Allah Sevgisi

Hamd ve cok hamd ZulCelali Vel Ikram olan Allah’a olsun, salat ve selam Resulullah’a ve ehli beytine olsun. (Yurtdisinda yasadigimi icin Turkce Klavye ile yazamiyorum, bazan vaktim olursa Turkce karakterlere donduruyorum. Bu yaziyi isyerinde hizli bir sekilde yazdim ceviremedim. Simdi boyle yazma hissi gelmisken yazayim dedim. Tasavvufta his ve manevi isaret onemlidir, sofu manevi isaret ve manevi izinle yurur. Gerci asil manevi isretleri ve ilahi ilhami ancak kamil olan veliler en iyi bilirler ama sofular da nasil yavru hayvanlar anne ve babalarinin arkasindan gidip onlarin yedigi veya kokladigi herseyi deneyerek ogrenirler, bazan yanlis yaparlar, bazan duserler, sofular da taklid ede ede buyurler, sofularin maneviyat gidasina boyle teveccuh etmeleri gerekir. Bu yuzden bizim o yavru hayvanlar gibi yanlsimiz cok olur ama buyukleri takitten usanmayiz, hep kendimizi onlar yerine koyup onlarin yaptiklarini yapmaya ugrasir dururuz, halbuki yumurtadan yeni cikmis bir civciv otu koparinca nasil iki kere takla atiyor, bizim de halimiz aynen oyle gulunc) Bugun evler birer Dirar mescidi olmus. Insanlarda din anlayisi hayatin bir parcasi seklinde bir anlayisa donmus. Evinde otur, calis, gez, toz, arada dini seyler yap git. Bu anlayis gocebe anlayisi andirmiyor hic. Peygamberimiz zamaninda bir Yahudi toplulugu Medine’de bir mescid yapmislar. Orada Muslumanlari bolup Suriye’den bir Yahudi din adamini Musluman kiliginda getirip vaaz verdireceklermis. Guzel bir mescid yapmislar. Peygamberimizi de acilisina davet etmisler. Allah hilelerini ortaya cikarmis, mescid yikilmis. Simdi insanin evleri boyle birer dirar mescidi, oraya yerlesip munafikca dunya hayatini yasayip arada Allah’i hatirlama yerleri olmus. Ey insan Allah gonlune girsin, orada hep olsun arasira da evi hatirla ama hep Allah ile ol diye emredilirken insan gonlunu baska sevdalarla dolduruyor, elbette boyle bir ev dirar meclisidir. Insan agac altinda oturan bir gocebeyken dunyada kendine bir hayat kuruyor da onun parcasi oluyor hatta din ayri falanca is ayri, din ve falanca seyi ayri tutmali diyor. Insan ve Allah iliskisi gonul ilskisinden ibaret. Gonul iliskisi yoksa o zaman hicbir iliski de yok. Gonul iliskisi varsa diger iliskiler o zaman anlam kazanir. Gonul iliskisinin derecesine gore iliski var. Leyla ortada dolaniyormus, bircok arkadaslari, etrafinda hizmet edenler cokmus. Mecnun cok uzaklarda collerde biryerlerdeymis. Leyla’ya bir bardak su dahi vermemis. Etrafinda Leyla’yi hergun gorup halini hatirini soranlar, iyilik yapanlar varmis elbet. Onlar Leyla’yi sevmiyorlar mi? Arkadaslari, dostlari, zor gununde yardim eden sevenleri varmis. Hasta olunca gelip hatirini soranlari varmis. Mevlana’nin Mesnevi’de bahsinde Leyla kendini buyuk goruyormus bir ara, Mecnun’u kucumsemis. Hastalanmis, Mecnun Leyla’nin hastalandigini duymus, bir bahane bulup gideyim istiyormus. O sirada tabi Leyla’yi ziyaret eden, kendine yardim eden nice guzel dostlari, arkadaslari, sevenleri vardir elbet. Mecnun ise Leyla’ya yakin da degil pek bir yardimi da yok, hizmeti de yok. Hatta Leylanin hasta iken yaninda olan guzel dostlarinin bir cogu belki Mecnundan habersiz. Ama Mecnun kadar hicbiri Leyla’ya yakin degilmis. Insan kendini ibadetler ve hizmetler yaparken Leyla’ya yakin olup hizmetler eden bir hizmetci gibi gormeli. Kalben de yakin mi ona bakmali. Mecnun cok uzaktayken kalben Leyla ileymis. Ibadet eden, secde eden Mecnun gibi Hakka yakin mi acaba ona bakmali. Yakin olsa, bunun isaretleri olur. Bir insan secde aninda gercekten kalben Allah’a yakinlassa, namazdan sonra yarim saat dili tutulur konusamaz belki. Hayatini Allah’a yakin gecirse surekli aklinda Allah olur, icinde hep bir ates yanar. Ne gunduz ne gece asla Allah’i dusunmeden duramaz, zikretmeden duramaz. Yakinlik boyle olur. Bir insan icinde boyle kuvvetli bir yangin hissetmiyorsa onun Allah ile yakinligi iste Leyla ile hizmetcisinin yakinligi gibidir. Kendini mecnun sanan bir hizmetciden ote gidemez. Insan kalben bir Mecnun mu ona bakmali, kalbi Mecnun kalbi degilse yaptigi isler ve hizmetler Leyla’yi memnun etse de yeri hizmetci olarak kalir, hizmetci gunde 5 saat Leyla’nin evini temizleyip ona serbetler sunsa, yemekler pisirse de Mecnun hicbirsey yapmadan Leyla’ya daha yakin olur. Bu sirri anlamayan gidip Leyla’nin etrafinda hizmetlenip durur, Leyla sizden corba istemiyor, su istemiyor, kalbinizi istiyor. Gerci karsisina cikan kucuk te olsa firsatlari degerlendirmek elbette asiklar icin edep geregi, ama asik hergun 10 saat isine kosmasa da biran bir gul verse o 40 tas corbadan daha makbule gecer. Bugun aldirmis herkes hizmette hizmet, iste biz hizmet ediyoruz, bu kadar hizmetlerimiz var, dunyayi hizmete gark ettik. Insallah bunlarin hali odur ki Mecnun birden Leyla’nin yanina hizmetci olarak alinmis, gun boyu Leylaya hizmetle sereflenmis. Insallah hikaye boyledir. Mecnun gun boyu 10 saat Leyla’ya hizmet ediyordur. Ne saadet, ne saadet. Yoksa corbacibasi olup ta kendini Mecnun sananlar aldanirlar. Iste amac hem Mecnun hem de Corbacibasi olmak olmali. Asil hizmet budur, Mecnunun hizmetidir. Kahve bahane. Allah’in kimsenin hizmetine ihtiyaci yok. Zaten kafirler de surekli Allah’a hizmet ediyorlar.

Kadirilik , Bediüzzaman ve Tasavvuf

Bediüzzaman hazretleri bizim bu Muhammediye yolunun büyüklerinden. Bediüzzaman hakkında çok şeyler söylenip yazılıyor. Ben de şahsen yıllarca Risalei Nuru okudum. Mürşidimiz Seyyid Muhammed Efendi ile tanışmadan daha 15 – 20 yıl Risalei Nuru takib ettim. Uzun yıllar Risalei Nuru okuyup feyz aldim. Çeşitli Nur talebelerinin sohbetlerinde bulundum. Mesela İstanbul’da değerli Nur sakirdi Ali Ulvi Kurucu’nun sohbetinde bulundum. Orada Ali Ulvu Kurucu bizlere iste beklediğimiz o bahar nesli, yeni nesil bunlardır deyip iltifat etmişti. Bediüzaman hazretlerinin çiçekler baharda açar ben kısta gelmişim sözüne gönderme yapıp o bahar çiçeklerinin bizler olduğumuz iltifatında bulunmuştu. Allah inşallah bir dua olarak bunu kabul eder. Sonra birçok rüyalar gördüm, Bediüzzaman hazretlerini de rüyamda gördüm, rüyamda Bediüzzaman beni bir kızı ile evlendiriyordu. Daha sonra defalarca kendisini ruyamda gördüm. Aynı zamanda ehlullah yolunun büyüklerini de okuyordum, Mesnevi’yi çok okuyordum, sonra pirimizin Futuhul Gayb’ini, İmam Rabbani hazretlerinin Mektubatını sürekli okuyordum. Gördüm ki Risalei Nur hakikaten mana ve hakikat olarak Futhu’l Gayb, Mesnevi ve Mektubattan çok şeyler içeriyor. O zamana kadar Bediüzzaman’i tarikat ve tasavvuftan ayrı sandığımdan bu alakayı garip buluyordum. Sonra manevi işaretler yolu ile mürşidimiz Seyyid Muhammed efendiyi bulum. Mürşidumuzun zamanla Bediüzzaman ile irtibatı olduğunu ve hatta Bediüzzaman hazretlerinden çok yakınlık ile Mevlevilik yolunu aldığını öğrenince çok şaşırmıştım. Hem de Muhammediye yolu bununla beraber Nakşibendiliği de içeriyordu. Ben de o güne kadar yukarıda bahsettiğim gibi bu 3 yolun da takibcisiydim. Hepsini bu yolda bir bulunca bu hikmete hayran oldum. Nakşibendiliğe özel bir sevgim vardı. Biraz üzüntülüydüm başta, sonra rüyamda Bahauddin Nakşibend hazretlerini ve İmam Rabbani hazretlerini gördüm. Çok ikramlarda bulundular, çok hoş tatlı ve kokulu içkiler sundular ve yiyecekler verdiler. Pirimiz Abdülkadir Geylani’nin yoluna girmemi emrettiler. Sonra pirmiz Abdülkadir Geylani hazretleri bir davetçi gönderip beni davet ettiler. Bir manevi müşahede ile mürşidimiz Seyyid Muhammed efendiyi buldum. Bunları anlatmamın nedeni su; nasıl oldu da 15-20 sene Risalei Nur takibcisi iken tasavvuf yoluna girdim bunu biraz anlatayım dedim. Daha sonra Resulullah SAS efendimizi gördüm, ehli beytine kabul edip gel oğlum dediler, yüzünden perdeyi kaldırıp mübarek yüzünü gösterdi ki yerlerde ve göklerde ne varsa hepsi onun Ay yüzünde mevcuttu. Bu noktaya Risalei Nur ile başladığım ve Kadirilik yoluna dahil olduğum bir yolculuk ile geldim. Bediüzzaman yolumuzun bir büyüğü olarak tasavvufi yönüyle çok az anlatılıyor. Gerçi mürşidimiz Seyyid Muhammed Efendi’nin bu konuda verdikleri bilgiler var, ben de kendi deneyimim ile ve aşağıda Risalei Nur’dan rastgele aldığım bir iki örnekle buna işaret etmek istiyorum. Rastgele diyorum, nasıl ki Bediüzzaman Risalei Nur ile Kuran’in sönmez bir nur olduğunu ispat etmiş biiznillah risalei nur gibi 10 kat kitap yazılıp Risalei Nur’un ve Bediüzzaman hazretlerinin tasavvuf ve ehlullah yolunda olduğu ispat edilebilir hatta 70 deve yükü dahi yazılabilir. Biz bir iki keskin şua ile iktifa edeceğiz. Elmas’tan çıkıp göze gelen bir iki şua ile o elmasa ve daha nice şualara bir misal vereceğiz. Öncelikle Bediüzzaman apaçık bir şekilde Kadirilik yolunda seyri sülük yaptığını ve üveysi yolla pirimiz Abdülkadir Geylanı hazretlerinden ırsat olduğun sekizinci Lema’da anlatıyor: …Üstadımız kendisi söylüyor ki: „Ben sekiz-dokuz yaşında iken, bütün nahiyemizde ve etrafında ahali Nakşî tarikatında, ve oraca meşhur Gavs-ı Hizan namıyla bir zattan istimdat ederken, ben akrabama ve umum ahaliye muhalif olarak „Yâ Gavs-ı Geylânî“ derdim. Çocukluk itibarıyla elimden bir ceviz gibi ehemmiyetsiz birşey kaybolsa, „Yâ Şeyh! Sana bir Fatiha, sen benim bu şeyimi buldur.“ Acaiptir ve yemin ediyorum ki, bin defa böyle Hazret-i Şeyh, himmet ve duasıyla imdadıma yetişmiş. Onun için bütün hayatımda umumiyetle Fâtiha ve ezkâr ne kadar okumuşsam, zât-ı Risaletten (a.s.m.) sonra Şeyh-i Geylânî’ye hediye ediliyordu. Ben üç-dört cihetle Nakşî iken, Kadirî meşrebi ve muhabbeti bende ihtiyarsız hükmediyordu. Fakat tarikatla iştigale ilmin meşguliyeti mâni oluyordu. Sonra bir inayet-i İlâhiye imdadıma yetişip gafleti dağıttığı bir zamanda, Hazret-i Şeyhin Fütuhu’l-Gayb namındaki kitabı hüsn-ü tesadüfle elime geçmiş. Yirmi Sekizinci Mektupta beyan edildiği gibi, Hazret-i Şeyhin himmet ve irşadıyla eski Said (r.a.) yeni Said’e inkılâp etmiş. O Fütuhu’l-Gayb’ın tefe’ülünde en evvel şu fıkra çıktı: Yani, „Ey biçare! Sen Darü’l-Hikmeti’l-İslâmiyede bir âzâ olmak cihetiyle güya bir hekimsin, ehl-i İslâmın mânevi hastalıklarını tedavi ediyorsun. Halbuki, en ziyade hasta sensin. Sen, evvel kendine tabib ara, şifa bul; sonra başkasının şifasına çalış.“ İşte o vakit, o tefe’ül sırrıyla, maddî hastalığım gibi mânevî hastalığımı da kat’iyen anladım. O şeyhime dedim: „Sen tabibim ol.“ Elhak, o tabibim oldu. Fakat pek şiddetli ameliyat-ı cerrahiye yaptı. Fütuhu’l-Gayb kitabında „Yâ gulâm!“ tâbir ettiği bir talebesine pek müthiş ameliyat-ı cerrahiye yapıyor. Ben kendimi o gulâm yerine vaz ettim. Fakat pek şiddetli hitap ediyordu: „Eyyühe’l-münafık,“ „Ey dinini dünyaya satan riyakâr“ diye, diye… Yarısını ancak okuyabildim. Sonra o risaleyi terk ettim. Bir hafta bakamadım. Fakat ameliyat-ı cerrahiyenin arkasından bir lezzet geldi; iştiyakla o mübarek eseri acı tiryak gibi veya sulfato gibi içtim. Elhamdü lillâh, kabahatlerimi anladım, yaralarımı hissettim, gurur bir derece kırıldı.“ (Lemalar – Sekizinci Lema) Özellikle şu kısmını bir daha yazayım ey Risalei Nur şakirdi: “ Fakat tarikatla iştigale ilmin meşguliyeti mâni oluyordu. Sonra bir inayet-i İlâhiye imdadıma yetişip gafleti dağıttığı bir zamanda, Hazret-i Şeyhin Fütuhu’l-Gayb namındaki kitabı hüsn-ü tesadüfle elime geçmiş. Yirmi Sekizinci Mektupta beyan edildiği gibi, Hazret-i Şeyhin himmet ve irşadıyla eski Said (r.a.) yeni Said’e inkılâp etmiş.“ Burada apaçık deniyor ki önceden seyri suluke maniler varken inayeti ilahi ile üveysi yoldan eski Said yeni Said’e terakki etmiştir. Risalei Nur’da eski ve yeni Said kimlerdir bol miktarda malumat var. Kısaca eski Said nakli ve akli ilimleri çok iyi bilen akıl ve mantık ile ve felsefe ile çok alakadar olan bir alimdir. Yeni Said ise yine kendi ifadeleri ile kendini savunmayı dahi birakmış olan, maneviyat ve hakikat yolunu seçmiş olan Said’tir. Bu inkılabı da bizzat Gavsul Azam’in üveysi irşadi ile elde etmiş. Bediüzzaman hazretlerinin çok tasavvufi öğretileri de var. Bu kapıyı çok işaret ediyor, çok anlatıyor. Lakin daha çok Hakikat ilmini mantığa hitab eder bir tarza indirgemekle meşgul olduğu için çogu kere üstü kapalı geçiyor. Bunlardan birini okuyordum. İfade söyle: „Evet, nasıl güneş kayıtsız nuru, maddesiz aksi vasıtasıyla sana senin gözbebeğinden daha yakın olduğu halde, sen mukayyet olduğun için ondan gayet uzaksın. Ona yanaşmak için çok kayıtlardan tecerrüd etmek, çok merâtib-i külliyeden geçmek lâzım gelir. Adeta, mânen yer kadar büyüyüp, kamer kadar yükselip, sonra doğrudan doğruya güneşin mertebe-i asliyesine bir derece yanaşabilir ve perdesiz görüşebilirsin. Öyle de, Celîl-i Zülcemâl, Cemîl-i Zülkemâl sana gayet yakındır; sen Ondan gayet uzaksın. Kalbin kuvveti, aklın ulviyeti varsa, temsildeki noktaları hakikate tatbike çalış. (Onaltinci Soz) Onlatinci sozde gecen bu ifadede Gunes Allah Teala’nin zatini ifade icin misal veriliyor. Bize cok yakin olduğu halde biz çok uzakız deniyor. Yakınlığa çıkmak için önce Dünya sonra Ay durakları var deniyor ve ekleniyor, Kalbin kuvveti, aklın ulviyeti varsa, temsildeki noktaları hakikate tatbike çalış. Şimdi bu Dünya ve Ay noktaları nelerdir ve nasıl hakikata tatbik edilebilirler ki Allah’a yakınlık gerçekleşsin. Dünya Şeyh’tir, Ay Resulullah’tir. Fenafişşeyh ve FenafiResul bu ikisinde ifade edilmişler. Tatbik edilecek noktalar bunlardır, menziller bunlardır. Güneş’e başka yol yoktur. Sonra bu ifadeyi okuduktan ve üstünde böyle tefekkür ettikten sonra hala o tefekkür üzereyken şafak vakti Güneş’i seyrederekten ve tefekkürüme devam ederekten bir taksiye bindim. İngiltere’de taksici bir Pakistan’li Müslüman. Ben henüz bu Ay ve Güneş tefekkürü ile meşgulken bana dedi ki, geçen akşam 12 Rabiulevvel idi, dışarı çıktım Ay’a baktım, üstündeki izler ve bulutsu şeyler Muhammed adını yazıyordu dedi. Ay’in bu bahiste Muhammed olduğuna böylece manevi olarak iyice kanaatim kavileşti. Şimdi Bediüzzamanvarı bir üslupla bitirelim, hem Bediüzzaman’in ilminin ve ahvalinin kaynağına bir işaret olsun hem de o üstadin sesini duyar gibi olalım neşelenelim, gerçi taklitçilikte henüz çok mertebe katmetmemiz lazım ama, ameller niyetlere göredir: Ey ama akıl gözü ve yamuk mantık değneği ile sahralara çıkıp Musa AS’in kavmı gibi Musa’nın asasının arkasında çölde daireler çizip aynı noktaya dönüp duran kardeşim, gel dinle, Musa yanımda deyipte 40 sene çölde aynı yerde dönüp durma. Musa AS seni denizi yarıp kurtardı ki bu tahkiki imandır. Risalei Nurun verdiği tahkiki iman Kızıldenizi yarıp geçme gibidir. Lakin öteki taraftaki çöl sonuç değildir. Gerçi 40 sene boyunca kudret helvası ve bildircin gelir. Ama o göz ve o değnekle çölde dönüp dönüp başladığın noktaya gelmeye devam edersin. Yukarıda bahsettiğimiz nüktelere bakıpta göremeyen kör değneğinden daha kordur. Yuru, o beldeye hücum et, o belde nefsindir, kendi varlığındır. Kılıçını çek ve peygamberi dinle, gidip sen Allah’ınla savaş ve fethet ben beklerim benim için sen yap deme, inat etme. Onu da bırak gökten zahmetsiz sofra inerken bana soğan ve marul gibi yeşillik verin deme. Çöl ortasında yeşillik hayaline ise hiç kapılma o zaman helvadan da olursun. Kısaca Bediüzzaman hazretlerinin zaten herkesçe kabul edilen Kadirilik yolunda olduğu gerçeğinden bahsettik. Her ne kadar akıl ve mantık yollu iddialara cevaplar yazmış olsa da öz olarak Bediüzzaman ehlullah yolunda bir velidir. Bu yolumuzda belki biz biraz farklı gibi görünen bir şekilde kendisini takib ediyoruz ama kendisinin ifade ettiği o baharda gelecek çiçekler sözü o yukarıda bahsettiği Güneşe ulaşma canlısı pervaneler kendisinin de böyle bir gidişatı öngörduğunu açıkça gösteriyor. Risalei Nur’da birçok yerde nefsine ve aklına hitab eden Bediüzzaman o verdiği ispatlara aklı ve mantıkı hükümlere ihtiyacı olmayacak kadar Hak ve Hakikata yakın. Marifet doruklarında mantık ve ispat yoktur, ispat ve mantık yolda olan şeylerdir. Doruğa ulaşana merdiven gerekmez. O yüzden her ne kadar yolda olanlara ispatlar sunsa da Bediüzzaman kendisi bunlara muhtaç değildir. Nefsim muhtaç demesi de yine tasavvufi bir hakikat. İnsanın o tür sözleri edebilecek hale gelmesi dahi tasavvufi bir kemal gerktirir. Evliyaların hallerine ulaşamayan biri nefsini dahi bilemez. Nefsini kendinden ayrı bilemez. Bu Güneş’e ulaşma bahşindendir.

ZİKRİN FAYDALARI

Zikir, mârifet yolunun esası, ibâdetin özü, imanın alâmeti ve Allah’ü Teâlanın kapısını çalmaktır. Kalbin temizleyicisi ve imanın alametidir. Zikrullah yani Allah’ü Teâla’yı anmak dil, kalb, tefekkür vs. gibi yollarla olur. İbn Kayyımul-Cevzi Elvabilüssayb isimli eserinde zikrin yüzden fazla faydasından bahsediyor. Bunlardan bazıları şöyledir: 1. Zikir, şeytanı yanından uzaklaştırır ve Allah’ü Teâlanın hoşnutluğunu kazandırır. 2. Kâlbden gam ve tasayı giderir. 3. Kâlben ferah, sevinç ve rahatlık bahşeder. 4. Kâlbi ve yüzü nurlandırır. 5. Bedeni ve kâlbi güçlendirir. 6. Zikir, İslam’ın ruhu olan sevgi ve muhabbeti temin eder. O kurtuluş ve saadetin kaynağıdır. Allah’ü Teâla her şey için bir sebep yaratmıştır, sevginin husulüne sebep de zikirdir. Her kim Allah’ü Teâla’nın sevgisine nâil olmak isterse zikre devam etmelidir. 7. Zikir, murakabeyi (kalbi kötü şeylerden koruma) temin eder, ihsan kapısının açılmasına vesile olur. 8. Allah’ü Teâla’ya kurbiyeti (yakınlığı) sağlar, mârifet kapılarından en büyüğü o sayede açılır. Bu derecedeki kişi, sanki Allah’ü Teâla’yı görüyormuş gibi ibâdet etme seviyesine ulaşır. 9. Zikir kalbin hayatiyeti için, balığın suya duyduğu ihtiyaç gibidir. 10. Zikir, kalbi cilalandırır. Her şey paslanabilir; kalbin pası gaflet ve hevadır, cilası ise, zikir, tevbe ve istiğfardır. 11. Zikir, hataları önler, hatta giderir, yok eder. Çünkü zikir iyiliklerin en büyüğüdür, iyilikler ise kötülükleri ortadan kaldırır. 12. Zikreden kimse, zikrettiği varlığa yaklaşır, hatta onunla berâber olur. Bu hususi bir beraberliktir. Velâyet, muhabbet, nusret ve tevfik bu suretle gerçekleşir. 13. Zikir, kâlbin şifâ ve ilacı, gaflet ise marazıdır. Kâlbler umumiyetle hastadır, onun devası ve şifa bulması Allahü Teâlayı zikirdir. 14. Zikir, cehennem ile kul arasında bir perdedir. 15. Zikir, dilin gıybet, yalan vs. gibi batıl ve haram şeylerle meşguliyetini önler. 16. Allah’ü Teâla’nın memnuniyet ve rızâsına sebep olur. 17. Rızkı celbeder. (Zikir, zikreden kişiye rızkı çeker.) 18. Zikir, zikreden kişiye vakar ve sevimlilik kazandırır. 19. İnsanda Allah (cc) sevgisini çoğaltır. Sevgi ise İslam’ın ruhu, dinin özü ve mutlulukla kurtuluşa vasıtadır. Bir kimse Allah sevgisine ulaşmak isterse Allah’ü Teâla’yı da zikretmeyi çok istemelidir. Okumak ve tekrarlamak nasıl ilmin kapısı ise, Allah’ü Teâla’yı zikretmekte onun sevgisini kapısıdır. 20. Kişinin Allah’ü Teâla’ya yönelmesini sağlar ve gitgide her konuda Allah’ü Teâla onun için bir sığınak, barınak haline gelir. Her felakette kişi Allah’ü Teâla’ya yönelir. 21. Allah’ü Teâla’ya yakınlık meydana getirir. Zikir ne kadar çoğaltılırsa Allah’a yakınlık da o kadar artar. Zikirden gâfil olup ne kadar ondan uzak durulursa Allah’ü Teâla’dan da o kadar uzaklaşılmış olur. 22. Allah’ü Teâla’yı tanımanın kapısı zikir ile açılır. 23. Allah’ü Teâla’nın azamet ve büyüklüğü kâlpde zikir ile meydana gelir ve zikir gönülde huzur sağlar. 24. Zikir, zikreden kişinin Allah (cc) katında anılmasını sağlar. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de „Siz beni zikredin ki bende sizi zikredeyim“ buyurulmuştur. Bir kudsi hadiste de, „Kim beni içinde zikrederse ben de onu içimde zikrederim“ buyurulmuştur. 25. Zikir, kalbi diri kılar. Hafız İbni Teymiye şöyle diyor: Balık için su ne ise, kâlb için de zikir odur. 26. Kalb ve ruhun gıdasıdır. 27. Kulun Allah’ü Teâladan uzak kalışını ve yabaniliği giderir, çünkü gâfil kulun kalbinde Allah’ü Teâla’ya karşı bir yabanilik olur, bu da zikir ile giderilir. 28. Kulun yaptığı zikirler o kulu arşın dört bir tarafında zikreder (onun adını söyler.) 29. Kul rahat ve huzur içinde iken Allah’ü Teâla’yı zikrederse, Allah’ü Teâla da sıkıntı ve felaketli anlarında o kulu zikreder (anar). 30. Zikir Allah’ü Teâla’nın azabından kurtuluş demektir. 31. Sekine (huzur ve saadet) ile ilâhi rahmetin zikreden üzerine inmesine sebep olur. Zikreden kişiyi melekler çevreler. 32. Zikir sayesinde dil gıybetten, yalandan, çirkin sözlerden, manasız gevezeliklerden kurtulur. Zikirle bu tip kötülüklerden insanın korunduğu tecrübe ve müşahedelerle sâbittir. Nitekim dili Allah’ü Teâla’nın zikrine alışık olmayan kimseler her çeşit lüzumsuz gevezelikler yapmaya alışıktır. 33. Zikir meclisleri meleklerin meclisleridir. Gâfillikler ve gevezeliklerle dolu lüzumsuz konuşmaların yapıldığı meclisler de şeytan meclisleridir. 34. Zikir sâyesinde hem zikreden hem de onun yanında bulunan huzur duyar. Malayani sohbetlerin edildiği meclislerde bulunanlar da huzursuz ve bedbaht olur. 35. Zikreden kıyâmet günü pişmanlık duymayacaktır. Nitekim hadis-i şerifte „Allah’ın hiç anılmadığı meclislerde bulunanlar kıyamet gününde pişmanlık duyacaklar“ buyurulmuştur. 36. Tek başına zikrederken gözyaşı döken, kıyamet günü herkes sıcak ve vahşetten dolayı feryad ederken arşın gölgesinde emniyette olacak. 37. Zikir en kolay ibadet olduğu gibi, bütün ibâdetlerden de üstündür. 38. Allah’ü Teâla’yı zikir cennet fidanlarından bir fidandır. 39. Zikredene vâdedilen mükâfât ve sevaplar hiçbir ibâdette verilmemiştir. Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyuruluyor: „Kim bir günde yüz kere ‚lâ ilâhe illallahü vahdehu lâ şerike lehu, lehul mülkü ve lehül hamdü ve hüve ala külli şey’in kadir‘ derse on köle azad etmiş sevabına erer, yüz adet sevap kazanır, yüz adet günahı da silinir, akşama kadar şeytandan korunmuş olur, başka bir kimse ondan üstün olmaz, ondan daha çok fazla güzel amel eden hariç.“ Daha nice hadisler var ki onlardan da zikrin en üstün olduğu anlaşılıyor. 40. Zikir, tasavvufun özü ve ruhudur. Bütün tarikatlarda yaygındır. Kimin için zikir kapısı açılırsa onun için Allah’ü Teâla’nın rızasına ulaşıncaya kadar bütün kapılar açılmış demektir. Buna ulaşan kimse ise ne isterse elde eder. Çünkü Allah katında hiçbir şeyin kıtlığı yoktur. 41. İnsanoğlunun kalbinde Allah’ın zikrinden başka hiçbir şeyin yerleşemeyeceği bir bölge vardır. Zikir kâlbe hâkim olunca sadece zikredenin kâlbindeki o bölgeyi kaplamakla kalmaz. Etrafında adamları, saltanatı, malı mülkü olmadığı hâlde diğer insanlar karşısında şahsiyetli ve vakarlı kılar. Ülkesi olmadığı halde onu sultan eder. Zikir ve ruhaniyeti olmayan kişi ise saltanatına, emrindeki adamlarına rağmen sefil ve değersizdir. 42. Zikir, insan kalbini gaflet uykusundan uyandırır. Zira kâlb uyuduğu müddetçe menfaatlerini kaybetmeye devam eder. 43. Zikir, zikreden kimseyi, zikrettiğine (Allah’a) yaklaştırır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de „Şüphesiz Allah takva sahipleriyle beraberdir“ buyurulmuştur. Yine bir kudsi hadiste bildirildiği gibi Allah (cc): „Beni zikrettiği sürece ben kulumla berâberim“ buyurmaktadır. 44. Zikir, kölelerin azad edilmesine denk ve eşittir. Mal ve mülkler sarfetmeye denktir. Allah (cc) yolunda cihad etmeye denktir. 45. Kalbin kasvetli katı bir yeri vardır, zikirden başka hiçbir şey orayı yumuşatamaz. 46. Zikir kalbe şifa veren bir devadır. 47. Zikir Allah (cc) dostluğunun bir temelidir, zikirden gafil olmak da O’na düşmanlığın temelidir. 48. Hiçbir şey Allah’ü Teâla’yı zikretmek kadar nimet ve rızıkları celbetez, Allah’ın (cc) azabını da defetmez. 49. Zikredenler üzerinde Allah’ü Teâla’nın rahmeti iner. Meleklerin duası erişir. 50. Allah’ü Teâla melekler yanında zikreden kullarıyla övünür. 51. Zikre devam eden cennete gülerek girecektir. 52. Bütün ameller Allah’ü Teâlayı zikretmek üzere ayarlanmıştır. 53. Zikirden dolayı cennette bir köşk inşa edilir.

Evliyalar ve Nefsani İhtiyaçlar

İnsanlar evliyaları başları derde girince, bir ihtiyaçları olunca hatırlıyorlar. Bir hastalığı, bir derdi, fakirlik, açlık gibi derdi olanlar, evlenmek isteyenler veya çocuk edinemeyenler evliyaların türbelerine gidiyorlar. Her ne kadar evliyaların himmetleri olsa da insan dünyalık için nasibini harcamamali. Resulullah SAŞ her peygamberin bir duası olmuştur, ben duamı ahirete sakladım buyurmuşlar. Allah CC Kuran’da dünyalık isteyene istediği verileceğini ama ahiretten mahrum kalacağını bildiriyor. Dünyalık istemek için evliyaların himmetlerine başvuranlar buna dikkat etmeliler bence. Aşağılık dünya nimetleri geçici, nefsin felahı kısa ve sonlu, hem de bunların vebali var. Dünya nimetlerinin hesabı uzun ve zorlu olacağı gibi, bir yandan da dünya nimeti aldatıcı ve yoldan çıkarıcı olabilir. Nefsin iyiliği yılanın çok neşeli ve iyi olması gibi. Soğuk kış günleri yılanlar zor hareket ederler. Uyuşurlar. Pek zararları dokunmaz. Ama Güneş nimeti ile ve yazın ihsanı ile canlanınca o engerek yılanları deyim yerindeyse yılan gibi olurlar. Yaz ortasında nimetlerle semizleyip Güneşle ısınan yılanlardan çekinilir, hem çok çeviktirler, hem zehirleri de çok olur. Nefsani nimetler için yalvarıp duranlar ve nefislerinin iyiliğine ve rahatına düşkün olanlar yılandan farksız olan nefislerinin kendilerine edeceğini düşünmüyorlar. Yüksek derecelere erişip nefislerini kontrol altına alan büyükler dahi nefislerine göz açtırmamışlar. Evliyalara gidip nefsani şeyler için dua edenler, himmet dileyenler o evliyaların hiç sevmediği şeyleri hem de kendilerine zararlı olacak şeyleri istiyorlar. Evliyalar nefislerinin fenası ile, nefislerinin açlık ve riyazetle, çilelerle zayıflaması ile öyle olmuşlar. Gidip onlardan bunun aksine nefsin iyiliği için, nefsin zevki sefası için himmet dilemek biraz garip. Başta Resulullah ve sahabe sonra Allah dostları kendi nefislerine hiçbir kıymet vermemişler. Resulullah SAS taslandığı halde, kanlar içindeyken kendine gelen meleklere boşver önemli değil deyip kendini taşlayanlara dua etmis. Yollarına dikenler saçılmış, oralı bile olmamıs. Üstüne deve işkembesi atılmış, bütün bunları hiç görmemiş bile. Hz Ali KV de nefsine hiç değer vermezmiş. Resulullah SAS Ali ve ben Musa ile Harun gibiyiz buyurmuşlar. Hz Ali KV efendimiz birgün açlık anında bir Yahudi’nin bahçesinin yanından geçerken bahçeye bakıyor duvardan, Yahudi görüp, ey çingene gel buraya bu kuyudan şu çek, hurmaları sula, her kova için bir hurma al demis. Ali KV efendimiz gidip şu çekmiş, bir avuç hurma almış. Allah’in aslanı ve ilim kapısı olan bu büyüklerin piri kendisine ey çingene diye hitab eden Yahudiye nefsi adına hiç kızmayıp gidip şu çekmis. Bu nasil hilm, bu nasil hilm var mi bunun dengi cihanda… Bugün ondan çok daha küçük olan bizlere Yahudi beyfendi diye hitab etse de gidip su çekmeyi gururumuza, kibirimize yedirebilir miyiz acaba? Hz Ali KV birini öldürecekken öldüreceği kişi yüzüne tükürmüş, bunun üstüne kılıcı elinden atmış. Niye öldürmekten vazgeçtin diye sorduklarında, ben Hak için öldürürüm, kendi nefsim için değil, yüzüme tükürünce nefsim için öldürmekten çekindim demis. Nefse hiç önem vermemişler ve nefse dair şeylere pek dikkat etmemişler. Nefislerini hiç görmemişler. Hastalık, bela, zorluk, açlık gelip geçmiş onlar nefislerini hatırlamamışlar hiç. sahabeler böyle bir durumda kendilerine yemeğe gelenleri karanlıkta doyurup kendileri aç kalmışlar. Kendi nefislerini görmediklerinden geri sadece kardeşlerinin nefisleri kalmış görebilecek. Böyle olunca da nefisleri adına çok fazla uğraşmamışlar. İşleri hep Hak yol için olmuş. Zaten nefislerini ve canlarını da feda etmişler. Allah’tan razı olmak önemli. Dünya imtihanının sırrı Allah’tan hoşnut olma. Bunun ise şartı yok. Nefis araya girince hep araya bahane sürer. Falanca olsa hoşnut olurum der, ama o istediğini elde etse Allah’i unutur. İnsan her halde razı olmalı. Nefse gelen bela ve musubetlere de sabrederken şükretmek lazım. Nefsani açıdan bakılınca hiç bela ve musubete şükür olur mu denir. Nefis elbette şükretmek istemez, isyan etmek ister. İnsanın özü, ruhu ve kalbi şükretmeli. Nefsin hoşuna gitmeyen şeyler insanın lehine. Günahlara kefaret olur ve derecesini yükseltir. Nefsin sevmeyip isyan ettiği hakikat bu. Öyleyse nefse inat sabredip şükretmeli. Nefsani şeyler için dua etmeyi azaltmaya da bakmak insanın lehinedir sanırım. Veliler kendi hastalıklarının iyileşmesi için de dua etmemişler. Hastalık olsun, zorluk olsun, dert olsun nefsimize ait duaları azaltmak kendi lehimize olur, çünkü nefisle dost olup Hak katında onun savunuculuğunu yapmamak lazım, zaten nefis lisanı hal ile bu dertlerini Allah’a arz ediyor. Allah zaten bu nefsin halini biliyor. Eyyub AS kurtlar dilinin yiyene kadar hiç ses çıkarmamıs. Nefsini kurtlar yedikçe o nefsinden çok kurtçukları düşünüp düşeni alıp geri koyarmıs. Nefsi için dua etmemis. Buna sabır olarak bakanlar çok ama bu sadece sabır değil aynı zaman da şükür de. Nefse gelen bela ve musubetler aslında bize gelmiyor, bize iyilik gelmiş oluyor. Nefsin iyiliği için dua edersek kendi aleyhimizde dua ediyoruz diyebiliriz. Nefis yılanı iyileştikçe bize tehlikeden başka şey vermez. O yüzden dayanabildikçe bu nefis adına dua etmemek daha iyidir herhalde.

YOL

Seyyid Muhammed (k.s.) Efendi Hazretleri şöyle buyururlar: “…Önce iman, iman-ı kamil yoluna girmeliyiz. İmanın anahtarı “la ilahe illallah muhammedu’r-rasulullah” demektir. “Lailaheillallah” demek “Ben Allah-u zü’l-Celal’in birliğine, varlığına inandım iman getirdim. Hakimiyet, din, adalet ve nizam Allah’a aittir. Allah-u zü’l-Celal’in hükmünü kabul ettim” demektir. Muhammedu’r-rasulullah demek ise şeriat-ı muhammediye’yi kabul etmektir. Yani Hazreti Muhammed’in getirdiğinin helalını helal bilmek haramını haram bilmek, günahını günah sevabını sevap bilmek, kabul etmek icra etmek mecburiyeti demektir. İman bu iki temel esas üzerine bina edilmiştir. İman parçayı kabul etmez. Kuran’ın bir bölümünü kabul ettiği halde bir bölümünü inkar edeler mesela namazın farz olduğunu kabul ettiği halde faizin de helal olduğunu kabul eden kimse küfürden kurtulamaz ve cehennemden de çıkamaz…” Yunus Suresi: 7,8. “Bizimle karşılaşmayı ummayan ve dünya hayatından hoşnut olup ona bağlananların ve âyetlerimizden habersiz bulunanların, işte bunların kazandıklarına karşılık varacakları yer cehennemdir.” Ehlullah bu ayetleri tefsirinde şöyle der: Bizimle kavuşmayı ummayanlar, bizimle karşı karşıya gelecekleri randevu gününü hesaba katmayanlar, ölüm ötesini hesaba katmadan yaşayanlar, öldükten sonra dirilip hesaba çekileceklerini kabul etmeyenler, dünya hayatından razı olup onu tatminkâr bulanlar, dünyayla mutmain olup onun ötesinde âhirete bir meyil bir arzu duymayanlar, dünyayı ve dünya nîmetlerini yeterli bulup âhiret adına bir yatırımda bulunmayanlar. Evet işte ancak bunlar bizim âyetlerimizden gafildirler diyor Rabbimiz. Evet işte Allah’ın âyetlerine karşı gaflet içinde olanlar bunlardır. Kim ki dünyayı yeterli bulur, kim ki dünyayı hedef bilir, dünya ve içindekilerden razı olur, onu tatminkâr bulur, onunla yetinmeyi düşünür, dünyayla mutlu olur ve dünyanın ötesindeki âhiret mutluluğunu, cennet nîmetlerini ve cennet saadetini arzu etmezse elbette bu kişi Allah’ın âyetlerinden gafil olacaktır. Benim için önemli olan dünyadır, dünyam iyi olsun da gerisi önemli değildir, dünyada ulaşayım da gerisi önemli değildir diyerek, dünyayı tatminkâr görerek tüm plan ve programını dünyayı kazanma adına yapan bir kişinin elbette Allah’ın âyetleriyle ilgilenmesi mümkün olmayacaktır. Elbette Allah’ın âyetlerinden gafil olan bir kimse de dünya hayatını Allah’ın istediği gibi değil de kendi istediği biçimde değerlendirecek ve böylece o kişinin dünyası da âhireti de berbat olacaktır. Çünkü Allah’ın istediği biçimde yaşanmayan dünyanın Allah katında hiç bir değeri yoktur. İmtihan için geldiğimiz bu dünya hayatı Allah’ın istediği gibi değerlendirilir, Allah’ın belirlediği hayat programı istikâmetinde yaşanırsa bir değer ifade edecektir. Dünyayı Allah’ın istediği biçimde değerlendiren insanların dünya hayatları da güzel, âhiret hayatları da güzel demektir. O zaman mü’min dünyada da cennet hayatını yaşamış olacaktır. Ama dünyada Allah’ın programıyla değil de kendi hevâ ve hevesleriyle yaşayan ve yine kendi hevâ ve hevesleriyle dünyayı hedef bilen, onunla tatmin olan, onu yeterli gören, onun ötesindeki hayata hazırlık içinde olmayan kişi Allah’ın âyetlerinden habersiz, Allah’ın âyetlerine karşı gaflet içinde yaşayan kişi demektir. İşte böylelerinin varacağı yer cehennemdir. Dünyada yaptıklarından dolayı, kazandıklarından dolayı onların gidecekleri yer cehennemdir, ateştir. Evet işte dünya hayatında dünyayı hedef bilen, dünyayı tercih edip âhireti ve âhiretteki mutlulukları mükâfatları hesaba katmadan bir hayat yaşayan, yaşadığımız hayat ancak işte bu dünya hayatıdır, bunun ötesinde başka bir hayat yoktur. Varsa da yoksa da hayat bu dünya hayatıdır, bu hayatın ötesinde ne dirilme vardır ne de hesap kitap diyerek hayatını dirilme de hesap kitap da yoktur inancına bina ederek yaşayan, dünyada ne bulmuşlarsa mal mülk, ev bark, dükkan tezgah, şan şöhret, yeme içme, giyinme kuşanma gibi onlardan razı olan, onlarla övünen insanların sonunda gidecekleri yer burasıdır. İşte bunlar bizim âyetlerimizden gafildirler buyururken Rabbimiz bu duruma düşmenin sebebini de aslında burada açıklamış oluyor. Allah’ın âyetlerinden gaflet. Allah’ın âyetlerinden habersizce bir hayat yaşamak. Allah’ın hayatımıza diktiği işaret levhâlârını örterek, Allah’ın yol gösterici uyarılarını gündemden düşürerek yaşanan bir hayatın sonucu elbette böyle olacaktır. Bir insan düşünün ki Allah tarafından dünyaya getiriliyor, dünyada kendisi için gerekli tüm yaşam şartları hazırlanıyor, muhtaç olduğu tüm nîmetler cömertçe kendisine sunuluyor ve yine Allah tarafından geçici bir imtihan süresi için getirildiği bu dünyada nasıl bir hayat yaşayacağına dair kendisine bir hayat programı gönderiliyor, bu programın icrası konusunda kendisine örnek elçiler sunuluyor. Sonra da eğer böyle bir hayatı yaşarsan sonunda Rabbinin cenneti var, değilse sen bilirsin ateş seni bekliyor diye açık, açık uyarılıyor. İşe bütün bunlara rağmen bir insan düşünün ki Allah’ın kendisine verdiği bu hayattan istifade ediyor, Allah’ın kendisine verdiği tüm nîmetleri kullanıyor ama Allah’ın kendisine gönderdiği vahyi reddediyor, bu hayatın yaşam kurallarını, hayatın katalogunu görmezden geliyor Allah’ın kendisine gönderdiği peygamberin hayat programını reddediyor ve kendi hevâ ve hevesleri istikâmetinde bir hayat yaşamaya kalkışıyor. Kendi görüşlerine, kendi heveslerine tapınarak bir hayat yaşamaya kalkışıyor. Şehvetleri varsa, kadın kız varsa, para pul varsa, şöhret, alkış varsa, yeme içme varsa tamam, bundan başkası bize lâzım değil diyorsa elbette onun gideceği yer de cehennemdir ateştir. Rabbimizin bu uyarıları istikâmetinde kendimizi hesaba çekmek zorundayız. Acaba okuduğumuz bu âyetler çerçevesinde bizim yerimiz neresidir? Bu âyetler ışığında acaba bizim konumumuz nedir? Acaba yaşadığımız hayatta ne kadar dünyacıyız ne kadar âhiretçiyiz. Acaba yaşadığımız hayat gerçekten Allah’ın âyetlerinden kaynaklanan bir hayat mı, yoksa Allah’ın âyetlerinden gaflet içinde, onlardan habersizce bizim kendi hevâ ve heveslerimizden kaynaklanan bir hayat mı? bunu çok ciddi düşünmek zorundayız. Yâni acaba dünyamız için âhiretimizi fedâ etmiş, âhireti unutarak tüm plan ve programlarımızı dünya için mi yapıyoruz? bunu çok ciddi düşünmek zorundayız. Elbette müslümanın hayatında da dünyayla ilgilenme vardır. Yeme, içme, giyinme, kuşanma, kazanma harcama gibi. Çünkü biz dünyada yaşıyoruz, dünya şartlarında yaşıyoruz. Ama müslüman hiç bir zaman dünyası için âhiretini fedâ eden insan değildir. Müslüman dünyasını Allah için, Allah’ın haber verdiği ebedî saadet yurdu âhiret için yaşayan insandır. Bunu hiç bir zaman unutmamalıyız. Onun içindir ki bu âyetler ışığında kendimizi hesaba çekmek zorundayız. Acaba şu anda Allah’ın âyetleri bizim gündemimizde ne kadar yer işgal ediyor? Acaba gündemimizde ne kadar cennet var? cehennemi ne kadar düşünebiliyoruz? Gündemimizde dünya mı var yoksa bunlar mı? En çok dert edindiğimiz şey nedir? bunu ciddi ciddi düşünmek zorundayız. Eğer şu anda bizim dünyamızda bizim gündemlerimizde gerçekten âhiret hakimse, gerçekten cennet ve cehennem hakimse, yaşadığımız hayatta tüm eylemlerimizde, tüm tavırlarımızda, tüm amellerimizde hakim unsur bunlar ise o zaman biz hayata Allah’ın âyetleriyle bakabilecek, hayatı Allah’ın vahyiyle değerlendirecek, problemlerimizi Allah’ın âyetleriyle çözümleyecek ve Allah’ın bize lütfettiği bu dünya hayatını Allah’ın istediği biçimde değerlendirecek bir noktadayız demektir. Ama bütün hemmimizle, bütün gayretimizle dünyaya yönelmiş, dünyanın peşine takılmış, dünyayla tatmin olmuş, daha fazla kazanma, daha fazla üretim, daha fazla ekonomi, daha fazla alkış, daha fazla makam, daha fazla koltuk ve şöhret peşine takılıp, dünyanın içine gömülüp âhireti hatırımıza bile getirmeyecek bir pisliğin içine düşmüşsek, o zaman bilelim ki biz Allah’ın âyetlerinden uzak, Allah’ın hayat programından habersiz bir hayatın içindeyiz demektir ki bu hayatın sonu cehennemdir. Allah’a kulluğa, Allah’ın dinini, Allah’ın kitabını ve Resûlünün sünnetini tanıyarak iyi bir müslüman olmaya ayrılması gerek zamanın sadece para kazanmaya ayrıldığı bir hayat insanı cehennemden başka bir yere götürmez. Allah’ın âyetleriyle birlikte olmayan, Allah’ın âyetlerinden habersiz yaşayan, toplumun empoze ettiği sahte âyetlerle, toplumun sunduğu sahte hedeflerle, sahte önderlerle, sahte peygamberlerle, şeytanla ve şeytan vahiyleriyle hareket eden bir kimsenin gideceği yer elbette şeytanların gidecekleri yer olacaktır. Bundan sonraki âyetinde kendi âyetleriyle hareket eden, Allah’ın âyetlerini gündeminde canlı tutarak o âyetler istikâmetinde bir hayat yaşayan ve böylece dünya ve âhiret dengesini Kur’an, yâni tercihini Allah’ın istediği şekilde bir hayattan yana kullanan, ölüm ötesi hayatı hesaba katarak yaşayan mü’minlerin hem dünyada hem de âhirette kazanacakları mükâfatları mutlulukları anlatacak Rabbimiz bakın şöyle buyuruyor: 9. “İnananlar ve yararlı iş yapanları, imanlarına karşılık Rab’leri doğru yola eriştirir; nîmet cennetlerinde onların altlarından ırmaklar akar.”

Muhammed Aşkına

Yerler gökler varoldu Muhammed aşkına Akşamları batan Güneş battı Muhammed aşkına Geceleri yıldızlar nur ağladı Sabahları öten kuşlar yandı Muhammed aşkına Baharda çiçekler açtı Muhammed aşkına Yazda güzellik oldu Muhammed aşkına Gül cemalini bir gören yandıkça yandı Gül bastim bağrıma avuntu olmadı bana Ne şiir yazmak derdim ne nesir Muhammed aşkı anlatılmaz bir sır Cennet gülleri kokar Muhammedin aşkına Cennet yolları gider Muhammedin aşkına

Erenler Yolu

Girdim erenler bağına Hallerine haldaş oldum Oturdum aşıklar sofrasında Aşklarına aşkdaş oldum Gönüllerine girdim coştum Şaraplarına serhoş oldum Cennet kokan gönül ihsanlarında Mest olup fena buldum Aşık sofrasına oturan kalmaz ayık Dostlar dergahına varan olmaz ayrık Hakkın o dostlarına yanıp Hak divanına vardım aşık Sakisi Hak şarabının erenlerdir O şarap olmadan Hak aşkı nerdedir Erenlerin nefesi olmadan O aşkın mayası tamam değildir Onların gönül şarabı heran dökülür İçenler içer mest olur Bu şarabın ayıklığı yoktur Hak aşkının da ayrılığı yoktur İsmail bir garip, üstad değil Hali anlatılır şey değil Kim Hakka mest olmak isterse Asksiz bir yol var değil

Hak Aşkı

Garip gönlüm Hak derdine koyuldu Derdim ahım Bağdat iline duyuldu Bağdatın piri Abdülkadir Geylani Gavsul Azam canıma himmet buyurdu Gönül olsun ki Hak nuru dolsun Gönül olsun ki Hakka ram olsun Öyle gönül huzur sefa bulur O gönül ki Hakkı zikre dursun Allah Allah demeye muhtaç kullar Bunda şüphe eden dünya ahiret ağlar Su ve ekmeğin aslı kaynayan taştir onlara aldanan ölüm sabahı kıtlığa uğrar Erenlere döndüm yönüm Yunus ile can kardeşi oldu gönlüm Mevlana ile döndü dolaşti gönlüm Mest oldu Hak aşkına düştü gönlüm Demeyin bana aşk yoktur Demeyin bana işler çöktür Aşıklar dergahından içtim Demeyin bana halim bir hoştur Ne ahirzaman ne kıyamet sondur Hak aşkına Yerler de gökler de ezeli hiçtir aşıka Ebediyen Hak aşıkları Cemalullah ile mesttir Yokluğadır yolu düşenin aşka