Kadirilik , Bediüzzaman ve Tasavvuf

Bediüzzaman hazretleri bizim bu Muhammediye yolunun büyüklerinden. Bediüzzaman hakkında çok şeyler söylenip yazılıyor. Ben de şahsen yıllarca Risalei Nuru okudum. Mürşidimiz Seyyid Muhammed Efendi ile tanışmadan daha 15 – 20 yıl Risalei Nuru takib ettim. Uzun yıllar Risalei Nuru okuyup feyz aldim. Çeşitli Nur talebelerinin sohbetlerinde bulundum. Mesela İstanbul’da değerli Nur sakirdi Ali Ulvi Kurucu’nun sohbetinde bulundum. Orada Ali Ulvu Kurucu bizlere iste beklediğimiz o bahar nesli, yeni nesil bunlardır deyip iltifat etmişti. Bediüzaman hazretlerinin çiçekler baharda açar ben kısta gelmişim sözüne gönderme yapıp o bahar çiçeklerinin bizler olduğumuz iltifatında bulunmuştu. Allah inşallah bir dua olarak bunu kabul eder. Sonra birçok rüyalar gördüm, Bediüzzaman hazretlerini de rüyamda gördüm, rüyamda Bediüzzaman beni bir kızı ile evlendiriyordu. Daha sonra defalarca kendisini ruyamda gördüm. Aynı zamanda ehlullah yolunun büyüklerini de okuyordum, Mesnevi’yi çok okuyordum, sonra pirimizin Futuhul Gayb’ini, İmam Rabbani hazretlerinin Mektubatını sürekli okuyordum. Gördüm ki Risalei Nur hakikaten mana ve hakikat olarak Futhu’l Gayb, Mesnevi ve Mektubattan çok şeyler içeriyor. O zamana kadar Bediüzzaman’i tarikat ve tasavvuftan ayrı sandığımdan bu alakayı garip buluyordum. Sonra manevi işaretler yolu ile mürşidimiz Seyyid Muhammed efendiyi bulum. Mürşidumuzun zamanla Bediüzzaman ile irtibatı olduğunu ve hatta Bediüzzaman hazretlerinden çok yakınlık ile Mevlevilik yolunu aldığını öğrenince çok şaşırmıştım. Hem de Muhammediye yolu bununla beraber Nakşibendiliği de içeriyordu. Ben de o güne kadar yukarıda bahsettiğim gibi bu 3 yolun da takibcisiydim. Hepsini bu yolda bir bulunca bu hikmete hayran oldum. Nakşibendiliğe özel bir sevgim vardı. Biraz üzüntülüydüm başta, sonra rüyamda Bahauddin Nakşibend hazretlerini ve İmam Rabbani hazretlerini gördüm. Çok ikramlarda bulundular, çok hoş tatlı ve kokulu içkiler sundular ve yiyecekler verdiler. Pirimiz Abdülkadir Geylani’nin yoluna girmemi emrettiler. Sonra pirmiz Abdülkadir Geylani hazretleri bir davetçi gönderip beni davet ettiler. Bir manevi müşahede ile mürşidimiz Seyyid Muhammed efendiyi buldum. Bunları anlatmamın nedeni su; nasıl oldu da 15-20 sene Risalei Nur takibcisi iken tasavvuf yoluna girdim bunu biraz anlatayım dedim. Daha sonra Resulullah SAS efendimizi gördüm, ehli beytine kabul edip gel oğlum dediler, yüzünden perdeyi kaldırıp mübarek yüzünü gösterdi ki yerlerde ve göklerde ne varsa hepsi onun Ay yüzünde mevcuttu. Bu noktaya Risalei Nur ile başladığım ve Kadirilik yoluna dahil olduğum bir yolculuk ile geldim. Bediüzzaman yolumuzun bir büyüğü olarak tasavvufi yönüyle çok az anlatılıyor. Gerçi mürşidimiz Seyyid Muhammed Efendi’nin bu konuda verdikleri bilgiler var, ben de kendi deneyimim ile ve aşağıda Risalei Nur’dan rastgele aldığım bir iki örnekle buna işaret etmek istiyorum. Rastgele diyorum, nasıl ki Bediüzzaman Risalei Nur ile Kuran’in sönmez bir nur olduğunu ispat etmiş biiznillah risalei nur gibi 10 kat kitap yazılıp Risalei Nur’un ve Bediüzzaman hazretlerinin tasavvuf ve ehlullah yolunda olduğu ispat edilebilir hatta 70 deve yükü dahi yazılabilir. Biz bir iki keskin şua ile iktifa edeceğiz. Elmas’tan çıkıp göze gelen bir iki şua ile o elmasa ve daha nice şualara bir misal vereceğiz. Öncelikle Bediüzzaman apaçık bir şekilde Kadirilik yolunda seyri sülük yaptığını ve üveysi yolla pirimiz Abdülkadir Geylanı hazretlerinden ırsat olduğun sekizinci Lema’da anlatıyor: …Üstadımız kendisi söylüyor ki: „Ben sekiz-dokuz yaşında iken, bütün nahiyemizde ve etrafında ahali Nakşî tarikatında, ve oraca meşhur Gavs-ı Hizan namıyla bir zattan istimdat ederken, ben akrabama ve umum ahaliye muhalif olarak „Yâ Gavs-ı Geylânî“ derdim. Çocukluk itibarıyla elimden bir ceviz gibi ehemmiyetsiz birşey kaybolsa, „Yâ Şeyh! Sana bir Fatiha, sen benim bu şeyimi buldur.“ Acaiptir ve yemin ediyorum ki, bin defa böyle Hazret-i Şeyh, himmet ve duasıyla imdadıma yetişmiş. Onun için bütün hayatımda umumiyetle Fâtiha ve ezkâr ne kadar okumuşsam, zât-ı Risaletten (a.s.m.) sonra Şeyh-i Geylânî’ye hediye ediliyordu. Ben üç-dört cihetle Nakşî iken, Kadirî meşrebi ve muhabbeti bende ihtiyarsız hükmediyordu. Fakat tarikatla iştigale ilmin meşguliyeti mâni oluyordu. Sonra bir inayet-i İlâhiye imdadıma yetişip gafleti dağıttığı bir zamanda, Hazret-i Şeyhin Fütuhu’l-Gayb namındaki kitabı hüsn-ü tesadüfle elime geçmiş. Yirmi Sekizinci Mektupta beyan edildiği gibi, Hazret-i Şeyhin himmet ve irşadıyla eski Said (r.a.) yeni Said’e inkılâp etmiş. O Fütuhu’l-Gayb’ın tefe’ülünde en evvel şu fıkra çıktı: Yani, „Ey biçare! Sen Darü’l-Hikmeti’l-İslâmiyede bir âzâ olmak cihetiyle güya bir hekimsin, ehl-i İslâmın mânevi hastalıklarını tedavi ediyorsun. Halbuki, en ziyade hasta sensin. Sen, evvel kendine tabib ara, şifa bul; sonra başkasının şifasına çalış.“ İşte o vakit, o tefe’ül sırrıyla, maddî hastalığım gibi mânevî hastalığımı da kat’iyen anladım. O şeyhime dedim: „Sen tabibim ol.“ Elhak, o tabibim oldu. Fakat pek şiddetli ameliyat-ı cerrahiye yaptı. Fütuhu’l-Gayb kitabında „Yâ gulâm!“ tâbir ettiği bir talebesine pek müthiş ameliyat-ı cerrahiye yapıyor. Ben kendimi o gulâm yerine vaz ettim. Fakat pek şiddetli hitap ediyordu: „Eyyühe’l-münafık,“ „Ey dinini dünyaya satan riyakâr“ diye, diye… Yarısını ancak okuyabildim. Sonra o risaleyi terk ettim. Bir hafta bakamadım. Fakat ameliyat-ı cerrahiyenin arkasından bir lezzet geldi; iştiyakla o mübarek eseri acı tiryak gibi veya sulfato gibi içtim. Elhamdü lillâh, kabahatlerimi anladım, yaralarımı hissettim, gurur bir derece kırıldı.“ (Lemalar – Sekizinci Lema) Özellikle şu kısmını bir daha yazayım ey Risalei Nur şakirdi: “ Fakat tarikatla iştigale ilmin meşguliyeti mâni oluyordu. Sonra bir inayet-i İlâhiye imdadıma yetişip gafleti dağıttığı bir zamanda, Hazret-i Şeyhin Fütuhu’l-Gayb namındaki kitabı hüsn-ü tesadüfle elime geçmiş. Yirmi Sekizinci Mektupta beyan edildiği gibi, Hazret-i Şeyhin himmet ve irşadıyla eski Said (r.a.) yeni Said’e inkılâp etmiş.“ Burada apaçık deniyor ki önceden seyri suluke maniler varken inayeti ilahi ile üveysi yoldan eski Said yeni Said’e terakki etmiştir. Risalei Nur’da eski ve yeni Said kimlerdir bol miktarda malumat var. Kısaca eski Said nakli ve akli ilimleri çok iyi bilen akıl ve mantık ile ve felsefe ile çok alakadar olan bir alimdir. Yeni Said ise yine kendi ifadeleri ile kendini savunmayı dahi birakmış olan, maneviyat ve hakikat yolunu seçmiş olan Said’tir. Bu inkılabı da bizzat Gavsul Azam’in üveysi irşadi ile elde etmiş. Bediüzzaman hazretlerinin çok tasavvufi öğretileri de var. Bu kapıyı çok işaret ediyor, çok anlatıyor. Lakin daha çok Hakikat ilmini mantığa hitab eder bir tarza indirgemekle meşgul olduğu için çogu kere üstü kapalı geçiyor. Bunlardan birini okuyordum. İfade söyle: „Evet, nasıl güneş kayıtsız nuru, maddesiz aksi vasıtasıyla sana senin gözbebeğinden daha yakın olduğu halde, sen mukayyet olduğun için ondan gayet uzaksın. Ona yanaşmak için çok kayıtlardan tecerrüd etmek, çok merâtib-i külliyeden geçmek lâzım gelir. Adeta, mânen yer kadar büyüyüp, kamer kadar yükselip, sonra doğrudan doğruya güneşin mertebe-i asliyesine bir derece yanaşabilir ve perdesiz görüşebilirsin. Öyle de, Celîl-i Zülcemâl, Cemîl-i Zülkemâl sana gayet yakındır; sen Ondan gayet uzaksın. Kalbin kuvveti, aklın ulviyeti varsa, temsildeki noktaları hakikate tatbike çalış. (Onaltinci Soz) Onlatinci sozde gecen bu ifadede Gunes Allah Teala’nin zatini ifade icin misal veriliyor. Bize cok yakin olduğu halde biz çok uzakız deniyor. Yakınlığa çıkmak için önce Dünya sonra Ay durakları var deniyor ve ekleniyor, Kalbin kuvveti, aklın ulviyeti varsa, temsildeki noktaları hakikate tatbike çalış. Şimdi bu Dünya ve Ay noktaları nelerdir ve nasıl hakikata tatbik edilebilirler ki Allah’a yakınlık gerçekleşsin. Dünya Şeyh’tir, Ay Resulullah’tir. Fenafişşeyh ve FenafiResul bu ikisinde ifade edilmişler. Tatbik edilecek noktalar bunlardır, menziller bunlardır. Güneş’e başka yol yoktur. Sonra bu ifadeyi okuduktan ve üstünde böyle tefekkür ettikten sonra hala o tefekkür üzereyken şafak vakti Güneş’i seyrederekten ve tefekkürüme devam ederekten bir taksiye bindim. İngiltere’de taksici bir Pakistan’li Müslüman. Ben henüz bu Ay ve Güneş tefekkürü ile meşgulken bana dedi ki, geçen akşam 12 Rabiulevvel idi, dışarı çıktım Ay’a baktım, üstündeki izler ve bulutsu şeyler Muhammed adını yazıyordu dedi. Ay’in bu bahiste Muhammed olduğuna böylece manevi olarak iyice kanaatim kavileşti. Şimdi Bediüzzamanvarı bir üslupla bitirelim, hem Bediüzzaman’in ilminin ve ahvalinin kaynağına bir işaret olsun hem de o üstadin sesini duyar gibi olalım neşelenelim, gerçi taklitçilikte henüz çok mertebe katmetmemiz lazım ama, ameller niyetlere göredir: Ey ama akıl gözü ve yamuk mantık değneği ile sahralara çıkıp Musa AS’in kavmı gibi Musa’nın asasının arkasında çölde daireler çizip aynı noktaya dönüp duran kardeşim, gel dinle, Musa yanımda deyipte 40 sene çölde aynı yerde dönüp durma. Musa AS seni denizi yarıp kurtardı ki bu tahkiki imandır. Risalei Nurun verdiği tahkiki iman Kızıldenizi yarıp geçme gibidir. Lakin öteki taraftaki çöl sonuç değildir. Gerçi 40 sene boyunca kudret helvası ve bildircin gelir. Ama o göz ve o değnekle çölde dönüp dönüp başladığın noktaya gelmeye devam edersin. Yukarıda bahsettiğimiz nüktelere bakıpta göremeyen kör değneğinden daha kordur. Yuru, o beldeye hücum et, o belde nefsindir, kendi varlığındır. Kılıçını çek ve peygamberi dinle, gidip sen Allah’ınla savaş ve fethet ben beklerim benim için sen yap deme, inat etme. Onu da bırak gökten zahmetsiz sofra inerken bana soğan ve marul gibi yeşillik verin deme. Çöl ortasında yeşillik hayaline ise hiç kapılma o zaman helvadan da olursun. Kısaca Bediüzzaman hazretlerinin zaten herkesçe kabul edilen Kadirilik yolunda olduğu gerçeğinden bahsettik. Her ne kadar akıl ve mantık yollu iddialara cevaplar yazmış olsa da öz olarak Bediüzzaman ehlullah yolunda bir velidir. Bu yolumuzda belki biz biraz farklı gibi görünen bir şekilde kendisini takib ediyoruz ama kendisinin ifade ettiği o baharda gelecek çiçekler sözü o yukarıda bahsettiği Güneşe ulaşma canlısı pervaneler kendisinin de böyle bir gidişatı öngörduğunu açıkça gösteriyor. Risalei Nur’da birçok yerde nefsine ve aklına hitab eden Bediüzzaman o verdiği ispatlara aklı ve mantıkı hükümlere ihtiyacı olmayacak kadar Hak ve Hakikata yakın. Marifet doruklarında mantık ve ispat yoktur, ispat ve mantık yolda olan şeylerdir. Doruğa ulaşana merdiven gerekmez. O yüzden her ne kadar yolda olanlara ispatlar sunsa da Bediüzzaman kendisi bunlara muhtaç değildir. Nefsim muhtaç demesi de yine tasavvufi bir hakikat. İnsanın o tür sözleri edebilecek hale gelmesi dahi tasavvufi bir kemal gerktirir. Evliyaların hallerine ulaşamayan biri nefsini dahi bilemez. Nefsini kendinden ayrı bilemez. Bu Güneş’e ulaşma bahşindendir.

Schreibe einen Kommentar