Hak Yolun Teorisi

Dünayada iki şey var. İş ve hal. İşler çeşit çeşit. Kimi iş iyi kimi iş kötü. Kimi iş kolay kimi iş zor. Kimi iş hayırlı kimisi ise hayırsız. İşlerin nereye varacağını ancak gaybı bilen ve herşeyi bir kitapta toplamış olan Allah hakkı ile bilir. Genelde iyi iş yapan iyi bir karşılık bulmayı umabilir. İş meselesi böyle. Hal ise iş veya hareket veya tavır veya hizmet değil. Gerçi işler ve hizmetler hale hizmetçi olmuş ama 25 sene çölde gezenin hali herkesi geçmiş. O yüzden hal olarak Hakka yakınlık tam olarak Hakkın ihsanıdır ve diledigine verir. Dilediğine verdiğine göre kimi diler acaba… Sevdiğini diler…. Demek dilediğine veriyor ve bu diledikleri de sevdikleri oluyor. Peki sevdiği nasıl olunacak… Kim Allah’a gönül vermişşe o kimse Allah’ın sevdiğidir. Allah’ı sevmeyen sevildiği kuruntusuna kapılmasın. Allah aşkı ile yanmayan ham gönüller Allah’ın sevdikleri falan olamazlar. Boşuna yeryüzünde gezip dolanıp kibirlenmesinler. Allah aşkı ile yanan bir gönlü olmayan Müslüman oldugunu saklasa yeri var. Allah aşkı ile yanmayan biri Müslümanım demeye utanmalı. Bu nasıl Müslümanlık ki bu nasıl sevgi ki yakmıyor etmiyor, bu olsa olsa sahtedir demeli ve utanmalı halinden. Yakmayan aşk, aşk falan değildir. Aşkı olmayanın Allah sevgisi ise münasebetsizlik ve terbiyesizlikten ibaret. Ne demek Allah’ı seviyorum ama aşk falan değil o kadar çok sevmiyorum, gece gündüz Allah diye sayıklayacak kadar çok sevmiyorum, daha az seviyorum demekten büyük terbiyesizlik ve alçaklık asla yok. Kimde Allah aşkı yoksa o insan olarak büyük terbiyesizlik ve alçaklık üzere. Edepten zerre koklayan gece gündüz Allah der. Edebin elif veya a harfi ise aşktır. Bundan yoksun olan derhal bir mürşidi kamil bulup edep ilmi okumalı. İnsan kendi gönlünde Allah’a varabilmeli. İnsanı insan yapan asıl şey Allah’a giden yola girmesi. Bu yol nasıl bir yol. Bu manevi yol afalt yol degil. Bu yol aynı uzayda gezegenlerin ve yıldızların yolu gibi. Guneş’te Ay’da bir yol üzereler. Belli bir yolu katederler. Bu yol da asfalt bir yol değil. Onların yolunun nedenini Newton çekim kuvveti olarak teori ederken Einstein uzayda kıvrılma veya bükülme olmasına bağlanmış. Bu teorilerle açıklanmaya çalışılan şey bunların birer yörüngelerinin olduğu ve o yolda gittikleri. Hak yol da bunun gibi bir yol, bir yörünge. Hak yolun teorisini ise Mevlana gibi veliler yapmışlar. Nedir bu yol… Çekim kuvveti yok, uzayda deformasyon yok o zaman Hak dostları oraya nasıl bir yolla varıyorlari varmalarının nedeni nedir denince Mevlana aşk yoludur demiş. Nasıl ki bu çekim veya uzay deformasyonu olmasa bu Güneş sistemi düzenini kaybeder, yollarını kaybederler, aşk olmadan Hak yolda gidilmez. Aşk bu yolun kendisi. İnsanın içinde sırlı bir yol var, bu yolun teorisi yani çekim kuvveti aşk. Aşktan başka herşey ise içte değil dışta. Ancak aşk insanı kendi iç derinligindeki yokluğun otesindeki sonsuz varlığa çeker. Bundan başka herşey ise tersine dıştaki varlığın ötesindeki serap olan yokluga sürükler. Hal bu olmalı ki yolculuk tam olsun. İnsanın yörüngesi Allah aşkıdır. Hak yolun yörüngesinin tanımı bu. Allah aşkından yoksun bir insan yörüngesini kaybetmiştir.

Allah Aşıklarını Sever

Allah Aşıklarını Sever

 

Allah bizi yokluk karanlıklarından varlık alemine gönderdi. Şu hayatı yaşarken acaba dünyaya gelişimizde nasıl bir mantıki sebep görüyoruz? Dünyayı doğru görebiliyor muyuz? Gönüllerimizi nelerle doldurmuşuz? Oysa kalplerde imanın sıhhat bulabilmesi için dünya sevgisinin bulunmaması gerekir. Allah’a kul olmayı, kainata sultan olmaya tercih eden yiğitleri Allah sever.

 

Allah’ın sevgilisi Peygamber efendimiz  (s.a.v.)’in yolunu terkedip dünyaya dalmak belamızı bulmaktır. Peygamberimizin (s.a.v.) düşmanlarına dost, dostlarına düşman olarak nasıl O’nun ümmeti oluruz? Seven sevdiğine itaat eder. Biz en çok neyi sevmişiz? Kimin peşine düşmüşüz? Talebin kıymeti insanın kıymetini yükseltir. Yoksa bir kemiğin arkasından mı koşup duruyoruz? Pislik böceği gülden kaçar. Sünnet-i seniyyeleri yaşatıyor muyuz yoksa öldürüyor muyuz? Yoksa arzularımızı Allah ve Resulünden daha mı çok sever olmuşuz? Hakkı seveni Allah’da sever.

 

Allah’a yakınlık cennet, uzaklıksa cehennemdir. Kulluk şuuru bizi Allah’a yaklaştırır. Varlık iddiasıysa secdeye mani olur. Fani olanı ve baki olanı görmeden nasıl yaşanır? Güç ve kuvveti nerede arıyoruz? Sebep perdelerine dolanmış kalmışız. Hak ve hakikatleri çiğneyerek ne umuyoruz? Örümcek ağlarına tutulan göklere nasıl yol bulacak? Dünya kapısında itişip çekişen semaya nasıl layık olacak? Allah güzeldir, güzelliği sever.

 

Nefis putunun kılavuzluğunda yol alanın kıblesi nasıl Kabe olacak? Vuslatı aramayan nasıl kavuşacak? Helal olmayan lokmalar, heva ve heves bizi Hak’tan uzaklaştırmış, denizine varamayan damla gibi ortada kalakalmışız. Gök sofrasına nasıl sırtımızı dönmüş, fani alemdeki arzularla bu hayatı yaşamaya nasıl razı olmuşuz? Allah’ı arayanı Allah sever.

 

Neyin kaygısını taşıyoruz? Allah’tan korksaydık, O’nun emir ve yasaklarını çiğneyebilir miydik? Ebu Talip gibi başkaları ne der endişesini yaşamak, Ebu Cehil gibi putlarla dolu bir hayat içinde konforunu düşünmek, Ebu Leheb gibi Allah yolunun yolcularına eziyet etmek bize hiç yakışmıyor. Gönlünü Allah’ın rızasına bağlayanı Allah sever.

 

Allah resulü (s.a.v.) akibeti gören gözüyle dünyaya cife (leş) vasfını reva görmüştü. Halk için leş pek tiksindiricidir ama bazı hayvanlar için lezzetlidir. Vahyin ışığı parlayıp dururken yarasa gibi karanlıktan hoşlananlar nasıl safa içinde olur? Hakkın hakkını bilmeyen neyi bilir? Allah haddini bilenleri sever.

 

Gönül erleri abıhayat içirirler. Velilerin hizmetinde olmak padişahlarla birlikte olmaktan yeğdir. Maksat Hak’tır. Şeytan gibi kendini gören bu kapının değerini nereden bilecek?

Dünyaya tamah edenin yolu başkadır. Allah sıhhat bulmuş kalpleri sever.

 

Allah Rasulü (s.a.v.)’in bir Mus’ab’ı da ben olayım diyebiliyor muyuz? Hasırda yatarım, soğan ekmek yerim ama kimseye esir olmam diyebiliyor muyuz? Dünyayı elinin tersiyle iterek kimseye köle olmam diyebiliyor muyuz? Ben Allah ve Resulüne sevdalanmışım. Hak ve hakikatleri çiğnetmem diyebiliyor muyuz? Allah aşıklarını sever.

 

Allah’ın nezdindeki yerimizi öğrenmek istiyorsak, Allah’ın nezdimizdeki yerine bakmalıyız.

Ajandamızın ilk sırasında kim var? Önceliğimiz ne? Vefasız dünyaya gönül verenler dertten, sıkıntıdan, zahmetten başka bir şey elde edemez. İlahi aşka yüz tutanlara, gönlünde Allah’ın rızasını kazanmaktan başka birşey bulunmayan yiğitlere selam olsun.

Allah gönül erlerini sever. 

 

Filiz Konca

DÜŞMEK VE …

      DÜŞMEK VE …

 

   Resulullah’ın getirdiği hangi hükümleri yapıyoruz?

 

Allah yokmuş gibi davranmak, Allah’ın gazabını celbetmek gibi bir korku taşımamak, “ya Allah beni sevmezse ben ne yaparım” dememek, “ben Allah’ın emirlerini kaale almıyorum” demek ne de büyük bir felaket.

 

Olmuyor işte. Peygamberimizin (s.a.v.) şeriati olmadan adam gibi yaşayamıyoruz.

 

Yunus Emre’nin de dediği gibi;

 

Sana uymayanlar gider imansız

Adı güzel kendi güzel Muhammed

 

Peygamberimizin (s.a.v) düşmanlarına dost mu olduk? Yoksa Peygamberimizin (s.a.v) dostlarına düşman mı kesildik?

 

Hac:31. “Allah’a ortak koşmaksızın O’na yönelerek pis putlardan kaçının, yalan sözden de çekinin. Allah’a ortak koşan kimse, gökten düşüp de kuşların kaptığı veya rüzgarın bir uçuruma attığı şeye benzer.”

 

Ehlullah bu ayeti şöyle tefsir eder:

 

         “Bırakın o yalancıları, bırakın o putları, putçuları, put sistemlerini de sizler Allah için hayat yaşayan Hanifler olun. Aman ha, sizin fıtratlarınız bozulmasın. Müslümanca hayatınız, inancınız bozulmasın. Şirkten uzak durun. Hayatınıza Allah’tan başkalarını karıştırmayın. Hayatı parçalamayın. Hayatınızın bazı bölümlerinde Allah’ı, öteki bölümlerinde başkalarını dinleyerek şirke düşmeyin. Kâbe’nin Rabbi Allah’tır ama kılık kıyafetin Rabbi başkalarıdır diyerek, namaz konusunda Allah’ı dinleyelim, ama hukuk konusunda başkaları söz sahibidir diyerek şirke düşmeyin. Hayatın her alanında Allah’ı dinleyen, hayatı tümüyle Allah’a kulluk olarak değerlendiren samimi müslümanlar olun.

 

         Unutmayın ki kim Allah’a şirk koşarsa, sanki gökten düşüyor da kuşlar onu kapıp parçalıyorlar, yahut sanki rüzgar onu almış uçsuz bucaksız uçurumlara parçalamaya götürüyormuş gibi bir durumdadır. Evet işte müşrikin dünyadaki hali, psikolojisi budur. Arkadaşlar insan fıtratında tevhid vardır. Kim ki tevhidi terk eder, sadece Allah’a kulluğu terk eder, hayatı parçalar, kulluğu parçalar, bir bölümünde Allah’a, öteki bölümünde başkalarına kulluk yapmaya başlar, hayatında Allah’a yetki sınırlaması getirir, Allah hayatın tümüne karışmamalıdır diyerek bazı işlerine Allah’ı karıştırmamaya çalışır, bu işleri sen bilmezsin ya Rabbi demeye kalkışırsa işte böyle bir adamın dünya hayatındaki halet-i ruhiyesini haber veriyor Rabbimiz.

 

Böyle bir müşrikin durumu aynen şuna benzer: Bir adam düşünün ki gökten yere doğru düşüyor. O yere doğru, aşağıya, aşağılığa doğru yuvarlanırken büyük büyük kuşlar onu ayağından, başından yakalayıp parçalıyor. Rüzgarlar da onu alıp paramparça etmek için uçurumlara sürüklüyor. İşte dünyada müşrikin yaşadığı hayat budur. Her an bu ıstırabı, bu azabı, bu işkenceyi, bu ölümü yaşamaktadır müşrik.

 

Öyle değil mi? Bir insan düşünün ki yaratıcısını tanımıyor. Yaratıcısını, sahibini reddediyor, sahibine secde etmiyor. Böyle yaşayabilir mi? Bu durumda mutlu olabilir mi? İşte bunun içindir ki müşrik insan ne hatırlamak ister, ne de kendisine yaratıcısını, sahibini, Rabbini birilerinin hatırlatmasına tahammül edebilir. Allah’ı, âhireti, cenneti, cehennemi, hesabı, kitabı, azabı, ikabı duydukça adam hafakanlar geçirmektedir. Sürekli bir düşüş, bir aşağılanış yaşamaktadır müşrik. Sürekli gökyüzünden düşüyormuş gibi, insanlık şerefini kaybediyormuş gibi bir hayat yaşar. Kuşların pençesinde, rüzgarların pençesinde, çeşitli soruların, çeşitli düşüncelerin pençesinde, çözümsüzlüklerin girdabında parçalanıyormuş gibi bir hayat yaşar.

 

         Evet müşrik sadece Allah’a kulluğu, sadece Allah’a itaati bırakıp ta başkalarına da kulluğa yönelince elbette birilerinin iştahını celbedecek ve onu kapmak için harekete geçenler olacaktır. Onu kendisine kul köle edinmek isteyenler olacaktır. Tâğutlar, şeytanlar, nefis, arzuları onu yakalayıp işini bitireceklerdir.

 

         Allah’a kulluktan kaçan böyle müşriklerin başına kuzgun gibi tâğutlar çöker ve zorlamayla, dayatmayla, hile ve aldatmalarla onları her taraflarından kıskıvrak bağlarlar, ağlarına düşürürler onları, yularlarını ellerine alırlar ve kendilerine kul köle ederler. Onları imandan, İslâm’dan, Allah’a kulluktan yaratılışlarından, fıtratlarından, insanlıklarından, doğru yoldan çıkarıp karanlıklara, küfre, inkâra, ilhada sürüklerler. Gidilmeyecek yollara götürürler onları. Peşlerine taktıkları kullarını belaların kucağına taşırlar. Hayatlarını paramparça ederler. İşte görüyoruz bu adamlar güya Allah’a kulluktan kaçarken bu defa tâğutların kulu kölesi olurlar. Allah’a kulluktan kaçan kişi binlerce tâğut’un kulu olur. Bir tek Allah’a kulluktan kaçarken pek çok tâğutlara kulluğa razı olurlar. Şeytanın kulu, nefsinin kulu, karısının, babasının, anasının, çocuklarının, akrabalarının, kavminin, kabilesinin, milletinin, devletinin, politik ve dini liderlerinin, ağasının, patronunun, çevresinin, âdetlerin, törelerin, modanın ve daha yüzlerce tâğutların kulu kölesi durumuna düşecektir.

 

Yâni güya bir tek Allah’a kulluktan kurtulup özgürlüğe kavuşacaklarını zanneden bu insanlar boyunlarına pek çok varlığın kulluk iplerini takmışlar ve onların çektikleri yere gitmek zorunda kalmışlardır. Hepsini aynı anda razı etmek zorunda kalmışlar, kalpleri parça parça olmuş, burunlarına vurulmadık zincir kalmamış, zillet ve meskenetin esfeline düşmek zorunda kalmışlardır.”

 

Hakikatin safasına ulaşabilme duasıyla…

 

Filiz Konca

Musubet Gülistanı

Bela ve musubetlere en çok peygamberler, sonra veliler ve salihler maruz kalırmış. Allah kimseye taşıyamayacağı yük yükelemez. İnsanın bela ve musubete tahammülü onun kemalatı ölçüsünde. Bela ve musubetleri acı bir ilaç olarak ele alanlar olmuş. Bediüzzaman hazretleri musubet gidince geri faydası kalır demiş. Veliler bela ve musubetleri misafir gibi karşılayıp onların gelmesine şükretmişler. Çok musubetlere maruz kalmış olan Eyyub AS şükredenlerin başındadır. Resulullah SAS efendimiz çok musubetler görmüş. İnsanlar kendisine çeşitli işkenceler, ambargolar uygulamışlar. Bir yandan da ibadet etmede çok gayret göstermiş. Birgün Ömer RA Resulullah SAS efendimizin haline bakıp ağlamış, Resulullah SAS efendimiz istemez misin ki Dünya onların olsun, ahiret bizim demiş. Bela ve musubetler ahiret nimetidir denebilir. Ahiret nimeti dünyaya musubet gibi geliyor, ahiret azabı ise dünya eğlencesi ve zevki ile kendini saklıyor. Cehennem etrafi zevkler ve eğlencelerle çevrili iken Cennetin etrafı cefa ve musubetlerle çevrili. Bunun nedeni, Cennet gibi büyük nimete ancak er kişiler, aslanlar girebilsin, alçaklar yaklaşamasın diyedir. Bu yüzden Allah’ın aslanları bela ve musubetlere doğru at sürenlerdir. Eğlence ve rahat ise aşağılık cehennemliklein çok sevdikleri birşeydir. Aşağılıklar bela ve musubete layık değillerdir. Taşıyamayacakları için çok fazla bela ve musubet verilmez. Mevlana’nın mesnevide bahsettiği gibi aşağılık Firavun’un hayatı boyunca hiç başı bile ağırmamış, Allah kendisine hep iyilik vermis. Cennet etrafını çeviren yüce cefalara layık olmayan bu alçak ancak Cehennem etrafındaki zevk ve sefaya layıktır. Yeri Cehennem olanın layık olduğu şey ham kalmaktır. Bela ve musubet, cefa ve cehd olmadan kemalat olmaz. Ham kalmak isteyen eğlence ile vakit geçirsin. Ham kalanlar Ahiret ateşine dayanamazlar. İnsan ruhlar aleminden bu aşağıların aşağısına indirilirken en son nefis ile bir araya gelir denmis. Nefis ile bir araya gelmesi nefsin hükmüne girmesi veya nefiste fena bulması ile olur. Ruh zaman ve mekansız olduğu için nefiste fena bulunca insan kendini nefismiş gibi veya nefsini kendisiymiş gibi hisseder denmiş. İşte bu haldeyken, yani aşağılardayken, nefsin zevkleri, arzuları, korkuları, cefaları insana tesirli olur. Bu noktada insana sabır düşer. Bela ve musubetlere sabır nefsin tesirinde olanlar içindir. Aşağılık nefis bela ve musubetlerden şikayet eder. Bu ettikleri Hakka isyandır. Hakka ve kadere rıza göstermez. Hakkı itham eder. Kaderi kabul etmez. İnsan nefsinin bu haline sabredip Hak yoldan sapmamaya ve tövbe etmeye gayret göstermelidir. Bu halde ne yazık ki taklidi tövbe ancak olur. Hakiki nasuh tövbesi bu aşağılık derecede mümkün değildir, çünkü nefis yine isyan edecektir. Nefiste fena bulmuş olan ruh yükselmeden acıdan, sızıdan kurtulamaz. Ancak öyle bi hale gelmek lazım ki, artık onlara üzülmek yoktur hükmü gerçekleşsin. Ruh yükselince o zaman artık onlara üzülme yoktur gerçekleşir. Bu noktada bela ve musubete şükredilir, çünkü ruh onun tadini alır, ondan gıdalanır, nefis acı çekse de ruh huzur içinde olur. Bela ve musubetlerin ahirette gerçekleşecek o faydasından ruh bir koku duyabilir, bir tad alabilir. Bir veli birgün yolda yürürken bir dilenci görmüş, dilencinin her tarafı yaralar içindeymiş, yaralarının üstünde arılar geziyormuş, veli dilenciye yaralarını sarayım demis, dilenci, hayır elleme demis. En azından arıları kovayım deyince dilenci ona da izin vermemis. Sen demiş benim yaralarımla uğraşmaktansa git kendi gönül yaralarınla uğraş çünkü ben senin gönlünde bir yara görüyorum, sen nar yemek istiyorsun git bul ye de yaran iyileşsin, çok şükür bizde öyle bir gönül hastalığı yok demis. Veliler bela ve musubetler gelince gitsinler diye dua etmezler. Her zorlukla bir kolaylık vardır. Zorlukla birlikte olan asıl kolaylık odur ki Hakka doğrudan bir yol açılır, perdeler kalkar, Allah hasta ve mazlumlarla beraber olur, yanı Allah’a yakınlaşmak çok kolay olur. İnsan için asıl mesele, en önemli mesele Allah’a yakınlaşmaktir. İnsan dünyada bunun için var. Allah’in rızasını kazanmak için var. En önemli mesele bu. Araba alma, ev alma gibi şeyler için değil. Öyleyse bela ve musubet anında bu daha kolaysa, yollar kısalıp perde kalkıyorsa, bundan daha güzel kolaylık olur mu? İşte bahsedilen her musubetle birlikte olan kolaylık Hakka yakınlık kolaylığıdir. Her musubetle beraber Hakka yakınlık kolaylaşır. O yüzden veliler bela ve musubetleri misafir gibi karşılarlar. Allah’a yakınlaşma çağrısı gelmiş, yollar açılmış demektir. Şükretmek gerektir. Birgün dünya bitecek, fani hayat geçecek, artık bela ve musubete, cefaya sabretme ve şükretme kalmayacak, o zaman kazanç kapıları kapanacak, bu pazarın alışverişi bitecek, bu pazarda güzel bir ticaret imkanı çıkınca akıllı olan sevinir ve şükreder. Nefis bir binek hayvanı olarak bir eşek gibi görülmüş. At olamaz, bu nefisten asla at olmaz, bu olsa olsa aşağılık bir eşektir demek bile eşeğe hakarettir. O yüzden nefsaniyet üzre yaşayan ehli dünya, ehli küfür hayvandan aşağı denmiş. Nefsin zevkleri insana bir iyilik vermez. Nefsin eğlencesine düşüp yükselen yoktur. Nefse muhalefet edip evliya olan çoktur. İnsan olmanın yolu nefse muhalefetten geçiyor. Bu nefis bazan bir yılan gibi görülmüş. Mevlana’nın dediği gibi insan nefsi içinde yüzlerce köpek uykudadır, bir leş kokusu duyarlarsa hemen fırlar koşarlar. Nefis böyle yüzlerce köpekten oluşmuş birşey gibi de düşünülebilir. Bir dünya leşi görününce hemen ona koşarlar. Köpeklere leşler çok lezzetli gelir, kokusuna ve tadına bayılırlar. İşte bu aşağılık dünyanın zevk verici şeyleri böyle şeyler ama nefsine aldanan onlardan zevk alıyor. Mevlana bu konuda pislik böceği pislik kokusunu sever demis. Halis olanlar ise dünya pisliğini sevmezler, onlar Hakkın kokusunu severler. Mevlana’nın dediği gibi aşağılık pislik böcekleri gül kokusun sevmezler, onlar pisliklerin kokusunu severler. Veya ruhsuz bir inek herşeyi koklar ama inek asla kokladığı şeyleri güzel mi kokuyor diye koklamaz, onları koklamasının sebebi yemek içindir önüne gül atılınca gülü de koklar ama hemen kafasını çevirir. İnek için ot kokusu gül kokusundan daha güzeldir. İşte nefis için güzel olan, hoş olan şeyler vardır. Nefsin hoşlandığı şeyler aslında o leşler ve otlar gibdirler. Nefsin önüne musubet gülleri atılınca o alçak nefis o gülleri yemek ister, dikenleri ağzına batar ve feryadı başar. Güllerden nefret eder. Kim nefsinin kölesi olmuşsa inek gibi tepinir, eşek gibi yuvarlanır ve anırır. Nefsinin kölesi olmuş aşağılık birine musubet gülleri vermek ona ancak cefa verir. Şükretmek söyle dursun küfreder. Kafirlerin kafir olmaları onların Hakka olan düşmanlıklarındandır. Alçak nefisleri ve şeytanın oyununa gelmişlerdir. Hak erleri, aslanlar ise eşeğin kafasına birer yular takarlar, o gülleri dererler, eşek o gül bahçesinden geçerken dikenlerden şikayet etmiş, o gül bahçesinde ot bulmamamış kime ne, bu kimin umurunda, o güllerin güzellikleri, o güzel kokuları o Hak erlerini mest eder. İşte Hak yolcusunun sabrı ve şükrü böyledir. Onun sabrı eşeğin gül bahçesindeki sabrı gibiyken şükrü ise eşeğin üstündeki gülistanda mest olmuş olandır. Güllleri görüp yiyen ve dikeni ağzını parçalayan ve acılar içinde anırarak kaçan ve isyan eden bir eşek nerede, o gül bahçesinde mest olan gül toplayıcısı nerde. Kimse sakın o gül bahçesindekinin dikenlere kendini saplattığını düşünmesin. İşte onlara artık korku ve üzülme yoktur demek budur. Bu sabır falan da değildir, zevk ve sefadir. Hakkın dostları bela ve musubetler içinde Hak yakınlığı ile mest olurlar. Onlar bela ve musubetlerde Hak kokusunu alırlar. Bela ve musubetler gül gibi kokarlar. O kokuyu duyamayan kendine bir baksın veya kendine bir mürşidi kamil bulsun. Burnu ve gözü bozulmuştur. Eyyub AS’ın kıssası bu sırrın en güzel örneği. Eyyub AS gül bahçesinde gibi mest olduğundan, büyük bir gönül huzuru içinde olduğundan hastalığının iyileşmesi için dua etmemiş. Daha sonra zikrine engel olacak bir durum olunca dua etmek zorunda kalmış. Hastalığın iyileşmemesi gönül ehli için daha güzeldir. Gönlünde his olmayan bunu anlayamaz. Gönülde bir kapı açılmalı ki o halin hakikatından koku alsın. Hz Ali KV’nin bacağına ok saplanınca, namaz kılarken çıkarın demis, namaz sırasında çıkarmışlar, namazdan sonra çıkardınız mı diye sormus. İşte Eyyub AS’da zikirle meşgul olurken böyle mest olmuş bir haldeyken musubetleri baştacı etmiş. Zikirle meşgul oluren üstünden düşen kurtçukları geri koyarmış. Bütün bunlar zikrullah ile mest olmasındandır. En sonunda zikrine engel olacak duruma gelince hastalığından kurtulmak için dua etmiş. Hastalıklar ve musubetler nefsi zayıflatır, nefsi aciz bırakır. Bu ise gönül ehli için gönle ferahlık verir. Gönül ehli olmayana ise çok büyük acı verir. Allah’ın peygamber ve velilerine verdiği musubetlerle onlara zorluk verdiğini sanan büyük yanılgı içindedir. Süleyman AS da hastalıklarla şereflenmis. Allah kendisini tahtında çok hasta bir hale getirmiş. Bu Allah’ın bir nimetidir. Peygamber ve veliler musubetlerden Hak yakınlığı bulurlar. Hakkın Celal tecellisi gibi büyük nimet yoktur. Hakkın Celali uzaklığı yakar. Uzak yolları yakıp kül eder. Hakkın imtihanları hep birer davettir. Musubetler insanın boynuna geçmiş olup Hakka çeken hakkın kementi olarak görülmüşler. Ama eşeğe takılan kement eşek için bir cefadir, eşek inat eder gitmek istemez. Oysa dev dalgaların olduğu bir denize düşmüş olana bir can simidi bağlı ip atılsa o kimse sevinerek o can simidine tutunup, büyük bir zevkle o tarafa doğru çekilmek ister. İşte veliler musubet kementini can simidi olarak bildiklerinden zevkle mest olurlar, çünkü akıllı olan başlangıçta akıbeti görendir. Onlar kementi atanı ve çektiği yeri görürler, o çekildikleri yeri hayranlıkla seyrederler. Pirimiz Abdülkadir Geylani Efendimiz o kementin peşinden 25 sene çöllerde koşmuş. Cefa can simidine tutunup gitmiş. Canı kurtaran can simidi olan cefaları kovalamış. Canını kurtarmak isteyen bu can simitlerine sevinir. Onlardan şikayet edenler ise cansız kütükler gibi deryada çürüyüp giderler. Uzaklara sürüklenip giderler. Yakınlığa çekilme can simitlerini sevmezler. Hak dostları bu can simitlerine tutunup ebedi huzura ermişler. Onları görünce şükretmişler. Kendi canından bihaber cansızlar ise ebedi yokluğa garkolmuşlar. Mevlana hazretleri efendimizin deyimiyle, Hak erleri o eşeklerini hep ateş dolu vadilere sürerler, İbrahim AS gibi ateşlere atılırlar. O musubet ateşlerinde gül bahçeleri bulurlar. Bunu ancak aslan denen türden olanlar yapar. Candan, fesattan, vardan, yoktan geçmiş olan erler yaparlar demiş Mevlana hazreleri… Kelle uzatan İsmail’ler yaparlar. Cennet’in serbetleri soğuk ve tatlıdır deyip yürüyen ve uçan Cafer Tayyar’lar yaparlar… Kellelerin top gibi uçuştuğu er meydanı er kişilerin yeridir. Bela ve musubetlere koşturan, gözünü budaktan sakınmayan, ruh olmuş uçanların işi bu… Yoksa korkak ve ham olanlar bu işe layık değiller. O yüzden bela ve musubetler erlerin büyükleri peygamberlere ve onların aslanları velilere gelirler. Herkese taşıyacağı verilir. Hak eri denen şey dünyanın herşeyinden kesin olarak geri dönmemek üzere geçip canı üstüne and içmiş, sözünün eri, sonuna kadar Allah’a olan yeminlerini tutup son nefeslerini bu ahitlerini tamamlayarak verenlerdir. Bundan aşağısı bu şerefe layık değildir. Dönek ve aşağılık takımı bu şerefi taşımaya layık değildir. Bela ve musubet ise bu şereflilerin, bu uluların kalburudur. Musubet gelince aşağılık olanlar aşağılara düşerler, sadece Hak erleri aslanlar gibi kükrer ve Zeyd gibi atılır, Cafer Tayyar gibi coşar, Abdullah bin Revaha gibi ey nefsim ben bunu bekleyip durdum, sen ayağıma bağ olmaya kalkma, ben şehit olmayı bekleyip dururdum deyip sevinçle atılır giderler. Musubete sabır ancak alçakların işidir, er kişiler musubete koşarlar, atılırlar. Hak eri dua edecek olsa der ki: Ey Rabbim! dünyanın ne kadar fitne ve fesadı ve musubeti varsa karşıma çıkar ki onları böcek gibi ezeyim! Kimse onun musubet gelmesin diye dua ettiğini sanmasın, aksine nerde acaba diye arayıp bulur. Musubet Hak erinden korkup ondan sakınır ve kaçar. İbrahim AS put musubetini parçalayıp putperest musubetine meydan okuyup ateş musubetine gönüllü atılmış. Muşubeti engellemek için gelen meleğe de cevabı Hasbuyallahu ve nimel vekil deyip ateşe atılmak olmuş.