İmanın Lezzeti ve Müslümanlara yapılan Eziyetler

 

Allah-u zü’l-Celâl vardır, birdir, şeriki ve neziri yoktur, muhâlefetu’l-lilhavâdis’tir. Habbibi edibini kendine dost olarak yarattı, sâir enbiyaları da ona dost kendine peygamber olarak gönderdi. Hadis-i şerifte “Âlimler, peygamberlerin varisçileridir.” buyrulmaktadır. Peygamberlerden şefaat, evliyalardan himmet istenir. Veliler himmet eder. Ahirete irtihal eden velilerin dahi hayatta olanlara himmetleri ulaşır. Himmet, veliler tarafından dert ve belalara müptela olan kullara yapılan manevî bir yardımdır. Kul ehl-i imandan ve ihlasiyet sahibi sofulardan ise velilerin himmeti her nerede olursa olsun ona ulaşır.

Kul bir kere ihlasiyet ile “Yâ rabbi” diyerek niyazda bulunursa Allah-u zü’l-Celâl yetmiş defa kulun niyazına “Buyur ya kulum, bana olan yalvarışlarını kabul eyledim. Seni mahcubiyetten, saadet kapısına getirdim.” diyerek karşılık verir. Kulun her ihlaslı yakarışı Allah-u zü’l-Celâl katında yetmiş defa “Buyur ya kulum ne istersin” diye karşılık bulur. Kul Allah’a yönelirse Allah-u zü’l-Celâl, o kula yetmiş kapıdan merhameti ve rahmeti ile tecellî eder. Allah-u zü’l-Celâl şöyle buyurmaktadır;
^إِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ وَالْعَمَلُ الصَّالِحُ يَرْفَعُهُ^
“Temiz sözler, tevhit, dualar ve zikirler Allah’a ulaşır.” Allah (c.c), buna karşılık verir. Böylece kul, Allah (c.c) ile sohbet etmiş olur.
Hazret-i Musa, imanı kavmine tebliğ etmek istedi de firavun onun mağlup edilmesi için karşısına sihirbazlar çıkardı. Hazret-i Musa da elindeki asayı onlara karşı mucize olarak kullanmaktaydı. Hazret-i Musa ile sihirbazlar karşı karşıya geldi. Sihirbazlar Hazreti Musa’nın önüne geçmek istemediler ve “Ey Musa, sen mi önce atacaksın yoksa biz mi?” diye sordular. Allah-u zü’l-Celâl bir peygamberin önüne geçmek istemediklerinden dolayı o sihirbazlara iman nasip etmiştir. Sihirbazların bu teklifi Allah (c.c) katında Hazret-i Musa’ya hürmet sayıldı. Hazret-i Musa’yı kendi üzerlerine tercih ettiler. Bundan dolayı sihirbazlara iman nasip oldu. Ebedî hayatları yani ahiretleri kurtuldu. Hazret-i Musa, sihirbazlara “Siz atın.” dedi. Onlar atınca, insanların gözlerini büyülediler ve onları korkuttular. Büyük bir sihir gösterdiler. Bunun üzerine Allah-u zü’l-Celâl “Ey Musa, asanı yere bırak.” diyerek vahyetti. Hazret-i Musa’nın asası devâsâ bir ejderhaya dönüştü ve sihirbazların oyunlarını bozdu, sihirlerini yuttu. Onların yaptıkları dağıldı, gerçekler ortaya çıktı. Firavun ve kavmi yenildi ve küçük düştü. Sihirbazlar, secdeye kapanarak iman getirdiler. “Alemlerin rabbine, Musa ve Harun’un rabbine iman ettik” dediler. Firavun bunların iman ettiğini duyunca “Sizler benden korkmazmısınız, el ve ayaklarını keserek idam ettiğim, ağaçların budaklarına cesetlerini astığım insanları görmediniz mi? Benim idaremden izin almadan hareket edenlere yaptığım işkencelerden ibret almadınız mı? Sizleri de onlar gibi yapacağım, benden korkmuyor musunuz? dedi. O zaman sihirbazlar;
^ قَالُوا لاَ ضَيْرَ إِنَّا إِلَى رَبِّنَا مُنْقَلِبُونَ ^
“Biz iman etmişiz. Senin zulmünden artık korkmaz olduk. Şüphesiz rabbimize döneceğiz.” cevabını verdiler.
İmanın verdiği lezzet ve aşk, kişiye her türlü işkence ve eziyette tahammül gücü verir. Din uğrunda çekilen her türlü çile onların gönlünde ve nazarında hoştur, Allah (c.c)’a yaklaşmaya bir vesile ve vasıtadır.
Hazret-i Ebu Bekir Sıddîk (r.a) geceleri gezer idi. Bir gece Bilal-i Habeşî (r.a)’ın yattığı yere uğradı. Hazret-i Bilal (r.a), Ümeyye ibn-i Halef isminde bir zâlimin kölesi idi. Hazret-i Ebu Bekir “Ey Bilal” dedi. “Gel, iman et, gaflette dalalette kalma. Biliyorsun ben senin zararını istemedik bir insanım. Seni yanlış yola iletmem, yıllarca bu ülkede beraber yaşadık. Gel, imanı ve islamiyeti kabul eyle, ahiretini kurtar, dünya hayatı geçicidir.” dedi. Hazret-i Bilal (r.a) yattığı yerin penceresinden seslendi; “Eşhedüellâ ilâhe illallah ve eşhedü enne muhammeden abduhu ve rasulühu” Bilal-i Habeşî iman getirdi, kelime-i şehâdeti ikrar etti. Yalnız o yıllar zulüm devriydi. Mü’minlere zulüm ediliyordu. Hazret-i Ebu Bekir-i Sıddık; “Sakın, Ey Bilal, sakın ki ben müslüman oldum deme, imanını islamiyetini açıklama, mümin olduğunu kimseye söyleme dedi. Fakat Bilal-i Habeşi’ye Aşkullah tecellî etmiş idi. Bu sebeple “Ahad, Ahad, Allah birdir, başkası fanidir” demeye başladı. Allah birdir demek o dönem için her yeri sarmış bulunan putları ve cahiliye inançlarını reddediyorum, kabul etmiyorum demektir. O devirde Mekke’nin uzak ve yakın çevresinde sayısız putlar vardı. Her aşiretin, kabilenin hatta aile ve fertlerin birçok istek ve dileklerini karşıladığına ve onları koruduğuna inanılan putlar var idi ki kaynaklarda belirtildiğine göre sadece Kabe ve çevresinde 360 put dikiliydi. Müşrikler giderler onlara tapınırlar ve onlar vasıtası ile Allah’a ulaştıklarını zannederlerdi. Hazret-i Bilal (r.a)’ın “Ahad Ahad” diye feryadını Ümeyye ibn-i Halef denilen o muannid, münkir işitince Hazret-i Bilal (r.a)’ı çağırdı. “Ya Bilal sen iman etmişsin öyle mi? Nasıl iman edersin, hele hele ben duymadan İslamiyeti nasıl kabul edersin” diyerek avanesine Hazret-i Bilal’e işkence ve eziyet yapmalarını söyledi. O’na vurdukça vurdular, bütün vücudunu kan revan ettiler. Günün belli saatlerinde işkence yapıyorlar, sopa atıyorlar, sonra da kaldırıyorlardı. Boğazına ip takıp çocuklar vasıtası ile mahalle aralarında dolandırıyorlardı. Hatta bazı sıcak günlerde ve saatlerde ehl-i küfür, o ateş gibi yanan kaynamış kumların üzerine Hazret-i Bilal’i yatırıyordu. Çıplak vücudu üzerine de ağır taşlar koyuyorlardı. Daha bunlar gibi nice işkencelere maruz bırakıyorlardı. O zalim insan çeşitli işkenceler yapıyor, yaptırıyordu. Bilal-i Habeşî tüm bu zulümler altında “Ahad Ahad” diyerek Allah (c.c)’a olan aşkını ve bağlılığını haykırıyor, sabrediyordu.
Bu mevzuyu anlatırken kutsal hacc yolculuğu esnasında vuku bulan zuhurâtlardan ve karşılaştığım kimi olaylardan bazı hususları nakletmek istiyoruam. Bizler görevli olarak karayolu ile hacıları Arabistan’a götürmekteydik. Altı otobüs hacı ve bunlara mihmandarlık yapan altı hoca kardeşimiz var idi. Müftülük bizlere yaşca daha ekmel olduğumuzdan olsa gerek genç hocalarımız üzerine kontrol görevi vermiş ve oraya götürecek şoför kardeşlerimiz üzerinde de yetki tanımış idi. Sevgi , aşk ve muhabbetle gidiyorduk, sorun da yok idi. Fakat Musul’a varmadan önce bizleri bir hastalık kapladı. “Allah Allah, Yâ Rabbi bu mübarek yol bize nasip olmayacak mı? Bu dert nedir?” diye niyazda bulunuyorduk. Saatler geçtikçe hararet ve bulantım artıyordu. Ateşim hat safhaya çıkmış idi ki Musul’a ulaştık. Kafile olarak orada mola verdik. Burada namazlar kılınacak, ihtiyaçlar temin edilecekti. Yunus peygamberin türbesi orada imiş, sordum, içeri girdim.
Yunus (a.s) çileler çekmiş bir peygamberdir. Allah (c.c)’ın dinini tebliğ etti de kavmi söz duymadı. Her ne yaptı ise bir türlü hakikati kabul ettiremedi. Neticede kavminden ayrılıp giderken “Ey kavim, beni dinlemediniz, şimdi sizlere belalar musallat olacaktır. Üç gün içerisinde helak olursunuz. İlk gün beyaz bir bulut gelir, ikinci gün siyah bir bulut Musul’u kaplar üçüncü gün ise ateş rengi bir bulut tüm Musul üzerine ateş yağdırır, semavâtın ve arzın gazabı üzerinize akar. İşte Allah (c.c), söz dinlemedik bir kavmi böylece helak eder. Zira sizlere çok rica ettim, tebliğ ettim bir türlü anlamadınız. Her türlü sorunu ve zorluğu çıkarttınız. İçinizden zalimlerle birlikte onların peşinden giden temiz niyetli olanlarınızı da helak eden bir azap gelecektir ve azâb-ı ilâhî ayırt etmeksizin tüm bu toplumu helak edecektir.” buyurarak kavmini tenzir etti ve oradan ayrıldı. Allah (c.c)’ın gazabı zalimlerle birlikte onların ardı sıra giden herkese isabet eder. Nitekim Ayet-i Celile’de;
^وَاتَّقُوا فِتْنَةً لا تُصِيبَنَّ الَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَاصَّةً وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ^
“Fitneden yani haksızlık, zulüm ve huzursuzluktan sakının, zâlimlerin sizler üzerine tahakkümüne ve sizleri yönlendirmesine izin vermeyin. Eğer zalimlerin peşine takılır ve onlar ardınca giderseniz, Allah (c.c)’ın gazabı sadece zalimlere değil sizlere de isabet eder.” buyrulmaktadır.
Yunus (a.s)’ın haber verdiği hususlar birbir meydana gelmeye başlayınca şehrin ileri gelenleri aralarında meşveret yaparak “Ey Musul halkı haydi buradan çıkalım, Yunus (a.s)’ın haber verdiği bela gelip çatacak, burada depremler meydana gelecek, bu belde yere batacak, sema da içinde barındırdığı gazabını üzerimize dökecektir. Allah (c.c) yeri ve göğü bizleri helak etmeye sebep kılacaktır” dediler. Çocuklarını, ihtiyarlarını, koyunlarını, kuzunlarını, sığırlarını, davarlarını hep aldılar ve Musul’un kenarına çıktılar. “Ya rabbi Yunus gitti ise sen hazırsın, bizi bağışla” diye dualar ettiler, çok yalvardılar, ağlaştılar. Bu dualar akabinde Allah-u zü’l-Celâl’in hikmeti zuhur etti. Tüm kavimler içinde sadece Yunus (a.s)’ın kavmi kurtuldu. Eğer Allah (c.c)’ın kulları sadakatla bir kere “Yâ Rabbi” derse Allah (c.c) yetmiş defa “Buyur ya kulum, duanı kabul edeyim” diyerek karşılık verir. Musul halkının yalvarışı o ilâhî gazabı def u ref’ etti. Allah-u zü’l-Celâl şöyle buyurmaktadır;
“(Kendilerini helak ettiğimiz) beldeler keşke iman etselerdi de selamet yoluna çıksalardı. İman etmelerinin faydalarını görselerdi (fakat hepsi helak oldu) ancak Yunus (a.s)’un kavmi müstesna, onlar iman edince kendilerine dünya hayatındaki rüsvaylık azabını kaldırdık ve onları belli bir müddet nimetlerimizden faydalandırdık.”
Yunus (a.s)’ın türbesinde idim. Aşkullah ve muhabbetullah gayreti geldi. Bir taraftan da ağlıyordum. “Ya rabbi, bu Yunus (a.s)’ın hürmetine, sevdiğin kullar hürmetine, bana bu yolda engel çıkarıp da beni buralarda koyma. Habibinin ravzasını senin beytini ziyaret edeyim.” diyerek dualar ettim. Bu yolculuk Hacca ilk ziyaret, ilk gidişim. Orada kalmışım, bir saat mi yarım saat mi, seslendiler “hocam kalkın, herkes hazırlanıyor” dediler. Kalktım ki vücuduma bir hafiflik gelmiş, o dert, o sıkıntı, onların birisi kalmamış, Allah Allah genç dinç olmuşum, kendimi yokluyorum ki hastalık üzerimden dökülmüş hayret ettim. Kalktık abdest tazeledik namazımızı kıldık. Hareket ettik.
Bağdat’a vardık. Önce Musay-ı Kazım’ın Camisi’ne vardık. Caminin halısını, kilimi toplamışlar, cemaat geliyor, kabri ziyaret ediyor, çıkıp gidiyor. Dışarıda uzun boylu camii çevresine halk toplanmış, yatıyor kalkıyor. Niçin caminin iç kısmı böyle perişan da dış kısmında bu kadar halk, kadın erkek oturuyor, yatıyor duruyor?” diye sordum. Oranın idarecilerinden biri “sen kimsin” dedi. “İmam” “İmam Efendi” dedi. “Bunlar Şia’dır. Bunlar namaz kılmaz ve cemaatlaşmazlar?” “Ne yaparlar?” “-irerler, türbeyi öperler, çıkarlar dışında yatarlar.” Evet, Musa-i Kazım’ın camisinin halıları, kilimleri toplanıp bir tarafa kayılmış, burada namaz kılınmıyor. Ben o toplumu orada gördüğümden dolayı Şia kesiminin günahlarını sevaplarını Allah’a havale ediyorum, aleyhlerinde ve lehlerinde bir şey demeyeceğim, yalnız oradaki durumu görünce çok acıdım, üzüldüm. Onlara da acıdım üzüldüm. İslam birdir.
^إِنَّ الدِّينَ عِنْدَ اللَّهِ الإسْلامُ ^
“Allah’ın indinde din İslam dinidir.”
^وَمَنْ يَبْتَغِ غَيْرَ الإسْلامِ دِينًا فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْهُ وَهُوَ فِي الآخِرَةِ مِنْ الْخَاسِرِينَ^
“İslam dininden başka bir din yoktur. Kim İslam’dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden böyle bir din asla kabul edilmeyecek ve o, ahirette ziyana, zarara uğrayanlardan olacaktır.”
İslam dininden başka bir din olmadığı için, İslamiyetin dışında kalanlar ehl-i küfürdür. Tek din İslam dinidir. İslam dininin şartları vardır ki bunlar beş noktada özetlenmektedir. Bu şartların ilki Amentüye iman etmektir. İkincisi ise namaz kılmaktır. Allah-u zü’l-Celâl şöyle buyurmaktadır;
^فَإِنْ تَابُوا وَأَقَامُوا الصَّلاةَ وَءاتَوُا الزَّكَاةَ فَخَلُّوا سَبِيلَهُمْ إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ ^
“İnsanlar iman eder, namazlarını kılar ve zekatlarını verirlerse işte o zaman onlara özgürlük tanıyın, yollarını serbest bırakın. Şüphesiz Allah çok bağışlayan ve esirgeyendir.”
Namazsız insanlar, Allah’ın yurdunda, yuvasında, malında serbest gezemezler. Niçin? çünkü şart gelince meşrut icra edilir. Müslümanım diyene namaz kılma mecburiyeti vardır.
Musây-ı Kâzım camiindeki görevli “bunlar namaz kılmaz, çevrede böyle dolaşırlar” dedi. Bu ifadenin ağırlığı karşısında ben bir şeye hüküm veremedim. Nerede kalacaksınız? Caminin içi boş, halısı yok kilimi yok, dışarıda halk yatıyor, herkes yatıyor. Camiinin avlusunda kumluk var kadınlar ve erkekler orada yatıyor. “Burada olmaz” dedik oradan ayrıldık.
Allah-u zü’l-Celâl nasip etti. Gavsu’l-Azam, Seyyid-i Evliya olan pirimiz Abdülkadir Geylani’nin camisine vardık, nasip oldu. Erkenden vardık. İkindi vakti Kardeşlere dedim ki “bir gün burada kalalım. Yarın kuşluk zamanı kalkalım acele etmeyelim.” Hoca efendiler de söz duydu. Kaldık. Karınca kaderince pirimin seyidimin türbesinin dibinde o geceyi geçirdik. Çok hikmetler ve himmetler zuhur etti. Pirin türbesinde yüce bir tecellîye mazhar olduk. Sabah geç vakit hazırlandık, hareket ettik, kerbelâ’ya vardık. Kerbelâ’da Hazret-i Hüseyin’nin türbesinin ve camisinin çevresine indik, camiye vardık. Hikmet-i rabbanî, sen zannediyorsun ki burası halı kilim döşeli fevcen fevc cemaatlar namaz kılar. Fakat öyle değil caminin bir tarafında küçük bir cemaat var, Sünnîler imiş, oranın çevresine halıları kilimleri toplamışlar, geri kalan kalabalık türbe ve çevresinde ağlaşıyor kimileri de camii ve çevresinde toparlanıyor. Gözetledim, baktım, araştırdım sordum Şia’nın namaz kılmayan bir kesimi orada da var. Hikmet-i rabbani ve lütf-u ilâhî tecellî etti, Hazret-i Hüseyin’in türbesinin dibinde dualar okuduk. Akşam üzeri hareket ettik.
Bu kıssaları bir meseleye değinmek için anlatmaya çalıştım. Nasip oldu, Beytullah’a vardık. Hacıların tüm pasaportları bizde duruyordu. Onları bir torbanın içinde yanımızda taşıyorduk. Bunları zayi olmasın, kayıp olmasın diye Diyanet’in oradaki teşkilatına teslim edeceğiz. Çantayı omuzuma aldım. Bulunduğumuz yerden elli yüz adım ayrılmıştım ki kalbimi ve aklımı bir düşünce sarıverdi. Bilal-i Habeşî’yi sıcak kumlara yatırıp üzerine ağır taşlar koydukları, onun “Allah Allah” diye feryadı gönlüme düşüverdi. “Ya rabbi, Hazret-i Bilâl (r.a)’ı bu sıcak kumlara yatırıp üzerine taş koydular. Olmaz ise ben de bu lezzetten bir parça tadayım” dedim. Ayağımdaki papuçlarımı, çoraplarımı çıkarttım. Yalın ayak pasaportları teslim edeceğim yere kadar gitmeye niyet ettim. Kuma bir bastım ki, Allah Allah, ateşe basmış gibi hissediyorsun. Bir ayağımı kaldırdım öbür ayağımı bastım, tahammül edecek bir hal yoktur. Geri ayaklarımı giyecek oldum. Bu sefer nefsime “dur nefis, sen Anadolu’da çok yedin içtin, Bilal’in sıcak kumlara yatırılıp sopalar yediğini duydun okudun ise de hiç böyle acıları görmedin” diyerek onu kınadım. Ayaklarım iddia etti. Bizde iddia ettik. Basa basa, hoplaya zıplaya gidiyordum. Yanımda arkadaşlarım vardı. “Hoca Efendi sen aklını mı kaçırdın bu halin nedir? diyorlardı. Çünkü yere basmak mümkün değil. Ayaklarım üzerine iyice basıp duramıyorum. Hopluyorum, hoplayı hoplayı basıyorum. Varacağım yere kadar nefsime fırsat vermedim. Vardım. Oradaki idareciler de beni görünce gülüştüler. Tabi bu hoş olmadı ama bizim aklımıza böyle düştü. Gönlümüze Bilal-i Habeşî’nin çektiği eziyetten hissedar olmak düştü. Pasaportları teslim ettikten sonra ayaklarımızı giydik, kaldığımız yere geri döndük. Bir müddet sonra ayaklarımın altı kavladı. Derileri soyuldu. Birçok günler üzerlerine basamaz olduk.
İşte Bilal-i Habeşî böyle sıcak kumda yatırılıyordu, dövülüyordu, üzerine ağır taşlar konuluyor, boğazına ipler takılarak sokaklarda dolandırılıyor idi. Ebu Bekir Sıddık o çevreden Allahrasulüne giderken, her ne zaman oradan geçse Hazret-i Bilal (r.a)’ın sesini işitirdi. Bir gün Bilal-i Habeşî’ye yakinen yaklaştı “Ey Bilal, sen dinini gizle, sopa yeme, bu hale ben dayanamaz oldum, senin feryadından bu yoldan yolumu değiştireceğim, yapma” diye yalvardı. “Peki, iyi” dedi Bilal-i Habeşî. Birkaç gün durdu ise de yine eskisi gibi “Allah bir, Ahad Ahad” demeye başladı. Ebu Bekir Sıddık, Bilal-i Habeşî’yi yakaladı “Ya Bilal, hani bana söz vermiş idin. Niye unuttun? insanoğlunun sözünde durma mecburiyeti vardır. Ahdinde vefa edecektin, imanını gizleyecektin” diye söyledi. Hazret-i Bilal şöyle cevap verdi “Vallahi aşkullah gelince Ey EbûBekir sopanın acısını, ateşin acısını, toprağın hararetini duymuyorum, hiç bu acıları duymuyorum, yalnız aşkullah beni yakıyor, Allah (c.c)’a yaklaştırıyor.” dedi. Hazret-i Ebu Bekir, Bilal-i Habeşî’nin bu halini Allahrasulü’ne haber verdi. Allahrasulü buyurdular ki; “Ey Ebu Bekir git Bilal’i satın al, her neye alırsan yarı hissesi bana, diğer yarısı sana olsun.” Hazret-i Ebu Bekir vardı. O zalim adamcağız ile pazarlığa girişti. Neticede şu kadar çok bir paraya ve iman etmedik beyaz bir köleye karşın Hazret-i Bilal-i Habeşî’yi satın aldı. O zalim çevresindekilere dedi ki “Ebû Bekir ne kadar ahmak bir adamdır. Hem parasını aldım hem de beyaz bir köle sahibi oldum” fakat o zalim, bir müminin hayatının diğer müminler nezdinde her şeyden daha kıymetli olduğunu anlayamadı. Hazret-i Ebu Bekir Allahrasulü’nün yanına vardı. Allahrasulü “ne verdin, ücreti taksim ettin mi?” buyurdular. Hazret-i Ebu Bekir “Ya Rasulüllah, ben bunu sana köle olarak veremeyeceğim, sen beni köle olarak kabul eyle, her neyim var ise senindir” diyerek niyazda bulundu ve Allahrasulü’nden özür diledi. Hazret-i Ebu Bekir o dehşet ve telaş içerisinde peygamberimize taksimatta hisse verdirmedi. Kendisinin köle olarak kabul edilmesini rica etti.
Allah-u zü’l-Celâl’in hikmetleri vardır. Kul çilesiz olmuyor, bizim çok yalvarmamız, çok dualarda bulunmamız gerekmektedir. Allah-u zü’l-Celâl şöyle buyurmaktadır;
^وَقَالَ رَبُّكُمْ ادْعُونِي أَسْتَجِبْ لَكُمْ إِنَّ الَّذِينَ يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِي سَيَدْخُلُونَ جَهَنَّمَ دَاخِرِينَ^
“Rabbiniz şöyle buyurur; Bana dua edin, kabul edeyim. Çünkü bana ibadeti bırakıp büyüklük taslayanlar aşağılanarak cehenneme gireceklerdir. ”
Allah (c.c)’a yönelen kul bir kere “Ya Rabbi” dese, yetmiş kere “Buyur ya kulum” diye her yönden hitâb-ı ilâhî gelir. Allah-u zü’l-Celâl’e çok yalvaracağız. Sofular Allah (c.c)’a çokça niyazda bulunan kullardır. Sofu ile oturmak Allah ile oturmaktır yani Allah (c.c)’ın tecellisi, affı, mağfireti ve merhameti ile birlikte, beraberlikte bulunmaktır.

Ey kardeşlerim ben size derim ki “sofu olun.” Zira “Sofu ol” demek “Allah’ı çok zikredin, oturduğunuz yerde, kalktığınız yerde, gezdiğiniz yerde, Allah’ı çok anın, onun ismini dilden gönülden bırakmayın.” demektir.
Yolumuz Kadirî yoludur. Abdülkadir Geylanî hazretleri seyyid-i evliyâdır. En büyük kapı bu kapıdır. Bütün veliler bu kapıdan çıkış yaptılar ve bu kapıdan irşad oldular.
Allah-u zü’l-Celâl hepinize ve hepimize merhameti ve rahmeti ile muamele eylesin. (Amin)

Kaynak:

Tasavvuf Tarikatlar ve Silsileleri 1.Cilt

Schreibe einen Kommentar