminler siz de birbirinize vasıta vesile olacaksınız. Birbirinizi Hak hakikat yoluna çağıracaksınız.
Hicret eden Müslümanlar, Habeşistan’da ikamet etmeye başladılar. Bununla birlikte Mekke’de müşriklerin eza ve cefaları devam ediyordu. Nihayetinde seksen ikisi erkek onu kadın olmak üzere doksan iki kişilik ikinci bir kafile Habeşistan’a hicret etti. Habeşistan kralı Hıristiyan idi. Mekkeliler, bir heyet hazırlayarak oraya hicret eden Müslümanları istemek için gittiler. Peygamberimizin amcası oğlu, Hazret-i Ali’nin büyük kardeşi Cafer bin Ebî Tâlib Müslümanların sözcülüğünü yaptı, hallerini anlattı. Kral, Müslümanları onlara teslim etmedi “Bana iltica edenleri, bana sığınanları geri vermem” diyerek Kureyş’i geri çevirdi. Müslümanlar Habeşistan’da bir müddet kaldıktan sonra Allahrasulü’nün Medine’ye hicret etmesi akabinde Medine’ye geldiler. Cafer-i Tayyar da ailesi ile birlikte Medine’ye geldi. Allahrasulü Hayber’de muharebe ediyordu. Bu sırada Harb bitmiş idi. Hazret-i Cafer geldi. Allahrasulü onu kucakladı, gözlerinden öptü ve “Ey Cafer, bana iki sevinç varır. Birincisi senin gelmen, ikincisi Hayber’in fethidir.” buyurdular. Şimdi biz onları ele alırsak, vazife olarak, hizmet olarak, çok zayıf ve aciz durumdayız yapamıyoruz.
Hazret-i Osman ise Eşi Hazret-i Rükiye validemiz ile daha önceden Medine’ye hicret etmişler idi. Hazret-i Osman (r.a), Bedir harbine katılamamıştır. Sebebi, o sıralarda Hazret-i Rükiye annemiz ağır hastalandı, peygamberimiz Hazret-i Osman’ı onun yanına bıraktı.
Müşrikler, Müslümanların Mekke’deki mallarını, evlerinde bıraktıkları eşyaları toparlayarak Ebû Süfyan rehberliğinde bir kafile hazırladılar. Bu malları Şam’da satacaklar ve geliri ile de Müslümanların aleyhinde hareket edeceklerdi. Müslümanlar, Allah-u zü’l-Celâl’in emri ile evlerinde bıraktıkları malları almak için kervanı çevirmeye gittiler. Bunu haber alan düşmanlar da hazırlık yaparak bir ordu hazırladılar. Nitecede Bedir kuyularına geldiler ve burada harp oldu. Yetmiş tane ehl-i küfür öldürüldü. Yetmişi de esir alındı. Savaş akabinde Hazret-i Abbas esir edilenler arasındaydı. Hazret-i Abbas, Ebû Cehil’in baskısı ile ehl-i küfrün yanında Bedir’e geldi. Hatta küfür ordusunun teçhizi için yetmiş tane de deve kattı. Yanında da kıymetli eşyalar bulunuyordu. Hazret-i Ömer “Yâ Rasulüllah bunları öldürelim. Bunlar neler neler yapmadı ki, sizi Mekke’den çıkardılar, Âl-i Yâsir’i şehit ettiler. Gözümüzün önünde Müslümanlara zulümler ettiler de onlara sahip çıkamadık.” diyerek Müslümanlara yapılan işkenceleri anlattı ve “Yâ Rasulüllah, benim akrabalarımı bana ver, kendi akrabalarını da Hazret-i Ali’ye ver bunları öldürelim.” dedi. Allahrasulü, Hazret-i Ebû Bekir’e sordu. “Ne yapmak lazım?” dedi. Hazret-i Ebû Bekir “Yâ Rasulüllah, bunlardan fitye alalım, bedel alalım, para alalım ve bunları serbest bırakalım. Okur yazarlar ise bizim çocuklarımızı okutsunlar, on tane çocuğumuzu okutsunlar, bu bedeli ödemiş olsunlar.” dedi.
Hazret-i Abbas’ın müşriklerin ordusuna kattığı develer ele geçirilip Allahrasulü`ne getirildi. Abbas (r.a) “Yâ Muhammed, fitye yerine şu develerimi al beni bırak” dedi. Allahrasulü “Sen İslam’a karşı, Müslümanlara karşı geldin. Senin develerin ganimettir. Şimdi sen, vekaletinde bulunduğun yeğenlerin Ukayl ve Nevfel bin Haris ile ücretli olarak tuttuğun Utbe bin Cahdam olmak üzere dört kişinin kan bedelini vereceksin.” buyurdular. Abbas (r.a) “Ey Muhammed dilenci olup da el mi açayım, bu sana ar olmaz mı?” dedi. Hazret-i Abbas, Mekke’den çıkmadan önce saklı, gizlik karanlık bir yerde hanımına bir kese altın vermiş. Allahrasulü “Hani hanımına belki ölürüm, ne olur olmaz diyerek bir kese altın bırakmıştın, ondan öde.” buyurdular. Abbas (r.a) “Bunu sana kim haber verdi” dedi. Allahrasulü “beni, seni yaratan Allah (c.c.), Cibril-i Emin ile haber verdi.” buyurdular.
Allahrasulü (s.av), İslam’a karşı, imana karşı geldiği için Hazret-i Abbas’ı dahi kan bedeli, fitye ile borçlandırdı. Halbuki o “Ben gizli Müslümanlardandım, Kureyş’in baskısı ile Bedir’e geldim” diyordu. Şimdi İslam’a karşı gelen her şey bizlere de karşıdır. Burada dikkat etmemiz gereken bir hususa değinmek istiyorum.
Bizim bir kardeşimiz vardı, sofulardandı. Umreye gittik. İki üç ay kalalım ondan sonra da Hacc yapalım, dönelim gelelim diye niyetlendik. Sofumuzun dudağında siğil vardı. Buradaki doktorlara gösterdik. Bunu ameliyat edelim dediler, “Gelince tedavi olurum” diyerek ameliyat olmadı. Oraya vardık. Sıcaktan ve hararetten bir ay geçince sofunun dudağındaki siğil büyüdü. Yemek yerken çok kanamaya, rahatsız etmeye başladı. Orada çeşitli doktorlara götürdük, olmadı. Hacc vakti Türk doktorlara götürdük, onlar da “Sizler umrecisiniz, bizden değilsiniz, size bakamayız.” dediler. Madur kaldık, vizelerimiz de bitmiş idi. “Ne yapalım? Cebel-i Nur Üniversitesi hastanesine götürelim, ya bizi hudut dışı ederler yahut içeri alırlar.” dedik. Beraberce hastaneye vardık. Doktorlar başımıza geldiler, pasaportlarımıza baktılar vizeler bitmiş “Siz kaçaksınız, sizleri dışarı çıkaracağız” dediler. Bizler “Etmeyin, bizler hacc yapacağız, başka gayemiz yok, saçlı sakallı insanlarız, bizi hacctan mahrum etmeyin.” dedik. Neticede bizi dekanın yanına çıkardılar. Dekan, Pakistanlıymış, dünyanın en meşhur doktorlarındanmış. Dekan bize baktı. Ona “Umre için gelmiş idik ama haccedeceğiz.” dedik. “Niye geldiniz buraya” dedi. Sofunun dudağını gösterdik, derdimizi anlattık. O doktor “Sigara içer miydi?” diye sordu. Ben de sofuya sordum. “Sigarayı bırakalı sekiz sene oldu” dedi. Doktor “bu sekiz sene önce bıraktığın sigaranın tesiriyle olmuş.” dedi. Sonra sigaranın zararlarını anlattı, kanser ediyor, vücudu zehirliyor ve daha birçok hastalıklara ve kayıplara neden oluyor. Doktor sigaranın zararlarını saydıkça saydı. Neticede “Bunu hastaneye alın, ameliyat edin.” dedi. Arafata çıkmaya az bir müddet kalmıştı. Sofu ağlamaya başladı. “ben mahrum olurum diye ağlama, seni tıra koyarlar ve Arafat’a götürürler” diyerek teselli ettik. Neticede ameliyat etmişler ve sofuyu da tıra koyarak Arafat’a götürmüşler.
Bir yerdeydik. Bir düğün davetine katılmıştık. Yemekler yendi, konuşmalar yapıldı. Hoş beş konuştuk. oraya başka bir tarikatın ileri gelenleri de gelmişler, onlarla da tanıştık, konuştuk. Bir müddet sonra “Bizlere müsaade et, sigara içeceğiz” dediler. Sen kimsin dedim “Ben idareciyim” dedi. “Hem tarikatçısın, hem idarecisin, çevrendekilere numune olacaksın, bu hareketiniz de ne oluyor!” dedim. “biz ele aleme böyle gözüküyoruz, bunun için içiyoruz” dediler. “Hazret-i Abbas da ele aleme gözükeyim diye Bedir harbine gelmişti de Allahrasulü, onun develerini ganimet olarak aldı. onu fitye ile borçlandırdı. İslam’ın yasak saydığını günah saydığını kabul etmedi” dedim. “Hem sen idarecisin, hem insanları başına topluyorsun hem de bunlarla birlikte sigara içiyorsun. Bari köşelerde içsen olmaz mıydı? Bu kötülüğü insanlara bulaştırmamış olurdun” diyerek nasihatte bulundum.

Sofu kardeşlerime derim ki bir zamanlar mekruh demiştik fakat Cebel-i Nur üniversitesi hastanesinin dekanının anlattığına göre sigaranın haram olduğunu anladık. Öyle inandık.
Sofuların sigara ve benzeri kötü bağlardan vazgeçmeleri lazımdır.
Sigaradan uzaklaşmaları gereklidir.
Şimdi başka tarikatçılar sigarayı serbest bırakmış, hem idarecileri, hem de müritleri toplanıp birlikte içiyor.
Bunlar üzücü hadiselerdir. Sigara içen hem kendini hem de başkalarını zehirlemektedir.
Bu haram, hem ruhu hem bedeni zehirlemekte, kanser yapmakta, türlü türlü hastalıklara neden olmaktadır. Bizler buna müsaade edemeyiz çünkü harama müsaade edilmezdir.

Kaynak:

Tasavvuf Tarikatlar ve Silsileleri 1.Cilt

(c) Ustaoğlu Kitabevi

Copyright © Seyyid Muhammed Efendi Hz. Sohbetleri Tüm hakları saklıdır.

Cehri Zikrin Hazret-i Ali (k.v) ile başlaması ve zaman içinde intikali

Cehri Zikrin Hazret-i Ali (k.v) ile başlaması ve zaman içinde intikali
18. Sohbet

Aziz kardeşlerim
Amellerin en değerlisi ve kıymetlisi zorlukla elde edilenidir.
Çile çekilerek, meşakkatlere katlanılarak yapılan ameller kulu, rızay-ı ilâhî’ye ulaştırır.
Bir mümini Allah-u zü’l-Celâl’e ulaştıracak olan en yakın yol budur.

Mekke halkı kıymetli eşyalarını, aralarını Allahrasulüne emanet ederlerdi çünkü Peygamberimizin ismi Muhammed el-Emîn’dir, güvenilir kişidir.
Hatta peygamberimiz (s.a.v) efendimize can düşmanı kesilenlerin bile emanetleri onda kalıyordu.
Bununla birlikte müşrikler peygamberimize hile düşündüler, bir toplantı tertip ederek çeşitli öneriler ileri sürdüler.

Müşriklerden bir kısmı “Muhammed’i deveye bağlayalım ve çöle bırakalım” diyor. “Olmaz, kurtulur yine gelir” diyorlar. “Mahkum edelim, kapısına nöbetçiler koyalım, aç kalsın ve orada ölsün” deniyor “Hayır, bu şekilde başaramayız” diyorlar. Allah-u zü’l-Celâl kafirlerin hilelerini şu şekilde anlatmaktadır;
“Hani kâfirler seni tutup bağlamaları veya öldürmeleri yahut seni (yurdundan) çıkarmaları için sana tuzak kuruyorlardı. Onlar (sana) tuzak kurarlarken Allah da (onlara) tuzak kuruyordu. Çünkü Allah tuzak kuranlara karşılık verenlerin en hayırlısıdır.”
Neticede Kureyş’in ileri gelenleri “Kabilelerden eli silah tutan gençleri bir araya getirelim. Evini basalım ve Muhammed’i orada şehit edelim. Böylece Muhammed’in kabilesi, Kureyş’in diğer kabilelerine karşı koyamaz, diyete razı olur.” diyorlar. Beş, on kişi, hatta on iki kişi oluyorlar. “Müslümanların başını telef edersek, kökü kaybolur gider.” diyerek aralarında bir gün kararlaştırıyorlar.
Allah-u zü’l-Celâl, habibine bu durumu haber veriyor. “Seni şehit edecekler, öyle ise tedbirini al, yatağına sana en yakın olan kişiyi yatır, seni yatar zannetsinler de hanenden ayrılınca hemen peşine düşmesinler.” diyerek ilham ediyor. Allahrasulü, Hazret-i Ali’ye sorudu; “Ey Ali, bana canını satarmısın, benim için ölmeyi kabul edermisin?” Hazret-i Ali (k.v) “Canım kurban Yâ Rasulüllah, Can Kurban, bir can değil binler can sana kurban olsun, evet” cevabını verdi. “Ben senin yerine niçin öleyim? Canımı benden niye alırsın?” demedi. Teslimata bakın, İşte sofuların beyat ettikleri yola böyle teslim olma mecburiyetleri vardır. Allahrasulü “Öyleyse gel, şu emanetleri al ve yerlerine teslim et. Yatağımda yat, fırsat bulduğun zaman, gelirsin biz hicret ediyoruz. Neticenin ne olacağını Allah-u zü’l-Celâl bilir ama biz Ebu Bekir Sıddık ile beraber Medine’ye gitmek istiyoruz. Düşmanları şerri büyüdü, bizim canımıza kasdediyorlar. Bizler buradan ayrılacağız, Mekke’den ayrılacağız Ya Ali, ama sen bana madem canının feda ediyorsun hakkını helal eyle, huzur-u ilâhîyeye vardığımız zaman Allah-u zü’l-Celâl’e el açıp dua edeceğim “Yâ Rabbi işte Ali (k.v) canını bana feda etti bundan dolayı şehit oldu” diyeceğim, şayet şehit olursan bu ehl-i dalalet seni ben zannederek şehit ederlerse benden bir hak talep eyleme.” buyurdular.
Hazret-i Ali (k.v) Allahrasulünün yanında büyüdü. İlk iman edenlerdendir. Müslüman olduğu zaman İslamını annesi, babası ve çevresinden gizledi. Çünkü çok zulüm yapılıyordu. Müslümanların üzerinde büyük bir baskı var idi. Vilayet kapısını Hazret-i Ali (k.v)’a açtı. Nitekim peygamberimiz “Oku tevhidi yâ Ali” diyerek emretti, Hazret-i Ali üç kere tevhidi okudu, Allahrasulü dinledi. Üç kere de Allahrasulü okudu, Hazret-i Ali (k.v)’e dinledi. Peygamberimiz Hazret-i Ali’ye “Tevhit yoluna devam eyle” buyurdular. İşte evliyanın kapısını, tarikatın kapısı ilk önce açan Hazret-i Ali (k.v)’dir.
Allahrasulü (s.a.v) Hazret-i Ali hakkında şöyle buyurdular; “Ali benden bir parçadır” “Harun ile Musa nasıl kardeş ise Ali (k.v) ile ben de öyle kardeşiz.”
Allahrasulü üzerindeki emanetleri Hazret-i Ali’ye verdi. Onu yatağına yatırdı. Helallik aldı. Emanetleri vereceği yerleri de tarif etti. Peygamberimiz (s.a.v) efendimiz hane-i saadetinden çıkacağı sırada Cibril-i Emin geldi. “Yâ Rasulullah Allah’ın sana selamı var. Kapıdan çıkarken seni çevirip şehit etmek için bekleşiyorlar şimdi bir avuç toprak al –zaten o haneler topraktı- onların üzerlerine serp çık git.” dedi. Allah-u zü’l-Celâl bu olaya işaret ile şöyle buyurmaktadır;
“Onların önlerinden bir set ve ardlarından da bir set çektik. Gözlerini de perdeledik. Artık onlar göremezler.”
Peygamberimiz (s.a.v) efendimiz avucuna toprağı aldı, dışarı çıktı, hepsinin üzerine bu topraktan serpti. O esnada onlar “Ne şekil baskın yapacağız” diye aralarında konuşuyorlardı, hepsine bir baygınlık geldi. Allahrasulü aralarından geçti, gitti. O müşrikler bir müddet dalgınlık, baygınlıkta kaldıktan sonra uyandılar. “Ya siz niçin geldiniz, bu ne haldir, bu dalgınlık nerden geldi, sen niçin uyukladın?” diyerek birbirlerine suç isnat etmeye, bahane bulmaya başladılar. sonra pencere kısmından baktılar ki yatakta yatan var.
O gece Allah-u zü’l-Celâl, Cibrîl (a.s) ile Mikail (a.sa)’ı kardeş etti ve onlara “Canınızı birbirinize satarmısınız? Birinizin ömrünü çok uzun eylesem diğerinizin ömrünü ise kısaltsam hangisiniz uzun ömrü tercih eder?” diyerek sordu. Melekler manen uzun ömrü tercih ettiler, aniden ölmeğe birbirlerine canlarını satmaya razı olmadılar. Allah (c.c) onlara hitap ederek “Demek ki Hazret-i Ali (k.v) sizlerin kıymetinden daha kıymetli ki canını Allahrasulüne sattı. Gidin, biriniz onun ayak ucunda diğeriniz ise baş ucunda bekleşin” buyurdular.
O gece semanın ve arzın melekleri galyana gelerek; “Yâ rabbi, bu ne kadar büyük bir sevgidir ki Hazret-i Ali (k.v) tereddüt etmeden, habibine ve rasulüne can feda ediyor, kim bunu yapabilir ki?” diyerek feryad ettiler. Hatta Peygamberimizin hanesi dahi Hazret-i Ali’nin bu sevgisi ve teslimiyeti karşısında cuşa geldi. Allah (c.c)’a Hazret-i Ali (k.v) için iltica etti, manen dile gelerek feryat etti.
Müşrikler, peygamberimizin hala yatakta yatmakta olduğunu zannediyorlardı. “Yatağında yatıyor, tamamdır. Şimdi biraz bekleyelim, ortalık ışık versin, hane karanlıktır. Belki orada yanlış bir iş tutarız” diyerek beklediler, ortalık ışık verdi. Baskın yaptılar. Yatakta Hazret-i Ali (k.v)’nin olduğunu gördüler. Hazret-i Ali (k.v) onlara sordu “Ne yapıyorsunuz, ne istiyorsunuz?” onlar “Muhammed nerdedir? Onu takip ederek buraya kadar geldik. Evine girdiğini gördük. Nereye gitti?” dediler. Hazret-i Ali (k.v) “Öyle bir şeyler görmedim, burada Muhammed (s.a.v) yoktur” dedi. Müşrikler telaşa kapıldılar, dehşete düştüler. Haneyi aradılar, yok. “Bilmiyor musun Yâ Ali?” “Bilmiyorum.” Hazret-i Ali (k.v) “Ne oldu bu rasule, bunların elinden kurtulabildi mi?” diyerek bir taraftan da ağlıyordu. Müşrikler “Niçin ağlıyorsun?” diye soruyor, Hazret-i Ali (k.v) “Ben canıma acımıyorum ama sizlere acıyorum. Sizlerin, Muhammed (s.a.v) ile uzaktan yakından bir akrabalığınız var, aynı kabilenin insanları, Mekke’nin vatandaşlarısınız tüm bunlara rağmen bu kadar düşmanlık nedir, husumet nedir, Muhammed (s.a.v) size neler yaptı, size ne zulüm yaptı da bu kadar düşmanlık yapıyorsunuz, onun canına kasdediyorsunuz?” diye sordu. Müşrikler “O bize zulüm yapmadı fakat putlarımıza hakaret ediyor. Bizler putlarımıza inanıyor, tapınıyor idik, halbuki o puta tapınmak şirktir diyor, Allah (c.c) birdir diyor. Bundan dolayı Muhammed (s.a.v) bizim en büyük düşmanımızdır.” dediler.
Hazret-i Ali (k.v) Beytullah’a indi,orası toplantı yeri idi. Memleketin dışarıdan içeriden haber alma yeriydi. Konuşma, danışma yeriydi. Onların içine vardı. “Merabalar” dedi “merabalar.” O sırada insanlar “Muhammed kaçmış, yanında emanetlerimiz vardı, öyle ya belki onları da götürdü.” diyorlardı. Hazret-i Ali (k.v) “Hayır hayır, emanetler gitmedi. Emanetleri zamanla bana bırakmıştı idi. Sizlerin neleri vardı?” dedi. Onlar da “şu eşyalarımız, bu emanetlerimiz vardı” dediler. Hazret-i Ali (k.v) onlara emanetlerini birbir dağıttı.
Hazret-i Ali (k.v), Mekke’den nasıl ayrılacağını düşünüyordu. Zira Peygamberimiz (s.a.v) Efendimiz’in Mekke’den ayrıldığı duyulunca Mekke’nin çevresine, geçit yerlerine müşrikler nöbetçi koydular, “Her kim kaçar ise onları tereddüt etmeden öldüreceksiniz” diyerek talimat verdiler. Hazret-i Ali (k.v) üç gün sonra bir fırsat buldu. Bir dağ koltuğundan gece yarısı yola çıktı. Orası, burası derken yalnızlık vardı, düşmanın elindeki kılıcı gördü, onların kesin kararını gördü, buldukları zaman şehit edecekler diye geceleri gidiyor, gündüzleri bir yerde saklanıyordu. Bu dehşet, bu telaş içerisinde Hazret-i Ali (k.v)’nin mübarek ayağında pabuçları parçalandı, o çakmak taşı gibi keskin taşlar ayaklarını parçaladı, hicret yolunda gide gide dizinden aşağısı bütün kan revan oldu.
Hazret-i Ali (k.v), peygamberimizin Kuba’dan ayrılacağı günlerde ona erişip Allahrasulü’nü buldu. Peygamberimiz (s.a.v) efendimiz bir baktı ki Hazret-i Ali (k.v)’nin bütün elbisesi yırtılmış, dizlerinden aşağı kan olmuş, yaralı bereli, aç susuz perişan bir haldedir. Allahrasulü gözlerinden döke döke ağladı. Hazret-i Ali (k.v) sordu; “Niçin ağlarsın ya rasulullah, sen geldin, beni buldun, güleceğin yerde ağlıyor musun?” Allahrasulü “Yâ Ali, şu perişan haline bak, vaziyetine bak, benim için çektiğin eziyetlere bak, İslam yolunda çekilen eziyetlere bak işte bu sebeple ağlıyorum.” buyurdular.
Tarikat-ı âliye, Hazret-i Ali (k.v)’den başladı. Hazret-i Hüseyin (r.a) vasıtası ile üç koldan intikal ederek Abdülkadir Geylanî hazretlerine kadar intikal etti. Abdulkadir Geylani hazretleri zamanın kutbudur, piridir. Himmeti çok büyüktür. Onun duası sebebi ile ölüler dirildi. Hıristiyanlardan bir papaz, Abdülkadir Geylânî hazretlerini “Evliya olduğunu nereden bilelim, ölüleri diriltebilir misin?” diyerek sıkıştırdı. Bunun üzerine oradaki kilisenin içinde bir kabre vardılar. Abdülkadir Geylânî hazretleri seslendi, ölü dirilip kalktı, gereken cevapları verdi.
Abdülkadir Geylanî hazretleri bütün evliyaların ikrarı ile gavs-ı azam oldu. Ayağı bütün velilerin boynu üzerindedir. O seyyidi’l-evliyadır. Peygamberimiz (s.a.v) efendimiz ona nurdan hırka giydirdi. O bütün velilerin piridir. Abdülkadir Geylânî hazretleri bir sözünde; “Bana sadık, bağlı bir müridime kim zulüm yaparsa, kefenini hazırlasın” buyurmaktadır.
Abdülkadir Geylânî hazretlerinin çocukları çok idi. Her biri gittiği yere bir sınır açtı. Tarikat kurdu. Babasının verasetini oralara götürdü. Abdülkadir Geylânî hazretlerinin torunu Seyyid Ahmed bin Seyyid Abdülaziz Selçuklu döneminde bizim beldemize geldi. Pirimizin torunları dedelerimiz ile bir kabile olarak yaşadılar. Selçuklu Sultanı Gıyaseddin Abdülkadir Geylânî hazretlerinin torunları için vakıf arazileri tahsis etmiştir. İlk defa Kadirilik Anadolu’ya Selçuklu devleti döneminde, Moğol istilasından hemen önce H. 7 yy. M. 14 yy.’ın ilk yarısında Abdülkadir Geylânî hazretlerinin torunu Seyyid Ahmed bin Seyyid Abdülaziz ve büyük dedemiz Seyyid Muhammed el-Kadirî tarafından getirildi. Anadolu’daki ilk kadirî tekkeleri bu dönemde kuruldu. Büyük dedelerimizden olan Şeyh Hasan ve Hasum Beylerin kendi köyümüzde “Kayseri ili, İncesu ilçesi, Kızılören köyü (mamalar mevkii)”inde H. 7 yy. M. 14 yy.’ın ikinci yarısında kurdukları tekke Anadolu’da bilinen en eski Kadirî tekkesidir. Tüm bu konuları “Arşiv Belgeleri Işığında Anadolu’da Kadirilik ve Kadiriye Tarikatı’nın Muhammediye Kolu” isimli eserimizde arşiv belgeleri, siyadet, tahrir, şerî siciller ve vakıf senetleri ile göstererek kayıt altına aldık Dedelerimize ait bazı türbe ve yapıları da tadil ettirdik. Tüm bu lütufları bizlere ihsan eden Allah (c.c)’a sonsuz hamd u senâlar olsun.

Şimdi sadık müritler evliyaların himayesi, onların koruması ve kontrolü altındadırlar.
Evliyaların manevî elleri uzak yakın fark etmeksizin her yere ve zamana ulaşır, onların manevî yardımı her yere yetişir.
Bizlerin vazifesi ehlullah yoluna hizmet etmektir.
Allah-u zü’l-Celâl, böyle bir Pîr’e, Gavsu’l-Azam olan Abdülkadir Geylânî hazretlerine mürit olmayı ve onun kapısına hizmet etmeyi bizlere nasip eyledi.
Böylece lütfu ihsan eyledi. Allah-u zülcelal ikram etmez ise onun kapısına varılmıyor.
Nitekim Adem (a.s)’ın Kabil ve Habil isminde iki çocuğu vardı. Bazı meselelerden dolayı Kabil kardeşini öldürdü.
Peygamber çocuğu iken ehl-i küfür oldu.
Rabbim bizlere lütf-u ihsan etti.
İkramda bulunarak bizleri Ümmet-i Muhammed’den kıldı ve böyle yüce bir Pir’e hizmetkâr eyledi.
Şimdi bu yolda hizmet ediyoruz.
Şeytanın ve nefsin şerrine düşmekten Allah (c.c)’a sığınıyoruz.

Kaynak:
Tasavvuf Tarikatlar ve Silsileleri 1.Cilt
(c) Ustaoğlu Kitabevi

Copyright © Seyyid Muhammed Efendi Hz. Sohbetleri Tüm hakları saklıdır.