Marifetullah Yolu

Marifetullah Yolu

 

Bismillahirrahmanirrahim

 

Marifetullah insanın manen Hak yakınlığına ermesi ve Hakkın huzuruna ruhunu ve özünü erdirmesidir. Bunun dereceleri olur, bu marifet derecesine göre insanın da derecesi olur.

Hakiki manada marifet fena mertebelerini aşıp tam ve hakiki fenayı bulduktan sonra bekaya varıp daimi fenafillah ve bekabillah ile Hakka vasıl olma denen velayette olur. Seyri sülük ile fena mertebeleri aşıldıktan sonra gelen marifettir. Bununla beraber marifetin sonsuz derecede uzaklara yansıyan bir özelliği olur. Marifetten uzaklık izafi ve görecelidir. Eşya ve kişiye göredir. Yoksa tevhid hakikatına ermiş muvahhide göre Hakkın marifeti onun vahdaniyetinin tecellisi ile bütün 18 bin alemde tam kemal üzere bilinir. Ama gaflet perdeleri ile uzaklık olur ve marifetin tecellisi eşya ve halkta belli derecelerde görülür. Yoksa perdeler kaldırılacak olsa marifet artar.

 

Herkes istidadinca belli bir marifete gaflet perdelerinden gönlünü ve ruhunu arındırarak kemale ererek ulaşır. Marifet tecellisinin önündeki perdeleri kaldırarak ilerler.

Marifet Resulullah SAS aracılığı ile ve oradan velayet yolunun silsilesi ile ehli velayete gelir. Onun için fena mertebeleri Hakikata ve marifete gider. Fena mertebelerinde fenafişeyh, fenafiresul ve fenafillah durakları hakikatta aynı yönde atılan adımlardır. Fena mertebelerinin hepsi basamaklar gibi birbirini takib edip aynı merdivene aittirler. Tasavvufa adabı ve yolu bu merdiveni bir bütün olarak alıp müridleri basamak basamak yükseltir. Basamağa bakıp basamaklar hakkında tartışanlar merdiveni tam göremeyen gaflet ve perdeli kimselerdir. Yoksa vahdet ve tevhid hakikatının basamağı ve yolu olmaz.

 

Tevhid nurunun tecellisi peygamber ve mürşitler olarak zuhur etmiş. Yoksa ne bu tecellinin ilahi irade ile öyle olması ne de tecellinin mahiyeti Hakkın zatında, lahuti alem denen esma ve sıfattan beri ve tam sübhan olan Hakkın zatında bir kısıtlayıclığı olmaz. Yani fena merteblerindeki şeyh ve peygamber durakları bizzat Hakkın tevhid tecellisinin kendisi olması yönüyle Hak marifetine ulaştırır, yoksa uzak olup yavaş yavaş ulaştırmaları ve geride kalmaları gibi şeyler müşahedeye ait şeyler olurlar. Tevhid nuru itibariyle marifet yolundaki fena halleri Hakikatte suretten beri olup Hakikat nurunun tecellisinin edebi ve yoludur.

 

Tasavvuf yolu marifetullah’a giden yolculuktur. Bu yolda nefişs nefsi emmare’den mülhime ve mutmaine şeklinde ilerleme gösterirken bu haller gönülde ve ruhta fena ve marifet olarak yansır. Her mertebenin bir marifeti olması nefisin bu hallerden geçerek fena mertebelerini aşması ile olur. Nefsın emmareden itibaren adım adım fenası marifete götürür. Tasavvufta zikir ve rabıta kalbe marifet tecellisi şeklinde tesir ile kalpten ruha bu şekilde marifet nurunun sirayeti olur.

 

İmam Rabbani KS hazretleri kalp nefis ile ruha arasında bağlantı sağlar der, bu bağlantı ile ruhtan nefse ve nefisten ruha tesir olduğunu bildirir. Kalbe rabıta ile Resulullah SAS ve pir ve şeyhten gelen marifet nuru bu şekilde ruhu yükseltir. Mevlana hazretleri bu yüzden insan kalpten ibarettir der. Kalp manevi alemde insanın irtibat noktasıdır. Gönle rabbani lhamlar geldiği gibi şeytani ilhamlar da gelir. Ama salihlere rabıta yapan bir gönülde şeytani ilham ve vesveseler barınamaz. Gönle Resulullah SASiden gelen şeyhten rabıta ile gelen nur oldukça Güneşte yarasanın durunamadığı gibi şeytani ilham ve vesveseler tutunamaz.

 

Bu şekilde zikir ve rabıta ile müride cezbe gelir. Marifet yolunda cezbe en önemli basamaktır. Hakka giden yolun kilidi cezbedir. Yunus Emre bende cezbe ve aşk olmasa neylesin şeyhim beni demiş. Müridin zikir ve rabıta ile ve hizmeti ile cezbe için uğraşması gerekir. Bununla beraber cezbe istidadına göre müride şeyhinden gelir. Mürşidi kamil Hakkın insanlara uzattığı bir yedi lutuftur. Hakkın rahmetinden ve sevgisinden insanlara uzattığı iptir. Hakkın sevgisi ve aşkı böyle tecelli etmiş. Mürşit Hakkın sevgisini temsil eder.

Gaflet ve uzaklık perdeleri şeyhin sevgisi ile kalkar. Musa AS nasıl ağaçta nuru görüp gittiyse mürid şeyhini görünce öyle koşar gider. Şeyhi ona ayakkabılarını çıkar der o da çıkarır. Bri müridin şeyhinden Hak nurunu müşahedesi olur. Marifetullah ancak şeyhin yaktığı bir cezbe ile mümkün olur. Seven sevdiği ile beraberdir. Mürşidi seven onunla olur. ama mürşid kimse Hakkıs seviyor yani mürşit te zaten Hak il beraber öyleyse mürid te şeyhi ile oldukça Hak ile olur. Onunla otururken Hakkın kokusu gelir, sohbeti gelir, bu da nedir der, bunlar nerden geliyor der, şeyhi Hak ile olduğundan o da şeyhi ile oldukça Hakkın kokusu ve nuru gelir ve cezbeder ve mürid bunu şeyhinden bilir çünkü Haktan gelen bu nur ve güzellikler şeyhinde tecelli edip gelir bu yüzden mürid kalben bu tecelliden dolayı Hak cezbesine ulaşır. Ama bunun için önce gönülden şeyhini sevip onunla olması gerekir. Zikir ve rabıtanın bir nedeni de budur.

 

Şeyhini sevgisi ile şeyhi ile yakın olan bu sefer şeyhinin hallerinden haller alır ve bunun yanında şeyhi piri ile ve Resulullah SAS ile ve diğer velilerle yakınsa bunu da gönül yolu ile sezer. Bu şekilde mana aleminde şeyhine yakın olup onunla oldukça, şeyhi ki bir Hak dostudur onun ruhani alemdeki yakınlıklarını ve meclisleri ile aşina olmaya başlar, şeyhinden öğrenir, hayvan yavruları büyükleri ile geze geze onların huylarını alırlar, bunun gibi mürid şeyhinin huyunu alır, onun birlikte oldukları ile birlikte olup onun uzak olduklarından uzak olmaya başlar. Bu şekilde Hak yolu öğrenir ve nefsinden ve ehli gafletten uzaklaşır. Cezbe ve aşk insanı marifete ulaştıran gemilerdir. Pirimiz Abdülkadir Geylani hazretleri bu yolda sana lazım olan aşktır der. Bu da şeyhin aracılığı ile hissedilip öğrenilir.

 

Cezbe ile Hak yola koyulan mürid bunu şeyhinden bilip Hakkın nurunun cezbesi ile zikrinde ve Hak yolda şevk duyar ve şeyhi ile yakın olursa şeyhinden ona aşk geçer. Bu da yakınlıktan olur, gönülden gönüle yol vardır. Sofiler gönülleri keşfederler. Mevlana hazretleri bir sohbetinde birden durur ve şu adama baklava verin der. Neden derler, biz der 20 senedir canımız baklava istemedi, bu adamdaki baklava arzusu gönlümüze yansıdı der. Sofiler dünya şeylerinden gönüllerini keserler, onlara özlem duymazlar. Bununla beraber sofinin gönlüne başkalarının gönlündekiler yansır. Aynada yansır gibi yansıyınca nasıl aynada yansıyan suret insanın kendisine benziyorsa onun gibi sofi yanındakinin gönlünde olanı aynada akis gibi aynısını müşahede ederek bilir ama edeben bunu anlatmaz. halk ile oturmayı bu yüzden sevmez, onların halleri onun gönlüne yansır. Hatta uzakta da olsa yansır.

İşte bu sofinin şeyhi ile geze geze nasıl ördek yavruları büyükleri ile geze geze suya dalmayı, yüzmeyi öğrenirlerse onlar gibi şeyhinin ahlakından ahlaklanma ile bu hünerleri ondan alması ile ona benzemesi ile olur.

 

Ördek yavruları henüz uçamazlar ama suda yıkanıp dalar ve oynarlar. Bu şekilde gönül keşfine kalbi açılan sofi şeyhi ile gezdikçe şeyhinin kalbindeki Hak aşkını sezer ve şeyhinden onun gönlüne Hak sevgisi ve aşkı geçer. Bu gezme kişi sevdiği ile beraberdir sırrından olan gezmedir manevidir. Şeyh mana aleminin babasıdır. Mevlana şu adama baklava verin dediği gibi şeyhinin gönlündeki Hak aşkını alır, şeyhinin gönlündeki Hak aşkı onun kalbine geçer. Bu şekilde Hak aşkı müridi yolunda ilerletir ve marifete götürür. Hak aşkı marifete engel olan perdeleri ortadan kaldırır.

 

Tasavvuf yolu mürşidin önderliğinde Hak dostları yetiştirme yoludur. Marifetullah yoludur. Marifetin ustaları ve eğitmenleri mürşidi kamillerdir.

 

 

 

 

Selamlar

 

Ismail

 

Uydurma Din

                Uydurma Din

 

       Ehlullah şöyle buyurur:

 

       “Allah’a karşı yalan uyduranlar, Allah’a yalan iftiralarda bulunanlar, efendim Allah da bundan yanadır, Allah da bundan razıdır, Allah da bunu istemektedir, Allah da böyle bir kıyafetten razıdır, Allah da böyle bir hayattan yanadır diyerek; Allah’ın istemediklerini Allah istiyormuş pozisyonunda insanlara sunmak Allah’a yalan iftirada bulunmak demektir. Efendim Allah da demokrasiden yanadır, İslâm da laikliği önermektedir. Efendim Kur’an’da kesinlikle cihad yoktur. Allah böyle bir şeyi emretmemiştir. Bu çağda, bu devirde kesinlikle böyle çağdışı bir şeyi Kur’an emretmez! El kesme, göz çıkarma kesinlikle Kur’an’a yakışan şeyler değildir. Baş örtme de yoktur efendim! Nerden çıkarıyorlar bunu? Kur’an’da kesinlikle böyle bir emir yoktur. Kur’an mahza bir ahlâk kitabıdır! Kur’an da demokratik bir sistem öneriyor efendim! Kur’an bundan başka bir şey demiyor ki! diyerek, Allah’ın demediklerini dedi, dediklerini de demedi biçiminde Allah’a yalan iftirada bulunanlar asla kurtuluşa eremezler.

 

         Öyleyse madem ki bu işin sonunda cehenneme gitmek varsa Allah’ı iyi tanıyalım, Allah’ın kitabını ve elçisinin Sünnetini iyi tanıyalım, konuştuklarımızı, yaptıklarımızı Allah kitabı ve Resûlünün sünneti kaynaklı konuşalım ve yapalım ki Allah’a iftira etme isyanına düşmeyelim.

 

         Allah korusun kitabı tanımadan, sünneti tanımadan, Bakara‘yı bilmeden, Yunus’u bilmeden din konusunda, Allah konusunda, Allah’ın hayat programı konusunda söz söylersek biz de Allah’a iftira edenlerden oluruz.

 

         Allah için bu âyetler ışığında kendimizi bir daha kontrol edelim. Acaba din diye nelere sarılıyoruz? Dinimizi nereden alıyoruz? Kendimize uyguladığımız dinimizi ve de başkalarına duyurduğumuz dinimizi nereden ve kimden alıyoruz? bunu bir düşünelim. Acaba ölülerin arkasından okunan hatimleri, mevlüdleri din mi zannediyoruz? Particilik yapmayı din mi zannediyoruz? Tarikatı din mi zannediyoruz? Eğer din diye insanlara bunları götürüyorsak vallahi aldanıyoruz. Halbuki din Allah’ın kitabı ve Resûlünün sünnetidir. Kendimiz din diye bunlara sarılmak zorunda olduğumuz gibi insanlara da din diye bunları götürmek zorundayız. Bir insan benim dinim var diyorsa, ben insanlara din götürüyorum diyorsa Allah’ın kitabını ve Resûlünün sünnetini anlatmak zorundadır. Eğer insanlara din diye siyaseti götürüyorsak, din diye particiliği anlatıyorsak, yahut da parti düşmanlığını anlatıyorsak, insanlara din diye tarikatı anlatıyorsak bilelim ki bunlar ne kitaptır ne de sünnettir. İnsanlara Allah’ın kitabını ve Resûlünün sünnetini götürmek zorundayız başka çaremiz yoktur.

 

         Evet işte bu Allah’ı yanlış tanıyanlar, Allah’ı insanlara yanlış tanıtanlar, Allah’ın dinini yanlış tanıyanlar ve bu dini toplumlarına yanlış tanıtarak Allah’a yalan iftirada bulunanlar, kendi anlayışlarını, kendi hevâ ve heveslerini işte din budur diye, eğri büğrü bir dini insanlara takdim ederek Allah’a yalan iftirada bulunanlar, sanki Allah’ın âyetlerinin toplumu düzenleme hakkı ve yetkisi yokmuş gibi toplum hayatını kendi yasalarıyla düzenlemeye çalışanlar, sanki Allah âyetleri kendilerinden hiç bir mükellefiyet istemiyormuş gibi hayatlarını keyiflerinin istediği gibi yaşamaya çalışanlar asla kurtuluşa eremeyeceklerdir.”

 

Zümer Suresi:32. “Allah’a karşı yalan uydurandan, kendisine gelmiş olan gerçeği yalan sayandan daha zalim kimdir? İnkârcılar için cehennemde bir durak olmaz olur mu?”

 

 Ehlullah bu ayeti şöyle tefsir eder:

 

         Allah’a karşı yalan uydurandan, yalan iftira edenden ve kendisine gelmiş olan sıdkı, hakkı, gerçeği yalan sayandan daha zalim kim vardır? Cehennemde böyle kâfirler için bir sığınak, bir barınak yok mudur? Allah’a yalan uydurmak demek Allah’ın zatıyla, sıfatlarıyla, yetkileriyle alâkalı yalan söylemek demektir. Allah hayata karışmaz, Allah vahiy göndermez, Allah bizden kulluk istemez şeklindeki yalanlardır bunlar. Allah’ın sıfatlarını, Allah’ın yetkilerini Allah’tan başkalarına vermek türündeki yalanlardır.

 

Yeryüzünde Allah’tan başka Rabblerin, İlâhların, tanrıların varlığını kabul etmek türündeki yalanlar, Allah’ın yeryüzünde yetkilileri, oğulları, evlâtları vardır şeklindeki yalanlardır.

 

Veya Allah bir konuda öyle bir şey demediği halde Allah böyle buyuruyor, Allah böyle istiyor şeklinde yapılan yalanlardır. İdeolojiler uyduruyorlar, sistemler geliştiriyorlar ve bunları Allah’a isnat ederek, O’na onaylattırmaya, Allah’ta böyle istiyor demeye, Allah’a yalan iftira etmeye  çalışıyorlar.

 

        Yeryüzünde Allah’ın asla istemediği bir hayatı yaşıyorlar ve işte şu bizim yaşadığımız hayat Allah’ın istediği, Allah’ın razı olduğu bir hayattır diyerek küfürlerini, şirklerini Allah adına yasallaştırmaya çalışıyorlar.

 

        Allah’tan kendilerine gelmiş doğruları, Allah âyetlerini yalanlıyorlar. Allah âyetlerini hayatlarında boşa çıkarmaya, işlemez hale getirmeye çalışıyorlar. Sanki Rablerinden kendilerine hiçbir âyet gelmemiş, hiçbir doğru gelmemiş gibi onları görmezden, duymazdan geliyorlar, yok farz ediyorlar. Allah’tan gelen bu doğruları gündemlerinden düşürmeye çalışıyorlar. Tüm Allah doğrularını boşa çıkarıyorlar. Bunlardan daha zalim kim vardır, diyor Rabbimiz.

 

Böyle Allah’a karşı yalan iftiralarda bulunan, yalanlarını Allah’a izâfe eden ve bir de Allah’tan gelen doğruları, Allah’ın âyetlerini yalanlayandan daha zalim kim vardır? Allah’ın âyetlerini yok farz ederek bir hayat yaşayandan daha zalim kim vardır? Âyetlerin varlığını görmezden gelerek, âyetleri örterek, örtbas ederek, gündeme almayarak bir hayat yaşayan kişiden daha zalim kim vardır, diyor Rabbimiz. Böyle yapan zalimleri Allah kesinlikle hidâyete ulaştırmayacaktır. Bu tür insanlar kesinlikle saadeti bulamayacak, huzuru göremeyeceklerdir. Âhiret gününde de cehennem onların barınağı, sığınağı olacaktır.”

Alçak Olan..

                      Alçak Olan..

 

          Ehlullah şöyle buyurur: “Yaratıcı olarak herkes Allah’ı kabul ediyor da Rab olarak, hayata karışıcı olarak Allah’ı kabule yanaşmıyorlar. Dün de, bugün de müşrikler yaratıcı olarak, her şeyin var edicisi olarak, göklerin ve yerin yaratıcısı olarak Allah’ı kabul ediyorlar, ama Rab olarak hayata karışıcı ve kanun koyucu olarak Allah’ı kabul etmiyorlar. Rızık verici olarak, yaratıklarının tümünü doyurucu olarak Allah’ı biliyorlar, inanıyorlar ama hayatı düzenleyici olarak Allah’a inanmıyorlar. Yaratıcı olarak var olan, ama hayata karışıcı olarak sanki yok olan bir Allah inancını yâni şirki yaygınlaştırma eğilimine girmektedir insanlar.

 

         Sizin kendisine kulluk yapmanız gereken, çektiği yere gitmeniz gereken, arzularını gerçekleştirmeniz gereken, sizin hayat programınızı belirleme yetkisine sahip olan Rabbiniz Allah’tır. Allah vardır, birdir ile kalmayıp Ona kulluk etmeniz ve sadece Onu dinlemeniz gerekmektedir.

 

           Allah dururken insanların Ondan başkalarını Rab kabul etmeleri, Allah’tan gelen hak yasalar dururken insanların başka yasalara tâbi olmaları sapıklıktan başka bir şey değildir. Siz de biliyorsunuz , tüm insanlar da biliyorlar ki Hak Rab Allah’tır. Hak din, hak yol, hak nizam, hak hayat tarzı Allah’ın hayat tarzıdır. Hak, hukuk Allah’ın gönderdikleridir. Sizler ya Allah’ın Rabliğine, rubûbiyetine, ulûhiyetine evet der, Onun istediği şekilde bir hayat yaşayarak müslüman olursunuz, ya da sapıklığı tercih etmiş olursunuz. İnsan ya haktadır, ya da sapıklıkta. Ya mü’mindir ya da kâfir. Çünkü hak özelliğine sahip olan sadece Allah’tır ve hakkın dışında da sapıklık vardır.

 

         Rabbimiz hak, kitabı hak, peygamberi hak, yasaları hak, sistemi hak, yolu hak, cenneti hak, cehennemi hak, Sıratı hak, terazisi hak, Mizanı hak, hepsi haktır. Evet hak Allah’tan gelendir. Namaz haktır, Oruç, Hac, tesettür, infak, Cihad haktır. Müslümanca bir hayat haktır. Kitap ve sünnete dayalı bir hayat haktır.

 

         Eğer hakkı Allah’ın gönderdiklerinin dışında görürseniz, Allah’ın vahyinin ötesinde hak peşine düşerseniz, Allah’ın dininin dışında hak aramaya kalkışırsanız, problemlerinizin çözümünü bu kitabın dışında ararsanız, başka yerlerde ararsanız mutlaka bâtıla düşmek zorunda kalacaksınız. Çünkü yalnız Allah’ın indirdiği haktır. Ona muhalefet eden her şey bâtıldır ve sapıklıktır. Tüm insanlık bir şey üzerinde toplanıp bu haktır deseler de şâyet o Allah’ın indirdiğine ters düşüyorsa o bâtıldır.

 

          Allah’ın indirdiğinin dışında hak yoktur. Allah’ın indirdiğinin dışında hüküm de yoktur. Ve bu hak hüküm ortaya konulmadıkça insanlar arasındaki ihtilâfların bitmesine de imkân ve ihtimal yoktur. Allah’ın hak olarak indirdikleriyle hükmetmedikçe yeryüzünde asla salah da olmayacaktır. Yeryüzünde sulh ve sükun asla gerçekleşmeyecektir. İhtilâfları çözecek bir tek yol, bir tek kaynak vardır. O da Allah’ın yeryüzünde ihtilâfları çözmek üzere indirdiği kitaptır. Hal böyleyken nasıl da yamuluyorsunuz? Nasıl da edilgen bir hayatın sahibi olarak size etkili olanlar tarafından haktan döndürülmeye razı oluyorsunuz? Nasıl da böyle bildiğiniz tanıdığınız hak bir Rabbiniz varken, hak bir Mâbudunuz varken, hak bir Rab’den gelen hak dininiz, hak yolunuz varken gidip başka yollara tâbi olmaya kalkışıyorsunuz?”

 

Mücadele Suresi:5. “Allah’a ve peygamberine karşı gelenler, kendilerinden öncekiler nasıl alçaltıldı ise öyle alçaltılacaklardır. Biz, apaçık âyetler indirmişizdir, bunları inkâr edene alçaltıcı azap vardır.”

 

          Ehlullah bu ayeti şöyle tefsir eder:

 

         Gerçekten Allah ve Resûlü’ne karşı gelenler, Allah ve Resûlü’ne karşı duranlar, Allah ve Resûlü’ne kafa tutanlar, Allah ve Resûlü’nün koyduğu sınırları tanımayıp kendi kendilerine yarış yapmaya kalkışanlar, Allah ve Resûlünün çizgilerine, sınırlarına karşı sınır çizme yarışına girenler, Allah ve Resûlüne karşı karşıt saf oluşturanlar, Allah ve Resûlü’nün koyduğu yasaları beğenmeyip kendi hevâ ve hevesleriyle yasa belirlemeye kalkışanlar, insanları, toplumları Allah ve Resûlü’nün yasalarını bırakıp kendi yasalarına uymaya çağıranlar, zorlayanlar var ya, onlar bilsinler ki kendilerinden öncekiler nasıl alçaltılmışlarsa, onlar da aynen öylece alçaltılacaklardır. Kendilerinden önce kendi yollarında giderek Allah ve Resûlü’yle savaş halinde olanlar nasıl yıkılmış, nasıl devrilmiş, nasıl helâk edilmişlerse, onlar da aynen onlar gibi devrileceklerdir.

 

İşte bu kitabında Rabbimiz onların devrilişlerini bize anlatıyor. Geçmişlerin başlarına nelerin geldiğini haber veriyor. Allah ve elçileriyle savaşan Âd kavminin, Allah yasalarını reddeden Semûd kavminin, Allah âyetlerini, Allah yasalarını reddeden Firavunların, Allah’la savaşa tutuşan Nemrutların başlarına neler gelmişse, bunların başlarına da aynen gelecektir haberleri olsun. Allah yasalarını beğenmemenin, Allah yasalarına karşı alternatif yasalar belirlemenin, Allah ve Resûlü’yle yarışa kalkışmanın ne demek olduğunu yakında görecek bu kâfirler! Çünkü Rabbimiz bakın âyetin devamında buyuruyor ki:

 

         “Biz size apaçık âyetler gönderdik. Gönderdiğimiz bu âyetlerimizle gün kadar açık bir şekilde size hudutlarımızı, yasalarımızı açıkladık, beyan ettik, haber verdik. Size hayat programımızı apaçık anlattık, her şeyi ortaya koyduk. Şimdi nasıl oluyor da bizim âyetlerimizi ciddiye almadan bir hayat yaşayabilirsiniz? Nasıl oluyor da bu âyetlerimizi yok farz edebiliyorsunuz? Nasıl oluyor da bu kitabı örterek bir hayat yaşayabiliyorsunuz? Nasıl oluyor da Bizim yasalarımızı bir kenara koyup kendi yasalarınızı, ya da kendiniz gibilerin yasalarını uygulamaya kalkışabiliyorsunuz? Bizim kurallarımız varken nasıl oluyor da kendi kendinize kurallar koyabiliyorsunuz? Kimden aldınız bu yetkiyi? Sizden önceki seleflerinizin başlarına gelenlerden haberiniz yok mu? Unutmayın ki böyle Allah’ın kitabını örtenlere, Allah’ın âyetlerini, yasalarını görmezden gelenlere dayanılmaz bir azap vardır. Unutmayın ki:

 

Mücadele Suresi:6. “Allah onların hepsini dirilttiği gün, kendilerine işlediklerini haber verir; Allah onları bir bir saymıştır, fakat kendileri unutmuşlardır. Allah her şeye şahittir.”

 

           Bir Allah dostu şöyle buyurur: “Seviye insanlığın şanıdır, şerefidir. Bir millet ki helalı haram eder, haramı helal eder, seviyesini kaybetmiştir, kabil-i hitap değildir, gideceklerdir.”

 

Filiz Konca

Seyyid Abdülkadir Geylanî hazretleri anıldı

Dünya üzerinde on milyonlarca takipçisi bulunan Türk İslam kültürünün şekillenmesinde de önemli etkileri bulanan Seyyid Abdülkadir Geylani hazretleri dualarla anıldı.

 Takipçileri arasında Horasan erenleri Yunus Emre Eşrefoğlu Rumi gibi Anadolu İslamlığının hamurunu yoğuran bir çok erenin bulunduğu Abdulkadir Geylani hazretleri Geylani İlim ve Kültür Merkezi Derneği tarafından düzenlenen bir proğramla anıldı.

Afrika, Fransa, Avusturya, Almanya gibi dünyanın birçok ülkesinden muhibbilerinin katılımıyla gerçekleşen program kuran- kerim tilavetiyle başladı. Salavatlar, dualar ve evradı şerifin okunduğu proğramda Kadiriliğin anadoluya gelişi anlatılarak Selçukludan günümüze insanımıza ve inançlarımıza katkılarından örnekler verildi. İstanbul üniversitesi öğretim görevlisi Muhittin Ustanın Abdülkadir Geylani’nin tasavvuf tarihindeki yerini anlattığı proğrama Anadolu kadiriliğinin önemli temsilcilerinden Seyyid Muhammed Efendinin de katıldı ve kadiri devranı icra edildi .

Tasavvuf ekolünün en büyük piri sayılan Seyyid Abdülkadir Geylani 12 yy da Bağdatta yaşamış, evlatları ve halifeleri tarafından Kadirilik kuzey afrikadan hindistana kadar dünyanın dört bir tarafına yayılmıştır.

GAVS’UL AZAM PİR SEYYİD ABDULKADİR GEYLANİ HZ. (K.S.) KİMDİR?
Hazreti Pîr Seyyid Sultan Abdülkadir Geylani Kaddesallahü Sırrahül Azîz ve Hakîm, velayet burcunun batmayan güneşi, bütün velilerin piri, intisab edenlerin mutluluğa erdiği hidayet sancağı, ebedi saadetleri kendinde toplayan, maddi ve manevi tertemiz bir yolun mensubu ve Hz. Muhammed’in (s.a.v.) soyundan gelen torunudur.

Tüm tarikatlar, hikmet ve ilim yolları, kaynağı Hz. Muhammed (s.a.v.) ummanı olan O yüce pınardan beslenmişlerdir.

Yüce vasıflarını dile getirmede kelimelerin güçsüz kaldığı o yüce veli kamil insan, Gavsül Azam, Velayetin Sultanı, Sultanü’l Evliya, Sertacü’l Evliya, Kutbu’r Rabbani, Gavsü’s Samedani gibi yüce sıfatlarla anılır.

Hazreti Abdülkadir Geylani, 1077 (hicri 470) yılında, Peygamberimizin vefatından 445 yıl sonra, Hazar denizinin güneyinde Geylan kasabasında doğmuş, 1166 (hicri 561) yılında 91 yıllık muhteşem bir ömürden sonra, yani 833 yıl önce bu aleme veda etmiştir.

 

Kadiri Devranı ilgiyle takip edildi

Soy itibariyle hem Seyyid, hem de Şerif idi.

Yani soyu, babası Seyyid Musa tarafından İmam-ı Hasan Efendimiz’e, annesi Fatma Hatun tarafından da İmam-ı Hüseyin Efendimiz’e dayanıyordu.

Onun için şu ibare meşhur olmuştur: “Veliler Sultanı Abdülkadir Geylani, aşk ile doğdu, kemal ile ömür sürdü ve kemal-i aşk ile Rabb’ine vasıl oldu.”

Doğacağı Ramazan ayının ilk gecesi babası Seyyid Musa Cengi bir rüya görmüştü: Peygamberler peygamberi Hz. Muhammed (A.S.), ashab ve bütün evliyayı kiram bir yere toplanmışlardı. Resulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdu ki: “Ya Musa, Oğlum! Gücü herşeye yeten ve herşeyin sahibi olan Cenab-ı Allah, bu gece sana insanların üstünde müstesna bir erkek evlat hediye etti.Bu evlat benim evladımdır. Ne mutlu sana..”

Abdülkadir hiçbir çocuğa benzemiyordu. Ramazan günleri annesinden süt emmiyor, yöre halkı ramazanın giriş çıkışını onun bu durumuna göre tayin ediyordu. 18 yaşında çobanlık yaparken bir ineğin, hikmeti ilahiye ile “Sen bunun için yaratılmadın,” demesi üzerine annesinden izin alıp ilim tahsili için Bağdat’a geldi. Yolda kervanın yolunu kesen eşkiyalara annesine doğruluktan ayrılmayacağına dair verdiği söz için parasını saklamadan vermesinden dolayı eşkiyalar utanıp tövbekar oldular.

Hammad-ı Debbas Hazretleri Bağdat’ta ilk mürşidi olmuş, uzun yıllar ilim tahsili ve vazu nasihatla meşgul olduktan sonra, Bağdat’tan uzaklaşıp 25 yıl çöllerde uzlete çekilmiş ve kimseyle görüşmemiştir.

Bu süre içerisinde kendini ayakta tutacak kadar çöldeki bitkilerle beslenmiş, Peygamber Efendimiz’in ruhaniyyetinde terbiye görmüş ve Hızır (A.S.) ile arkadaşlık yapmıştır.

 

[İstanbul Zeytinburnu’nda düzenlenen geceye Almanya,Makedonya,Fransa ve Afrika’dan katılımlar gerçekleşti.

25 yıl sonra Bağdat’a dönmüş ve tüm insanlık alemine bir hakikat güneşi olarak doğmuştur. Bağdat’a gelince tüm halk onun nasihatlarını dinlemek için toplanmış, konuşmaya başlayamaması üzerine, Fahr-i Kainat Efendimiz’in ruhaniyyeti teşerrüf etmiş, ağzına yedi defa üflemiş ve O’na “Konuş, ya oğlum Abdülkadir; insanlara vaaz ve nasihatta bulun,” diye buyurmuşlardır. Bundan sonra Hz. Pir Efendimiz, durmaksızın kaynayıp coşan bir rahmet, hikmet ve ilim pınarı gibi tüm insanlara, susamış gönüllere hayat vermiştir ve hala da hayat vermeye devam etmektedir.

ONU TANIMADAN GEÇEN BİR ÖMÜR BOŞA GEÇMİŞTİR

Seyyid Abdülkadir Geylani Hazretleri, ölümünden sonra bile tasarrufu ve himayesi devam eden velayet burcunun şahıdır.

Birgün İbrahim bin Ethem’den bahsederlerken tesadüf ettiği talabelerine “Yazık, ona çok üzülüyorsunuz değil mi? Eğer zamanımızda olsaydı onu sarayında, tahtından ayırmadan irşad ederdik,” diye buyurmuşlardır.

Bugün dahi aynı o gün ve o dakika gibi, O’nun himmet ve tasarruf eli, eskilerin katlandığı sıkıntı, zahmet ve belalara maruz bırakmadan Hakk’ı arayan Hak yolcularının üzerindedir. Biraz gayretle tefekkür edip anlayabilenlere ne mutlu! Bir defasında şöyle buyurmuştur: “Hallac-ı Mansur, yanıldı. Ne var ki, zamanında elinden tutacak kimse çıkmadı. Bana gelince, her yolda kalanı sırtıma alanım. Arkadaşlarım, müridlerim, sevenlerim, ta kıyamete kadar, ne zaman darda kalsalar, ellerinden tutacağım. Her ne niyetle olursa olsun ismimizi anan ve kapımıza gelen herkese yardım elimiz uzanır. Ey şurada duran! Atım hızla yol alır. Mızrağım mutlaka hedefe isabet eder. Kılıcım kından çıktı, hem de keskindir. Her an seni korumaktayım, ama sen gafilsin; anlayamazsın.”

Seyyid Sultan Abdülkadir Geylani Hazretleri hem maddi ilimlerde hem de manevi ilimlerde devrinin tek otoritesi idi. O alimdi, pirlerin piriydi, kaynağını Habib-i Kibriya’nın o sonsuz deryasından alıyordu. Bilgi yönünden herkes O’na muhtaçtı. Soruyorlardı da, soruyorlardı. O da durmadan, dinlenmeden cevap veriyordu da cevap veriyordu. İnsanlara, istedikleri her neyse, Rahman’ın bitmez tükenmez Hazinesinden dağıtıyordu. “Dünyayı ne yapmalı? Dünyalığı neylemeli?” diye soranlara “O’nu kalbinden çıkar, eline al. Böyle yap, artık dünyanın ve dünyalığın sana zararı olmaz,” diye cevap verirdi. Bazan da, malın-mülkün su gibi olduğunu, gemi gibi üzerine binene yol aldıracağını, içine alanı ise helak edip batıracağını söylerdi. O, manevi bakımdan eşi bulunmaz bir hazine olduğu gibi, maddi bakımdan da insanların en zengini idi.

Fakat onun zenginliği hep fakirlerin, muhtaç ve yetimlerin yaralarını sarıyordu. Çünkü O, aynı zamanda insanların en cömertiydi. Üzerine hiç sinek konmamasının nedenini soran talebelerine şöyle demişti: “Evlatlar, sinek, bal ve pekmez neredeyse oraya üşüşür. Benim üzerimde ne dünya pekmezi, ne de ahiret balının işareti vardır. İşte bunun için üstümde sinek durmaz.” Bir keresinde kendisinden ihsan umarak gelen, doğduğu köyde çobanlık yapan bir çocukluk arkadaşını, en güzel biçimde misafir ettikten sonra, giderken de ona en iyi cinsinden bir kısrak ve yüz altın vermesi üzerine, arkadaşı Abdülkadir Geylani Hazretlerine kendini tutamayıp: “Ya Abdülkadir! Bu koyunlar, bu çobanlık bana çoktur. Şu sarayın, köşkler, dünya ve yıldızlar da sana azdır,” diyerek O’nun cömertliği ve inceliği karşısında hayranlığını dile getirmiştir.

[S

Seyyid Muhammed Efendi (k.s.)’nin teşrifleriyle şereflenen program manevi coşkuyla gerçekleşti

Bir keresinde de Onun debdebe ve saltanatını kıskanan bir yahudinin gelip, “Ya Gavs, sizin peygamberiniz ‘Dünya müminin cehennemi, inanmayanın ise cennetidir’ diye buyurmuşken, bir senin şu ihtişamına bak, bir de benim şu sefil ve fakir halime bak. Bunu nasıl izah edersin?” demesi üzerine atından inip adama sağ kolundan cübbesinin yenine bakmasını söylemiştir. Adam orda Geylani’nin cennetteki durumunu görüp hayranlık ve hayret içinde kalmış ve şimdi Geylani Hazretlerinin cennete nisbetle cehennemde olduğunu söylemiştir. Abdülkadir Geylani Hazretlerinin sol kolundan bakan adam orda da cehennemdeki kendi durumunu görmüş, korku ve dehşet içinde kalarak dünyanın cehennemdeki yere nisbetle kendisi için bir cennet olduğunu itiraf etmiş ve pişmanlık içerisinde tövbe ederek Hz. Pir’in huzurunda müslüman olmuştur. O’nun daha pek çok tasavvufi kerametleri anlatılagelmiştir.

Şeytanın bir cihetten seslenip üzerinden şeriatın kalktığını söylemesi üzerine ilahi ilmi vukufiyetiyle bunu sezip “sus, ey melun” diye cevap vermesi; bir ölüyü mezardan Hz. İsa Peygamber gibi “Allah’ın izniyle kalk,” diyerek diriltmesi; hizmetinde bulunan bir aşçıyı, birkaç saniye içinde aslında o aşçıya 12 sene gibi gelmesine rağmen tayy-ı zamanla imtihan etmesi; saldırıya uğrayan bir hanımın onun ismini anarak ondan yardım dilemesi üzerine elindeki asayı mescidinden atarak saldırganı uzaklaştırması onun sayısız kerametlerinden sadece birkaçıdır. Maddi ve manevi ilimlerdeki derinliği ve üzerindeki manevi lütuf ve rahmetle dinin esaslarını yeniden dirilttiği için kendine “dinin dirilticisi” anlamında “Muhyiddin” denmiş, O da bu ismi Endülüs’te dünyaya gelen ve “Şeyhül Ekber” namıyla ün salan manevi evladı İbni Arabi’ye vermiştir. Manen aldığı selahiyet ve emirle birgün Bağdat’ta zamanın kutbu (sahibüzzaman) olduğunu ve ayaklarının bütün evliyanın boynu üzerine olduğunu ilan etmiş ve bütün evliya da onun bu sözünü tasdik etmişlerdir.

O’nun bu üstün halini, makamını ve mertebesini anlayan, bilen ve tasdik eden ve Seyyid Abdülkadir Geylani’den 150 yıl sonra dünyaya gelen Şah-ı Nakşıbend Efendimiz “Bütün evliyanın boynu üzerine olan Geylani’nin ayağı benim gözümün nuru üzerine olsun,” diyerek mukabele etmiştir. Rivayete göre, birgün uzun bir süre hiç hareketsiz durduğunu gören ve bunun nedenini soran talebelerine Geylani Hazretleri, “Velayet kokusu Buhara’dan geliyor,” demiştir. Bahaüddin bin Muhammed El-Buhari Hazretleri Hacca giderken Hz. Pir’in türbesini ziyaret etmiş; bu sırada manevi bir halle, Seyyid Abdülkadir Geylani Hazretlerinin elinin kalbine nakşedildiğini ve kabz halinin çözüldüğünü gördüğünden kendisine “Şah-ı Nakşibend” lakabı takılmıştır. Geylani’nin feyz ve himmetinden istifade ederek ona olan minnettarlığını, muhabbetini izhar eden Şah-ı Nakşibend Efendimiz, bu hususu şu müstesna şiirinde dile getirir:

Her iki alemin sultanı Şah Abdülkadir Evladı Ademin hakanı Şah Abdülkadir,

Arşın, Kürsi’nin, Kalem’in ayı hem güneşi, En büyük nurdan bir kalb nuru Şah Abdülkadir.

Bu şiir mana büyüklerinin birbirini nasıl anladıklarını, birbirlerine nasıl muhabbet ettiklerini, nasıl yardımlaştıklarını ve manen nasıl tevhid sancağının taşıyıcıları olduğunu gösteren bir ibret tablosudur. Bu tablo bize bu büyüklerin ardından yürüyenlerin, birbirlerini nasıl anlayıp muamele edecekleri hususunda bir anahtar hüviyetindedir. Seyyid Abdülkadir Geylani Hazretleri oğluna şöyle vasiyet etmiştir: “Tasavvuf öyle bir haldir ki, o hale kimsenin laf ile varması mümkün değildir. Onun için bir fakire rastlarsan ilmine dayanarak onunla münakaşa etme, itirazda bulunma. Gönlünü almaya bak. Şunu iyi bil ki, tasavvuf sekiz hal üzeredir:

1. Merhamet ve şefkat,

2. Doğruluk,

3. Sadakat,

4. Cömertlik,

5.Sabretmek,

6. Sır tutmak,

7. Fakirliğini ve acizliğini bilmek,

8. Rabbine şükretmek.”

Abdülkadir Geylani Hazretleri’ne hayranlıklarını ve minnettarlıklarını anlata anlata bitiremeyen Hak aşıklarından birkaç mısra şöyledir: Yunus der ki: Seyyah olup şol alemi ararsan Abdülkadir gibi sultan bulunmaz Ceddi Muhammeddir, eğer sorarsan Abdülkadir gibi sultan bulunmaz Hak yeri yaratıp göğü düzeli Hoş nazar eylemiş ona ezeli Evliyalar serçeşmesi, mana güzeli Abdülkadir gibi sultan bulunmaz O zamandan bu yana asırlar asırları kovalamış, ama Seyyid Abdülkadir Geylani Hazretlerinin güneşi hep aynı kalmıştır. O güneş ki, hala ötelerin ötesine ulaştıracak engin ufuklar çiziyor. O, Ebu Muhammed, Kutbu’r Rabbani, insanların ve cinlerin rehberi olan Seyyid Sultan Abdülkadir Geylani’dir.

 [6]

Abdülkadir Geylani Hz.’lerinin türbesi

Tam sekiz asırdan fazladır insanların sığınağı, darda kalmışların yardımına yetişici olmaya devam etmiştir. O batmayan güneştir. Menkıbe ve kerametleri sayılamayacak kadar çoktur. Hiçbir velide ondaki kadar çok keramet görülmemiştir. O, Gavsül Azam’dır; O’na bu ismi Cenabı Hak ihsan etmiştir. Adetleri yırtacak ve akılları donduracak kadar halleri ve keşifleri olmuştur. O, zikri daim, fikri çok, kalbi yumuşak, yüzü mütebessim, ruhu ince, eli açık, ilmi umman, ahlâkı üstün ve soyu temiz bir Zat-ı Şeriftir. O ve onun yolunun nurdan halkaları, ömür denilen sermayeyi en güzel şekilde yaşayarak bu yüksek makamlara hak kazanmışlardır. Onlar ehli sünnet üzere doğru bir itikat, sabır, gayret, doğruluk, güzel ahlâk, ihlas ve diğer pek üstün meziyetlerle kulluk makamının en üstün noktalarına ulaşmışlardır. Onları anlamak ancak onların gittiği nurlu yolun yolcusu olmakla, yani İslamiyet’i yaşamakla mümkündür. Onu sevmek saadet tacı, onun ahlâkıyla ahlâklanmak sonsuz kurtuluş ilacıdır. Çünkü O’nun namı: Hazreti Pir Seyyid Sultan Abdülkadir Geylani Kaddesallahu Sırrahul Aziz ve Hakim’dir.


ALÇAKLIK

           

                

       

                      Alçaklık

 

          Ehlullah şöyle buyurur: “Yaratıcı olarak herkes Allah’ı kabul ediyor da Rab olarak, hayata karışıcı olarak Allah’ı kabule yanaşmıyorlar. Dün de, bugün de müşrikler yaratıcı olarak, her şeyin var edicisi olarak, göklerin ve yerin yaratıcısı olarak Allah’ı kabul ediyorlar, ama Rab olarak hayata karışıcı ve kanun koyucu olarak Allah’ı kabul etmiyorlar. Rızık verici olarak, yaratıklarının tümünü doyurucu olarak Allah’ı biliyorlar, inanıyorlar ama hayatı düzenleyici olarak Allah’a inanmıyorlar. Yaratıcı olarak var olan, ama hayata karışıcı olarak sanki yok olan bir Allah inancını yâni şirki yaygınlaştırma eğilimine girmektedir insanlar.

 

          Sizin kendisine kulluk yapmanız gereken, çektiği yere gitmeniz gereken, arzularını gerçekleştirmeniz gereken, sizin hayat programınızı belirleme yetkisine sahip olan Rabbiniz Allah’tır. Allah vardır, birdir ile kalmayıp Ona kulluk etmeniz ve sadece Onu dinlemeniz gerekmektedir.

 

           Allah dururken insanların Ondan başkalarını Rab kabul etmeleri, Allah’tan gelen hak yasalar dururken insanların başka yasalara tâbi olmaları sapıklıktan başka bir şey değildir. Siz de biliyorsunuz , tüm insanlar da biliyorlar ki Hak Rab Allah’tır. Hak din, hak yol, hak nizam, hak hayat tarzı Allah’ın hayat tarzıdır. Hak, hukuk Allah’ın gönderdikleridir. Sizler ya Allah’ın Rabliğine, rubûbiyetine, ulûhiyetine evet der, Onun istediği şekilde bir hayat yaşayarak müslüman olursunuz, ya da sapıklığı tercih etmiş olursunuz. İnsan ya haktadır, ya da sapıklıkta. Ya mü’mindir ya da kâfir. Çünkü hak özelliğine sahip olan sadece Allah’tır ve hakkın dışında da sapıklık vardır.

 

          Rabbimiz hak, kitabı hak, peygamberi hak, yasaları hak, sistemi hak, yolu hak, cenneti hak, cehennemi hak, Sıratı hak, terazisi hak, Mizanı hak, hepsi haktır. Evet hak Allah’tan gelendir. Namaz haktır, Oruç, Hac, tesettür, infak, Cihad haktır. Müslümanca bir hayat haktır. Kitap ve sünnete dayalı bir hayat haktır.

 

          Eğer hakkı Allah’ın gönderdiklerinin dışında görürseniz, Allah’ın vahyinin ötesinde hak peşine düşerseniz, Allah’ın dininin dışında hak aramaya kalkışırsanız, problemlerinizin çözümünü bu kitabın dışında ararsanız, başka yerlerde ararsanız mutlaka bâtıla düşmek zorunda kalacaksınız. Çünkü yalnız Allah’ın indirdiği haktır. Ona muhalefet eden her şey bâtıldır ve sapıklıktır. Tüm insanlık bir şey üzerinde toplanıp bu haktır deseler de şâyet o Allah’ın indirdiğine ters düşüyorsa o bâtıldır.

 

          Allah’ın indirdiğinin dışında hak yoktur. Allah’ın indirdiğinin dışında hüküm de yoktur. Ve bu hak hüküm ortaya konulmadıkça insanlar arasındaki ihtilâfların bitmesine de imkân ve ihtimal yoktur. Allah’ın hak olarak indirdikleriyle hükmetmedikçe yeryüzünde asla salah da olmayacaktır. Yeryüzünde sulh ve sükun asla gerçekleşmeyecektir. İhtilâfları çözecek bir tek yol, bir tek kaynak vardır. O da Allah’ın yeryüzünde ihtilâfları çözmek üzere indirdiği kitaptır. Hal böyleyken nasıl da yamuluyorsunuz? Nasıl da edilgen bir hayatın sahibi olarak size etkili olanlar tarafından haktan döndürülmeye razı oluyorsunuz? Nasıl da böyle bildiğiniz tanıdığınız hak bir Rabbiniz varken, hak bir Mâbudunuz varken, hak bir Rab’den gelen hak dininiz, hak yolunuz varken gidip başka yollara tâbi olmaya kalkışıyorsunuz?”

 

Mücadele Suresi:5. “Allah’a ve peygamberine karşı gelenler, kendilerinden öncekiler nasıl alçaltıldı ise öyle alçaltılacaklardır. Biz, apaçık âyetler indirmişizdir, bunları inkâr edene alçaltıcı azap vardır.”

 

          Ehlullah bu ayeti şöyle tefsir eder:

 

          Gerçekten Allah ve Resûlü’ne karşı gelenler, Allah ve Resûlü’ne karşı duranlar, Allah ve Resûlü’ne kafa tutanlar, Allah ve Resûlü’nün koyduğu sınırları tanımayıp kendi kendilerine yarış yapmaya kalkışanlar, Allah ve Resûlünün çizgilerine, sınırlarına karşı sınır çizme yarışına girenler, Allah ve Resûlüne karşı karşıt saf oluşturanlar, Allah ve Resûlü’nün koyduğu yasaları beğenmeyip kendi hevâ ve hevesleriyle yasa belirlemeye kalkışanlar, insanları, toplumları Allah ve Resûlü’nün yasalarını bırakıp kendi yasalarına uymaya çağıranlar, zorlayanlar var ya, onlar bilsinler ki kendilerinden öncekiler nasıl alçaltılmışlarsa, onlar da aynen öylece alçaltılacaklardır. Kendilerinden önce kendi yollarında giderek Allah ve Resûlü’yle savaş halinde olanlar nasıl yıkılmış, nasıl devrilmiş, nasıl helâk edilmişlerse, onlar da aynen onlar gibi devrileceklerdir.

 

İşte bu kitabında Rabbimiz onların devrilişlerini bize anlatıyor. Geçmişlerin başlarına nelerin geldiğini haber veriyor. Allah ve elçileriyle savaşan Âd kavminin, Allah yasalarını reddeden Semûd kavminin, Allah âyetlerini, Allah yasalarını reddeden Firavunların, Allah’la savaşa tutuşan Nemrutların başlarına neler gelmişse, bunların başlarına da aynen gelecektir haberleri olsun. Allah yasalarını beğenmemenin, Allah yasalarına karşı alternatif yasalar belirlemenin, Allah ve Resûlü’yle yarışa kalkışmanın ne demek olduğunu yakında görecek bu kâfirler! Çünkü Rabbimiz bakın âyetin devamında buyuruyor ki:

 

          “Biz size apaçık âyetler gönderdik. Gönderdiğimiz bu âyetlerimizle gün kadar açık bir şekilde size hudutlarımızı, yasalarımızı açıkladık, beyan ettik, haber verdik. Size hayat programımızı apaçık anlattık, her şeyi ortaya koyduk. Şimdi nasıl oluyor da bizim âyetlerimizi ciddiye almadan bir hayat yaşayabilirsiniz? Nasıl oluyor da bu âyetlerimizi yok farz edebiliyorsunuz? Nasıl oluyor da bu kitabı örterek bir hayat yaşayabiliyorsunuz? Nasıl oluyor da Bizim yasalarımızı bir kenara koyup kendi yasalarınızı, ya da kendiniz gibilerin yasalarını uygulamaya kalkışabiliyorsunuz? Bizim kurallarımız varken nasıl oluyor da kendi kendinize kurallar koyabiliyorsunuz? Kimden aldınız bu yetkiyi? Sizden önceki seleflerinizin başlarına gelenlerden haberiniz yok mu? Unutmayın ki böyle Allah’ın kitabını örtenlere, Allah’ın âyetlerini, yasalarını görmezden gelenlere dayanılmaz bir azap vardır. Unutmayın ki:

 

Mücadele Suresi:6. “Allah onların hepsini dirilttiği gün, kendilerine işlediklerini haber verir; Allah onları bir bir saymıştır, fakat kendileri unutmuşlardır. Allah her şeye şahittir.”

 

           Bir Allah dostu şöyle buyurur: “Seviye insanlığın şanıdır, şerefidir. Bir millet ki helalı haram eder, haramı helal eder, seviyesini kaybetmiştir. Kabil-i Hitap değildir, gideceklerdir.”

 

KULLUK, EN BÜYÜK SULTANLIKTIR

       

KULLUK, EN BÜYÜK SULTANLIKTIR

 

 

Hasan-ı Basri Hazretleri şöyle buyurur:

 

“Allah’ın emrini aziz ve üstün tut ki, Allah da seni izzetli kılsın.”

 

Abdulkadir Geylani Hazretleri şöyle buyurur:

 

“Allah’a ancak, O’ndan başka herşeyi terkeden kimseler yaklaşabilir.”

 

Hz. Mevlana şöyle buyurur:

 

“Aşktan dirilik bulanın kulluktan başka her iddiası küfürdür.”

 

“Değerli veya değersiz Senden gayri herşey insanın ruhu için aynen ateş gibidir.

Her kim ateşe sığınır ve ona dayanırsa, o hem Mecusi, hem de Zerdüşt’tür.”

 

Hac Suresi:71. “Onlar Allah’ı bırakıp da O’nun, haklarında hiçbir delil indirmediği, kendilerinden de bir bilgi olmayan şeylere taparlar. Zulmedenlerin yardımcısı olmaz.”

 

Ehlullah bu ayeti şöyle açıklar:

 

“Evet insanlar böyle Alîm ve Habîr olan, göklere ve yere bilgisi ve gücüyle egemen olan bir Allah’ı bırakıp da O’nun berisinde, O’nun dununda başka varlıklara tapınıyorlar. Gerçekten çok hayret edilecek bir durumdur bu. Üstelik bu konuda da hiç bir bilgileri de, hiç bir delilleri de yoktur. Allah kitaplarının hiç birisinde Benim dûnumda şunlara, şunlara da kulluk edebilirsiniz. Ben onlara da yetki verdim. Falanlar filânlar da güçlüdür, onlar da tanrıdır dememiş. Bu konuda hiç bir bilgi indirmemiş, kimseye böyle bir yetki vermemiş. Şimdi bu durumda nasıl oluyor da bu insanlar Allah’ın bir takım kullarını tanrı bilip, tanrı yetkilerine sahip bilip onlara kulluk edebiliyorlar? Nasıl oluyor da hayatlarında onları da söz sahibi kabul edebiliyorlar? Nasıl oluyor da onları yasalarını da uygulamaya çalışıyorlar? Bu Allah’ın hakkını gasp değil mi? Bu Allah’a karşı zalimce bir tavır değil mi?

 

Böyle yapanlar hiçbir zaman unutmasınlar ki zalimlere asla yardımcı yoktur. Zalimleri, kendilerini sadece Allah’a kulluk ortamından çıkarıp şirk pisliğine atanları, Allah’a karşı, Allah bilgisine karşı zulmedenleri yarın Allah’ın azabına karşı koruyacak hiç bir yardımcı yoktur. İşte konuşuyorlar insanlar. Haktan, hukuktan, insan haklarından, kadın haklarından, işçi, işveren haklarından konuşuyorlar. Hepsininki boş laftan ibaret. Allah hakkını bilmeyen, Allah hakkını gündeme getiremeyen insanlar hiçbir hakkı gündeme getiremezler ve hiç bir hakkı alamazlar. Önce Allah hakkı bilinmeli, önce Allah hakkı gün-deme getirilmelidir.

 

Eğer Allah hakkını bilirsek, Allah hakkını gündemde tutarsak o zaman ancak kadın hakkını, erkek hakkını, işçi hakkını, mazlumun, fakirin yetimin hakkını, devletin hakkını, toplumun hakkını, hayvanların hakkını verebilirsiniz. Ama başta Allah’ın hakkının gasp edildiği bir toplum içinde hiçbir hak söz konusu olamaz. Çünkü hakkı ortaya koyan Allah’tır. Allah hakkını veremeyen insanlar başkalarının haklarını nasıl verecekler? Allah’a karşı zalimce bir tavır sergileyen insanlar hak arayışına hiçbir zaman girmesinler. Çünkü hakları yoktur buna.”

 

Ve bir sonraki ayette Rabbimiz şöyle buyurur:

 

72. “Onlara âyetlerimiz apaçık olarak okunduğu zaman, inkâr edenlerin yüzlerinden inkârlarını anlarsın. Nerdeyse, kendilerine âyetlerimizi okuyanlara saldıracaklar. De ki: „Size bundan daha fenasını haber vereyim mi? Allah’ın inkârcılara vaad ettiği ateş! Ne kötü bir dönüştür!”

 

Allah’a Dönmek

   Allah’a Dönmek

 

Hasan-ı Basrî Hazretleri şöyle buyurur:

 

“Manevi lezzeti üç şeyde arayın: Namazda, zikirde ve Kur’an okumakta. Bulursanız ne âlâ! Bulamazsanız kalbiniz hasta demektir.”

 

İmam Rabbani Hazretleri şöyle buyurur:

 

“Kıyamette şeriatten sorulur. Ebedi hayata giriş ve azaptan kurtuluş, şeriatin yerine getirilmesine bağlıdır.”

 

Hz. Ali şöyle buyurur:

 

“Dünyaya az meylet rahat yaşarsın”

“Allah, dinini düzelten kişinin dünyasını da düzeltir.”

 

Hz. Mevlana şöyle buyurur:

 

“Tevbesiz ömür tamamen bir can çekişmedir…”

 

Hud Suresi:1,3. “Elif, Lâm, Ra. Bu kitap, hakim ve haberdar olan Allah tarafından, Allah’tan başkasına kulluk etmeyesiniz diye âyetleri kesin kılınmış, sonra da uzun uzadıya açıklanmış bir Kitaptır. Ben size, O’nun tarafından gönderilmiş bir uyarıcı ve müjdeciyim. Rabbinizden mağfiret dileyin ve O’na tevbe edin ki, belli bir süreye kadar sizi güzelce geçindirsin ve her fazilet sahibine faziletinin karşılığını versin. Eğer yüz çevirirseniz o zaman ben doğrusu hakkınızda büyük günün azabından korkarım.”

 

Ehlullah bu ayetleri şöyle tefsir eder:

 

         Huruf-ı mukatta âyetinden sonra Rabbimiz buyurur ki, Hakîm ve Habîr olan, hikmet sahibi ve her şeyden haberdar olan Allah’tan gelme bir kitap ki, bir yasa ki, bir ferman ki, bir hayat programı ki, bir yazgı ki onun âyetleri tahkim edilmiş, sağlamlaştırılmıştır. Bu Allah âyetleri bir yasa olarak, bir kader olarak tüm zamanları, tüm mekânları ve tüm insanlığı kapsamaktadır. Bu Allah âyetlerinin karşısına hiçbir gücün çıkabilmesi, hiç kimsenin onları nakzetmesi, ilga etmesi, değiştirmesi mümkün değildir. Kıyâmete kadar kimsenin o âyetlerle savaşması ve galip gelmesi mümkün değildir. Kıyâmete kadar hiçbir gücün bu âyetlere karşı galip gelmesi mümkün değildir. Kıyâmete kadar hiç kimsenin, hiç bir gücün bu kitabın âyetlerinden daha güzelini ortaya koyması mümkün değildir.

 

         Evet muhkem bir kitabın âyetleridir bu âyetler. Semavat gibi, yıldızlar gibi tahkim edilmiş, sağlamlaştırılmış, bozulmaktan, tahrifattan korunmuş, insanlar tarafından yıkılamayacak muhkem varlıklar gibi tahkim edilmiş sağlamlaştırılmıştır. Hiç kimse ona müdahale edemez. Hiç kimse onu iptal edemez. Hiç kimse onun âyetlerini kaldıramaz. Hiç kimse onun yasalarını iptal edecek, ondan daha muhkem, ondan daha güzel bir yasa koyamaz. Böyle Allah tarafından tahkim edilmiş, sağlamlaştırılmış, kalpte olan kabulde olan, Levh-i Mahfuz’dan dünyaya yansıyan bir kitabın âyetleridir bunlar. Hayata hakim olan, hayata hükmeden, hayatın tümünde söz sahibi olan bir kitabın âyetleridir bunlar. Zira Kur’an hangi konuda ne diyorsa bu değişmeyen bir yasadır. İyi kötü konusunda, hayır şer konusunda, hak bâtıl konusunda, adâlet zulüm konusunda, iman küfür konusunda, cennet cehennem konusunda, hayat ölüm konusunda tek hakim, tek kıstas bu kitaptır.

         Sonra, bu tahkiminden sonra da âyetleri tafsıyl edilmiş, açıklanmış, herkesin anlayabileceği, herkesin uygulayabileceği, her kesin kendisiyle yol bulabileceği, herkesin kendisiyle hayatını düzenleyebileceği açık bir hale getirilmiştir Hakîm ve Habîr olan Allah tarafından.

 

         Veya fâsılalı fâsılalı bir şekilde, bölüm-bölüm, sûre-sûre, âyet-âyet hükümleri beyan edilmiştir. Hükümler, kıssalar, âyetler detaylı olarak anlatılmış, her şey ne eksiği ne de fazlalığı olmadan tastamam ortaya konmuştur. Gerçekten Hakîm olan, hikmet sahibi olan, hayata hakim olan, hayata hükmeden, her şeyi bilen, en iyi hüküm veren, her şeyin sahibi olan Allah tarafından gönderilmiştir bu kitap.

 

         Peki niye gelmiş bu kitap? Niye göndermiş Rabbimiz bu kitabını? Ne istiyor bu kitabın sahibi kullarından? Bakın âyetin devamında bu kitabın geliş sebebi şöylece gündeme getirilir:

         Sadece Allah’a kulluk edin. Kulluğunuz, ubûdiyetiniz sadece Allah’a olsun. Sadece Allah’ı dinleyin. Sadece Allah’a boyun bükün. Sadece Allah için yaşayın. Hayatınızın tümünde tek hakim varlık Allah olsun. Hayatı parçalamayın. Kulluğu parçalamayın. Gece hayatınızda, gündüz hayatınızda, aile hayatınızda, bireysel hayatınızda, toplumsal hayatınızda, evlenmenizde, boşanmanızda, hukukunuzda, eğitiminizde, savaşınızda, barışınızda, kazanmanızda harcamanızda söz sahibi sadece Allah olsun. Sadece O’nu razı etmeye çalışın. Kendinizi sadece O’na beğendirmeye çalışın.

 

         Evet işte kitabın tebliğcisinin kimliği. İşte bu kitabın pratiği, bu kitapta istenen kulluğun örneği olan peygamberin özelliği ve şerefi. Elbette böyle bir Allah’ın yeryüzündeki sözcüsü olan, böyle değişmez ve değiştirilemez bir kitabın tahkim edilmiş âyetlerini okuyan, o âyetlerin bilincine eren bir tebliğci bu kitabın diliyle konuşacaktı. Kendinden emin, yolundan emin, çağırdığından emin, Allah karşısında boynu bükük, ama Allah’tan başkaları karşısında başı dimdik olarak şöyle diyor: İşte ey insanlar, ben size Allah tarafından gönderilmiş, görevlendirilmiş bir müjdeci ve uyarıcıyım. Allah’ın bu kitabında istediği kulluğu size gösterecek, size örnekleyecek yasal bir örnek olarak beni izlerseniz, benim gibi bir hayat yaşarsanız sizi Cennetle müjdeler, aksini yaparsanız da cehennemle uyarırım. Sizler bu misyonumla Allah’a kulluğu bende göreceksiniz. Rabbinizin istediği örneği bende bulacaksınız.

 

Evet işte bu kitap bunun için gelmiştir. Allah sizden kulluk istiyor. Allah sizden sadece kendisini dinlemenizi, sadece kendisine ibadet etmenizi istiyor ve bu konuda örneğiniz de benim dedikten sonra Rasulullah efendimiz bu kitabın ve kendisinin geliş gayesini anlatmaya devam ediyor:

         Rabbinize istiğfar edin. Rabbinizden bağışlanma dileyin. Çünkü ne siz, ne ben, hiçbirimiz Rabbimizin bu kitabında bizden istediği kulluğu lâyıkıyla yapamayız. Kusurlarımız, hatalarımız, falsolarımız olacaktır. Öyleyse gelin Rabbimize istiğfar edelim. Hatalarımızı, kusurlarımızı görmemesini, eksiklerimizi tam kabul etmesini, günahlarımızı kale almamasını dileyelim O’ndan. Becerebildiğimiz kadar kulluğa koşalım, beceremediklerimiz konusunda da O’nun affını isteyelim.

 

         Sonra O’na tevbe edin. O’na yönelin. Yönünüzü O’na dönün. O’nun yörüngesine girin. O’nun kulluk programına yönelin. İyiliklerinizle güzel amellerinizle Rabbinize yönelin. Günahlarınızdan, isyanlarınızdan, O’ndan habersiz, O’nun kitabından, O’nun kulluk programından habersiz hayatlarınızdan vazgeçip Rabbinize kulluğa yönelin. Rabbinizin kitabına yönelin. Rabbinizi hoşnut etmeye, Rabbinizin rızasını kazanmaya koşun. Sadece ve sadece O’nun onayladığı bir hayatı yaşamaya koşun. Eğer böyle yaparsanız kesinlikle bilesiniz ki Allah belli bir ecele kadar, yâni ölümlerinize kadar size çok hoş nîmetler verecek. Bu dünyada bol bol nîmetler, bol bol rızklar verecek, bu dünyada güzel bir hayat yaşatacak, sizi güven ve emniyete kavuşturacaktır.

         Ve O Allah her fazilet sahibine faziletini de verir. Yâni sorumlu olduğu mükellefiyetinden fazlasını yapan, farzların ötesinde nafilelerle Allah’a yaklaşmaya çalışan kullarına hem dünyada, hem de âhirette fazla fazla verir Allah. Dünyada Müslümanca bir hayat yaşadığınız sürece Rabbinizin güzel nîmetleriyle nîmetlenir asla bir darlık çekmezsiniz. Dünyada bereketli bir hayatınız olur, huzur içinde bir hayat sürersiniz. Ölümlerinize kadar huzur içinde olursunuz. Aksi takdirde dünyada ebedîyen bu nîmetler içinde olmayacaksınız. Öbür tarafta Müslümanca bir hayat yaşayanlar gözlerin görmediği, kulakların duymadığı, kalplerinizden bile geçiremeyeceğiniz, hayal bile edemeyeceğiniz envai çeşit nîmetler sizi beklemektedir.

         Ama eğer Allah’ın istediği kulluktan yüz çevirirseniz, Allah’ın istediği gibi yaşamaktan yüz çevirirseniz, O’na istiğfardan, O’na yönelmekten, Onun için bir hayat yaşamaktan uzaklaşırsanız, o zaman ben büyük bir günün azabının size geleceği günden korkuyorum. Korkarım ki o kıyâmet gününün azabı size gelecek ve o zaman hiçbir şey yapamayacaksınız. O gün rezil ve perişan olacaksınız. Öyleyse gelin ey insanlar, sadece Allah’a kulluk yapın. Gelin sadece O’nu dinleyin, sadece O’na yönelin. Çünkü:

 

4. “Dönüşünüz ancak Allah’adır. O her şeye Kâdirdir.”

 

 

                                                                                                     Filiz Konca

Cennete Doğru

Cennete Doğru

                

      Hasan Basri Hazretleri (r.a.) şöyle buyurur: “Kervanın hareket edeceği kendilerine bildirildiği halde, ilk neferinden son neferine kadar hepsi orada burada hazırlıksız oyalanıp duran bir topluluk ne kadar hayretamiz bir topluluktur.”

 

      Abdullah b. Mübarek (k.s.)’in ölüm anı gelip çattığında, gözlerini açmış sonra gülümseyerek: “Çalışanlar, ancak böyle bir durum için çalışsınlar” demiş.

 

      Cevahirname’de Feridüddin Attar (k.s.) hazretleri şöyle buyurur: “Yavrum madem ki elinden geliyor, hizmet yolunu seçtin, murad atını eyerliyesin. Erenler hizmetinde bulunan bir kula, feleğin kubbesi hizmetkar olur. Hizmete bel bağlayan kimse, dünya afetlerinden korunmuş olur. Allah adamları önünde hizmet edenleri, Allah devletlü ve hürmetli kılar. Hizmet ehline cennette yer vardır. Kıyamet günü, onlar için sorgusuz ve sualsizdir. Hizmet görenler kardeşlerine de şefaatçi olurlar. Onların cennetteki yerleri yüksektir.

      Hizmet ehli ne kadar asi ve fesatçı da olsa, yine yüz sofudan daha iyidir. Her hizmet ehline Allah, oruçlu ve namazlı kulların sevabını verir. Hizmet uğruna kemer bağlayan, mağrifet ağacından meyve yer. Cenneti erenler hizmetinde olanlara verirler. Onlara gaziler sevabı da ihsan edilir.”

 

         Anlatılır ki: Ölüm meleği, ruhunu kabzetmek maksadı ile salih bir zatın yanına geldiğinde bu zat: “Hoş geldin, vallahi elli senedir senin için hazırlık yapıyorum” demiş.

 

         Bir hadiste rivayet edildiğine göre “Cennetin bedeli taat ve dünyayı terketmendir” buyurulmuştur.

 

         Al-i İmran Suresi: 195. “Rab’leri dualarını kabul etti: “Birbirinizden meydana gelen sizlerden, erkek olsun, kadın olsun, iş ya­panın işini boşa çıkarmam hicret edenlerin, memleketle­rinden çıkarılanların, yolumda ezaya uğratılanların, sava­şan ve öldürülenlerin günahlarını elbette örteceğim. Andolsun ki, Allah katından bir nimet olarak, onları içle­rinden ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Nitekim gü­zeli Allah katındadır.”

 

          Ehlullah bu ayeti şöyle tefsir eder:

 

         Rableri onlara icabet etti. Böyle inanan, böyle yaşayan, böyle dua dua Rablerine yalvaran kullarına Rableri icabet edip, onlara yö­nelip buyurdu ki: Ey benim kıymetli kullarım, ben sizden gerek erkek, gerek kadın kim bir iş yapmışsa, kim sâlih ameller, fıtrata uygun ameller, güzel ameller işlemişse, hayırlı işler yapmışsa onların bu amellerini asla zayi etmeyeceğim. Hayatlarını Allah için yaşayanların, bana lâyık bir hayat yaşayanların, benim yasalarıma, benim elçileri­min hayatlarına uygun bir hayat yaşayanların hayatlarını bereketlendi­recek ve asla zayi etmeyeceğim. Onların zerre kadar iyiliklerini bile büyütülmüş olarak onlara karşılık vereceğim.

 

         Ve yine hicret edenler, Allah için evlerini, yurtlarını, mallarını mülklerini, dükkanlarını, tezgahlarını terk edenler, Allah’a kulluğa im­kân bulamadıkları ortamlarını, imkânlarını, fırsatlarını terk ederek Al­lah’a kulluğu icra edebilecekleri başka ortamlara, başka konumlara hicret edenler, Allah’ın haramlarından helâllerine hicret edenler, kö­tülerden ve kötülüklerden uzaklaşanlar, küfürden, şirkten, isyandan İslâm’a hicret edenler, Allah’ın arzında Allah’a Allah’ın istediği biçimde kulluk edebilecekleri, Allah’ın dinini daha güzel yaşayabilecekleri bir ortama koşanlar var ya. Tek suçları Rabbim Allah demek olduğu halde işlerinden atılanlar, yurtlarından çıkarılanlar, mesleklerini kay­be-denler, statülerini yitirenler, mallarını mülklerini gözden çıkaranlar, tüm servetleri ellerinden alınanlar var ya.

 

Ve bir de benim yolumda, bana kulluk yolunda, benim emirle­rime teslimiyet yolunda, benim istediğim hayata, benim istediğim kılık kıyafete sahip çıkma yolunda türlü türlü eziyetlere maruz bırakılanlar, türlü türlü işkencelere uğratılanlar, mahrumiyetlere katlananlar, geri adım atmayanlar, Allah için imanları uğrunda savaşanlar, ölenler, öl­dürülenler var ya işte onları örteceğim diyor Allah. Onların tüm gü­nahlarını, tüm kusurlarını, tüm falsolarını, tüm geçmişlerini örtecek, tüm günahlarını sıfırlayacak, tüm problemlerini bitirecek ve öbür ta­rafta onları zeminlerinden ırmaklar akan cennetlere girdireceğim diyor Allah. Allahu Ekber, ne büyük bir müjde değil mi?

 

         İşte mü’minlerin dualarına Rabbimizin cevabı. Ne demişti 191. âyetteki dualarında o mü’minler?

 

         Bizim seyyiatımızı, bizim günahlarımızı örtüver, görmeyiver, kaale almayıver ya Rabbi. Dünyada bireysel, ailevi, toplumsal prob­lemlerimizi bitiriver, huzur içinde bir hayat veriver bize demişlerdi, Rabbimiz de ey kullarım, madem ki sizler benden problemlerinizin bi­tirilmesini istiyorsunuz, madem ki geçmişte işlediğiniz günahların sı­fırlanmasını istiyorsunuz, madem ki benden hayatınızın düzlüğe çıka­rılmasını istiyorsunuz, madem ki benden ekonomik, siyasî, ahlâkî, hukukî her türlü problemlerinizin çözümünü istiyorsunuz ve böyle gü­zel, mutlu bir hayatın sonunda da benden cennete ulaştırılmayı isti­yorsunuz, bunun için beni buna ehil görüp dua dua bana yalvarıyor­sunuz, öyleyse ben de sizin geçmişinizi sıfırlayıp geleceğinizi bere­ketlendireceğim diyor Rabbimiz.

 

         Ey kullarım, erkekler ve kadınlar olarak, birbirinizden hiçbir farkı­nız, üstünlüğünüz alçaklığınız olmayarak bana sâlih ameller işle­yin. Benim istediğim güzel amellere koşun. Benim hatırıma hicret edin. Küfürden, şirkten, isyandan, zulümden, haksızlıklardan, günah­lardan, günah ortamlarından bana kulluğa hicret edin. Bana kulluğu her şeye tercih edin. Gerekirse benim hatırıma evlerinizden, barkları­nızdan, mallarınızdan, mülklerinizden, sosyal statülerinizden, diplo­malarınızdan, doktoralarınızdan vazgeçip fedâkârlıkları göze alın.

 

Unutmayın ki benim rızama, benim mağfiretime, benim affıma ve cennetime basit menfaatlerini terk edemeyenler ulaşamazlar. Be­nim lütfuma ancak müslümanca bir tavır sergileyerek bana kulluktan vazgeçmeyerek, geri adım atmayarak, sabredenler, eziyetlere, mah­rumiyetlere göğüs gerip katlananlar ulaşabilirler. Benim yolumda hic­ret edip hicret sonrası bir toplum oluşturup benim düşmanlarımla sa­vaşanlar, az sayıda olmalarına rağmen kâfirlere savaşı göze alabi­lenler nerede, hangi toplumda, hangi coğrafyada olurlarsa olsunlar işte kazananlar bunlar olacaktır. Dünyada galip gelecek, âhirette de Allah’ın cennetine ulaşacak olanlar bunlar olacaktır.

 

         Eh! İyi, anladık da şu anda dünyada süper güçler var, güç kuv­vet sahibi melikler var, o gün için söylersek Bizans var, Roma var, İran var, bugün için A.B.D si var, Rusya’sı var, Çini var, Japonya’sı, İngiltere’si, Almanya’sı, Avrupa’sı var. Sahte güç ve kuvvetleriyle, sahte teknolojileriyle, hikaye askeri ve siyasal bloklarıyla, sahte adâlet ve özgürlük numaralarıyla tüm dünyaya egemenmiş gibi gözüken, sahte yayın organlarıyla tüm dünya insanlığının gözünü boyamışlar, dünyanın başına belâ olmuşlar, tüm dünyayı sömürmeye çalışanlar var. Ve bu büyük şeytanların karşısında da kitaplarından, Rablerin­den, güç kaynaklarından habersiz oluşları sebebiyle, Rablerinin vah­yinden boşalmış kalpleri bu şeytanların vahiyleriyle doldurulmuş ol­duğu için bu kâfirler karşısında ezilip büzülen müslümanlar var. Bakın Rabbimiz o günün müslümanlarına da bugünün gariban müslümanlarına da şöyle sesleniyor:

 

 196,197. “İnkar edenlerin diyar diyar gezip refah içinde dolaş­ması sakın ey Muhammed, seni aldatmasın; az bir faydalanmadan sonra onların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü duraktır!.”

 

Allah (c.c.)’a  vasıl olabilme duasıyla…

 

Filiz Konca

Hakkın Celal Tecellisi

Sevgili pirimiz Abdülkadir Geylani hazretleri kimseye bedelini ödemeden birşey verilmez der. Tasavvufta mihnet ve belalar tecelli eder.  Hakkın Celal tecellisinin yardımı olmadan Hak erlerinin yolunda ilerlemek olmaz.  Hak erlerini sevenlere Hakkın Celal kapıları açılır.  Resulullah bir sahabenin seni seviyorum demsi üzerine, musubete hazırlan buyurmuş. 

Bu Celali tecelliler sebepsiz değil.  Hakkın yakınlığı kalb alemini Hak esma ve sıfatylarını müşahedesi ile mümkündür.  Kalb bir kapı gibi ruha terakki yollarını açar.  Hakkın azimetinin gönülde tecellisi ve müşahedesi insanı Hakka uyandırır.  Tecelli iki şekilde olur.  Biri dış alemde olur ki bu bela ve musubetler olarak gelir.  İkinci tecelli ise sadece gönülde olur.  Bu Celali tecelli gönülde tecelli edip gönülü büyük bir azimet müşahesedi ile sarsar.  Gönülde olan tecelli dışardaki şehadet alemine de tecelli ettiği olur.  Gönle gelen manevi tecelli şehadet alemine yansır.  Böyle olunca dış dünya gönüldeki tecelli ile paralel gelişme gösterir.  Bu aynı zamanda olur.  İkisi beraber olur.  Bazan da dış dünyada bir tecelli olur.  Dıştaki tecelli tevhid sırrınca gönülde tecelli eder.  Bu sefer de şehadet alemindeki celali tecelli gönle bir müşahede hali verir.  Böylece gönüldeki halden şehadet alemine ve şehadet aleminden gönül haline tevhid sırrı gereği paralel tecelli olur.

Böylece Hakkın Celali müşahedesi cismani ve nefsani sıfatları tesir altına alır.  Hakkın celali tecellisi nefsi tamamen halsiz ve tesirisiz kılar.  Ayrıca kalb ve ruhun alemlerine kapı açar.  Hakkın celali tecellilerini nefsin sevmemesinin nedeni, nefis bunlara dayanamaz.  Bunlar nefsin zevk ve sefasını keser.  Bu Celali tecelli olmasa zikir ve ibadetle bir yere varılamaz.  Zira Hakkın Celal kılıcının yardımı olmadan nefis kesilemez.  Hakkın bu celali tecellisi Nuh AS’ın gemisi gibidir, nefis deryasından kurtarır.  Nefis Ad kavmi gibidr.  7 gün 8 gece esen Hakkın Celal rüzgarları olmadan Hud onlardan kurtulamaz.  İnsan gönlü Hud AS gibidir.  Nefis onu dinlemez.  Gerçi Hud zikir ve inadete devam eder ama Hakkın Celal rüzgarı olmadan o kötü kavimden kurtulamaz.  Hakkın celal tecellisi de böyle nefse gelen şeydir.  Nefis aradan çekilmeden yol açılmaz, kurtuluş olmaz.

Gönlün Hakka yakınlığı dünyadan uzaklaşmaya sebep olur.  Dünya marifet sahiplerini reddeder.  Marifet arttıkça dünya aksine gidip uzaklaşır.  Bu uzaklaşma da musubet olarak görünür.  İnsanlar Hak yolcusunu terk ederler.  İşlerin ters gitmesi, sağlık sorunları, insanların sui zan etmeleri ve hased etmeleri, kaza ve belalar heryerden gelir.  Ama bunlar gönle bir üzülme vermezler.  Gönül huzurunu bozamazlar.  Bunun nedeni gmnlün Hakka yakınlaşması ve marfietin artması bunları getirir, yani Hakkın Celal tecellisi terakki yolunu açıyordur ve bunu Hak yolcusuna duyurur, gönlünde bir mestlik ve tecelli müşahede eder.  Hakkın aşkı ve sevgisi bu noktada çok artar.  Aşk yangını gönlü doldurur.  Bu olup biten musubet ve belalar gerçi nefsi kesen Hakkın celal kılıcıdır ama aşk şarabının verdiği serhoşluk ve mestlik bunları hissettirmez.  Kalp ve ruh mestlik ve aşk serhoşluğuna ulaşır.  Nefis bu noktada perişan olmaya hazır olsun, çünkü Hak gönlünü aşkının serhoşluğu ile mest ettiği sevgili kulunun nefsine acımaz, her yerden vurur.  Her taraftan bela ve musubet yağar ve nefse göz açtırılmaz.  Nefis yalnız kalmıştır, kalb ve ruh onu terk etmişlerdir.  Bu hal devam ederken nefis binlerce eğitimden geçirilir, nefsin canına okunur.

Hak yolcusu bu Celali Hak yardımına hamd içinde mesttir.  Dıştan bakan onun halini anlayamaz.  Onun gönlünde Hakkın aşkından başkası kalmamıştır.  Onun bir beklentisi ve isteği kalmamıştır.  Manevi derece veya yükselme veya dünyevi menfaat, mal veya makam onun için bişey ifade etmez.  İşte Hakkın Celal tecellisi onu aldı nereye götürdü.  Hakka yakınlaşmak isteyen nefsini Hakkın musubet tufanlarına hazırlasın.

Allah’ın Yolu

 

 

 

Abdulkadir Geylani Hazretleri şöyle buyurur:

 

“Allah’a ancak O’ndan başka herşeyi terkeden kimseler yaklaşabilir.”

“Kalpte çok az bir dünya sevgisi bulundukça iman sıhhat bulmaz.”

“Bir kalpte hem dünyanın hem de ahiretin bulunması mümkün değildir.”

 

İbrahim Suresi:3. “Onlar dünya hayatını âhirete tercih ederler, Allah’ın yolundan alıkoyup onun eğriliğini isterler. İşte onlar uzak bir sapıklık içindedirler.”

 

Ehlullah bu ayeti şöyle tefsir eder:

 

         “Onlar dünya hayatını âhirete tercih etmişlerdir. Âhiretin güzelliğini, mutluluğunu bırakıp dünyayı kıble edinmişlerdir. Fâniyi bâkiye tercih etmişlerdir. Gelip geçici olan dünya zevklerini, dünya mutluluklarını kalıcı olan âhiret hayatına tercih etmişlerdir. Dünya peşinde, mal mülk peşinde, ev bark peşinde, para pul peşinde, makam koltuk peşinde, diploma doktora peşinde koşacağız derken Allah’ı razı edecek, Allah’a kulluk yapacak ve âhireti düşünecek, âhireti kazanacak zamanları kalmamıştır. Dünyayı dert edindikleri kadar âhiretteki hesabı kitabı dert edinmemişlerdir. Burada kalacak olan üç kuruşluk dünya menfaati için kalıcı olan âhiretlerini öldürmüşlerdir.

 

Halbuki âhiret ise daha bâkîdir. Dünya göz açıp yumacak kadar kısa iken âhiret sonsuzdur. Dünyadakilerin hepsi burada kalacak, ama âhiret için yapılanlar kalıcıdır. Bunu hiç düşünmüyorlar da hep ileriye doğru bir hırs ve doyumsuzluğun içinde, önlerindeki ölümü, kabri, hesabı, kitabı, haşr’i, neşri görememişlerdir. Hayatı sadece bu dünyadan ibaret zannetmişler, bu dünyanın mamur edilmesinden başka, bu dünyanın zenginliğinden, bu dünyanın rahatından, bu dünyanın zevk ve sefasından başka bir şey düşünmemişlerdir. Ölüm ötesi hayata inanmamışlar, âhiret, hesap kitap endişesi taşımamışlardır.

 

          Allah yoluna tabi olmadıkları gibi bir de üstelik insanları da Allah yolundan alıkoyabilmek için, insanların Allah’a kulluk yollarına engeller koyabilmek için ellerinden geleni de yapmaya çalışıyorlar. Allah’ın dinini, Allah’ın yolunu eğriltmeye, eğip bükmeye, yamultmaya çalışıyorlar. Allah’ın dinini bozmaya çalışıyorlar. İnsanların karşısına Allah’ın diniyle uzak ve yakından hiçbir ilgisi olmayan, hayata karışmayan, hayatta hiçbir etkinliği olmayan, vicdanlara hapsedilmiş resmî bir din çıkarıyorlar, işte Allah’ın dini budur diyorlar ve böylece hem kâfirlerin, müşriklerin bu dine girmelerine engel olmaya, hem de müs-lüman olanları kâfir ve müşrik yapmaya çalışıyorlar. Kendi hevâ ve heveslerini İslâm budur diye insanlara sunarak hem kendi hayatlarını, hem de insanların hayatlarını öldürmeye sa’y ediyorlar. İşte Mûsâ (a.s) nın yolu, İşte Îsâ (a.s) nın yolu, işte Muhammed (a.s) in yolu diyorlar, peygamberlerin ismi var ama yolları ortada yok. Gösterdikleri yol ne Tevrat’ın, ne İncil’in, ne de Kur’an’ın yolu değil. Böylece Allah kullarını saptırıyorlar.

 

          Bunlar bazen din adamlarıdır, bazen yöneticilerdir, bazen başkalarıdır. Bunu yapanlar kim olurlarsa olsunlar bilsinler ki acıklı bir azap, dayanılmaz bir azap onları beklemektedir. Kim böyle insanları Allah yolundan saptırabilmek için Allah’ın dinini tahrif etmeye çalışırsa, İslâm budur diye kendi hevâ ve heveslerini insanlara takdim etme yoluna girerse, kendi yasalarını Allah yasalarıymış gibi insanlığa sunma çabası içine girerse kesinlikle bilsinler ki onlar Allah’ın lânetine uğramışlardır. Allah’ın azabından ötürü yazıklar olsun onlara diyor Rabbimiz. İşte böyleleri Allah’tan, Allah’ın rahmetinden çok uzak, İslâmdan çok uzak bir yanılgı, bir sapıklığın içindedirler.”

 

         Hakka vasıl olabilme duasıyla…