Dünyevi Seçimin Sonu

 

          

 Hayatta aldığımız kararlar, yaptığımız seçimler, yöneldiğimiz hedefler dünyevi mi yoksa uhrevi mi? Dünya ile aldananlardan mıyız yoksa ona boyun eğmeyen yiğitlerden miyiz?

 Ebu Osman Hiri hazretleri; „Dünyayı sevmek, Allah sevgisini kalbden götürür. Allahü teâlâdan başkasından korkmak, Allah korkusunu kalbden çıkarır; Allah’tan başkasından istemek, Allahü teâlâya olan ümidi kalbden uzaklaştırır“ buyurmaktadır. Mazhar-ı Can-ı Cânân hazretleri; „Dünya melundur ve dünyada olan şeylerden Allah için yapılmayanlar da melundur. Allahü teâlânın sevgisi ile dünya sevgisi bir araya gelmez. Allahü teâlânın rızasına kavuşmak için mâsivâyı yâni Allahü teâlâdan başka her şeyi ve bütün maksatları terk etmek lazımdır“ buyurmaktadır.

 Yaşanmaya değer bir hayat için kendimize layık gördüklerimiz bir aldanıştan mı ibaret? Yoksa yüzümüzü ahirete sırtımızı dünyaya dönen erlerden miyiz?

 Allah (c.c.) aşağıdaki gibi bir pişmanlık yaşamaktan bizi korusun:

  Millî şairimiz Mehmet Akif Ersoy, Sultanahmet Camii’ne her gittiğinde orada iki gözü iki çeşme ağlayan yaşlı bir zata rastlamaktadır. Bu yaşlı zat, başından geçen çok ilginç bir olayı kendisine anlatınca, Mehmet Akif Ersoy bundan çok etkilenmiş, bu yaşlı zatla aralarında geçen konuşmayı bizlere şöyle nakletmiştir:
  Sabah namazlarını kılmak için Sultan Ahmet Camii’ne gidiyorum. Her sabah ne kadar erken gidersem gideyim, mihrabın bir kenarına oturmuş olan, saçı sakalı bembeyaz olmuş ihtiyar bir adamı, ümitsizce bedbin bir şekilde durmadan ağlarken görüyorum.
  O kadar ağlıyor ki, ağlamadığı tek bir dakikaya rastlayamadım. Bunun sebebini çok merak ediyordum. Nihayet bir gün o yaşlı zatın yanına sokuldum ve ‚Muhterem‘ dedim,
 „Niye bu kadar ağlıyorsun? Allah’ın rahmetinden bir insan bu kadar ümitsiz olur mu?“    Yaşlı gözlerle bana baktı ve:
 „Beni konuşturma! Neredeyse kalbim duracak,“ dedi. Ben anlatması için çok ısrar edince başından geçen olayı ağlaya ağlaya şöyle anlattı:
 „Efendim, ben Abdülhamid Han cennet mekânın devrinde orduda bir binbaşıydım. Emrim altında olan bir birliğim vardı. Bu askerî görevime annemin ve babamın vefatına kadar devam ettim. Fakat onlar vefat edince istifa etmek istedim. Çünkü bir hayli servetimiz vardı. Bu mal ve mülkün başında durmak, onların çarçur olmaması için gerektiği şekilde ilgilenmek gayesiyle, bir istifa dilekçesi yazıp Sadâret makamına gönderdim. Dilekçemde dedim ki: „Annem de babam da vefat etti. Falan yerde mağazalarımız, filan yerde gayrimenkullerimiz vardır. Netice itibarıyla bunlarla ilgilenecek, ticarî işlerin yürümesi için mağazaların başında duracak bir nezaretçiye ihtiyaç vardır. Bu vesileyle şayet kabul buyurulursa, görevimden istifa etmek istiyorum.“
  Bu dilekçeyi yazdıktan bir müddet sonra, doğrudan doğruya hünkârdan bana bir yazı geldi. Heyecanla gelen mektubu açtım ve okudum. Orada istifamın kabul edilmediği yazılmıştı. Öyle anlaşılıyordu ki, istifa dilekçem bizzat padişaha gönderilmişti. Ben istifa dilekçemi yenileyip, bir daha verdim. Fakat bana yine aynı cevap geldi. Bunun üzerine bizzat sultanın huzuruna çıkıp, kendisiyle şifâhî olarak görüşüp istifamı vereyim diye düşündüm. Abdülhamid Han gerçekten çok celâdetli bir padişahtı. Ben yaveriyle görev icabı uzun zaman bir yerde kalmıştım. O, sultanın hâllerini bize anlatırken ‚Abdülhamid faytonda giderken faytonun sağında ve solunda bulunanlar neredeyse nefes almaya bile korkarlardı‘ derdi. Efendim Allah ona rahmet eylesin, Abdülhamid Han evliyaullahtan bir zattı. İşte ben durumumu anlatmak için bizzat o celâdetli ve haşmetli padişahın huzuruna çıktım ve:
  „Hünkârım, sizden istifamın kabulünü rica edeceğim, durumum ise böyleyken böyle“ diyerek istifa sebebimi anlattım. Bunun üzerine bir müddet derin derin düşündü. Yüzündeki ifadeden istifa etmemi istemediğini anlıyordum. Ben bunu sezince istifa konusunda biraz daha ısrarcı oldum. Abdülhamid Han cennet mekan, benim böyle ısrar ettiğimi görünce, bakışlarını bana çevirip, öfkeli bir tavırla ve sanki beni elinin tersiyle iter gibi hareket yaparak, „Haydi seni istifa ettirdik!“ dedi. Tabiî ben istifamın kabul edilmesi sebebiyle çok sevindim. Ve hiç vakit kaybetmeden memleketime dönüp işlerimin başına geçtim. Derken bir gece müthiş bir rüya gördüm. „Âlemi mânada, bütün ordular bir araya toplanmış teftiş ediliyordu. Son savaşı vermek üzere, memleketin şarkında ve garbında savaşan tüm orduları bizzat Peygamber Efendimiz teftiş ediyordu.
  Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm, Yıldız Sarayı’nın önünde duruyor, bütün Türk ordusu Efendimizin huzurundan geçerek büyük bir disiplin içerisinde teftiş veriyordu. O esnada orada Osmanlı padişahlarının ileri gelenleri de vardı. Sultan Abdülhamid Han cennet mekân ise, edebi hürmetle, kemerbestei ubûdiyetle Kâinatın Efendisi’nin hemen arkasında duruyordu. Bütün ordular huzurdan tek tek geçiyordu. Derken sıra, benim istifa etmeden önce komutam altında bulunan birliğe geldi. Fakat birliğin başında kumandanı olmadığı için askerler darma dağınıktı.
  Bu hâli gören Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm, Abdülhamid’e dönüp:
 „Ey Abdülhamid! Bu ordunun kumandanı nerde?!“ buyurdu. Bunun üzerine Sultan  Abdülhamid, mahcup bir hâlde başını önüne eğmiş olarak, hürmeti edeple Efendimize:
 „Ya Resûlallah! Bu ordunun kumandanı istifa etti. Bu konuda çok ısrar ettiği için biz de onu istifa ettirdik..“ dedi.
  Bunun üzerine Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm „Senin istifa ettirdiğini, biz de istifa ettirdik.“ Buyurdu.

Vefasız Aşıklar

Bu dünya hayatında hayır ve iyilik pek yok. Resulullah SAS hayrin hepsi ahirette demis. Kuran’da Allah sizin için Allah katında olan daha güzeldir diyor. Bu demek değil ki Allah katında bişey var ama oraya mezarda ulaşılacak. Bu demektir ki Allah katına dünyada yükselmek gerek. Kuran’ın emretmek istediği bu. Allah katında olan, Allah’ın yanında olan daha güzel ve hayırlıdır demek, insanın kendini yükseltip Allah’a ulaşmasına işaret eder.

Dünyadaki herşey geçici. Bazısı kısa zamanda geçiyor. Güzel güller açıp kısa zamanda soluyorlar. Bazısı daha uzun kalıyor, örneğin güzel insanlar uzun yıllar yaşayabiliyorlar. Bazısı daha uzun kalıyor, mesela Kabe binlerce yıldır hala var, ama Kıyametten önce yıkılacağı haber verilmis. Dünya da kıyamette yokolacak. Herşey böyle fani. Bazıları insan hayatından daha uzun da olsa insanın kendisi dünyadan göçünce zaten yine bütün bunlardan ayrılmış oluyor.

Allah insanı dünyaya gönderirken ona demiş ki; şimdi seni bir hayale daldıracağım, orda herşeyi gerçek sanacaksın, seni imtihan edeceğim, sonra seni uyandırıvereceğim, orda ne görürsen gör, ne seversen sev, ne elde edersen et, tamamı ve buna senin ordaki varlığın, vücudun ve cesedin de dahil geride kalacak, asla ordan birşey getirmene izin vermeyeceğim, tek getirebileceğin şey bana olan sevgin, saygın ve beni hatırlamandır.

Bunun nedeni şudur, insan kalu belada büyük bir aşkla sen Rabbimsin dermiş. İnsan bunu söylerken büyük bir aşk ve vecd üzereymiş. Mecnun ve şerhoş gibi kendinden geçmiş bir şekilde diyormuş ki, sen rabbimsın, sen rabbimsın, seni öyle seviyorum ki asla unutamam, seni öyle seviyorum ki senin için herşeyi feda ederim, seni öyle seviyorum ki milyon leyla önüme çıksa seni unutmam, seni öyle seviyorum ki biran seni unutmam…

İnsan kalu belada böyle aşk şerhoşluğu içinde sayıklayıp duruyormuş. Bu sayıklaması ve bu aşıklığı, bu mecnunluğu binlerce yıl devam ediyor ama ruhu asla Allah aşkından mest olmaktan uyanamıyormuş.
 
Allah ona demiş, ki madem öyle diyorsun, madem o kadar beni çok seviyorsun ve seni asla unutmam, istersen dene gör, senin için canım feda ey sevgili diye ağlayıp duruyorsun, madem bana yalvarıyorsun aşkını ispat etmek için, ben de kabul ediyorum, senin bu yapmak istediklerinin hepsini kabul ettim, hanginiz neyi diliyorsa, bana aşkını nasıl göstermek istiyorsa ona öyle bir hayat verip test edeceğim hazır mısınız der.

Ruhlar büyük coşkunluk içinde koştururlar, Mevlana gibi semahlar ederler, ey sevgili senin lütfun ne büyük, aşkımız daha da arttı derler. Aşk içinde dünyaya gelmeye hazırlanırlar. Çöllerde dolaşıp Allah demek için, Allah diye can vermek için koştururlar. Allah hepsine nasıl, ne şekilde aşklarını ve sevgilerini ifade etmek, ispat etmek isterlerse öyle bir hayat verir. Verilen hayatlar kaderde ezelden tayin edilmesi bundandır kalu belada her kul kendi hayatını hayal etmişti. Allah’a aşk şerhoşluğu içinde böyle bir hayat olsa da sana göstersen nasıl sana koşacağımı deyip yalvarmıştı.

Ve birden dünyaya gelince hepsini unuturlar. Allah esma ve sıfatları ile onlara yol göstericiler koymuştur her yere. Ama bu ahmak ve liyakatsiz aşıklar onlara tapmaya başlarlar. Kimi puta tapar, kimi Allah’a o yaktığı aşk dizelerini unutup para ve altına koşar, kimi ev ve araba derdine, kimi aile ve çocuk aşkına dalar, kimi başka sevgi ve aşklar arar, vefasızlık pazarında hepsi rezil olurlar.

Birgün Hak onları uyandırıverir. Rezil ve utanç içinde kalırlar. Hani nerdeydi aşkınız, hani çok aşıktınız, hani Allah için can verecektiniz, hani çöllerde dolaşacaktınız denir. Kıyamet günü de hespi Allah’ın celali parlayınca Yusuf’u görüp elini kesen Mısır kadınları gibi canlarını keserler, ahlar ve feryatlar ederler, ey siz layık olmayan vefasız aşıklar size sevgiliden zerre kadar yakınlık yok, çünkü siz layık olmayan alçaklarsınız denip Cehenneme kapatılırlar.

Vefalılara gelince, vefanın dereceleri vardır. Bazısı arada hatırlar. Bazı daha fazla hatırlar. Bazısı can verecek kadar sever. Bazısı kendinden geçer. Asıl vefalı olanlar kendinden geçip, kendini sevgili için terk edenlerdir. Bunlar daha dünyadayken kalu belaya geri dönerler, aynen ordaki gibi mest olurlar, ey sevgili derler, sana dememişmiydim, bak beni nice perdelerle uzakların uzağına, aşağıların aşağısına indirdin ama ben ordan da sana koşup geldim. İşte bunlar evliyalardır, Hak dostlarıdir. Bunlar evden kilometrelerde uzağa bırakılmış köpekler gibidirler, evin yolunu ve kokusunu hemen bulurlar, bunlar gerçek ve samimi aşıklardır.
 
Vefalı aşıklardan ve onların peşine düşenlerden başka herkes hüsrandadır, sevgiliden uzaklaştirici şeyler peşinde kendi nefsine yazık etmededir.

Ey ahmak, ey aşağılık dünyaperest, bugün sevgili bildiklerin senin can düşmanlarındır. Asıl sevgiliyi hatırlayınca keşke toprak olsaydım diyeceğin gün yakındır. Zannetme ki keşke toprak olsaydım sözü Cehennemin kendisi içindir, Cehennemin kendisi değil Sevgilinin yokluğu o sözü dedirtir. Ey nasipsiz alçaklar gidin durmayın geç olmadan aşıkları arayın da ayaklarına yüz sürün.

Kimisi de birçok işlere dalmış, Allah’a hizmet ediyoruz diyorlar, kalu belada aşk içinde ve vecd içindeydiniz, Hak aşkı ile Yunus gibi Mevlana gibiydiniz, bize senden başkası gerekmez biz miskinleriz derdiniz, şimdi ise biz senin hizmetkarlarınız ve kölelerinizi diyorsunuz, hani sevgiliydiniz, niye zikri ve askı unutup kölelik hizmetlerine daldınız. Gerçi aşıklar da sevgiliye hizmet ederler ama aşığın sevgili için güller toplaması ile kölenin ve hizmetçinin toplaması bir değildir. Sizler aşktan zerre hissedemez olmuşsunuz, kalbiniz körelmiş, sevgiliyi unutmuşsunuz, ama sevgiliden korkudan emirlerini dinliyorsunuz, bu haliniz ne zavalli. Ne utanılacak haldesiniz. Hizmet ve işleriniz kabul görür ve Cennete girersiniz umulur elbet ama ne acı değil mı bu haliniz, hani sevginiz ve aşkınız, hani yangınınız.

Vefa ile dönenlere gelince, artık onlara üzülme ve korku yoktur, sevgili onları kucaklar, sevgili onları sayısız hediyelerle bekliyordur, onlar aritk sonsuza kadar sevgili iledirer, artık asla ayrılık yoktur. Bu bahis ahirette olan birşey değildir. Sevgili onları dünyada beklemektedir, dünyada onlara koşar ve onları dünyada bulur. Çünlü bu dünya sevgilinin çok sıradan ve bakımsız on bahçesidir, buraya sevgili ancak vefalı aşıkları için çıkar, başkaları sevgiliyi göremezler. Asıl sevgilinin arka bahçesi aşıklarını sefa yeridir. Dünyayı bu ön taraftaki Mevlana’nin deyimiyle külhandan ibaret sanan aşağılıklar burada yuvarlanıp dururlar. Bilmezler ki arka bahçede aşıklar sefa içindeler.

Allah’ın Kulları

 

 

Abdülkadir Geylani (k.s.) Hazretleri şöyle buyururlar:

 

“Muttakilerden olunuz. Şirk dışta da olur, içte de. Dıştaki şirk putlara tapmaktır. İçteki şirk ise Allah’ı (c.c.) bırakıp insanlara dayanmak, onlara güvenmek ve zararı da, faydayı da onlardan bilmektir.”, “Faydayı ve zararı Allah’ın dışındakilerden bilenler Allah’ın kulu değildir”

 

Ehlullah der: “Azîz ve Hakim olan Allah’tır. Güç kuvvet sahibi, egemenlik sahibi, göklere ve yere hakim olan O’dur. O’nun berisinde, O’nun dışında hiç kimsede izzet ve şerefte yoktur egemenlikte yoktur. Diledikleri aziz, dilediklerini zelil eden O iken, güç kuvvet sahibi, yetki sahibi O iken bu insanların Onu bırakıpta tapınmaya çalıştıkları, sığınmaya çalıştıkları ne ki? Ya kendileri gibi âciz, sonlu, ölümlü insanlar, ya ölmüş gitmiş varlıklar, ya da kendilerinden daha güçsüz taştan, tunçtan, ağaçtan edindikleri cansız cemadat, putlar ve onların arkasına saklanarak kendilerini güçlü göstermeye çalışan sömürü odakları. İşte küfür ve şirk anlayışı budur. Tanrılar da âciz kullar da âciz.”

 

Ankebut: 41. “Allah’tan başka dostlar edinenlerin durumu, kendine yuva yapan örümceğin durumu gibidir. Evlerin en dayanıksızı ise şüphesiz örümceğin yuvasıdır. Keşke bilseler.”

 

Ehlullah bu ayeti şöyle tefsir eder:

 

“Allah berisinde, Allah dununda, Allah’tan başka evliya edinenlerin misali, Allah berisinde kendilerine sığınak, barınak, tanrı kabul edinenlerin, Allah’tan başkalarına velâyetlerini verenlerin örneği bir örümceğe benzer. Bir örümceğin durumu gibidir. O örümcek bir ev, bir yuva edindi. İşte gözümüzün önünde bir örümcek evi duruyor. Hepimizin bildiği bir duvar kenarında kurulmuş bir örümcek yuvası. Bir evi vardır örümceğin, evlenmiştir ama muhakkak ki evlerin en zayıfı, evlerin en çürüğü, en basiti örümceğin evidir. İşte Allah’ı bırakıp ta Allah’tan başka velîler bulan, Allah’tan başka karar mercileri bulan, Allah’tan başka yasalarını uygulayacağı tanrılar edinen, Allah’tan başkalarına kulluk etmeye çalışan, Allah’tan başkalarının koruması altına giren insanların güçleri, kuvvetleri, sığınmaları buna benzer.

 

Anladınız değil mi? Allah ve ankebût. Allah ve örümcek. Allah’ın velâyeti, örümceğin sığındığı evin velâyeti. Allah’ın koruması, örümcek evinin koruması. Allah’ın koruması altına girenler, örümceğin evinin koruması altına girenler. Allah’ın velâyetinde olanlar, başkalarının ağına girenler. Velâyetlerini Allah’a teslim edip Allah’ın aldığı kararları uygulayanlar, velâyetlerini başkalarına verip onların yasalarını uygulayanlar. Allah’a teslim olanlar, müdürlerine, amirlerine, siyasîlerine, A.B.D ye, Avrupa’ya teslim olup onların koruması altına girenler. Hangisi güçlüdür? Hangisi doğrudur bunun? Allah velâyeti, Allah sığınağı, Allah koruması karşısında kimin sığınağı, kimin velâyeti daha güçlü?

 

Şu andaki 6 milyar yanında bir 6 milyar insan daha olsa, bunlar tüm dünyaya egemen de olsalar işte Rabbimizin onlar hakkındaki değerlendirmesi böyledir. Onların Allah karşısında tedbirleri, güçleri, kuvvetleri işte böyledir. Bir örümceğin sığınmak, barınmak üzere yaptığı evine benzer onlar. Hiçte gözünüzde büyütmeyin bu kâfir devletleri. İşte onların tüm güçleri bu kadardır. Onlar güçsüz, Allah güçlüdür. Onlar cahil Allah âlimdir. Keşke bir bilselerdi, bu âyetleri bir anlasalardı müslümanlar. Anladınız mı şimdi? Büyük kimmiş? Güçlü kimmiş? Egemen kimmiş? Dünyada yetki kiminmiş? Velî kimmiş? Kulluk yapılacak, sözü dinlenecek, yasaları uygulanacak kimmiş?”

 

Hakikatin safasına ulaşabilme duasıyla…