Nasıl Bir Ümmetiz?

Hz. Osman (r.a.) şöyle buyururlar: “Eğer kalpleriniz tertemiz olsaydı Allah’ın kelamına doyamazdınız” (Ali el-Müttaki,2,287/4022) Acaba kalplerimiz ne durumda? Ehlullah şöyle der: “Günahların kalpte bir tesir uyarmaması o kalbin ölmüş olduğunu gösterir. Günaha, hataya, masiyete tepki vermeyen, rahatsızlık duymayan, uyku kaçırmayan bir gönül ölmüş bir bünye gibidir. Onun hastalıklara, virüslere, mikroplara karşı nasıl tepkisi yoktur, hararetle başka şeylerle kendisini ifade etmez; aynen öyle de, tabii infialleriyle yanlışlıklara karşı yumrukla, tekmeyle, başını sallamakla tepkisini vermeyen bir gönül ölü demektir. Mümin bir gönül günaha karşı tepki gösterir…” Günah insanı Allah’tan uzaklaştırır. Küfre yaklaştırır. Günah insanı kirletir. Kalp ve ruh fonksiyonunu icra edemez. Tesettür, namaz, oruç, faiz vs. gibi konular hakkında olur olmaz sözler söylemek, kendi aklından fetvalar vermek, kendi hevasından konuşmak, deformasyon yaşayan insanların düştüğü durumları gözler önüne seriyor. Hüküm mü beğenilmiyor yoksa hükmü veren mi? Rahatsız olmamamız gereken şeylerden rahatsız olmaya başladık, rahatsız olmamız gereken şeylerden de rahatsız olmamaya başladık. Biz bu değildik… Hak ve hakikatlerin çiğnenmesine tepkimiz bir camid gibi bile değil mi? Mehmet Akif’in “Dipdiri meyyitler” dediklerinden miyiz yoksa? Acaba Peygamberimiz (s.a.v.) ümmetinden ne bekliyor? Diyebiliyor muyuz: “Ellerinin tersiyle bütün dünyayı kenara iten bir Mus’ab’ın da ben olayım” Diyebiliyor muyuz: “Senden ayrılığa dayanamayan bir Fatıma’ nda ben olayım” Diyebiliyor muyuz: “Dünya arzuları da ne ki! Ben Allah’a aşığım. Peygamberime (s.a.v.) sevdalıyım. Ben köle olmam. Soğan ekmek yerim, hasırda yatarım ama köle olmam.” Ehlullah der: “Köleler aşık değildir. Aşıklar da köle olmaz.” Peygamberimiz (s.a.v.) ötelerde “ümmeti ümmeti” derken acaba O’na yakışan bir ümmet olarak O’nun yüzüne bakabilecek miyiz?

Huzurun Yolu

İnsan gönülden ibarettir demiş veliler. İnsan gönül üstüne varlık elbisesi giydirilince ırk, dil, renk gibi şekillere bürünüyor. Hakikatta insan gönülken sonra mesela konuşuyor gönül dilinden bir kıvılcım çıkıyor ve o kıvılcım ses tellerinden ses olarak çıkıyor ve başka başka dillerde ifade buluyor. İnsanın bütün duyuları gönül ile irtibatlidir. İnsanın bir dili vardır bir de gönül dili vardır, bir gözü vardır bir de gönül gözü vardır. Gönül olanı gerçek olanıdır, surette olanı ise geçici olanıdır. Süreti dil kopuk gibidir. Türkçe söylersin, İngilizce söylersin, Almanca söylersin, Makedonca söylersin, bir şive ile konuşursun, kelimeleri iyi telaffuz edersin, edemezsin, bizim gibi Trakya şivesinle konuşursun bunlar köpüklerdir. Hakikat gönülde. Gönüldekinde hiç böyle şey yok. Gönülde bir yel eser, dalgalardan köpükler olur, onlar dil ile saçılır. İnsan ilk yaratıldığında gönül duyuları ile kalu belada keskin bir görüş sahibiymis. Sonra varlık perdesine bürünmüş. Varlık perdesi bir senaryodan ibaret. Bu dünyada ne varsa hepsi bir senaryo. Kahramanlar, güçlüler, büyükler, makam sahipleri, koltuk sahipleri, nam sahipleri, açlar, dilenciler, köylüler bütün bunlar senaryo. Canlar çıkıp gidince kabiristanda mezarların altından fark yok. Fark senaryoda. Senaryoya bakıp aldanmamak lazım. Hakikatta şerefli ve aziz olanlar dünyada köylü ve fakirler olurlar. Hakikatta aşağılık olanlar dünyada zengin ve güçlü olurlar bazan. Bütün bunlar oyundan ibarettirler. Nitekim peygamberimiz haber vermiş ki Cennetliklerin çoğu sakatlar, topallar, dilenciler, fakirler, hastalar, acizler gibi dünyada aşağı görülenlerdir. Bunun nedeni bu görüntüye ve surete ait şeylerin tamamen senaryonun kostümleri olması. Kostümler çıkınca ahirete göçülünce iste o zaman gönüllerin hakikatı ortaya çıkar. Gönüllere bakılan günde gönül terazileri kurulunca kimin gönlünde aşktan eser varsa o geçer akçeyi, geçerli parayı kazamiştir. Kimde aşk yoksa sefaatçi arar. Herkes başta Resulullah SAS ve aşıkların sefaatine başvuracaktir. Aşktan anlamam ben Rahmani tecellideyim deyen zamanın büyüğü Bediüzzaman da aşıkların piri Gavsul Azam Abdülkadir Geylani olmasa rahmani tecelli vilayetinden eser göremezdi. Veliler bir Rabbin tesiri altındadırlar. Bediüzzaman rabbının Rahman ismi olduğunu belirtmiş . Aşk yoluna bakışını bu rab altında yaptığından keşfi de Rahmani’dir. Gavsul Azam Abdülkadir Geylani hazretlerinin çöllerdeki halleri, ve aşk hakkında söyledikleri ise Hakikata daha yakındır. Bediüzzaman Rahman-ür-Rahim ismi bütün isimleri kapsayan en kulli isim demiştir. Bunu demesinin nedeni tesiri altında bulunduğu Rahman rabbının tesiri iledir. Gavsul Azam Abdülkadir Geylani hazretleri ise La İlahe Illalah demiştir. Bütün esma tevhidtedir demiştir. Errahman-ür-Rahim’i görmemiştir. Nitekim Güneş çıkınca ay görünmez. Bu yüzden aşk hakkında tevhid mertebesinden Gavsul Azamın halleri ve söyledikleri en kamil olanıdır. (*) Gavsul Azam Abdülkadir Geylani hazretleri halini anlatırken, bazan aşk ile kendimden geçerdim, çöllerde günlerce yürürdüm, sonra kendime gelince hiç bilmediğim yerlerde olurdum der. 25 sene Bağdat’in çöllerinde insanlar benden habersiz ben de insanlardan habersiz yaşadım der. Kıyamete kadar bütün evliyaların piri ve hepsinin büyüğü Gavsul Azam Abdülkadir Geylanı hazretleri sana bu yolda lazım olan bir tek şey vardır o da aşktır buyurur. Araba yolda kalınca bir halat bağlanır çekilir. Pamuk ipliği ile çekilemez. İnsan yolda kalmış bir araba gibidir. Onu çekebilecek tek şey aşktir. İnsan gönlünü temizleyebilirse hakka doğru ilerler. Yoksa yolda kalir. Gönülden temizlenecek olan varlıktır. Buna sadece dış varlık dahil değil kendi varlığı da dahildir. Kendi varlığını temizlemenin dereceleri çöktür. Dünyada geçip ahireti istemek örneğin bir temizliktir ama Allah’a yakın olanlar için büyük vefasızlıktır. Cennet istemek iyi ve güzeldir. Ama Allah’a sevgili olanlar için bir ihanettir. Bütün bunlar gönlün temizliği ile elde edilecek şeyler. Haldir, ve Allah lütfederse tasavvuf yolu ile ulaşılır. Zikir ve tasavvufi edeple yolda ilerlenirse bu haller gelir. Yoksa akli ve mantıki değildir. En zeki insanlar bu yolda kuru yaprak gibi savrulur. Mevlana biz delinin delişiyiz demis. Akıl ve varlıkla Hak aşkı bir araya gelmez. Gelse ne olacak. Bir şişe büyük raki içen birinin aklı başında kalır mi? Mevlana hak askı yüz fıçı şarap tesirinde şerhoşluk yapar demis. Bütün bunlar hak ve hakikattan şeyler. İnsan gönlünün potansiyeli kadar bir yere varabilir. En büyük potansiyel peygamberlere ve evliyalara aittir. Evliyaların yolunda olanlara da bu geçer. Gönül şarabı içmekten başkaları anlamazlar. Gerçekten var olduğunu bilemezler. Çünkü insan hiç bal yememiş olsa balin tadı nasıl anlatılır. Bunun için tasavvufta aşıkların bahsettiği hak aşkı şarabını birşeylere benzeterek anlamaya çalışır bilmeyen. Hakikatta o hiç birşeye benzemez. Ne dünya şarabına benzer, ne aşka benzer ama başka şey olmadığıdan aşıklar böyle şeyleri kullanıyorlar. Aşk gibi bişey, mevlananın deyimiyle yüz varil şarap kadar tesirli ama bütün bunlar sadece benzetme. Gönül olgunluğuna sahip olan ilahi aşka varır. Bu hallere ulaşan olgun gönüller ise Bayezid gibi olurlar. Bayezid Bistamı hazretleri 20 sene yanında duran birine her defasında adın neydi diye sorarmıs. Aklı ve zekasıyla herkesi hayran bırakan ve adı Ariflerin Sultanı olan bu dünyanın gelmiş geçmiş en zeki insanı 20 senede yanındaki hizmetçisinin adını hatırlayamamıs. Aşıkların halı böyle olur. Yusuf AŞ yıllarca Mısır’da zındanda kalmış, ama ona bunca yıllar bir gün gibi gelmis. Bunun nedeni aşk. İlah aşk ile şerhoş olduğundan Yusuf AS hiç yalnızlık ve uzaklık çekmemis. İşte dünya gamından, dünya darlığından kurtuluşun tek çaresi ilahı aşktir. Başka yolu yoktur. İnsan gönülden ibarettir dedik. Gönül ise bu dünyaya ve insanın dünyadaki varlığına sığmayacak kadar yücedir. Bu yüzden ilahı aşk bu dünyada tek teselli ve kurtuluştur. Başka türlü gönülde darlık ve gam bitmez. Gönülden ibaret olan insanın huzur ve iyi hissetmesi, mutlu olması gönlün gıdası olan ilahi aşka bağlıdır. Mal veya mevki veya varlık gönle huzur vermez. Abdülkadir Geylani, Bistami, Cüneyd, Mevlana, Yusuf AS gibi huzur aşkla gelir. İnsan gönülden ibaretse elbette böyle olacak. Elbette huzur yani sürekli ve bitmez tükenmez huzuru aşkla olacak. Hangi gönül Hak şarabından bir yudum içmiş işe, artık ona asla gam, keder gibi şey uğrayamaz. Sonsuza kadar mest olmuştur. Kuran da bunlar hakkında artık onlara üzülme yoktur der. İşte tasavvuf yolu insanları sonsuza kadar gam ve kederden stres ve üzüntüden hepsinden kurtarır. ———————(*) NOT: Yukarıda velilerin Rabları hakkındaki bahis tasavvufi bir kavramdir. Öncelikle Melekler tam bir tecelliye sahip olmadıklarından hepsi kendi esmadan rabları olan tecellidedirler denir. Şeyhül Ekber Muhyiddin İbnu Arabi KS hazretleri Meleklerin Adem AS hakkında yeryüzünde kan dökecek birini mi yarattin diye sormaları tamamen bu nedenledir, yani tesiri altında bulundukları rabbani esma yüzündendir, itiraz değildir der. Veliler de böyle ilahi esmanın birinin kuvvetli tesirine girerler. Bu durumda melekler gibi kendi durumlarında keşifte bulunurlar, meleklerin o dedikleri de onların keşifleridir. Ama renkli bir gözlükle bakmak gibidir. Bediüzzaman da aşk hakkında Mektubatta bazı keşiflerde bulunur, tesirinde bulunduğu Rahman rabbının rengi ile konuşur. Veliler hal ve makamlarında müşahede ve keşif üzeredirler. Bilen üstünde ise her zaman bir bilen vardır. Bediüzzaman Hak olarak kendi ahvalinde Hak olanı o Hak tecellisinden dillendirmiştir. Hakkın varlığı ve tecellisi ise sonsuzdur.

Kutlu Sultanın Kutlu Veraseti

İnsanlar ne kadar gaflete dalarsalar dalsınlar, Hak olan neyse, Hakikat neyse o vardır, başkalarının rüyalar görüyor olması Güneşe tesir etmez, onlar uyanmasalar, gün boyu uyusalar da Güneş olduğu yerde durur. Resulullah SAS efendimiz bu ahirzaman ümmetinin peygamberi. Bu ümmetin peygamberi bu ümmet ile yakındır. Geçmişte kalmış bir peygamber değildir. Geçmiş ümmetlerin peygamberi değil. O yüzden Resulullah SAS efendimiz geçmişte yaşayıp gitmiş gibi düşünülemez. Salavat getirilince ümmetinin salavatları kendisine ulaşıyor, selamları ulaşıyor. Kıyamete kadar yeryüzünde Muhammed bayrağı dalgalanır. Bu değişmez. İsterse milyarlar gelip gözlerini kapasınlar hiç fark etmez. Ummetinin yanındadır. Elini ayağını çekip kabrinde dinleniyor sananlar yanılıyorlar. İman hak ve hakikat olana imandır, yoksa vehim ve kuruntu değil. Bazıları zan ve şüphe ile kendi gönüllerini tatmin etmek için, peygamber geçti gitti, artık ne peygamber var ne veliler var deyip kafalarına göre kendilerini mürşit ve halife ilan ediyorlar. Nitekim bir insan peygamber vefat etti artık hüküm vermek bizim başımıza düştü mecbur bir iki karar ve fetva vereceğiz artık derse bu iman zayıflığındandır. İman zayıflığından olmasının nedeni; imanı yeterince terakki edipte Resulullah SAS ile bağı olan velilerle veya doğrudan Resulullah SAS ile irtibata geçememiş bu yüzden kendi iradesi ile hüküm verme gerekliliğine inanıyor. Halbuki Hak olan insanın hüküm sahibi olmadığıdır. Peygamber dahi hüküm sahibi değilken sadece Hakkı hükmeder yani sadece peygamberliğini yapar. Resulullah SAS kıyamete kadar hüküm sahibidir, yani dini islamin hüküm sahibi kendisidir. Sancak kendisindedir. Kimse artık peygamber yok ben bir sancak dikip ortaya çıkayım deyemez. Bu izin yoktur. Resulullah SAS ve velilerin yolunu bırakan yoldan çıkar. Hak yoldan sapma gösterir. Kıyamete kadar Resulullah icraatlarını velilerin yanı varislerinin yardımı ile yapar. Resulullah SAS bu varislerini yani evliyaları kendisi seçip o makamalara getirir. Kimse kendiliğinden böyle bir iddiada bulunamaz. Görev kendisine verilir. Verilmezse kimse bunu alamaz, zorla da alamaz, ortaya çıkıp aldığını da iddia edemez. Bu da acik bir silsile yoluyla olur. Edebi ve erkani tamdir, kesindir. Resulullah’in doğum ve ahirete göçmesi bir gülün açıp solması gibi değildir. Resulullah SAS kıyamete kadar velayet yolunda asıl varislerince temsil edilir. Bu varisleri Hz Hüseyin RA gibi zorda kalsalar ve şehit edilseler de bu değişmez. Bütün bunlar imtihandan bir parça. Yoksa Resulullah SAS’in ümmetin üstüne peygamberliği ve onun veraseti, veraseti nubuvvet ve veraseti velayeti Güneş gibi hiç değişmez ve bitmez. Son zaman hakkında da bizzat kendisi mehdi hakkında açık seçik bilgiler vermis. Bu da haktir, bazıları bunu sulandırıyor. Milyon tane sahte altın olsa sırf bu yüzden altın yok denir mi? Altın vardır, kesindir, Haktir. Hem sahteler hem de sahtelere bakıp kuruntulara kapılanlar Resulullah SAS efendimizin veraseti ve nubuvveti hakkı için mutlaka o vaadi görecekler ve mahçup olacaklardır. Hem de Resulullah SAS ehli beytinden gelecek olan bu büyük veli ile peygamberliğinin ve hükmünün delilini açıkça ortaya koyacaktir. Resulullah SAS ortadan falan çekilmemiştir. Ehli beyti de ortadan kalkmamıştır. Kıyamete son saniye de kalsa bu böyle devam edecektir. Resulullah SAS efendimiz ve onun aziz ehli beyti devam edecektir. Kendi kafasına göre işler yapanlar, Resulullah SAS efendimizin nubuvvetini ve onun verasetine sahip ehli beytini terk edenler nereye kadar kaçarlarsa kaçsınlar bir yere varamazlar. Hak olan Resulullah SAS efendimizin saltanatı her iki cihanda da Güneşten parlaktır hala da öyledir daha da öyle olacaktir, zaman geçtikçe daha da parlayacaktir. Bunun aksini vehmeden şaşkınlık içindedir.

Kurtuluş

Ehlullah şöyle der: Ulema-i İslâm ortasında „İslâm“ ve „îman“ın farkları çok medar-ı bahis olmuş. Bir kısmı „ikisi birdir“, diğer kısmı „ikisi bir değil, fakat biri birisiz olmaz“ demişler ve bunun gibi çok muhtelif fikirler beyan etmişler. Ben şöyle bir fark anladım ki: İslâmiyet, iltizamdır; îman, iz’andır. Tabir-i diğerle, İslâmiyet, hakka tarafgirlik ve teslim ve inkıyaddır; iman ise, hakkı kabul ve tasdiktir. Eskide bazı dinsizleri gördüm ki, ahkâm-ı Kur’aniyeye şiddetli tarafgirlik gösteriyorlardı. Demek o dinsiz, bir cihette Hakkın iltizamıyla İslâmiyete mazhardı; „dinsiz bir Müslüman“ denilirdi. Sonra bazı mü’minleri gördüm ki, ahkâm-ı Kur’âniyeye tarafgirlik göstermiyorlar, iltizam etmiyorlar; „gayr-ı müslim bir mü’min“ tabirine mazhar oluyorlar. Acaba Îslâmiyetsiz iman, medar-ı necat olabilir mi? Elcevap: “İmansız İslâmiyet, sebeb-i necat (kurtuluş sebebi) olmadığı gibi, İslâmiyetsiz iman da medar-ı necat olamaz.” İsra Suresi:73,74. “Ey Muhammed! Seni, sana vahy ettiğimizden ayırıp başka bir şeyi Bize karşı uydurman için çağrışırlar. O zaman seni dost edinirler.Sana sebat vermemiş olsaydık, andolsun ki, az da olsa onlara meyledecektin.” 75. “O takdirde sana, hayatın da ölümün de, kat kat azabını tattırırdık. Sonra bize karşı bir yardımcı da bulamazdın.” Ehlulah bu ayetleri şöyle tefsir eder: “Burada kâfirlerin, müşriklerin bir tuzaklarına, bir komplolarına karşı Rabbimiz elçisini uyarıyor. Buyuruyor ki ey peygamberim, onlar seni sana vahy ettiğimizden koparmak istiyorlar. Seni vahyin dışına çıkarmak istiyorlar. Seni sana vahy ettiklerimizi bırakıp başka şeyleri bize karşı uydurmaya çağırıyorlar. Eğer sen, Bizim gönderdiğimiz bu âyetlerin, bu vahyin bir kısmını terk edersen, bir kısmının dışına çıkarak onların hevâ ve heveslerine tabi olursan o zaman seni seveceklerini, seni kabulleneceklerini söyleyerek seni saptırmak istiyorlar. Tamam ey peygamber, biz de kabul edeceğiz, biz de müslüman olacağız ama şunları, şunları demeyeceksin. Bize karşı şunları, şunları uygulamayacaksın. Meselâ bize cihaddan söz etmeyeceksin. Bu devirde olmaz böyle şey. Veya namaz sorumluluğundan bizi kurtaracaksın. İçkimize, kumarımıza karışmayacaksın. Zinamıza, fuhşumuza ses çıkarmayacaksın. Ekonomimize, hukukumuza, eğitimimize ilişmeyeceksin. Düzenimize, devletimize göz yumacaksın. İlâh olarak, sözü dinlenecek varlık olarak sadece Allah demeyeceksin. Çünkü bizim Allah berisinde hayatımızda söz sahibi kabul ettiğimiz, yasalarını uygulamaya çalıştığımız tanrılarımız var, siyasîlerimiz var, egemenlerimiz var, Lât’ımız, Menat’ımız, Uzza’mız, yönetmeliklerimiz, yasalarımız, âdetlerimiz, törelerimiz var. Egemenlerden bir egemen olarak, tanrılardan bir tanrı olarak Allah’a da kulluk edelim. Hayatımızın bazı alanlarında Onun isteklerini de yerine getirelim. Ama hayatımızın öteki alanlarında öteki tanrılarımızı da dinlemek, onları da razı etmek zorundayız. Yâni biraz sen bize taviz ver biraz da biz sana taviz verelim. Sen bizim hayatımızı kabullen biz de seni sevip sayalım. Hayatımıza senin İlâhın da egemen olsun, bizim İlâhlarımız da egemen olsun diyerek haince fikirlerle, alçakça tekliflerle Allah’ın Resûlünü fitneye düşürmeye çalışıyorlardı da; Rabbimiz bu konuda çok sert bir dille elçisini uyarıyordu. Dikkat et ey peygamberim, eğer sen bu alçakların tekliflerine, hevâ ve heveslerine meylederek sana vahy ettiğimiz vahyin bir kısmını terk edecek olursan işin biter. Eğer seni sağlamlaştırmamış olsaydık, eğer bu konuda sana sabır ve sebat vermemiş, seni bu alçakların alçaklıkları konusunda uyarmamış olsaydık neredeyse sen onlara aldanıp gidecektin. Meyledip gidecektin onlara. Belki diyecekti Allah’ın Resûlü, şimdilik bu adamların dostluğunu kazanıncaya kadar şunları, şunları gündeme getirmeyivereyim, onları elime geçirinceye kadar şimdilik şu şu tavizleri vereyim de ileride bu adamları müslüman yaparım, cennete kazandırırım. Belki böyle hesapların içine girecekti, ama Rabbimiz izin vermedi ona. Sağlamlaştırdı onu. Asla taviz verdirtmedi. Çünkü bu dinin sahibi Allah’tı ve her şeyi en iyi bilen O’ydu. Ve Allah’ın dinini kimsenin yamultmaya, ezip bozmaya hakkı yoktu. Peygamber bile olsa Allah’ın vahyini, Allah’ın kitabını, Allah’ın âyetlerini, Allah’ın istediği hayatı değiştirmeye yetkili değildi. Rabbimiz o gün peygamberine, bugün bize, yarın kıyâmete kadar da tüm müslümanlara bu konuda uyarısını ulaştırıverdi. Eğer sen, Benim sana gönderdiğim vahyin dışına çıkarak birazcık onlara meyletseydin, onların hevâ ve heveslerine göre Benim dinimi ezip bozsaydın kesinlikle bilesin ki sana hayatın da ölümün de kat kat cezasını tattırırdık. Sonra da sen kendin için Bize karşı hiçbir dost ve yardımcı da bulamazdın. Allahu Ekber! Allahu Ekber! Görüyor musunuz tehdidi? Kime yapılıyor bu tehdit? Allah’ın en sevgili kuluna. Demek ki iş bu kadar ciddi ki bu konuda peygamberin bize gözünün yaşına bakılmıyor. Bir dünya hesabına kapılarak dinini menfaatlerine kurban edenlerden eyleme bizi ya Rabbi. Senin dinin senin emanındadır, onu bozmaya zaten gücümüz yetmez de yanlış bir teşebbüsümüz olursa izin verme, bizi saptırma ya Rabbi. Allah aşkına sizler de bu konuda sürekli dua edin. Dua edelim birbirimize inşallah. Evet Rabbimizin uyarılarıyla, Rabbimizin yol göstermesiyle Rasûlullah efendimiz direndi, dayandı, sabretti, taviz vermeye yanaşmadı. Bu sefer karşı taraf başka hesapların içine girdiler. Bekledikleri tavizleri alarak Rasûlullah efendimize dinini bozdurmayacaklarını anlayınca, dinin temeline dinamit koyamayacaklarını fark edince bu sefer peygamberin ayağını bulunduğu coğrafyadan, yeryüzünden kaydırmayı düşündüler. Onu yurdundan, vatanından sürüp çıkarmayı böylece ondan kurtulmayı hedeflediler.” Aklımızı başımıza toplama ve işin ciddiyetini anlama duasıyla…

Başıboş Yaşamak

Seyyid Muhammed (k.s.) Efendi Hazretleri şöyle buyururlar: “İnsanoğlu başı boş yaşasın diye dünyaya gelmedi. İslamiyetin öngördüğü kurallar haricine çıkanların ve başı boş hareket edenlerin cezalandırılması için Allah-u zü’l-Celâl cehennemi halketti (yarattı), İslamiyeti kabul edenler için ise cenneti halketti (yarattı)…” Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: “Dünyaya meyledenin emeli uzun olur, sonunu getiremez, bitmez tükenmez ihtiyaca düşer; öyle bir meşgale kaplar ki mihnetinden kendini kurtaramaz.” “Ahiret işi sana kolay gelir, dünya işi zor gelirse, bil ki sen iyi hâl üzeresin. Ahiret işi zor, dünya işi kolay gelirse, bil ki durumun kötüdür.” “Bir kimsenin dünyada yediği lokmanın karşılığı, ahiretteki hissesinden eksilir.” “Eğer mü’minin dünyalıktan birşeyi artarsa Allah katındaki noksan olur ve eski hali gibi olmaz.” “Dünyasını seven ahiretine, ahiretini seven de dünyasına zarar verir. O halde siz baki olanı fani olana tercih ediniz.” “Dünya ve ahiret birbirinin zıddıdır. Birini ne kadar memnun edersen, diğerini de o kadar gücendirirsin.” “Kimin emeli dünya olursa, Allah onun işini aleyhine olarak darmadağın eder, fakirliği iki gözünün arasında kılar, dünyadan eline geçen miktar da kaderinde yazılandan fazla olmaz. Kimin de maksadı ahiret olursa, Allah, onun işlerini derleyip toparlar, zenginliğini kalbine koyar, dünya nimetleri koşarak ayağına gelir.” “Kim gam ve tasalarını bire indirir ve gönlünde sadece ahiret tasasına yer verirse, Allah onun dünya ile ilgili gamlarını giderir. Kim de gam ve tasalarını dünya hallerine yayarsa, Allah onun hangi vadide helak olacağına aldırmaz.” “Hak teâlâ buyurdu ki, „Ey dünya, bana hizmet edene hizmetçi ol! Sana hizmet eden de senin hizmetçin olsun.“ “Ey Ademoğlu! Bana ibadet etmek için seni meşgul eden şeyleri bırak ki gönlünü zenginlikle doldurayım. İhtiyaçlarını da gidereyim. Böyle yapmazsan elini meşgalelerle doldururum, ihtiyacını da gidermem.” Naziat:37-39. “İşte, azıp da dünya hayatını tercih edenin varacağı yer şüphesiz cehennemdir.” 40-41.“Ama kim Rabbinin azametinden korkup da kendini kötülükten alıkoymuşsa varacağı yer şüphesiz cennettir.” Ehlullah bu ayetleri şöyle tefsir eder: “Buyurularak iki insan tipi ortaya konuyor: Birincisi tâğutluk edip, azgınlaşıp, Allah karşısında güç ve bilgi iddiasında bulunup, dünyayı, dünya hayatını tercih eden bir insan tipi. İkincisi de Rabbinin makamından korkup, nefsini hevâsından arındıran insan tipi. Evet; “Evimi ben de düzenleyebilirim! Ev tefrişinin nasıl olması gerektiğini ben de bilirim! Hanımımı nasıl giydireceğimi ben de bilirim! Çocuklarımı nasıl eğiteceğimi ben de bilirim! Nereden kazanıp nerelerde harcayacağımı, nasıl düğün yapacağımı, misafirlerime neleri ikram edeceğimi, nerede okuyacağımı, neleri okumam gerektiğini, nerede görev alacağımı ben de bilirim! Allah’ın tüm bu konularda bilgisi varsa, benim de bilgim var! Benim de aklım, benim de keyfim var! Ey Allah’ım! Her ne kadar da zahmet edip bir kitap göndererek bütün hayatım konusunda bana bir program belirlemişsen de ben bu aklımla, bu bilgimle seninkine muhtaç olmadan, senin kitabına hiç de müracaat etmeden ben de hayatımı düzenleyebilirim!” diyerek kim tâğutluk ederse, haddi aşarsa, hayatını Allah’a sormadan yaşarsa, Kitabı yok farz ederek, peygamberi gelmemiş sayarak bir hayat yaşamaya kalkarsa, Ve de dünya hayatını tercih ederse. Yani dünyayı kıble bilerek, dünyayı hedef bilerek tüm planını ve programını dünyaya göre, dünya adına ve dünyada bitecek şekilde yaparsa. Ölüm ve ölüm ötesi hayat için bir derdi, bir yatırımı yoksa; Onların varacakları yer, me’vâları, barınakları cehennemdir. Soluğu cehennemde alacaklardır onlar. Ama; Ama kim de Rabbinin makamından korkarsa. Kim de Allah karşısında kötü bir konuma düşmekten korkarsa. Yani toplum karşısında değil, baba ana karşısın da değil, âdetler, konu komşu, amir-müdür, moda, yönetmelikler karşısında kötü bir konuma düşmekten değil, Allah karşısında kötü bir konuma düşmekten korkarsa, yani el âlem ne der acaba? İnsanlar benim hakkımda ne düşünürler acaba? Müdürüm, amirim ne der acaba? değil de Rabbim ne der acaba? diye korkarsa, Rabbi karşısında kötü bir duruma düşmekten, Allah’ın hoşnutluğunu, Allah’ın rızasını kaybetmekten, Allah’ı üzmekten ve darıltmaktan tir tir titrerse, yaptığı her işinde, her eyleminde sadece Allah’ı düşünür ve O’nu hesap ederse. Ve bir de; Nefsini hevâdan korursa, havadan, havalanmaktan kendini korursa. Hevâ nedir? Hevâ boş şey demektir. Yani yarın kişinin mîzanına konunca onu cennete götürmeyecek olan her şey hevâdır. İsterse cehenneme götürmesin, o boş şeydir. Kişi kendisini boş şeylerden korusa, Hayatını vahiy kaynaklı, Beyyine kaynaklı yaşarsa; İşte onun da varacağı yer, gideceği yer de cennettir. Hevâsını terk eden, hevâ ve hevesiyle hareket etmekten kurtulup vahiyle, Beyyine ile hayatını düzenleyen kişinin gideceği yer cennetmiş. Rabbimiz öyle diyor. Öyleyse bizler kesinlikle hevâlarımızı, heveslerimizi terk edip, onlarla hareket etmekten vazgeçip cenneti kazanmak zorundayız. Ama unutmayalım ki bunun yolu da Beyyine ile tanışmaktan geçmektedir. Peki Beyyine nedir? Beyyine, Allah’tan gelendir. Beyyine, Allah’ın kullarının hayatına karışmak üzere gönderdiği hayat programıdır. Vahiydir, kitaptır, Allah bilgisidir. Kitaba sahip olan, kitapla hareket eden Allah’ın Resûlüdür. Elinde Kitapla insanları hakka çağıran peygamberdir. Beyyine ile, Kitap ve sünnetle hareket eden bir Müslüman, Kitap ve sünneti tüm hayatında tüm hareketlerinde istinat kabul eden bir mü’min, Beyyine üzere demektir. Beyyine’den habersiz, Kitap ve sünnetten uzak, delilsizce kendi hevâ ve heveslerine uyanlar da kâfirlerdir. İşte mü’minle kâfiri birbirinden ayıran belirgin nokta budur. Mü’min her adım atışında beyyine ile hareket ederken, kâfir ise kendi aklını, kendi heveslerini ve keyfini ölçü almaktadır. Eğer bizler de bugün hevâ ve heveslerimizi bırakıp Beyyineyle hareket edeceksek o zaman biz de vahyi bilmek zorundayız. Ben kitaba dayanıyorum, benim istinatgahım, benim hareket noktam vahiydir diyeceksek, vahyi tanımak zorundayız. Kur’an ve sünneti tanımamız lâzım. Aksi takdirde bugün pek çoğunun biz kitaba dayanıyoruz iddiasında bulunup da kitaptan habersiz bir hayat yaşadıkları gibi yapmaya kalkışırsak Allah korusun sonumuz cehennemdir. Şunu da asla unutmayalım ki, Beyyine’nin olmadığı yerde hevâ ve hevesler geçerlidir. İnsanlar eğer amel edecek kadar, hayatlarını düzenleyecek kadar Beyyine ile tanışmamışlarsa hayatlarını mutlaka başka şeylerle doldurmak zorunda kalacaklardır. Öyleyse Allah’ınızın aşkına Beyyine ile tanışmaya çalışalım. Yaptığımız her işte, verdiğimiz her kararda, attığımız her adımda Beyyine’ye dayanmaya, Beyyine’ye sarılmaya çalışalım. İşte o zaman biz Allah’ın bu âyetinde anlattığı cennetlik Müslümanlardan olma imkânı elde etmiş olacağız inşallah. Değilse Allah korusun Kitap ve sünneti tanımadan, beyyineyle tanışmadan bir hayat yaşayacak olursak o zaman ya kendi hevâ ve heveslerimizi putlaştıracak ya da günümüz müşriklerinin yaptığı gibi bir kısım Allah düşmanı tâğutların hevâ ve heveslerine uymak zorunda kalacağız. Eğer bu tür zavallıların hevâ ve heveslerine tabi olursak o zaman kesinlikle bilelim ki Rabbimizi ve O’nun âyetlerini terk etmek zorunda kalırız. Allah korusun o zaman hayatımızda Rabbimizin âyetlerine gündemimizde yer kalmaz. Onlara tabi olduğumuz zaman onların gündemlerine tabi olmak zorunda kalırız. İşte görüyoruz her gün yeni bir gündemle insanları meşgul ediyorlar. Ne zaman bunların vahiylerinden vakit bulup da insanlar vahye dönebilecekler bilmiyorum? Bugün şu konu, öbür gün bu konu derken gündemi tamamen dolduruyorlar ve insanların vahiyle meşgul olmasına fırsat vermiyorlar. Allah korusun öyle olunca da âhiret gündemlerimizden düşüverir. O zaman yine Rabbim muhafaza buyursun tıpkı onlar gibi sırf dünya ve dünyalık düşünen birer materyalist olup çıkıveririz. Tıpkı bu müşrik kafalar gibi Allah yetkilerini alıp birilerine veren birer demokratik olur çıkarız. Ve korkuyorum farkında olmadan hızla Müslümanlar buna doğru gidiyorlar. Hayır hayır! Bizim aklımız başımızdadır elhamdülillah. Bizler kesinlikle bu adamların hevâ ve heveslerine tabi olmayacağız. Bizler vahyi tanıyıp onun dedikleri istikâmetinde bir hayat yaşayacağız ve şirke düşmemeye azami gayret göstereceğiz inşallah. Allah bu konuda bize şuur versin, basiret versin inşallah.” Hakikatin safasına ulaşabilme duasıyla…

İnsanlığın Hali

Hak ve hakikatın batılı parçalayıp yeşermesi engellenebilir şey değil. Canın bedeni parçalayıp uçup gitmesi mukadderdir, beden istediği kadar bağ olsun. Güneş’in doğması engellenemez. Bahar vakti gelince sümbül başkaldırıp toprağı parçalar çıkar. Gül vakti gelince dalını parçalayıp çıkar açar. Toprak ve dal onlara hizmetkar olurlar ancak. İster geçmiş zaman olsun ister ahirzaman olsun Cenabı Hak için bişey fark etmez. Nuh AS zamanında tufan kötüleri silip süpürmüş, bu ahirzmanda deniyor daha çok günah var, bunların kökünün kazınması önceden vaadedilmiş, hem de ne kazınma, kıyamet ahirzaman insanlarının Nuh tufanı. Bu sefer gemi falan da yok, Nuh ta yok. Allah değişmez, ve zayıflamaz. Nuh AS zamanındaki tokadın sonsuz büyüklükte bir dalgasını hazırlıyor, kıyamete kadar geçecek süre sadece tokadı atmak için elin geri doğru gerilmesinden ibaret. İnsanlık sanıyor ki gidişat onların iyiliğine. Biri yumruk atmak için elini geri doğru çekip dursa buna gülen aptal değil de nedir. Kıyamet alametleri sadece Allah’in kudret elinin çok kuvvetli bir tokat atmak için gerilirken çıkardığı hafif rüzgardan ibaret, çok hızlı ve sert bir tokat yolda. Ahmak insanlar zannediyorlar ki Allah’ın elinden kurtuldular. Sonları çok yaklaşti, işleri bitti. Aziz ve Celil olan Allah kudreti ve kahredici sıfatları ile insanlığı tepelemekten geri duracak değildir. Kötüleri büyük ve kötü bir akıbet bekliyor. Sanmasınlar ki bu akıbet sadece ahirette olacak, bu kötü akıbet onları çok yakında dünyada çok şiddetli bir şekilde yakalayacaktir, iyiler ise kurtuluşa ereceklerdir. Allah’in şanına layık olan budur. Kasap tarafına doğru yolda yürüyen hayvanlar ekin tarlalarını gördükleri ve geçerken birer yudum yedikleri için neşe içinde hopluyorlar. Çiftçi bizi ekin tarlasının ortasından geçiriyor deyip sevinçle oynaşıyorlar. Allah’tan gafil olanların hali bu. Onlar hayvanlar gibi yiyip eğleniyorlar denmesi bundan. Onların hayvanlar gibi kesileceklerini söylemek için. Kuran bunu haber veriyor. Onlara büyük bir kıyım ve kesilme var. Kaza ve bela, ve her türlü acı ve işkence onları bekliyor. Hayvanlardan aşağı olmaları da bu nedenle. Çünkü, hayvan kasapta bir kere boğazı kesiliyor ve belli bir süre kan kaybederken can çekiyor. Bunlar ise kesildikçe kesilecekler ve can çektikçe can çekecekler. Bu yüzden Cennetlikler için artık size ölmek yok deniyor. Öbürleri ise develer gibi Cehennem tarafına sürülünce kasap bıçakları onlara en küçük işkence gibi gelecek. Hayvandan aşağı olmaları akıbetlerinin hayvandan milyon defa berbat olduğundandır. Cehennem kasapları ve cellatları onları parça parça kesecekler ve işleri hep kasapta boğazı kesilmiş hayvanlar gibi can çekişmek olacak. Sonra da denecek ki, bugün size bir kere ölmek yok, sonsuz olum var. Aziz ve Celil olan Allah’in Celal kılıcı ta kainatın öbür köşelerinde sallanmakta olup, İsrafil’in saldır ve hücum et borusu çalmasıyla kılıcın kesmedik can kalmaması yakın. Allah can acılarından ve can çekişmelerden sadece kendi sevdiklerini korur. Gerisi Celal Kılıcı önünde can çekmeye başlayınca dünyada bıçak ve kılıç keşmeleri oyuncak gibi gelecektir onlara, çünkü bu kesme can kesmesidir, bu kesme çok yakından kesme, bedenin kesilmesi ile canda acı hissedilir, ama can doğrudan kesilince acısını tarfı mümkün olmaz. En son Azrail kendi canını alır ve can çekişmesinin çığlıkları kaniatı sarsar denmiş kıyamet için. Allah’ı hafife alanların canları büyük hüsranda. Ancak ahmaklar korkmaz. Aklı başında olan ise dünyadan falan kesilir, hayvan yolda oyun ve eğlence ile körpe yeşillikleri yiyor ama bıçağı gören biri tatlı ve zevkli şeyleri saman gibi görür o can korkusu halinde. Boğazına iyice bilenmiş bir bıçak dayanan biri tatlıdan tad alabilir mi? Can boğazına heran bıçaklar dayalı olana zevk ve eğlence nasıl mümkün olsun. Bütün insanların can boğazlarında birer bıçak dayalı, heran şah damarını kesmek üzre, biz şah damarından daha yakınız denmesi bu Celal bıçağının kesmeye çok yakın olmasını haber veriyor.

Ehli Beyt’in Yolu

Selamun aleyküm kardeşlerim, Allah’a hamd olsun, Resulullah SAS efendimize ve ehli beytine canımızda ve çiğerimizde ne kadar sevgi mümkünse onlara olsun. Bu ahirzamanda şeyhimiz Seyyid Muhammed efendiye ulaştıran Allah’a hamd olsun. Ahirzaman bu kapıya uğramamıs. İbrahim AS gibi kapısına geleni içeri buyur eden, herkesi buyur eden İbrahim AS gibi cömert ve ihsan sahibi olan, bu devirde İbrahim AS gibi kurtuluş kapısı olan, gönül sahiplerine göklerin ihsanlarını cömertçe veren, çağın bütün iyiliklerini ve manevi lütuflarını gönlünde harman edip gönüllere nur saçan Seyyid Muhammed efendimiz milyonlarca sahte altının olduğu bu devirde o altınların içinde bir elmas hükmünde. Bizim isimiz altın yok demek değil, elbette sahte altınların içinde çok güzel hakiki altınlar da var. Bu ümmet bir maden ki nice cevherler bu ümmette var. Bu ümmetin elmas madeni ise ehli beyttir. Bu devir deniyor, bu devir hangi devir olursa olsun, bu devirde evliyaların yolu ve ehli beytin varlığı ve yolu Güneş gibi hep var. Binlerce yıl geçse Güneş’e ne gam? Güneş yine durur. Allah’in Güneşini kimse söndüremez. Ehli beyt te o Güneş’tir, Peygamber soyu Adem AS ile başlar, sonra İbrahim AS ve onun oğulları ve onların oğulları ve onların oğulları peygamber olup giderler. Bu peygamber soyu Resulullah SAS efendimize gelince Resulullah SAS peygamber soyu konusunda Kevser süresi ile müjdelenir. Peygamber artık gelmeyecektir, bu yüzden İbrahim AS gibi onun oğulları ve torunları peygamber olmayacaklar ama kıyamete kadar devam edecekler ve evliyalar olacaklar. Son olarak ta ehli beytten evladı Mehdi AS’a kadar bu devam edecek. İşte ehli beyt nasıl İbrahim AS’in oğlu İshak AS var onun da oğlu Yakub AS var onun da oğlu Yusuf AS var, sonra DAvud AS var onun oğlu Süleyman AS var böyle oğulları evlatları hep peygamber, bu sır gibi ehli beyt evliyalar olarak devam ediyorlar, Resulullah SAS en sevgili peygamber olarak elbette bu şerefe çok layık ama layık göremeyip ehli beytini aşağı görenler o devirde de olmuş ve onlar hakkında Kevser süresi inmiş, kim ehli beyt layık değil de diğer peygamberlerin torunları layıktı derse Kevser süresinin hışmına uğrar, son zamanda da Mehdi AS ve onun Seyyidler cemaatı denen ehli beytten evliyalar ordusunun tokadını yer ve yiyecektir. Çünkü ehli beyti aşağı görmek Resulullah SAS efendimizi aşağı görmektir. Ehli beyt bu devirde artık yok demek Resulullah SAS efendimizin soyu artık bu devirde kesildi demektir. Allah’in Resulüne ve Kuran’a muhalelefeten böyle demeye kalkanlar ancak hüsrana uğrarlar. Bu konu insanı hüsran sürükler. Ehli beytin yolu evliyalar yoludur. Ehli beytı gözetip onları sevip saymak üstümüze vazifedir.