Ahirzaman ve Tasavvuf Yolu

Hamd Allah’a ve Allah’in selami Resulullah SAS efendimize ve aziz ailesine ve ümmetine ve ahirzamanın nuru Seyyid Muhammed efendi ve sofularına ve ümmete olsun. İnsan bu dünyaya göz açınca, uçsuz bucaksız tecelliler alemiyle karşı karşıya kalıyor. Bakmak, görmekle, gezmekle öğrenmekle, yemekle, içmekle bitmez tükenmez koca varlık alemi. Sonu mu gelir bunun hiç. O dışa açılan göz açık durdukça görecek şey de bitmiyor. Ağız oldukça yeme içme bitmiyor. ciğer oldukça alınacak nefes bitmek bilmiyor, bir nefes alsan sırada öteki de bekliyor, nefes alma iyi ki elimizde olan bir şey değil, taş taşımak gibi ağır gelmiyor; çünkü hayat boyu bu isten kurtulabilen kimse yok. Bu dış alem, esma-i ilahi ve sıfat-i ilahi tecellileri ile sonsuz bir okyanus. Dalgaları, rüzgarları, kuşları, balıkları, köpükleri, batık gemileri, korsanları, adaları, bulutları, hortumları, güneşleri, meltemleri, incileri, mercanları bitecek gibi değil. Atlantis kayıp şehri gibi bir şehir varmış bu okyanustan ötede. Ötesi neresi, içi mi, dibi mi, üstü mü, altı mi, başı mi, sonu mü kim bilir… Sular, deryalar denince insana lazım olan bir gemidir. Dağa kaçan bu deryadan kurtulamaz. Yer suyunu çıkar emri heran yankılanıyor, heran sular çıkıyor yerden de. Taşlardan su kaynıyor. Dağ görülen şey bakıyorsun bir nehre kaynak oluyor. Nice büyük nehirler dağlardan fışkırıyor, sonra nehirler deryaya akıyor, derya oluyor. Dağa kaçan nehrin membaına gidiyor. İşte aklını kullanmaya kalkanın hali budur. Gemiye binmek yerine ben dağa giderim deyen böyle aldanir. Dağlar gibi gemileri yüzdüren Cenab-ı Hakkın gemisi Dağdan daha üstündür. O gemiye davet edenin sesi de Hz Ömer RA’ın „dağ tarafına, dağ tarafına“ demesi gibidir. Nuh AS’in gemisi Cudi dağının doruğuna oturmuş. Dağa kaçanlar telef olmuşlar ama gemiye koşanlar Cudi dağının doruğunda selamete varmışlar. Asıl dağ yolu gemi tarafındaymıs. Dağa giden suya gark olmuş. Dağ onlar için batan bir gemi olmuş. Gemisiz ummanlar aşılmaz. Gemi Nuh AS’in gemisi gibi Hak gemisi olmalı ki tufana dayansın. Yoksa Titanik gibi dev bir gemi de olsa buz dağına çarpar. O yüzden her gemi de Hakkın gemisi değildir. Bu da başka bir mesele. Gemi işlerini gemiciler anlarlar. Nuh AS gibi bu geminin planları, notası, itici rüzgarı, korunması hepsi Hak’tan gelir. Bu yüzden geminin şekline, rengine, tasarımına, hızına falan bakan aldanir. İşte bugün bu ahirzaman tufanında bazı sesler çıkmışlar diyorlar ki, ey ahali! tarikat yolunu bırakınız, gelin dağ tarfına koşun, gelin bize sığının, bu tarikat yolunu, denize Hak gemisi denen o eski gemi ile açılmayı bırakın. O gemi tamam Nuh AS’i kurtarmış ama artık eskimis, yaması çok, artık sizi Cudi’ye ulaştırmaz, hem o gün bugündür bakın dağları bırakın biz göklerde uçan uçaklar yapmışız, bizim yolumuz daha iyi gelin bize. Dağdan çıkıp daha olmadı bir helikopterle uçar gideriz, o eski gemi baksanıza çürüyor, hiçbirşeyini yenilemiyorlar, bu devirde o gemiye binilir mi diyorlar. Helikopter ama, yer suyunu çıkar denmiş te gök suyunu tut mu denmiş? Dağa çıkmak veya eller çıktı Ay’a mantığı hep aynı kafanın ürünü olduğundan, bu uzaylı ve havali yaklaşımlar iyi bir akıbete ulaştırmazlar. İşte bu ahirzamanda da en hayırlı sığınma kapısı yine aynı gemi. Hak ve hakikat gemisi dağlara sağlam ev yapanlar zamanında olsun, tufanlardan dağlara sığınanlar zamanında olsun, hep bu ummandan bir kurtuluş çaresi olarak varolmuş ve olur. Bu geminin kazanında kaynayan marifetullah ve yelkenlerini şişiren rüzgar ise muhabbetullah’tir. Marifetullah kazanı kaynayınca gemi yol alır. Gemi yol alınca ne dağ kalir, ne bağ kalir, ne dalga kalir, ne derya kalir. Hepsi dağılır gider, rüya biter, göz ve gönül açılır. Şimdi bu noktada marifetullah nuru Cudi dağı gibi çıkınca ve gönül gemi gibi oturunca gemiyi veya cudiyi kim ne yapsin. Dağa kaçanlar, daha büyük ve modern gemilere binenler bunlar başka bir alemde kaldılar. Arada tatlı su ile tuzlu su arasındaki perde gibi perde var. Derya, gemiler, dağlar, yollar, binalar, uçaklar, bulutlar, mallar, mülkler neler neler, hepsi deryada bir köpük, tufan hikayesi de, dağ ve gemi meselesi de arada gezinen bir iki çöp, Hak gemisi bunların arasından sıyrılmış sakin sakin seyrediyor. Ahirzaman devri ne kadar tufanlı olursa Hak yolun gemisi o kadar vardır ve kazanı o kadar kaynıyor. Dağ bile bu sırrı taşımaya yürek yetirememis. İnsan dağ değildir. Dağ asla olmaz. Öyleyse kimse sanmasın ki Ademoğlu bu ahirzamana gelince dağ gibi oldu, sırrı reddetti veya dağ fikrini değiştirip sırrı ondan aldı. Bu fitrata aykırı bir hayalden ibaret. Çağlar ve dağlar biter gider ama Hakkın hükmü değişmez. Bu devir hele Ummeti Muhammed’in SAS devri işe. Heyhat! Musa AS dahi keşke ben de o ümmetten olsaydım demis. Mümkün mü ki O iki cihan sultanının ümmetinin erleri, gemileri telef olsun. Olmaz. Resulullah SAS birgün bir rüya gormuş, o rüyada kıyamete kadar uyudukça ümmetinin gemilerle yapacağı fetihleri görmüş. Birinde Hala Sultan ben de onlarla gideyim deyince, sen öncekilerle idin buyurmuş. Daha sonra Hala Sultan Kıbrıs fethine katılıp orada şehit olmuş ve gömülmüş. Resulullah SAS o gün kıyamete kadar, belki Kıbrıs’in 1571’deki fethi ve 1974’teki fethi de dahil olmak üzere ümmetini görmüş. Hak gemisi o adaya gidip durmuş rüyalarında. İşte bu şekilde Hak gemisi hep vardır ve hep tufanlardan kurtarır. Tarikat bitti, tasavvuf bitti diyenler aldanmışlık içindeler. Kıyamete kadar bu yol var. Resulullah SAS efendimizin bu güzel rüyasının manevi bir yorumu da Hak gemisinin kıyamete kadar devamıdır belki. Resulullah SAS ölüm gelince o ölen kişi için kıyamettir buyurmuşlar. Bunun gibi insanda kalp düşük derecede ise ve ruh ham ise onun için tarikat ve tasavvuf yolunun sonudur. Bu devirde kalpleri Hakkın zikrinden soğumuş ve Hak nurundan uzaklaşmış çok insan olduğundan bazıları sanıyorlar ki Güneş battı gitti. Halbuki gözünü bağlayıp, kör gözlüğü takandan Güneşe ne? Güneş hiç ışık vermez mi? Güneş doğdu ama ışık vermiyor dense buna herkes güler. Bunun gibi yerler ve gökler var, ve bu yerler ve gökler esma ve sıfatların tam kamil bir tecellisidir ama Hak gemisi eksik, tarikat ve tasavvuf bitti dense buna gökler ve yerler güler. Tasavvuf ve tarikat dipdiri ayakta. Resulullah SAS efendimizin ve tasavvuf büyüklerinin nuru apaydınlık hatta belki eskisinden daha parlak. Marifetullah ve muhabbetullah ile şereflenmiş dervisler yeleri ve gökleri şenlendiriyorlar. İki cihanın sultanı Resulullah SAS efendimizin ehli beyti Kevser süresindeki Allah’in vaadince ayakta ve gittikçe kemalleşiyor, aksine hergeçen gün daha büyük veliler gelip gidiyorlardır, hiç Allah’in işleri geri gider mi? Daha çok iyiye ve güzele ve kemale gider. Bunun için en büyük veli olan Mehdi AŞ en son gelecek deniyor. Yani o güne kadar evliyalar gittikçe daha çoğalıp daha yüksek derecelere ereceklerdir, bunun tersini iddia edenler gibi dünyada nuru Muhammedi kalkacak değil, aksine daha da artar. Hak yol gün geçtikçe ancak daha kemalleşir ve artar. Tasavvuf bitti gibi şeyler söyleyenler bu tarafa hiç bakmıyorlar mı acaba yoksa baksalar da görmüyorlar mı ne bilmem, aklım almıyor böyle şeyleri, bu hayretimi de ifade edeyim. Nuh AS’in gemisinde her çeşit hayvan da varmıs. Bizim gemideki yerimiz kamil kimselerin yeri olmadığında bu sır bize kapalı sadece bakıp hayret ediyoruz…

Neleri Düşünüyoruz?

Hz. Peygamberimize (s.a.v)’e en çok etki eden âyetlerden biri, tefekkürle ilgilidir. İki kişi Hz. Aişe (r.a)’ı ziyaret etmişler. Onlardan biri, „Hz. Muhammed (s.a.v)’de gördüğünüz etkileyici bir şeyi bize anlatır mısınız?“ deyince, Hz. Aişe (r.a) şöyle demiştir: „Resulullah (s.a.v) bir gece kalktı, abdest alıp namaz kıldı. Namazda çok ağladı. Gözlerinden akan yaşlar sakallarını ve secde esnasında yerleri ıslattı. Sabah ezanı için gelen Hz. Bilâl (r.a): „Ya Resulullah (s.a.v)! Geçmiş ve gelecek bütün günahlarınız affedildiği halde, sizi ağlatan nedir?“ deyince, Resulullah (s.a.v): „Bu gece Yüce Allah bir âyet indirdi. Beni bu âyet ağlatmak-tadır“ dedi ve âyeti okudu: „Göklerin ve yerin yaratılışında, gecenin ve gündüzün gidip gelişinde elbette aklıselim sahipleri için ibret verici deliller vardır” (Âl-i İmrân,190). Ondan sonra Resulullah (s.a.v): „Bu âyeti okuyup da üzerinde tefekkürde bulunmayan, düşünmeyen kişilere yazıklar olsun“ dedi. Bu âyette, tefekküre davet edilen akıl sahiplerinin durumunu açıklayan bir sonraki âyetin meâli de şöyledir: „Onlar ayakta, oturarak ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde tefekkür ederler (düşünürler). Rabbimiz (derler), bunu boş yere yaratmadın, sen yücesin, bizi ateş azabından koru!..“ (Âl-i İmrân, 3/191). Hz. Ömer; „Andolsun Tur’a yayılmış derilere yazılmış kitaba, onarılan eve yükseltilen tavana dalan denize andolsun ki, Rabbinin azabı kesin gelecektir. Onu savacak kimse de yoktur“ ayetlerini okuyan bir adamın sesini işittiğinde öyle sarsılmış, öyle irkilmişti ki bir duvara dayanmış, sonrada zar zor kendini evine atmıştı. Meydana çıkan rahatsızlığından dolayı bir ay boyunca evine ziyaretçi gidip gelmiştir. Hz. Ebu Bekir, geceleri, yatsı namazından sonra bir-iki saat kadar ev halkıyla sohbet ederdi. Onlar yattıktan sonra kalkar, abdestini tazeler, iki rekât namaz kılıp seccadesi üzerinde oturarak, huşû içinde tefekküre dalardı. Geceleyin kalkar, on rekât teheccüd ve üç rekât vitr kılar ve ev halkını da uyandırırdı. Arkasından sabah sünnetini kılıp camiye giderdi. Lokman Hekim, tek başına ve uzun uzun düşünürdü. Dostları kendisine uğrar ve “Yalnız niye oturuyorsun, toplum arasına karışıp onlarla kaynaşsan daha iyi olmaz mı?” deyince, Lokman; “Yalnızlık, tefekkür için daha uygundur. Tefekkür insanı Cennet yoluna ulaştırır.” cevabını verirdi. Mutarrif’in şu sözleri bize tefekkürü ne güzel anlatır: “Geceleri sırt üstü yatağıma uzanır, Kur’ân’ı düşünür ve amelimi Cennet ehlinin ameliyle kıyaslarım. Onların, altından kalkamayacağım şekilde amel yaptığını görürüm. Çünkü onları Kur’ân şöyle anlatıyor: “Geceleri pek az uyurlardı. Seherlerde istiğfar ederlerdi.” (Zariyat, 51/17) “Onlar ki, gecelerini Rabb’lerine secde ederek (O’nun huzurunda ayakta) durarak geçirirler.” (Furkan, 25/64) “Yoksa o, gece saatlerinde secde ederek, ayakta durarak ibadet eden, ahiretten korkan ve Rabb’inin rahmetini uman gibi midir? De ki, “Bilenle bilmeyenler bir olur mu?” Doğrusu ancak akl-ı selim sahibi olanlar öğüt alır.” (Zümer, 39/9) Hz. Ali: “Tefekkürü olmayan bir susma, unutkanlık ve dalgınlıktır.” Hasan el-Basri: “Bir saat tefekkür, bir gece ibadetinden hayırlıdır.” Zünnun el-Mısrî: “İbadetin anahtarı tefekkür, isabetli yolda olmanın alâmeti heva, heves ve nefse muhalefettir.” Mumşad ed-Dineverî: “Hakimler hikmeti, tefekkür ve sükût ile elde etmişlerdir.” Ebu Süleyman ed-Dâranî: “Gözünüzle ağlamayı ve kalbinizle düşünmeyi âdet haline getirin.” Mansur b. Ali: “Hikmet, ariflerin kalbinde sıdk diliyle, zahidlerin kalbinde tafdil diliyle, abidlerin kalbinde tevfik diliyle, müridlerin kalbinde tefekkür diliyle, alimlerin kalbinde ise tezekkür diliyle konuşur.” Ömer b. Abdülaziz: “Allah’ın nimetleri üzerinde düşünmek en makbul ibadetlerdendir.” Hz. Mevlana: “ … Fikrin donmuşsa, düşünemiyorsan yürü, zikret. Zikir, fikri titretir, harekete getirir. Zikri bu dönmüş fikre güneş yap.” Buyurmuşlardır. 13. Ra’d Suresi: 3- “Yeryüzünü enine boyuna yayıp döşeyen, onda oturaklı dağlar ve ırmaklar meydana getiren ve yeryüzünde meyvelerin hepsinden iki çift yapan O’dur. Sürekli olarak gece ile gündüzü birbirine dolamaktadır. Düşünecek olan bir kavim için bunda muhakkak ki, ibretler vardır.” 16. Nahl Suresi: 10- “Sizin için gökten su indiren O’dur. İçecek su ondandır; hayvanlarınızı otlattığınız bitkiler de o su ile yetişir.” 11- “Allah, sizin için, o su ile ekin, zeytin, hurmalıklar, üzümler ve her çeşit meyveleri bitirir. Şüphesiz ki bunda düşünecek bir topluluk için büyük bir ibret vardır.” 45.Casiye Suresi: 13- “O, göklerde ve yerde bulunan herşeyi kendinden bir lütuf olarak sizin hizmetinize vermiştir. Şüphesiz bunda düşünen topluluklar için ibret ve deliller vardır.” 59.Haşr Suresi: 21- “Eğer biz bu Kur’an’ı bir dağa indirseydik muhakkak ki onu Allah korkusundan baş eğerek parça parça olmuş görürdün. Bu örnekleri düşünsünler diye insanlara veriyoruz.” …..

Kimi renk diger renklerden daha guzel gorunur

            Selamun aleykum kardeslerim, Allah’a hamd olsun ve Resulullah SAS efendimize ve aline selat ve selam olsun. Bu guzellikler ve maneviyat nuru dolu yolumuzu Allah yuceltsin, bizler oyle buyuk bir nimet uzereyiz ki sanki o Yasin suresinde bahsedilen kisi gibiyiz, sehrin oteki tarafindan kosarak gelmis sonra Cennet’e gidince keske onlara soyleyebilseydim demis, bu yola giren de dunya icinde oyle bir halke geliyor, keske insanlara anlatmanin bir yolu olsaydi diyor. Ne soz ne de fiil bir damlasini dahi anlatamiyor. Gerci basta pirimiz Abdulkadir Geylani hazretleri tarif etmisler, yine bu yolun buyuklerinden Mevlana hazretleri bazi ipuclari vermisler ama yine de bu yola giren Yasin suresinde bahsedilen o sahis gibi caresiz kaliyor.

            Bu yolun himmeti oyle ki insan gunluk islerini yapmaya devam etse onlar dahi huzur vermeye basliyor, baskalarinin sikayet ettikleri isler Cennet eglencesi oluyor. Baskalarinin yoruldugu veya sevmedigi dunya isleri bu yolun yolcusu icin zevk ve Hak yakinligi dolu isler oluveriyor, buna kim nasil inanabilsin, biz dahi inanamazken. En dunyevi is Allah’a en yakinlik veren bir is oluyor. Dunya isleri Mirac gibi oluyor. Dunya isi yaparken hal Mevlana’nin semah yaparken hali gibi oluyor. Bu sasilacak sey bu yolun ne kadar buyuk oldugunu gosteriyor. Pirimiz Abdulkadir Geylani hazretleri Ibrahim Ethem bizim zamanimizda yasasaydi onu tahtinda irsad ederdik biryere gitmesine gerek kalmazdi deyerek bu yolun kiyamete kadar ozellikle bu ahirzamanda da aynen devam edebilecek tek yol oldugunu haber vermis. Bu yola girene taht gormek iyi gelir, cunku Makami Mahmudu anar salavat getirir, kursuyu dusunur Allah’i tesbih eder. Altin ve elmas gorse Cennet’leri gorur hemen o altinlari ve elmaslari Cennet icin feda etme hissine kapilir. Guzel yemek ve giysiler gorse hemen hamd eder, Rabbini hatirlar, sonra nefsini yerer, seyhini ve pirini guzel giysilerde olmaya daha layik gorur, onlari anar, guzel yemeklere layik olan sahabelere kadar guzel Hak dostlarini anar, huzunlenir, yer ama yerken derecesi yukselir, yemese daha az uzulurdu.

            Bu yolda hersey gonulde zaten hallolur, dis taraf ne olsa ise yarar. Hersey ayni tarafa ceker. Bu yolun buyuklugu saymakla bitmez. Baskalarina bu inanilmaz gelir, baska yollarin buyukleri dahi bu yolu tam anlayamazlar. Bu yolun yolcusunun Ibrahim Ethem hazretlerinin tahtinda irsad olmasi seklinde Gavsul Azam tarafindan ifade edilen hali Hz Omer RA’in hali gibidir, sabah namazina kalkamayinca daha cok sevap kazanmis. Ertesi gun Seytan kaldirmis. Bu yol gonulleri Allah aski doldurur. Ozellikle Naksibendilikte diger yollarda sonda olan bu yolda basta verilir diye birsey var. Bu sogrudur, cunku bunu soyleyen Imam Rabbani hazretlerini Gavsul Azam Abdulkadir Geylani hazretleri bir kerametkar olayda dogrulamislar. Lakin, kimse Kadirilik yolundaki muhabbetullah ve marifetullaha ulasamaz. Bunun misali soyledir, Kelimullah Musa AS ile Allah konusmus, sonra Harun AS’i da peygamber yapmis. Harun AS’da bir peygamber. Musa AS’a yakinligi nedeniyle seckin bir peygamber. Kuran’da adi gecen bir avuc peygamberden biri olmakla sereflenmis bir peygamber ayni zamanda. Ama Musa AS Tur dagina gitmis. Pirimiz Abdulkadir Geylani’ye nazaran Bahauddin Naksibend hazretleri ve imam Rabbani hazretleri de Musa as’a nispetle Harun AS gibiler. Naksibendilikte bahsedilen o nispet Kadirilik disindaki yollar icin. Kadirilik ana kaynak oldugundan bu degerlendirmenin icinde degil. Isik prizmadan gecince cesitli renklere ayrilir. Kimi renk diger renklerden daha guzel gorunur. Ama ana kaynak olan isikta boyle bir renk karsilastirmasi yok.

Ve Şeytan Hüküm Verdi…

Ve Şeytan Hüküm Verdi… Allah’ın Resûlü elindeki bir çöple, yere bir çizgi çizdi ve buyurdu ki; “İşte bu, Rabbimin dosdoğru yoludur.” Sonra onun sağına ve soluna başka çizgiler çizerek; “İşte bunlar da şeytanların yollarıdır. Sakın sizler bu yollara gitmeyin, çünkü o yollardan her birisinin üzerinde sizi ona çağıran, sizi sırat-ı müstakimden uzaklaştırmak ve saptırmak isteyen şeytanlar vardır” buyurdu. Ehlullah şöyle der: “Allah kendi yolunu, dosdoğru yolunu kitabında ortaya koymuştur. Öyleyse bütün mesele Allah’ın kitabına uymak ve kitaba göre yaşamaktır. Kitapla yol bulmaktır. Yolunu kitaba ve sünnete sorarak bulmaktır. Takva da budur işte. Takva, Rabbimizin yukarıda tarif buyurduğu esaslara göre hayat yaşamaktır. Rabbimizin, kitabında anlattığı bu emir ve yasaklara riâyettir takva. Rabbimiz bizim muttaki olmamız için, bizim böylece bir hayat yaşayarak cennete ulaşmamız için, yollarını göstermiştir. Kitabın ve sünnetin dışında takva yolu da yoktur. Kim ki kitap ve sünneti bırakır da başka şeylerin, başka yolların peşine takılırsa, o mutlaka sapmak zorunda kalacaktır.” Araf:12. “Allah, „Sana emrettiğim halde, seni secdeden alıkoyan nedir?“ dedi, „Beni ateşten onu çamurdan yarattın, ben ondan üstünüm“, cevabını verdi.” Bu ayet için tefsirlerde geniş açıklamalar var. Ehlullah bu ayetin tefsirine şöyle devam eder: “…Burada Şeytanın işlediği bir başka bâtıl daha var ki o da bizim yaşamımızın temelini oluşturan bir bâtıldır. O da şudur: Şeytan diyor ki; ne? Ben Âdem’e secde edeceğim ha? Ne dedin ne dedin? Âdem’e secde mi dedin? Niye secde edecekmişim ben ona? Kim o? Sanki onun maddesi benim maddemden üstün mü ki ona secde edeceğim? İbadet ve emirler konusunda, varlıklar arası ilişkiler konusunda maddeyi temel kabul edip materyalistçe bir düşünce mantığı. Meseleye materyalistçe bir yaklaşım. İnsanların pek çoğu böyle değil mi? Adam her şeyi parayla ölçüyor bugün. İffeti, namusu, dostluğu, arkadaşlığı, sevgiyi hep parayla ölçüyor. O kaç paralık adammış da onunla arkadaşlık edecekmişim! diyor. Kaç paralık adam da onun dâvetine icâbet edecekmişim! O kim ki onun elini öpecekmişim! Hattâ benim karnımı yarsalar onun karnından daha fazla kazurat çıkar diyor adam. Her şeyi maddeyle ölçmeye çalışıyor. İşte şeytan da aynı şeyi yapmaya çalışıyordu. Evet şeytan Allah karşısında bilgi iddiasında, güç iddiasında bulunuyordu. Allah bilgisi, Allah mesajı, Allah yasaları karşısında ilk defa kendi bilgisini, kendi fikirlerini, kendi yasasını savunan bir tip olarak ortaya çıkıyordu şeytan. Ve kıyâmete kadar onun yolunu takip edenler için bir selef oluyordu. İnsanlardan da Allah bilgisini, Allah mesajını, Allah yasalarını beğenmeyerek kendi yasalarını onun yasalarına tercih edenler, Allah yasalarını ilga ederek kendi yasalarını onun yerine ikâme etmeye çalışan insan şeytanları da hep var olagelmiştir yeryüzünde. İşte Allah’la çatışan, Allah’la ve Allah yasalarıyla savaşa tutuşan bu tâğutların başlangıcı da o döneme dayanmaktadır. Şeytanî güçler, şeytanî fikirler, şeytanî sistemlerle Rahmânî güçlerin kavgası da o zamandan beri devam edip gelmektedir. Ve kıyâmete kadar da yeryüzünde bu mücâdele devam edecektir. Şeytan Allah’ın kendisine tanıdığı tevbe imkânını da kendisine kafa tutarak, delil getirerek, verdiği emrin beklentilerine uygunsuzluğunu ortaya koyarak aslında o güne kadar Allah’a değil de kendi arzularına kendi nefsinin isteklerine tapındığını ortaya koyunca bakın Rabbimiz şöyle buyurdu”: Araf.13. “Ona, “ İn oradan, orada büyüklenmek sana düşmez, defol, sen alçağın birisin“ dedi.” Ehlullah bu ayeti de şöyle tefsir eder: “Öyleyse ey İblis in oradan! İn o mevkiden, makamdan! Çık o makamdan mansıptan! Defol o tertemiz meleklerimin arasından! Defol o şerefli meleklerimin arasından! Ya da çık o nimetler yurdu cennetimden! Ya da ayrıl benim korumamdan! Çünkü o yüce makam Allah karşısında haddini bilen, Rab karşısında ubûdiyet konumunda olan itaat ve tevazu sahibi kullarımın makamıdır. Sense Rabbinin açık ve net secde emrine karşılık geliştirdiğin bâtıl kıyasın, sapık düşüncen ve tavrınla küçülmeyi, zillet içinde bir hayatın sahibi olmayı kendin istedin. Yaratıcının emrini icra etmekle küçüleceğini zannettin. Âdem’e secde etmekle değersiz olacağını zannettin. Ama bilemedin ki asıl küçülmen yaratıcına karşı gelmendir. Böylece küçülmeyin, alçalmayın, horluğunun sebebini kendin hazırladın. Defol sen alçağın birisin. Alçalmaya lâyıksın buyurdu. Bugün aynen şeytan gibi nice alçaklar görüyoruz ki Rabbi huzurunda secdeye varmaktan korkuyorlar. Küçüleceğiz endişesiyle Rablerinin emirlerini icradan kaçıyorlar. Halbuki peygamberimiz bir hadislerinde şöyle buyuruyor: “Kim secde eder, Allah karşısında tevazu gösterirse Allah onu yüceltir, kim de tekebbür eder Allah’a ve kullarına karşı büyüklük taslamaya kalkışırsa Allah da onu alçaltır” Bir kimse Rabbinin emirlerine ne kadar teslim olursa, ne kadar muttaki davranırsa, Allah emirleri karşısında ne kadar boynu bükük olursa o nispette izzet ve şeref sahibi olur. Allah’ın Resûlü yine başka bir hadislerinde buyurur ki: “Gerek fert planında gerekse devletler planında güçlü olmak isteyen Allah’a tevekkül etsin. Allah’a güvensin. Allah’ı velî bilip İşlerini Allah’a havale etsin. Allah’ın yasalarını uygulayarak ona teslim olsun. Kim insanların en zengini olmak istiyorsa kendi yanındakilere ya da insanların elindekilere değil sadece Allah’ın yanındakine güvensin. Çünkü kendi yanındakiler de insanların elindekiler de bir gün gelir biter. Onlar bitmezlerse bile bir gün gelir insan kendisi onları terk etmek zorunda kalır. Kim ki insanların en şereflisi olmak isterse, gerek fert planında, gerekse devletler planında kim ki en aziz, en güçlü ve en şerefli olmak isterse muttaki olsun. Allah’ın koruması altına girsin, yolunu Allah’la bulsun, yolunu Allah’a sorarak bulsun, hayatını Allah’ın istediği biçimde düzenlesin. Kim ki hayatını Allah’a sorarak yaşarsa, hayatını Allah’ın kitabına sorarak yaşarsa yeryüzünün en şerefli, en aziz ve en güçlü insanı odur. Ama kim de Allah’ın kitabından Allah’ın yasalarından habersiz bir hayat yaşarsa, Allah’a ve Allah’ın kitabına rağmen tıpkı İblis gibi Allah’a isyan bayrağı açarcasına bir hayat yaşarsa o da küçülmeye hor ve hakir bir hayatın adamı olmaya mahkumdur. Çünkü Allah’a isyan etmiş, Allah’la savaşa tutuşmuş kimseler sonunda mağlup olmak, küçülmek ve izzetsiz bir duruma düşmek zorunda kalacaklardır. Tıpkı selefleri gibi cennet için yaratılmışlarken, yüce makamlar için yaratılmışlar iken, yeryüzünde halîfe olarak yaratılmışlar iken halîfelik konumuna lâyık hareket etmediklerinden, cennete lâyık hareket etmediklerinden, kulluktan çıktıklarından Allah’ın hazırladığı makamların tümünden çıkarılmak ve kovulmak zorunda kalacaklardır. Evet Rabbimiz çık oradan alçak! İn oradan alçalmış olarak! buyurunca Rabbimizin bu tehdit içeren ifadesi karşısında İblisi bir korku, bir titreme, bir telaş ve yıkılış sarıverdi. Anladı ki artık hayatının sonu gelmişti. Anladı ki artık Rabbi onu helâk edecekti. Bu vaziyette Allah tarafından helâk edilmektense, işlediği bu suç yüzünden kahrolup gitmektense, geberip gitmektense zillet içinde de olsa, horluk hakirlik içinde de olsa, rahmetten kovulmuş ve gazaba uğramışlardan olarak da olsa yaşamayı tercih etti…” Hakikatın safasına ulaşabilme duasıyla…

Müjdelenenler

Resulullah (s.a.v) tağut hakkında bir hadis-i şerifinde; „Her kim (tağuta karşı) cihad etmeden ve onunla mücadele (ederek Hakk’ı hakim kılma) arzusunu ruhunda duymadan ölürse, nifaktan bir şube üzerinde ölür“ buyurmaktadırlar.“ (Muhtasar Sahih-i Müs-lim, Hafız Münzirî, Hd. No: 103) Müminler daima Hakkın rızasını arayıcıdırlar. Allah’ın nuru canlarının gıdası olduğundan Allah’tan gayrısını düşünerek ısdırap çekmezler. Allah’tan gayrısına gönül bağlamazlar. Zümer:17,18. “Şeytana ve putlara kulluk etmekten kaçınıp, Allah’a yönelenlere, onlara müjde vardır. Ey Muhammed! Dinleyip de, en güzel söze uyan kullarımı müjdele. İşte Allah’ın doğru yola eriştirdiği onlardır. İşte onlar akıl sahipleridir.” Ehlullah bu ayeti şöyle tefsir eder: “Tâğuta kulluktan ictinâb edenler, Allah dışında tanrılık iddiasında bulunan her türlü varlığın istediği hayattan uzaklaşıp Allah’a yönelenler, Allah’ın istediği hayata, Allah’ın rızasına yönelenlere müjdeler olsun. Kazançta olanlar onlardır. Tâğut, “tağa, tuğyan haddi aşmak, sınırı çiğnemek” demektir. Allah’a karşı haddi aşan, sınırı çiğneyen, Allah’a isyan içinde bulunan, başkalarını da Allah’a isyana çağıran ya da kendi arzularına, kendi yasalarına itaate çağıran her şey tâğuttur. Allah ve Resûlü’nün belirlediği ölçülerin dışında kanun koyarak, insanları Allah kanunlarını bırakıp kendi kanunlarına uymaya zorlayan, insanları kendisine kulluğa zorlayan ve böylece haddini aşan gerek şeytan, gerek insan, gerek put, gerek müessese ve kurumların hepsi tâğuttur. İnsanları Allah yolundan uzaklaştırmak isteyen, insanları Allah dinini öğrenmekten men eden, yâni din eğitimini yasaklayan her program, her sistem tâğuttur. Allah’ın insan hayatı için belirlediği kulluk yasalarından habersiz olarak, Kitap ve Sünnete müracaat etmeyerek kendi hayatını belirlemeye kalkışan, kendi kendine bir hayat programı belirleyen herkes tâğuttur. Allah karşısında bilgi iddiasında bulunan, “Allah bilirse biz de biliriz! Bizim de bilgimiz var! Bizim de aklımız var! Bizim de keyfimiz var! Biz de biliriz kılık-kıyafetin nasıl olacağını! Biz de biliriz eğitimin nasıl olacağını! Biz de biliriz nereden kazanıp nerelerde harcayacağımızı! Biz de biliriz nasıl bir hukuk yapacağımızı, biz de biliriz nasıl bir hayat programı belirleyeceğimizi,” diyerek Allah karşısında bilgi iddiasında bulunan her insan tâğuttur. Ya da Allah karşısında güç iddiasında bulunanlar, “Allah varsa biz de varız! Allah’ın gücü varsa bizim de gücümüz var! Allah’ın cehennemi varsa bizim de kodeslerimiz var! Allah’ın melekleri varsa bizim de silahlılarımız var! Biz de asar keseriz,” diyerek Allah karşısında güç ve kuvvet iddiasında bulunanlar da tâğuttur. Kendi kendine uyup, kendi hevâsını, kendi düşüncesini, kendi aklını putlaştırıp, kendi kendisini tanrılaştırmış kimse de tâğuttur. Allah’ın kitabından habersiz kendi keyfi istikâmetinde bir hayat yaşayan herkes tâğuttur. İşte böyle tüm tâğutluklardan, tüm tâğutlardan uzaklaşan, onlara bulaşmayan, onlara itaat etmeyen, onlara kulluktan kaçan, hem onların kendilerinden hem de onların bulundukları yerlerden uzak duran kimselere kurtuluşu müjdele, diyor Rabbimiz. Peki nasıl bir müjdedir bu? Veya hangi kullara bir müjdedir? Onu birlikte göreceğiz: Onlar ki sözü işitenler, söze kulak verenler, sözü dinleyenler, Kitaba kulak verenler, kendilerine ulaştırılan Allah’ın âyetlerini duyup o âyetlerin bilincine erenler, Allah’ın âyetlerine karşı ilgisiz kalmayanlar. Allah’ın âyetlerine karşı kulaklarını tıkayıp sağır kesilmeyenler, gözlerini kapayıp kör kesilmeyenler. Allah’ın âyetleriyle karşı karşıya gelince de en güzel söze, en güzel bir şekilde tabi olanlara müjdeler olsun. Allah’ın en güzel sözlerini işitip onların istediği en güzel yola tabi olanlara müjdeler olsun. Peygamberi işitip kendine en güzel kulluk örneği seçenlere, peygambere en güzel bir şekilde uyanlara müjdeler olsun. İşte bunlardır Allah’ın kendilerini hidâyete ulaştırdıkları. İşte bunlardır doğru yolda, hak yolda olanlar. Çünkü elbette Allah’ın kitabını dinleyerek, Allah’ın âyetlerine kulak vererek, kitabın pratiği olan Peygamber’e (a.s) müracaat ederek Rabblerinden hidâyet isteyen bu insanlara Allah hidâyetini nasip edecektir. Elbette bu dünyada koyduğu yasaları gereği Rabbimiz kendisinin rızasının nerede olduğunu, razı olacağı bir hayatı nasıl yaşamaları gerektiğini onlara gösterecek, onlara bu konuda kolaylıklar lütfedecek, hem dünyada hem de âhirette onları başarıya ulaştıracaktır. Çünkü bunlar akıl sahipleridirler. Akıllarını kullanan kimselerdir bunlar. Rabbimiz yeryüzünde aklı herkese vermiştir, herkesi bu nîmetiyle nîmetlendirmiştir. İnsanlara o akılla vahyi anlama, kavrama ve diğer insanlara aktarma görevini de yüklemiştir. Eğer insanlar Allah’ın kendilerine verdiği o akıllarını vahyi anlamada kullanmaz, akıllarını vahyin emrine teslim etmezlerse, o akıl hiçbir değer ifade etmeyecektir. Demek ki müjdelenecek insanlar kimlermiş? Bir, sözü dinleyenler. Söz Kur’an’dır. Bir çok söz işitiyoruz değil mi akşama kadar? Allah’ın sözleri, insanların sözleri, Müslümanların, kâfirlerin, müşriklerin, ateistlerin sözleri. Peki bunların en güzeli hangisidir? Ahsenü’l kelâm, ahsenü’l hadîs, ahsenü’l kasâs hangisidir? Elbette Allah sözüdür değil mi? Veya Allah kendi sözleri içinde de şunlar iyidir, şunlar kötüdür, şunlar habistir, şunlar tayyipdir diye, şunlar hayırlı, şunlar şerdir diye beyanlarda bulunmuştur. İşte bizler Rabbimizin güzel dediği, hayır dediği, tayyip dediği, hasene dediği şeylere tâbi olacağız. Ya da kişinin durumuna göre, konumuna göre güzel olanlar vardır. Meselâ başkaları için cihada gitmek güzel iken, bakıma muhtaç annesi, babası olan birine ise gitmemek güzel olacaktır. Onun annesine bakmak güzel olacaktır. Veya cihada en başta gitmesi gereken birilerinin en sona kalması güzel değildir.” Hakikatin safasına ulaşabilme duasıyla…

Dost’a Doğru

İmanın sıhhat bulması için dünya sevgisinin kalpten çıkarılması gerekir. Kalp; Kitap ve Sünnete göre amel ederse kurbiyet kazanır. Allah’ın hükümlerine, emir ve yasaklarına Hz. İsmail gibi teslim olmak ruhun ebedi mutluluğudur. Hac:3, 4. “Allah hakkında bilmeden tartışan ve her azılı şeytana uyan insanlar vardır.” “Onun hakkında şöyle yazılmıştır: O kendini dost edinen kimseyi saptırır ve alevli azaba götürür.” Ehlullah bu ayetleri şöyle tefsir eder: İnsanlardan kimileri Allah hakkında bilgisizce tartışırlar. Bilgileri olmadığı halde Allah konusunda tartışmalara girerler. Hiç bir bilgileri olmadığı halde, Allah’ın kitabından, peygamberinin sünnetinden zerre kadar nasipleri olmadığı halde Allah hakkında, Allah’ın sıfatları hakkında, Allah’ın yetkileri hakkında ileri geri ağızlarına geldiği gibi, akıllarına estiği gibi tartışmaya girerler. Ve bu konuda da her inatçı, azgın şeytana uyarlar. Şeytanların peşi sıra giderler. Allah hakkında, Allah’ın dini hakkında, Allah’ın yetkileri hakkında, Allah’ın yolu, Allah’ın hayat programı hakkında, Allah’ın kitabı, Allah’ın elçileri hakkında saçma sapan şeyler söylerler. Hiçbir bilgileri olmadığı halde şeytanlara uyarak, şeytanların fısıltılarına kulak vererek iftiralarda bulunurlar. Halbuki Allah’ın kitabının kapağını bile açmamışlardır. Veya Allah elçilerine bir kerecik bile sormamışlardır. Kafalarına estiği gibi ahkâm keserler. Bana göre Allah şöyle olmalıdır. Bana göre Allah böyle buyurmaktadır. Bana göre Allah’ın dini böyledir. Bana göre Allah’ın kitabı böyle olmalıdır. Allah’ın kitabı da böyle buyurmaktadır. Bana göre kitabın fonksiyonu şöyledir. Bana göre kitap şöyle okunmalıdır. Allah da demokrasiden yanadır. Din de bu tür bir kıyafetten yanadır. Bana göre Allah hayata karışmamalıdır. Bana göre hukuk böyle olmalıdır. Allah da böyle bir hukuktan yanadır. Bana göre sosyal hayat, bana göre siyasal yapılanma, bana göre ekonomik hayat böyle olmalıdır. Allah da böyle istemektedir. Bana göre kılık kıyafet böyle olmalıdır. Bana göre kılık kıyafetin bu kadarını da Allah istememektedir diyerek Allah’a iftirada bulunurlar. Allah’ı şartlandırmaya, Allah’a yol göstermeye, akıl vermeye kalkışırlar. Halbuki Allah kitabıyla ve elçilerinin beyanıyla bilinir. Allah’ın ne istediği, nasıl istediği, neden yana olduğu kitabı ve o kitabının pratiği olan peygamberinin hayatıyla bilinir. Allah hakkında konuşabilmek için kitaba ve elçilerine müracaat şarttır. Kitabı ve peygamberi tanımayanların Allah hakkında, Allah’ın dini hakkında söz söyleme yetkileri yoktur, olamaz. Allah’tan habersiz oldukları halde Allah hakkında konuşurlar. Dinden habersiz oldukları halde din hakkında konuşurlar. Kur’an’dan habersiz oldukları halde Kur’an hakkında konuşurlar. Peygamberi tanımadıkları halde peygamber hakkında fikir yürütürler, ahkâm keserler. Kendi fikirlerini, kendi görüşlerini ve hevâlarını Kur’an’la, peygamberle ve dinle özdeşleştirmeye çalışırlar. Sanki bana göre sen böyle olmalısın ya Rabbi! Biz senin böyle olmanı istiyoruz! Sen bizim istediğimiz gibi olmak zorundasın! Sen bizim istediklerimizi istemek, bizim istediklerimizi emretmek zorundasın! diyerek Allah’ı yönlendirmeye çalışanlar. Demediğini dedi, dediğini de demedi diyerek zorla Allah’a, peygambere, kitaba kendi hevâlarını söyletmeye çalışırlar. Peygamber de böyleydi. Peygamber de bizim gibi düşünüyordu. Peygamber de tıpkı bizim gibi yaşıyordu. Peygamber de bizim düşüncemizin üyesiydi. Eğer peygamber şu anda hayatta olsaydı bizim dediğimizden farklı yapmazdı diyerek peygamberi de şartlandırmaya çalışırlar. Bana göre, bize göre Allah’ın istediği hayat, Allah’ın istediği kılık kıyafet, Allah’ın istediği hukuk, eğitim, nikâh, talâk böyle olmalıdır diyerek kendilerince bilgisizce bir şeyler ortaya koyarlar. Böyle kimseler için bakın Allah buyuruyor ki: “Onun hakkında şöyle yazılmıştır: O kendini dost edinen kimseyi saptırır ve alevli azaba götürür.” Onun için yazılmıştır. Onun hakkında, onun aleyhinde yazılmış ve kararlaştırılmıştır. Her kim ki onu veli edinirse, kim o şaşkını, o sapığı veli bilir, onun velâyeti altına girer, onun aldığı kararları uygular, onun peşi sıra giderse o şeytan onu saptırır, ona yolunu kaybettirir ve çılgın ateşin azabına yöneltir. Evet şeytan kendisine uyanı dosdoğru yoldan saptırır ve alevli ateşin, cehennemin azabına götürür. İşte bu Allah tarafından bir yasa olarak, bir realite olarak yazılmıştır. Kendisini veli edineni saptırmak ve cehenneme götürmek şeytan için değişmez bir hüküm olmuştur. Allah, peygamber, kitap, din, hayat, hayat programı, yol, yordam, dünya, âhiret, ölüm, hesap, kitap konularında kim ki Allah’ı, Allah’ın kitabını bırakıp ta şeytanların peşinde koşarsa kesinlikle bilesiniz ki şeytan tıpkı kendi saptığı gibi onu da saptıracak ve kendi ebedi azap yerine onu da götürecektir. Evet Allah karşıtı kimseleri veli edinenlerin, onların yasalarını, programlarını uygulayanların vazgeçilmez sonucu işte budur. Evet demek ki buraya kadar Rabbimiz bize şunları söyledi: Ey kullarım, Benden ittika edin. Bana karşı takvalı olun. Yolunuzu Benimle bulun. Hayatınızı Benim için ve Benim belirlediğim ölçüler istikâmetinde yaşayın. Çünkü kıyâmetin zelzelesi çok azıym bir şeydir. Attığınız her adım, alıp verdiğiniz her nefes sizi ölüme doğru yaklaştırmaktadır. O kıyâmet geldiği zaman sizin sarhoşluktan başka bir görüntünüz olmayacak. Sarhoş değilken sarhoş gibi olacaksınız. Böyle sizi insanlıktan çıkaracak adım adım yaklaştığınız bir gün varken birileri sizi Rabbinize itaatten, yaklaşmakta olan kıyâmet bilincinden uzaklaştırıp bu hayatı, bu dünyayı kendi istek ve arzularına göre yaşatmak isterlerse. Birileri sizi cehenneme çağırmak, cehenneme götürmek isterlerse. Bu şeytan olabilir. Bu iki ayaklı şeytanlar olabilir. Şimdi bu durumda bizler onlara mı kulak vereceğiz, yoksa Allah’a mı? Onları mı dinleyeceğiz, yoksa cenneti ve cehennemi olan Allah’ı mı? Onları mı veli kabul edeceğiz, yoksa Allah’ı mı? Onların velâyeti altına mı gireceğiz, yoksa Allah’ın mı? Onlar için mi hayatımızı yaşayacağız, yoksa Allah için mi? Kendimizi onlara mı beğendireceğiz, yoksa Allah’a mı? Evet bizler velî olarak sadece Rabbimizi kabul ederiz. Kâfirler ve zalimler gibi tâğutları ve şeytanları asla velî bilmeyiz. İradelerimizi onlara telsim edip, onların kararlarını, yasalarını uygulamadan yana olmayız. Çünkü onlar velâyeti altına girenleri nûrdan, imandan, İslâm’dan, Allah’a kulluktan yaratılışlarından, fıtratlarından, insanlıklarından, doğru yoldan çıkarıp karanlıklara, küfre, inkâra, ilhada ve karanlıklara sürüklerler. Gidilmeyecek yollara sürüklerler onları. Aklı, ilmi, düşünceyi fesada verirler. Ahlâkı ve fıtratı bozarlar. Allah ve Resûlüyle yarış iddiasıyla yapılmayacak şeyleri yaparlar. Peşlerine taktıkları kullarını belâların kucağına taşırlar. Boyunlarındaki ipin ucunu o ipin de kendilerinin de sahibi olan Allah’a vermeyerek kendi ellerinde tutmak isteyen, ya da onu boşlukta tutmak isteyen herkesin iplerini ellerine alırlar ve onları kendilerine kul köle edinirler. İnsanlar güya Allah’a kulluktan kaçarken bu defa tâğutların kulu kölesi olurlar. Allah’ı inkâr eden, velâyetini Allah’a vermeyen kişi binlerce tâğutun kulu olur. Bir tek Allah’a kulluktan kaçarken pek çok tâğutlara kulluğa razı olur. Meselâ Allah’a kulluktan kaçan kişi evvela kendisini Allah’a kulluktan koparıp ayaklarını kaydırmak için fırsat kollayan şeytanın kulu durumuna düşer. Sonra onu Allah’ın arzularından koparıp kendi arzu ve şehvetlerinin kulu kölesi durumuna düşürmek isteyen nefsinin kulu durumuna düşer. Daha sonra başkaları, karısı, babası, anası, çocukları, akrabaları, kavmi, kabilesi, milleti, devleti, politik ve dini liderleri, ağası, patronu, çevresi, âdetleri, töreleri, modası ve daha yüzlerce tâğutların kulu kölesi durumuna düşecektir. Görüyoruz işte Allah’ın velâyetini kabul etmeyen insanlar bir tek Allah’a kulluktan kaçarken yığınlarla tâğutun kulu kölesi olmuşlar. Kimisi Şeytanın kulu, kimisi nefsin kulu, kimisi modanın kulu, kimisi şehvetlerinin, kadının, âdetlerin, törelerin, kanun koyucuların, çevrenin, ağalarının, patronlarının kulu, kimisi bu âlemde sebepler nizamı üzerinde galip ve müessir zannettikleri, zarar ve felâketler anında kendilerinden medet bekledikleri, kendilerine sığındıkları, kendilerini kurtarıcı olarak bildikleri kimselerin kulu. Yâni güya bir tek Allah’a kulluktan kurtulup özgürlüğe kavuşacaklarını zanneden bu insanlar boyunlarına pek çok varlığın kulluk iplerini takmışlar ve onların çektikleri yere gitmek zorunda kalmışlardır. Hepsini aynı anda razı etmek zorunda kalmışlar, kalpleri parça parça olmuş, burunlarına vurulmadık zincir kalmamış, zillet ve meskenetin esfeline düşmek zorunda kalmışlardır. Öyleyse Allah dışındaki tüm tâğutları inkâr edip, hayatımızda onlara karışma alanı bırakmayıp, boyunlarımızdaki kulluk ipinin ucunu sadece Allah’ın eline verip, sadece Rabbimizi velî kabul etmek zorundayız. Sadece Allah’ı velî kabul edip, kulluğumuzu sadece Allah’a yapıp, Allah’ın bizim adımıza aldığı kulluk maddelerine sım sıkı sarılıp bu karanlıklardan kurtulmak zorundayız. Bundan başka çaremiz de yoktur. Allah yardımcımız olsun inşallah.