Kadiriyye Tarikatı Şeceresi bir vechi

1. Hazret-i İmam Alî el-Murtazâ
bin Ebî Tâlib (k.v) (Necef) H. 40 M. 661
2. Oğlu İmam Seyyid Ebu Abdullah
Hüseyin (r.a) (Kerbelâ) H. 49 M. 670

3. Oğlu İmam Seyyid Zeynelabidin Alî (Medine) H. 95 M. 713
4. Oğlu İmam Seyyid Muhammed el-Bâkır (Medine) H. 114 M. 733
5. Oğlu İmam Seyyid Ca’fer es-Sâdık (Medine) H. 148 M. 765
6. Oğlu İmam Seyyid Mûsâ el-Kâzım (Bağdat) H. 183 M. 799
7. Oğlu İmam Seyyid Alî er-Rızâ (Meşhed) H. 203 M. 818
8. Şeyh Ebu Mahfuz Maruf el-Kerhî H. 204 M. 820
9. Şeyh Ebu’l-Hasan Sırrı es-Sakatî H. 257 M. 870
10. Şeyh Ebu’l-Kasım Cüneyd bin Muhammed el-Bağdâdî
(Cüneydiyye Tarikatı Piri) H. 297 M. 909
11. Şeyh Ebu Bekir Cafer bin Yunus Şiblî el-Bağdadî H. 334 M. 945
12. Şeyh İzzeddîn Abdülazîz bin Haris et-Temîmî
13. Oğlu Şeyh Ebu’1-Fazl Abdülvâhid
bin Abdilazîz et-Temîmî H. 425 M. 1033
14. Şeyh Ebu’l-Ferec (Ebu’l-Feth) Abdurrahmân
(Muhammed bin Abdullah) et-Tarsûsî H. 447 M. 1055
15. Şeyh Ebu’l-Hasan Alî bin Muhammed
bin Yusuf el-Kırşî el-Hükârî H. 486 M. 1093
16. Şeyh Kâdu’l-Kudât Ebu Said el-Mübârek
bin Ali el-Mahzûmî el-Muharrimî el-Bağdâdî H. 513 M. 1119
17. Şeyh Seyyid Şerif Abdülkâdir el-Geylânî (Bağdat)
(Kadiriyye Tarikatı Piri) H. 561 M. 1166
18. Şeyh Seyyid Muhammed el-Kadirî es-Sincârî (Cizre)
(Muhammediyye Tarikatı Piri) H. 619 M. 1223
Bundan sonra silsile Nesep yoluyla Efendimize kadar intikat etmektedir.Bakınız Altın Silsile

Efendi Baba Hz.

 (H.1348) M.1928 yılında Kızılören kasabasında dünyaya geldi. Babası Kadiri Tarikatının Muhammediye Kolu ve Nakşi Tarikatının Halidi kolunun mürşidliğini yapan Seyyid Osman (k.s.) Efendidir.

Seyyid Muhammed Efendi beş yaşında babası yanında ilim tahsiline başladı. Ondan tefsir, hadis, fıkıh, kelam ve tasavvuf dersleri aldı. Bu arada Kayseri şehrinde bulunan büyük ulemaların yanlarında çok zor şartlar altında ilim tahsil etti. Daha sonra Ankara ve İstanbul’a giderek dönemin önde gelen alimlerinin derslerine devam etti. Evlad-ı resul olan ve medrese usulü ders gören Seyyid Muhammed (k.s.) Efendi Çorakçızade Hacı Hüseyin (k.s.) Efendi`den eperye, sarf, aruz, kessaf, müntakayi, kelam; Ömer Nasuhu Bilmen`den kelam ve felsefe; Hacı Yusuf Eken`den ilm-i meani, Camii Kebir imamı Ahmet Efendi’den de farsça dersleri aldı.

Yurdun birçok yöresinde imanlık ve vaizlik görevlerinde bulundu. Birçok alimin ve tasavvuf ehli kimsenin sohbet halkalarına katıldı. Barla’da Said Nursi hazretlerinin altı ay kadar sohbetlerine devam etti. Vaazlarında sisteme muhalefet ettiği gerekçesiyle 1968 yılında 163. maddeden dava açılıp, Kayseri 1. Ağır ceza Mahkemesinde 24 yıl ceza istemiyle yargılandı. Av. Bekir Berk’in yaptığı savunma ile beraat etti.Seyyid Muhammed Efendi, talebelik yıllarında İslami tedrisin yasak olması nedeni ile saklılık içerisinde alimlerin meclislerine gelebiliyordu. Başta Hunad ve Cami-i Kebir olmak üzere ilim tahisilinde bulundukları camilerin en üçra ve saklı odalarında sayıları on beşi geçmeyen bazen de birkaç öğrenciye kadar inen kimseler ile ders işleyebiliyordu. Yaz dönemi bağ evlerine gidiyor hocaları ile birlikte dağ kovuklarında ilim meclislerine katılıyordu. Bu ilim meclislerinin maişeti, içlerinde Seyyid Muhammed Efendi’nin de bulunduğu birkaç öğrencinin çeşitli köylerde yapmış oldukları vaazlar sayesinde karşılanıyordu.
Uzun yıllar ilim tahsiline devam eden Seyyid Muhammed Efendi dedelerinden gelen Kadiri, babasından intikal eden Halidî-Nakşi, Çorakçızade Hacı Hüseyin Efendi’den el hayrını aldığı Ebheri ve Said Nursi’den aldığı Mevlevi kollarının müşidliğinde bulunmaktadır. Seyyid Muhammed Efendi Hazretlerinin Tevazu ve alçak gönüllülüğünün tarifini yapmak mümkün değildir. İnsanlar arasında ayırım yapmamalarına rağmen ilim sahiplerine, hafızlara, fakirlere ve edepli insanlara daha fazla zaman ayırırlar.
Yanında sükut ve edep sahibi kişilerin ayrı bir önemi vardır. Kimseye kızmaz ve kimseden incinmezler. Nur suresinde (37. Ayet) buyurulduğu gibi: „Onlar ne ticaretin ne de alış verişin Allah´ı zikirden alıkoymadığı kişilerdir.“Davete mutlaka icabet ederler, gelenlere iadei ziyarette bulunduğu gibi gelmeyene de giderler. Gerek müridlerinden, gerekse müridi olmayanlardan misafiri hiç eksik olmaz. Kimse ile münakaşaya girmez, sevenlerini üzüntüye garketmez, tam tersine kurtuluşu müjdelerler. İslamın bütün şartlarına uyduğu gibi, tebliğ emri ilahisine de mümkün olduğu kadar uyarlar. Müridlerine, her zaman Allah´ü Tealayı zikretmenin üstünlüğünün tebliğ edilmesini tavsiye eder. Allah´ü Taala himmet ve dualarını üzerimizden eksik etmesin.(Amin)

 

Geylani Hzlerinden ögütler

Sakın yaptığın işlerde ve bulduğun manevi halde kendi gücünü görmeyesin. Bu hal kişiyi azdırır ve YARATAN’ın rahmet nazarından uzak kılar. Sakın sözünü dinletme ve kabul ettirme hevesine de kapılmayasın. Önce temeli at sonra üzerine binayı çık. Kalbini derin kaz ki oradan hikmet pınarları fışkırsın, sonra ihlas ve iyi işlerle o binayı yükselt. Bu işlerden sonra halkı o köşke davet et.
*** Başkasında bulunan bir hatayı defetmek istersen nefsinle yapma, imanınla yap. Kötülükleri ancak İMAN yıkar. Bu durumda RABB’in sana işlerinde yardımcı olur. O kötülüğü yok etmek için arkadaş olur, O kötülüğü ezer ortadan kaldırır. Eğer bir kötülüğü nefsin için, halkın seni tanıması için ortadan kaldırmaya niyet edersen rezil olursun. Her işte HAKK’ın rızası aranmalıdır. ***

İSLAM gömleğin yırtık, İMAN elbisen pis, kalbin cahil, için kederle dolu. Gönlün İSLAMİYET’e açık değil. İç alemin harap, dışın mamur, bütün sayfaların günah karası. Sevdiğin ve arzuladığın yalnızca dünya. Kabir kapısı açık ve ahiret sana doğru gelmekte. En kısa zamanda aklını başına topla, yalnız dünya azığı toplamaktan vazgeç de ahiret azığını toplamakta acele et… Sabırlı kulların bu dünyada çektiği cefa, Yüce Allah’ın (C.C) gözünden kaçmaz. Siz bir an olsun O’nun uğruna sabır yolunu tutun, yıllarca ecrini alırsınız. Ömrü boyunca “Kahraman” lakâbıyla gezen, onu bir anlık cesareti sonunda kazanmıştır.
*** Ey evlad, önce nefsine öğüt ver, onu yola getir, sonra da başkalarını… Senin henüz ıslaha muhtaç hallerin var, bunu sen de biliyorsun. Bunu bildiğin halde başkalarının islâhı ile uğraşma yolunda nasıl başarılı olabilirsin? Gözlerin bir adım öteyi görmüyorken körleri neyle yola getirme sevdasındasın? ***
Size gereken, Yüce Yaratanı sevmek ve O’ndan başka kimseden korkmamaktır. Ve bütün işleri onun rızasını gözeterek yapmak… Bunlar “Kalp” le olur, dil gürültüsüne getirip söze boğmakla olmaz. Sonra mihenk taşına vurulunca utanırsın. Kuru davaya kimse inanmaz. Halk arasında söylediğin sözleri yalnız kaldığında söylüyormusun?… Aynı duyguları tek başına kaldığın zaman da duyman mümkün oluyor mu?… İşte bunları yapabiliyorsan mesele yok… Kapı önünde “TEVHİD”, içeriye girince “ŞİRK”, yakışır mı? Bu, nifak, ikiyüzlülük alametidir, içi bozuk olmanın ta kendisidir. Acırım sana, sözün kötülükten sakınma hakkında, kalbin ise fitne çıkarmaya istekli. Şükrü dilinden bırakmıyorsun, ama kalbin daima itiraz halinde.
*** Geliniz aşırı, uygun olmayan arzularımızı bir yana atıp YARATANIMIZA koşalım. Bu yolda biraz perişanlık çekelim. Ne olur sanki biraz zahmet çeksek? O’na vardıktan sonra bütün çekilen sıkıntılar unutulur. İçimize ve dışımıza hükmeden nefsimizi HAK yoluna çevirelim, Rabbimizin Elçisine, Sevgilisine başvuralım, O’nun eteğini bırakmayalım. *** Bütün amacın yemek, içmek ve arzularının tatmini olmasın. Bunların hepsi amaç değil, Yüce ALLAH’a (C.C.) ulaşmak için birer araçtır. Bütün hedefin sana en çok gerekli olana ulaşmak olmalı. Sana en gerekli olan ise YARATAN’ındır. O’nu ara. Her şeyin bir bedeli olur. Dünyaya AHİRET, yaratılmışlara ise bedel YARATAN’dır. Dünyayı kalbinden atarsan yerini HAK alır. Yaşadığın günü ömrünün son günü bil, işlerini ona göre ayarla. Bu duygu sana yeter. ***
“ALLAH’tan (C.C) başka ilah yoktur,” dediğinde bir “DAVA” peşine düştün demektir. Her davada şahit isterler, şahidi olmayan davasını kaybeder. Ayrıca bu uğurda gelecek her türlü sıkıntıya göğüs gerip, sabır göstermek de birer şahid sayılır. Bunları yaparken İHLAS’lı olmak gerekir.
*** Hiçbir söz amelsiz ve ihlassız kabul edilmez. Kainatın Efendisinin (S.A.V) yolu İHLAS’tan ibarettir. ***
Dünyalık toplarken dikkatli ol. Gece odun toplayan gibi olma. Elini uzattığında neyi alacağını önceden kestirmelisin. Gece odun toplayan eline geçeceğini bilemez, seni de ona benzetiyorum. Ayık ol, sonra felaket büyük olur.
*** HAK’la çekişme, nefsin için O’nu kötüleme, malın azaldı diye O’nu itham etme, insanlar sana yüz vermiyor diye O’nu suçlama. Suçu kendinde ara. Her işin kendi keyfine uygun olmasını istiyorsun, en büyük hüküm senin mi yoksa O’nun mu? Sen mi fazla biliyorsun yoksa O’ mu? Merhametin O’nunkinden fazla mı? Sen ve bütün yaratıklar O’nun kuludur. Her şeyde yalnız O’nun hükmü geçer bunu sakın unutma. ***
YARATAN’ın rızasına erme yolunda yapmacık hareketler fayda getirmez, bu yolda yersiz arzu ve boş temenni ile yürünmez. Hele içi başka dışı başka birinin eline hiçbir şey geçmez. Bir de yalancılık ortaya çıkarsa felaket o zaman başlar. Eğer bu hallerin azı sende varsa hemen tevbe et ve tevbeni bozma. Tevbe etmekten ziyade, tevbeyi bozmamak esas hünerdir.
*** Böbürlenmeyi bırakın, Yüce ALLAH’a (C.C) karşı büyüklük satmakta neymiş? Kullara da kibirli davranmayın, haddinizi bilin. Varlığınıza tevazuyu yerleştirin. Önceden ne olduğunuzu düşünün; bir damla su. Sonrası ne olacak malum…Bir hendeğe yuvarlanacak bir ağırlık. Hali böyle olana büyüklük taslamak yaraşır mı? Hırsa kapılmayın, kötü arzular sizi esir etmesin. Dünyalık adamların kapısını aşındırmayın. Ezilip büzülerek onlardan dünyalık dilenmek size yakışmaz, sabırla doğru yoldan nasibini arasan daha iyi olmaz mı? Ya bir de yaptığın dilenciliğin sonu boşa çıkarsa… Sevgili Peygamberimizin (S.A.V) “En büyük belâ, nasibte olmayanı aramaktır,” buyruğunu hiç duymadın mı? Nasibte olmayanı kullar hiçbir zaman veremez. Dünya oğullarının buna hiçbir zaman gücü yetmez. ***
Ey ilim iddiasında bulunan, hani ağlaman? Yüce ALLAH’ın (C.C) korkusundan gözlerin yaşarıyor mu? O’ndan korkman ve günahları itirafın nerede? Nefsinle cenk etmek ve onu terbiye etmek yok mu? O’nu HAK tarafına çağırman nerede? Bunların hiçbiri sende yok. Bütün derdin kasa, masa, yemek ve eğlenmek. Aklını başına al. Dünyadaki nimetlerden sana gelecek bir kısmetin varsa gelir, üzülme içini ferah tut. Bekleme yükünden kurtulursun, hırsın ağırlığı seni yormaz. Eğer bu şekilde davranmazsan, bütün bu uğraşmalarından sana ne kalacak dersin? Sadece bir yorgunluk ve ağır bir hesap…
*** Doğruluk olmadan bilginin sana ne yararı dokunur? Doğruluğun olmadığı için bilgi sana bela olur. Öğrendin, namaz kıldın, oruç tuttun sebebi sana mal versinler, iyiliğini görsünler, seni öğsünler oldu. Sana yakışır mı bu düşünceler? Farzet ki halkın sana ilgisi arttı, bunun ölüm anındaki sıkıntıya faydası olur mu acaba? Seni sevenlerle aranda uçurumlar olacak o anda. Topladığın malları başkaları paylaşacak, hesabı ve cezası da sana kalacak. ***
Yazık sana! Cehennemlik işleri yaparken cenneti umuyorsun. Geçici şeylerle avunuyor onları seviyor ve senin sanıyorsun. Ama yakında elinden alacaklar. Yaratan hayatı sana emanet olarak verdi, O’nun rızası yolunda yaşamanı emretti. Sen ise kendi isteğin, heveslerinin peşinde hayatını tükettin. Sana verilen zenginlik, makam, sıhhat birer emanettir. Bütün bunları YARATICININ rızasına uygun yolda kullan.
*** Ey evlad, ana rahminde seni kim besledi. O halde iken ne kadar acizdin, bu hale seni getiren kim? Sen ise kendi varlığına ve halka dayanmaktasın, parana, mevkine, bilgine güveniyorsun. Güvendiklerin bugün var yarın yok olabilirler. Yüce ALLAH’tan (C.C) başka her kime güveniyor veya kimden korkuyorsan o senin ilahındır. Yakında bütün güvendiklerin yok olur kullarla aran açılır, sana karşı kalpleri katılaşır, kapıları yüzüne vururlar seni kapı kapı dolaştırırlar. Çağırsan yardımına koşan olmaz. Bütün bunlara sebeb Hak’tan başkasına güvenmiş olman, O’nun nimetlerini başkalarından bilmiş olmandır. ***
Yüce ALLAH’ın (C.C) dininde olmayan şeyleri yapmaya çalışma. Elinde iki şahit olsun; biri KUTSAL KİTABIMIZ, diğeri SÜNNET-İ RESULALLAH. Bunlar seni RABBİNE ulaştırır. Ama sen bu şahitleri bırakıp nefsinin peşinden gitmeye devam ediyorsun. Elinde iki şahidin var; biri zayıf aklın, diğeri de şahsi arzun. Şüphesiz bunlar seni ateşe iter. Firavun gibilerin arasına katar.
*** Ey içi bozuk, yakında öleceksin, öldükten sonra yaptıklarına çok pişman olacaksın ama çok geç…Dilin güzel söze alıştığı için konuştu ve aldandı, ama kalbin hiçbir şeyden anlamaz bir halde. Bu durum seni kurtarmaz. Güzel konuşmayı kalb yapmalı, yalnızca dilin iyi söz söylemesi faydasızdır. Ey ALLAH (C.C) yolcularını bulamayan; varlığını ve yaratılmışları HAK varlığına perde eden kişi; ağla, başkasına bir ağlarsan kendine bin defa ağla.

Allahım, Efendimiz Muhammed aleyhisselâm’a ezelle ebed arasını dolduracak ölçüde selâmın olsun. Öyle ki, selâmın sayı kapsamına girmesin ve belirli bir zamana sığmasın. Onun dost ve yârânından ve kendisine dosdoğru uyanlardan; gerek şeriatta, gerek tarikatta onu takip edenlerden razı ol. Hakikat yolunda ona uyan Ashab-ı Kirâm ve alimlerden, tarikat ehli ve irfan erbabından hoşnut ol. Bizi de ey Mevlâmız, onlardan, o bahtiyarlardan eyle. Amin. Ey Rabbimiz, bizden kabul buyur. Şüphesiz ki Sen, her şeyi lâyıkıyla duyar ve bilirsin. Tevbemizi de kabul buyur. Muhakkak ki Sen, tevbeleri çokça kabul eden Rahîmsin. Ey Rabbimiz, bizlere yararlı bir Marifet bahşeyle. Şüphesiz ki Senin herşeye gücün yeter.

Ey Alemlerin Rabbi, ey Rahman, ey Rahîm! Senden Peygamberimiz aleyhissalâtu vessellem Efendimizin yüzünü bize göstermeni, rüyada bu devlete bizi eriştirmeni istiyoruz. Ve onun üzerine salât ve selâmını tâ kıyamete kadar indirmeni ve bizimle beraber bulunmanı arzu ediyoruz. Allahım, salât ve selâmın; kemâl güzeli, celâl tacı, cemâl cazibesi, kavuşma güneşi, ilahi yurdun izzet ve şerefi, vücud letâfeti, her mevcudun hayatı, ilahi saltanatın en yücesi, ilahi kudretin yüce sanatının açık misali, seçilmiş kişilerden seçilip beğenilenin açık nişanesi, ilahi yakınlığa mazhar olan has kişilerin hülâsası, Allah’ın büyük sırrı, O’nun en iyi, en güzel, hakiki ve mükerrem dostu Efendimiz, Mevlâmız Muhammed aleyhisselâm’a olsun. Allahım, biz Muhammed aleyhisselâm ile Sana tevessül ediyoruz. Onun vasıtasıyla Senden şefaat etme ihsanını bekliyoruz.

O büyük şefaat sahibidir ve en saygıdeğer vesilenin ta kendisidir. Aydınlık bir vasıtadır. Yüce makam sahibidir. Yüksek bir aracıdır. Kabe kevseyn ev edna sırrına mazhardır. Bizi onun vasıtasıyla zat, sıfat ve fiillerinin, isim ve eserlerinin hakikatına eriştir. Ta ki, Senden başkasını görmeyelim, işitmeyelim, hissetmeyelim ve vücudda Senden başkasını bulmayalım. İlahım ve Seyyidim! Fazl u rahmetinle bizi Muhammed aleyhisselâm’ın hüviyetine kavuştur, bizim hüviyetimizi onunkiyle aynı kıl. Başlangıcında da, sonunda da bizi ona ulaştır; dostluğunun sevgisine, muhabbetinin safasına, basiretinin nur kapılarına, iç aleminin sırlarının toplayıcı özelliğine, merhametinin acıyıp koruyuculuğuna ve nimetlerine eriştir.

Allahım, Muhammed aleyhisselâm’ın makam ve mertebesi hürmetine Senden mağfiret, hoşnutluk ve tastamam bir kabul olunma istiyoruz. Bizi bu hususta bir an olsun kendi nefsimizle başbaşa bırakma. Ey kullarının isteğine en güzel cevap veren! Gerçekten Senin rahmetinin eseri olarak Muhammed aleyhisselâm güvenilir aracı olarak varlık alemine girmiştir. Allahım, salât ve selâmın; en mükemmel bilgileri kendinde toplayan Kutb-u Rabbanî, en üstün iman kaftanının belirgin nişanesi, cömertlik ve iyiliğin kaynağı, semavî himmetler sahibi, ledünni ilimlere mazhar olan Muhammed aleyhisselâm’a olsun. Allahım, salât ve selâmın; varlık alemini yüzü suyu hürmetine yarattığın ve onun sebebiyle eşyaya ruhsat verdiğin, iyilik ve cömertlik sahibi Muhammed Mahmud’a ve onun hanedan ve yârânına olsun.

Allahım, salât ve selâmın; Efendimiz, peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm üzerine olsun ki, o Senin nurlarının denizi, sırlarının madeni, kullarının ruhlarının ruhu, paha biçilmez inci, benzersiz güzel koku, mevcudatın aşk ve mayası, rahmetlerin H’sı, derecelerin C’si, Saadetlerin S’si, inayetlerin N’si, bütün bir varlığın kemali, ezeli şeylerin başlangıcı, ebedi olan nesnelerin son mührüdür. Ve o, Seninle meşgul olup dünyayı terkeden, müşahede semerelerinden tadan, kudsiyet esmasından içirilen, geçmiş ve geleceği bilendir. Allahım, salât ve selâmını; ruhlar arasında bulunan Efendimiz Muhammed’in ruhuna, bedenler arasında bulunan Muhammed’in bedenine; kabirler arasında bulunan Muhammed’in kabri üzerine indir. Salât ve selâmın; işitenler arasında bulunan Muhammed’in işitmesi üzerine, hareketler içerisinde bulunan Muhammed’in hareketi üzerine, sükûnlar arasında bulunan Muhammed’in sükûnu üzerine, oturanlar arasında bulunan Muhammed’in ayakta durması ve ebedi olan açık lisanı üzerine, ebedi yüzük taşı üzerine olsun.

Allahım, salâtın ve selâmın -bildiğin şeyler sayısınca ve bildiğin nisbet ölçüsünce- ona olsun, âl ve ashabına olsun. Allahım, salât ve selâmın, Efendimiz Muhammed’e olsun ki; ona nice ihsanlar ve nimetler verdin, onu mükerrem kıldın, onu üstün tuttun, ona yardım ettin, onun elinden tuttun, onu Kendine yaklaştırdın, onu dünyaya indirdin, onu suladın, onu temkinli kıldın, nefs ilminle onu doldurdun, süsleyici ve kaplayıcı sevginle onu yeryüzüne yaydın, sözünle onu süsledin. O, feleklerin övünmesi, ahlâkın en tatlısı, Senin apaçık nurundur. Kadim kulun, en sağlam urganın, sağlam kalen, hikmetli celâlin, keremli cemâlindir o. Efendimizdir, mevlâmızdır. Muhammed aleyhisselâm’dır. Salât ve selâmın ona, âl ve ashabına, hidayet lemhâları olan arkadaş ve yakınlarına, vücud kandilleri ve tertemiz kimselerin yükselme kemali olan yakın dostlarına olsun. Allahım, salât ve selâmın ona olsun ki, bu salâtla düğümler çözülür, üzüntü ve kederler onunla zail olur, yorgunluk ve sıkıntılar merhameten onunla giderilir ve ihtiyaçlar ikram yollu onunla yerine getirilir. Ya Rab, ya Allah, ey diri olan! Ey Kendi Zatıyla kaim olup varlığı Kendinden olan, hiçbir şeye muhtaç bulunmayan! Senin lütuf ve faziletlerini istiyoruz.

Ey kerem sahibi! Ey kıyamet günü müminlere has rahmetiyle tecelli eden! Allahım, salât ve selâmın; kulun, peygamberin, Efendimiz, Nebiyyi Ümmî, Resulü Arabî Muhammed aleyhisselâm üzerine ve onun âl ve ashabına olsun; çoluk çocuk ve zürriyetine, Ehl-i Beyt ve onların yârânına olsun. Öyle bir salât ki, Senin hoşnutluğuna yol açsın. İçinde güzel bir mükâfat olsun ve edaya lâyık görülsün. Muhammed aleyhisselâm’a vesile ve fazilet makamlarını ver, şeref ve yüce dereceler bahşeyle. Onu, vaadettiğin Makam-ı Mahmud’a eriştir. Ey merhamet edenlerin en çok merhamet edeni olan Allahım! Aziz kitabınla, Efendimiz Muhammed aleyhisselâm’ın kerem dolu nübüvvetiyle, onun özge değer ve şerefiyle, babası İbrahim ve İsmail ile, yakın arkadaşları Ebubekir, Ömer ve Osman ile, hanedanından Fatıma, Ali ve bunların oğulları Hasan ve Hüseyin ile, amcası Hamza ve Abbas ile, zevcesi Hatice ve Ayşe ile Sana tevessül edip yöneliyoruz. Ve Senden onların hürmetine ihtiyaçlarımızı istiyoruz. Allahım, bizi onların sırlarının hakikatına eriştir, marifet basamaklarında yükselerek hakikatları anlama imkânını bize lütfeyle. Senden, kendilerine en güzel mükâfatlar gelen Muhammed aleyhisselam’ın hanedanı hürmetine, büyük saadet ve kurtuluş kapısını açan, Senin en yakın sevgine mazhar olan bu mübarek insanların hatırı için, bizi tahkik ehlinden eyle.

Bizi, o peygamberin Makam-ı Mahmud’unda yükselen izzet ve şerefinle gark eyle. Onun sancağı altında bizi topla. “Allah’ın peygamberi rüsva etmediği günde” peygamberin irfan havuzundan bize içir. Öyle bir günde ki, Resulüne müjdeyle şöyle buyurursun: “Konuş dinleniyorsun; iste verilecek; şefaat et, şefaatın kabul olunacaktır.” Zira, Senin bu husustaki müjden, şöyle zuhur etmiştir: “Muhakkak Rabbin sana verecek de, hoşnut olacaksın.” Sen çok yücesin, her kusurdan pak ve münezzehsin Rabbimiz; Sen, celâl ve ikram sahibisin. Allahım, salât ve selâmın Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm’a, ataları İbrahim ve İsmail’e ve bunların hepsinin arkadaş ve yârânına olsun. Öyle bir salât ki, ezeli lisan onu Melekut bağında tercüme etmiş olsun; yüce makamlarda ve yüksek derecelerde en güzel şekilde çeviriye uğrasın.

Ebed lisanı onunla Nâsut Alemi’nin eteklerinde seslensin, günahların bağışlanması için avazını yükseltsin, keder ve sıkıntıları gidermek için avaz avaz terennümde bulunsun, çok önemli ve çözümü zor hususların defedilme çaresi olsun. Öylesine bir salât ve o salâtın sebep olacağı feyzler ki, Senin ulûhiyyetine lâyık olsun, azametli şan ve şerefine uygun düşsün. Ve kendilerini hürmetle andığımız Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm’ın, atalarının, hanedan ve yârânının ehliyet ve liyakatına uygun gelecek ve onların soylu makam ve mertebelerine münasip düşecek ve Senin buyruğunda geçen, “dilediğini rahmetine has kılar” özelliğine denk düşecek bir salât ve selâm olsun. Allah büyük, çok büyük bir fazl u kerem sahibidir. Allahım, celâlinin izzeti ve izzetinin celâliyle, saltanatının kudreti ve kudretinin saltanatıyla, peygamberin Muhammed aleyhisselâm’ın sevgi ve muhabbetiyle; merhametsizlikten, kötü, şehevî söz ve davranışlardan Sana sığınıyoruz.

Ey muhtaçlara arka olan, ey güven isteyenlere emniyet sağlayan! Bizi nefsanî hatıralardan kurtar, şeytanî şehvetlerden koru, beşerî pisliklerden temizle, muhabbet-i sıddıkiyye ile bizleri sadeleştirip arındır. Gaflet sadasından, bilgisizlik evhamından uzak bulundur. Ta ki -Senin toplayıcı, bir araya getirici vahdetinin huzurunda kesretin fena bulması gibi- şeklimiz benliğimizin yok olmasıyla kaybolup gitsin; insanî hırs ve arzularımız eriyip bitsin… Bizi ilahi Ahadiyyet’in ziynetiyle süsle. Samedanî hakikatların tecellisine mazhar kıl. Bütün bunları Vahdaniyyet’in müşahedesinde gerçekleştir. Öyle bir makamda ki, orada mekân yok, “nereye” ve “ne yere” gibi, “nasıl” ve “nice” gibi tabirler yok.

Her şey, evet her şey o makamda Allah ile baki kalır; Allah’tan gelir ve Allah’a döner, Allah ile beraber olur. Bizler Allah’ın minnet denizinde Allah’ın nimetiyle gark olmak istiyoruz. Allah’ın kılıcıyla yardım görmek istiyoruz. Allah’ın inayetinden haz duyuyoruz. Allah’ın korumasıyla korunmuş oluyoruz. Bizi Allah’tan uzaklaştırıp meşgul eden her şeyden muhafaza olunmamızı talep ediyoruz. Allah’tan başka gönlümüze gelen her hatıradan sıyrılmak istiyoruz. Ya Rab! Ya Allah! Ya Allah! Ya Allah! Rabbim Allah’tır. Benim başarım, ancak Allah iledir. Ben ancak O’na dayanırım ve ancak O’na yönelip inayetini beklerim. Allahım, bizi Kendinle meşgul eyle. Bize öyle bir bağışta bulun ki, onda Senden başkasının dahli bulunmasın. Ve bu bağışın, ilahi ilimlerinle, Rabbanî sıfatlarınla ve Muhammedî ahlâk ile genişlemiş ve gelişmiş bir vaziyette olsun. Bizi güzel bir zan ile kuvvetlendir. Hakke’l-Yakîn derecesinde bize bir itikat bahşeyle. Temkinî hakikata eriştir. Hal ve durumumuzu tevfikin ile doğrult, saadet ve hüsn-ü yakîn ile ahvalimizi düzelt. İstikamet üzerinde iman ve itikat temellerimizi sağlamlaştır, üstün muhkemlik kaidelerinde bizi yükseltip güçlendir.

Öyle bir istikamet yolu ki o; peygamberlerin, sıddıkların, şehidlerin yoludur. Nimetlerine eriştirdiğin bahtiyarların istikametidir. Maksat ve niyetimizi asil bir şan ve şeref katında, kerem doruğunun en yücesinde sağlamlaştır; Resullerden büyük azim sahibi olanların azim ve niyetine yakın eyle. Ey yakaranlara cevap veren, ey imdat isteyenlerin imdadına koşan! Rahmetinin lütuflarıyla, bizi Senden uzaklaştıran sapkınlıktan kurtar. İnayetinin nefhalarıyla bizi sevgi güreşinin yapıldığı yerde biraraya getir. Hidayetinin nurlarıyla, yakınlık avlusunda arzularımızı yerine getir. Üstün yardımınla bizi kuvvetlendir. Kur’an-ı Mecid ile belirtilmiş bir yardımla yardımımızda bulun. Fazl u rahmetinle inayette bulun.

Ey merhamet edenlerin en çok merhamet edeni, ey Rabbimiz; bizden kabul buyur. Şüphesiz ki Sen, evet Sen, her şeyi hakkıyla işiten ve gereği gibi bilensin. Tevbemizi kabul et. Muhakkak ki Sen, evet Sen, tevbeleri çokça kabul eden Rahîmsin. Allahım, salât ve selâmın, Efendimiz Nebiyyi Ümmî Muhammed aleyhisselâm’a, onun zevcelerine, soyuna, Ehl-i Beyt’ine olsun. İbrahim’e ve hanedanına salâvatını indirdiğin gibi, onlara da indir. Şüphesiz ki Sen övülmeye lâyıksın, şan ve şeref sahibisin. Ey destek direği olmayanların direği, senedi olmayanların senedi; ey azığı olmayanların azığı; ey her kırık yerin yegâne onarıcısı; ey her garibin sahibi; ey her yalnızın gönüldaşı! Senden başka ilah yoktur. Hem dünyada, hem ahirette Seni tenzih ve tesbih ederiz. Şüphesiz ki, ben zalimlerdenim. Benim dost ve yarim Sensin.

Müslüman olduğum halde canımı al. Beni salih kulların zümresine ulaştır. Soy ve sopumu benim için ıslah eyle. Hakikat ben Sana tevbe ediyorum ve ben müslümanlardanım. Allahım; meleklerin, peygamberlerin, resullerin ve bütün halkın salâvatları Efendimiz, Mevlâmız Muhammed’e ve onun âl ve ashabına olsun. Allah’ın selâmı, rahmeti de bunlara olsun. Allahım, bizi onunla, âl ve ashabıyla birlikte şefaatına, kefilliğine ve koruyuculuğuna mazhar olarak selâm yurduna eriştir. Orası, Senin yurdundur. Orası hak meclisidir. Ve kudret sahibi, mülkü çok yüce olan Allah’ın yanındadır. Onlar da oradadır. Ey celâl ve ikram sahibi Allahım, bu makamın müşahedesiyle bize lütuf bağışında bulun. Ey keremi bol olan! Ey kıyamet günü müminlere has rahmetiyle tecelli edecek olan! Cemâl-i azîmini yaklaştırarak bize ikramda bulun. Cemâlin kerametiyle tekrim, tebcil, tâzim havası içinde bizi koru. Hamdolsun Kâinatın Rabbi Allah’a. Amin.

Geylani Hz. Hayatı


عبد القادر الجيلاني

Hazreti Pîr Seyyid Sultan Abdülkadir Geylani Kaddesallahü Sırrahül Azîz ve Hakîm, velayet burcunun batmayan güneşi, bütün velilerin piri, intisab edenlerin mutluluğa erdiği hidayet sancağı, ebedi saadetleri kendinde toplayan, maddi ve manevi tertemiz bir yolun mensubu ve Hz. Muhammed’in (s.a.v.) soyundan gelen torunudur.

Tüm tarikatlar, hikmet ve ilim yolları, kaynağı Hz. Muhammed (s.a.v.) ummanı olan O yüce pınardan beslenmişlerdir.

Yüce vasıflarını dile getirmede kelimelerin güçsüz kaldığı o yüce veli kamil insan, Gavsül Azam, Velayetin Sultanı, Sultanü’l Evliya, Sertacü’l Evliya, Kutbu’r Rabbani, Gavsü’s Samedani gibi yüce sıfatlarla anılır.

Hazreti Abdülkadir Geylani, 1077 (hicri 470) yılında, Peygamberimizin vefatından 445 yıl sonra, Hazar denizinin güneyinde Geylan kasabasında doğmuş, 1166 (hicri 561) yılında 91 yıllık muhteşem bir ömürden sonra, yani 833 yıl önce bu aleme veda etmiştir.

Soy itibariyle hem Seyyid, hem de Şerif idi.

Yani soyu, babası Seyyid Musa tarafından İmam-ı Hasan Efendimiz’e, annesi Fatma Hatun tarafından da İmam-ı Hüseyin Efendimiz’e dayanıyordu.

Onun için şu ibare meşhur olmuştur: “Veliler Sultanı Abdülkadir Geylani, aşk ile doğdu, kemal ile ömür sürdü ve kemal-i aşk ile Rabb’ine vasıl oldu.”

Doğacağı Ramazan ayının ilk gecesi babası Seyyid Musa Cengi bir rüya görmüştü: Peygamberler peygamberi Hz. Muhammed (A.S.), ashab ve bütün evliyayı kiram bir yere toplanmışlardı. Resulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdu ki: “Ya Musa, Oğlum! Gücü herşeye yeten ve herşeyin sahibi olan Cenab-ı Allah, bu gece sana insanların üstünde müstesna bir erkek evlat hediye etti.

Bu evlat benim evladımdır. Ne mutlu sana..” Abdülkadir hiçbir çocuğa benzemiyordu. Ramazan günleri annesinden süt emmiyor, yöre halkı ramazanın giriş çıkışını onun bu durumuna göre tayin ediyordu. 18 yaşında çobanlık yaparken bir ineğin, hikmeti ilahiye ile “Sen bunun için yaratılmadın,” demesi üzerine annesinden izin alıp ilim tahsili için Bağdat’a geldi. Yolda kervanın yolunu kesen eşkiyalara annesine doğruluktan ayrılmayacağına dair verdiği söz için parasını saklamadan vermesinden dolayı eşkiyalar utanıp tövbekar oldular.

Hammad-ı Debbas Hazretleri Bağdat’ta ilk mürşidi olmuş, uzun yıllar ilim tahsili ve vazu nasihatla meşgul olduktan sonra, Bağdat’tan uzaklaşıp 25 yıl çöllerde uzlete çekilmiş ve kimseyle görüşmemiştir.

Bu süre içerisinde kendini ayakta tutacak kadar çöldeki bitkilerle beslenmiş, Peygamber Efendimiz’in ruhaniyyetinde terbiye görmüş ve Hızır (A.S.) ile arkadaşlık yapmıştır.

25 yıl sonra Bağdat’a dönmüş ve tüm insanlık alemine bir hakikat güneşi olarak doğmuştur. Bağdat’a gelince tüm halk onun nasihatlarını dinlemek için toplanmış, konuşmaya başlayamaması üzerine, Fahr-i Kainat Efendimiz’in ruhaniyyeti teşerrüf etmiş, ağzına yedi defa üflemiş ve O’na “Konuş, ya oğlum Abdülkadir; insanlara vaaz ve nasihatta bulun,” diye buyurmuşlardır. Bundan sonra Hz. Pir Efendimiz, durmaksızın kaynayıp coşan bir rahmet, hikmet ve ilim pınarı gibi tüm insanlara, susamış gönüllere hayat vermiştir ve hala da hayat vermeye devam etmektedir.

Evet, Seyyid Abdülkadir Geylani Hazretleri, ölümünden sonra bile tasarrufu ve himayesi devam eden velayet burcunun şahıdır.

Birgün İbrahim bin Ethem’den bahsederlerken tesadüf ettiği talabelerine “Yazık, ona çok üzülüyorsunuz değil mi? Eğer zamanımızda olsaydı onu sarayında, tahtından ayırmadan irşad ederdik,” diye buyurmuşlardır.

Bugün dahi aynı o gün ve o dakika gibi, O’nun himmet ve tasarruf eli, eskilerin katlandığı sıkıntı, zahmet ve belalara maruz bırakmadan Hakk’ı arayan Hak yolcularının üzerindedir. Biraz gayretle tefekkür edip anlayabilenlere ne mutlu! Bir defasında şöyle buyurmuştur: “Hallac-ı Mansur, yanıldı. Ne var ki, zamanında elinden tutacak kimse çıkmadı. Bana gelince, her yolda kalanı sırtıma alanım. Arkadaşlarım, müridlerim, sevenlerim, ta kıyamete kadar, ne zaman darda kalsalar, ellerinden tutacağım. Her ne niyetle olursa olsun ismimizi anan ve kapımıza gelen herkese yardım elimiz uzanır. Ey şurada duran! Atım hızla yol alır. Mızrağım mutlaka hedefe isabet eder. Kılıcım kından çıktı, hem de keskindir. Her an seni korumaktayım, ama sen gafilsin; anlayamazsın.”

Seyyid Sultan Abdülkadir Geylani Hazretleri hem maddi ilimlerde hem de manevi ilimlerde devrinin tek otoritesi idi. O alimdi, pirlerin piriydi, kaynağını Habib-i Kibriya’nın o sonsuz deryasından alıyordu. Bilgi yönünden herkes O’na muhtaçtı. Soruyorlardı da, soruyorlardı. O da durmadan, dinlenmeden cevap veriyordu da cevap veriyordu. İnsanlara, istedikleri her neyse, Rahman’ın bitmez tükenmez Hazinesinden dağıtıyordu. “Dünyayı ne yapmalı? Dünyalığı neylemeli?” diye soranlara “O’nu kalbinden çıkar, eline al. Böyle yap, artık dünyanın ve dünyalığın sana zararı olmaz,” diye cevap verirdi. Bazan da, malın-mülkün su gibi olduğunu, gemi gibi üzerine binene yol aldıracağını, içine alanı ise helak edip batıracağını söylerdi. O, manevi bakımdan eşi bulunmaz bir hazine olduğu gibi, maddi bakımdan da insanların en zengini idi.

Fakat onun zenginliği hep fakirlerin, muhtaç ve yetimlerin yaralarını sarıyordu. Çünkü O, aynı zamanda insanların en cömertiydi. Üzerine hiç sinek konmamasının nedenini soran talebelerine şöyle demişti: “Evlatlar, sinek, bal ve pekmez neredeyse oraya üşüşür. Benim üzerimde ne dünya pekmezi, ne de ahiret balının işareti vardır. İşte bunun için üstümde sinek durmaz.” Bir keresinde kendisinden ihsan umarak gelen, doğduğu köyde çobanlık yapan bir çocukluk arkadaşını, en güzel biçimde misafir ettikten sonra, giderken de ona en iyi cinsinden bir kısrak ve yüz altın vermesi üzerine, arkadaşı Abdülkadir Geylani Hazretlerine kendini tutamayıp: “Ya Abdülkadir! Bu koyunlar, bu çobanlık bana çoktur. Şu sarayın, köşkler, dünya ve yıldızlar da sana azdır,” diyerek O’nun cömertliği ve inceliği karşısında hayranlığını dile getirmiştir.

Bir keresinde de Onun debdebe ve saltanatını kıskanan bir yahudinin gelip, “Ya Gavs, sizin peygamberiniz ‘Dünya müminin cehennemi, inanmayanın ise cennetidir’ diye buyurmuşken, bir senin şu ihtişamına bak, bir de benim şu sefil ve fakir halime bak. Bunu nasıl izah edersin?” demesi üzerine atından inip adama sağ kolundan cübbesinin yenine bakmasını söylemiştir. Adam orda Geylani’nin cennetteki durumunu görüp hayranlık ve hayret içinde kalmış ve şimdi Geylani Hazretlerinin cennete nisbetle cehennemde olduğunu söylemiştir. Abdülkadir Geylani Hazretlerinin sol kolundan bakan adam orda da cehennemdeki kendi durumunu görmüş, korku ve dehşet içinde kalarak dünyanın cehennemdeki yere nisbetle kendisi için bir cennet olduğunu itiraf etmiş ve pişmanlık içerisinde tövbe ederek Hz. Pir’in huzurunda müslüman olmuştur. O’nun daha pek çok tasavvufi kerametleri anlatılagelmiştir.

Şeytanın bir cihetten seslenip üzerinden şeriatın kalktığını söylemesi üzerine ilahi ilmi vukufiyetiyle bunu sezip “sus, ey melun” diye cevap vermesi; bir ölüyü mezardan Hz. İsa Peygamber gibi “Allah’ın izniyle kalk,” diyerek diriltmesi; hizmetinde bulunan bir aşçıyı, birkaç saniye içinde aslında o aşçıya 12 sene gibi gelmesine rağmen tayy-ı zamanla imtihan etmesi; saldırıya uğrayan bir hanımın onun ismini anarak ondan yardım dilemesi üzerine elindeki asayı mescidinden atarak saldırganı uzaklaştırması onun sayısız kerametlerinden sadece birkaçıdır. Maddi ve manevi ilimlerdeki derinliği ve üzerindeki manevi lütuf ve rahmetle dinin esaslarını yeniden dirilttiği için kendine “dinin dirilticisi” anlamında “Muhyiddin” denmiş, O da bu ismi Endülüs’te dünyaya gelen ve “Şeyhül Ekber” namıyla ün salan manevi evladı İbni Arabi’ye vermiştir. Manen aldığı selahiyet ve emirle birgün Bağdat’ta zamanın kutbu (sahibüzzaman) olduğunu ve ayaklarının bütün evliyanın boynu üzerine olduğunu ilan etmiş ve bütün evliya da onun bu sözünü tasdik etmişlerdir.

O’nun bu üstün halini, makamını ve mertebesini anlayan, bilen ve tasdik eden ve Seyyid Abdülkadir Geylani’den 150 yıl sonra dünyaya gelen Şah-ı Nakşıbend Efendimiz “Bütün evliyanın boynu üzerine olan Geylani’nin ayağı benim gözümün nuru üzerine olsun,” diyerek mukabele etmiştir. Rivayete göre, birgün uzun bir süre hiç hareketsiz durduğunu gören ve bunun nedenini soran talebelerine Geylani Hazretleri, “Velayet kokusu Buhara’dan geliyor,” demiştir. Bahaüddin bin Muhammed El-Buhari Hazretleri Hacca giderken Hz. Pir’in türbesini ziyaret etmiş; bu sırada manevi bir halle, Seyyid Abdülkadir Geylani Hazretlerinin elinin kalbine nakşedildiğini ve kabz halinin çözüldüğünü gördüğünden kendisine “Şah-ı Nakşibend” lakabı takılmıştır. Geylani’nin feyz ve himmetinden istifade ederek ona olan minnettarlığını, muhabbetini izhar eden Şah-ı Nakşibend Efendimiz, bu hususu şu müstesna şiirinde dile getirir:

Her iki alemin sultanı Şah Abdülkadir Evladı Ademin hakanı Şah Abdülkadir,

Arşın, Kürsi’nin, Kalem’in ayı hem güneşi, En büyük nurdan bir kalb nuru Şah Abdülkadir.

Bu şiir mana büyüklerinin birbirini nasıl anladıklarını, birbirlerine nasıl muhabbet ettiklerini, nasıl yardımlaştıklarını ve manen nasıl tevhid sancağının taşıyıcıları olduğunu gösteren bir ibret tablosudur. Bu tablo bize bu büyüklerin ardından yürüyenlerin, birbirlerini nasıl anlayıp muamele edecekleri hususunda bir anahtar hüviyetindedir. Seyyid Abdülkadir Geylani Hazretleri oğluna şöyle vasiyet etmiştir: “Tasavvuf öyle bir haldir ki, o hale kimsenin laf ile varması mümkün değildir. Onun için bir fakire rastlarsan ilmine dayanarak onunla münakaşa etme, itirazda bulunma. Gönlünü almaya bak. Şunu iyi bil ki, tasavvuf sekiz hal üzeredir:

1. Merhamet ve şefkat,

2. Doğruluk,

3. Sadakat,

4. Cömertlik,

5.Sabretmek,

6. Sır tutmak,

7. Fakirliğini ve acizliğini bilmek,

8. Rabbine şükretmek.”

Abdülkadir Geylani Hazretleri’ne hayranlıklarını ve minnettarlıklarını anlata anlata bitiremeyen Hak aşıklarından birkaç mısra şöyledir: Yunus der ki: Seyyah olup şol alemi ararsan Abdülkadir gibi sultan bulunmaz Ceddi Muhammeddir, eğer sorarsan Abdülkadir gibi sultan bulunmaz Hak yeri yaratıp göğü düzeli Hoş nazar eylemiş ona ezeli Evliyalar serçeşmesi, mana güzeli Abdülkadir gibi sultan bulunmaz O zamandan bu yana asırlar asırları kovalamış, ama Seyyid Abdülkadir Geylani Hazretlerinin güneşi hep aynı kalmıştır. O güneş ki, hala ötelerin ötesine ulaştıracak engin ufuklar çiziyor. O, Ebu Muhammed, Kutbu’r Rabbani, insanların ve cinlerin rehberi olan Seyyid Sultan Abdülkadir Geylani’dir.

Tam sekiz asırdan fazladır insanların sığınağı, darda kalmışların yardımına yetişici olmaya devam etmiştir. O batmayan güneştir. Menkıbe ve kerametleri sayılamayacak kadar çoktur. Hiçbir velide ondaki kadar çok keramet görülmemiştir. O, Gavsül Azam’dır; O’na bu ismi Cenabı Hak ihsan etmiştir. Adetleri yırtacak ve akılları donduracak kadar halleri ve keşifleri olmuştur. O, zikri daim, fikri çok, kalbi yumuşak, yüzü mütebessim, ruhu ince, eli açık, ilmi umman, ahlâkı üstün ve soyu temiz bir Zat-ı Şeriftir. O ve onun yolunun nurdan halkaları, ömür denilen sermayeyi en güzel şekilde yaşayarak bu yüksek makamlara hak kazanmışlardır. Onlar ehli sünnet üzere doğru bir itikat, sabır, gayret, doğruluk, güzel ahlâk, ihlas ve diğer pek üstün meziyetlerle kulluk makamının en üstün noktalarına ulaşmışlardır. Onları anlamak ancak onların gittiği nurlu yolun yolcusu olmakla, yani İslamiyet’i yaşamakla mümkündür. Onu sevmek saadet tacı, onun ahlâkıyla ahlâklanmak sonsuz kurtuluş ilacıdır. Çünkü O’nun namı: Hazreti Pir Seyyid Sultan Abdülkadir Geylani Kaddesallahu Sırrahul Aziz ve Hakim’dir.

Şeceresi

ŞEYH SEYYİD ABDÜLKADİR GEYLANI HAZRETLERİNİN BABA TARAFI SOY ŞECERESİ
1 Hz İmamı Ali [Necef] H40 M660
2 Oğlu Seyyıd İmamı Hasan [Medine] H50 M670
3 Oğlu Şerif Hasanül Müsenna (Şeyh Hasan Şazili ceddi)
4 Oğlu Şerif Abdullah Muhid
5 Oğlu Şerıf Musa El Cevni
6 Oğlu Şerif Abdullah Sani
7 Oğlu Şerif Musa Sani
8 Oğlu Şerif Davud

9 Oğlu Şerif Muhammed
10 Oğlu Şerif Yahya
11 Oğlu Şerif Ebu Salih Cengi
12 Oğlu Şerif Abdülkadir Geylani [Bağdat] (Kadriyye Tarikatı Piri) H561 M1165
ŞEYH SEYYID ABDÜLKADİR GEZLANİ HZ.LERİNİN ANNE TARAFI SOY ŞECERESİ
1 Hz İmamı Ali [Necef] H40 M660
2 Oğlu Seyyid İmam ı Hüseyin [Kerbela] H61 M680
3 Oğlu Seyyıd İmam-ı Zeynelabidin [Medine] H94 M712
4 Oğlu Seyyıd İmam-ı Muhammed Bakır [Medine] H113 M731
5 Oğlu Seyyıd İmam-ı Ca’fer-i Sadık [Medine] H148 M765
6 Oğlu Seyyid İmam-ı Musa-i Kazım [Bağdat] H183 M799
7 Oğlu Seyyid İmam-ı Ali Rıza [Meşhed] H203 M818
8 Oğlu Şeyh Seyyıd Ca’fer-i Sani
9 Oğlu Şeyh Seyyid Musa
10 Oğlu Şeyh Seyyid Kemaleddin
11 Oğlu Şeyh Seyyid Abdullah
12 Oğlu Şeyh Seyyid Mahmud
13 Oğlu Şeyh Seyyıd Cemaleddin
14 Oğlu Şeyh Şeyyid Abdullah
15 Kızı Seyyide Fatıma
16 Oğlu Şeyh Seyyid Abdülkadir Geylani [Bağdat] (Kadriyye Tarikatı Piri) H561 M1165

Arşiv Belgelerinde Dergahımız

Şeyh Piru’t-Tarika, Şâhu’l-Evliya, Kâmilu’l-Asfiya et-Takî el-Velî eş-Şehid es-Seyyid Muhammed el-Kadirî el-Hüseynî Gavsullah es-Sincanî;
Seyyid hazretleri, Şeyh Abdülkadir Geylânî hazretlerinin halifelerindendir. H.6 M. 12 yy’da Musul eyaletine bağlı Sincar bölgesinde yaşamıştır. Kadiri Tarikatı’nın Piri Abdülkadir Geylani Hazretleri ile birlikte Cûde dağında riyazette bulunmuştur. Ondan aldığı vazife ile Cizre havalisinde bir müddet halkı irşatla meşgul olmuş, Moğolların bölgeyi istila etmesiyle birlikte Kayseri yöresine hicret ederken 84 veya 104 yaşında olduğu halde takriben H. 619 M. 1223 senesinde yolda vefat etmiştir. Bir rivayete göre kabri Cizre’dedir.
Es-Seyyid Muhammed el-Kadiri hazretlerinin vefatı ardından irşat vazifesi nesli tarafından devam ettirilmiştir.
Moğol zulmünden kaçan Es-Seyyid Muhammed el-Kadiri hazretlerinin çocukları ve torunlarının bir kısmı aralarında Abdulkadir Geylani hazretlerinin çocuklarının, es-Seyyid Muinuddin Hasan el-Çiştî es-Sençerî hazretlerinin neslinin de bulunduğu seyyidler ile birlikte Kayseri şehrine göçmüşlerdir. M. 13 yy’ın ortalarında Moğol istilası ile birlikte Kayseri şehrinde meydana gelen işgaller, yağmalamalar ve kargaşaların akabinde Kayseri ili İncesu ilçesi Kızılviran havalisine yerleşmişlerdir. Bu seyyidler bir kabile olarak yaşamakta idiler ve devrin Selçuklu sultanları tarafından kendilerine vakıf arazileri tahsis edilmişti.
Çalkantılı bir dönemde meskun oldukları havalide imar ettikleri tekke ve zaviyeler ile Anadolu’nun Moğol yıkımından kurtuluşunda önderlik eden Muhammediye tarikatı şeyhleri olan bu zevât, kendilerine mahsus geniş vakıf arazilerinden elde ettikleri gelirleri tekke ve zaviyelerinde halkın ihtiyaçlarının karşılanması için sarf etmekte idiler. Bu seyyidlere ait tekke ve vakıflardan bazıları şu şekildedir; (H. 644 M. 1247; Anadolu Selçuklu Devleti Dönemi)Emir Tâc Vakfı ve Şeyh Seyyid Tâceddin Hazretleri;Bu vakıf, Abdülkadir Geylani hazretlerinin torunu oğlu Şeyh Seyyid Tâceddin hazretlerine ve nesline Anadolu Selçuklu Sultanı II Gıyaseddin tarafından vakfedilen ve Erciyes dağından kaynağını alarak Hisarcık beldesinden geçip, Kızılköşk mevkiine kadar varan akar suyun belli günlere ait tasarruf hakkı üzerine bina edilmiştir.
Bu vakfın vakfiyesi tarafımızdan Kızılören kasabası ile Hacılar ilçesi arasında vuku bulun su anlaşmazlığının halli için 1968 yılında mahkemeye verilmiş neticede Erciyes suyunun kullanım hakkı belli günlerde kızılviran havalisine tahsis edilmiştir. H. 644 M. 1247 tarihinde kaleme alınan ve şahitleri arasında Mevlana Celaleddin Rumî ve hocası Seyyid Burhaneddin Muhakkık et-Tirmizî hazretlerinin de bulunduğu bu vakfiye hakkında Arşiv Belgeleri ışığında Anadolu’da Kadirilik ve Kadiri Tarikatı’nın Muhammediye Kolu isimli eserimizde tafsilatlı bilgi verilmiştir.[1]
Şeyh Emîr Tâceddin Hazretlerinin Soy Şeceresi
1. Şeyh Seyyid Abdülkadir Geylanî [Bağdat](Kadiriyye Tarikatı Piri) H. 561 M. 1165
2. Oğlu Şeyh Seyyid Abdülaziz [Sincar] H. 602 M. 1205
3. Oğlu Şeyh Seyyid Ahmed [Kayseri]
4. Oğlu Şeyh Seyyid Taceddin (Emir Tac) [Kayseri]
Abdülkadir Geylani hazretlerinin 22’si kız 27’si erkek olmak üzere 49 çocuğu vardır. Abdülkadir Geylani hazretlerinin oğlu olan Şeyh Seyyid Abdulaziz hazretleri H.532 M. 1205 yılında dünyaya gelmiş olup, oldukça alim ve gayet mütavazi bir kimse idi. Birçok ulemadan icazet almış ve hadis rivayet etmiştir. Seyyid Abdülaziz hazretleri Askalan’da gazada bulunduğu sırada Kudüs’ü ziyaret etmesi akabinde H. 580 M. 1180 tarihinde Sincar’a bağlı Cibal köyüne yerleşmiştir. H. 602 yılının rebiu’l-evvel ayının 18’inde M. Temmuz 1138 tarihinde ahirete irtihal etmiştir.[2]
Kaynaklarda Muhammed ve Abdülhalık isminde iki oğlu olduğu belirtilen Şeyh Seyyid Abdülaziz hazretlerinin üçüncü oğlu Şeyh Seyyid Ahmed hazretleri ve onun oğlu Emir Tac hazretleri bize ulaşan arşiv belgeleri ve araştırmamız sayesinde gün yüzüne çıkmıştır.[3]
H. 1169 M. 1755 tarihinde bu vakfın mütevellileri Seyyid Hacı Ahmed oğlu Seyyid Mehmed Sâni Ağa efendi ve Seyyid Mehmed Çelebi efedilerdir.[4] Şeyh Seyyid Tâceddin Hazretlerinin nesli tarafından tesis edilmiş vakıf ve tekkelerden bazılar şunlardır;
1. Emir Mahmut Vakfı; Şeyh Seyyid Emir Taceddin’in nesline vakfedilen Kızılköşk arazisi H. 900 M. 1500 Tarihinde tanzim edilen evkaf defterlerinde Urla Suyunun Çarşamba ve Perşembe günleri hakları olmaları kaydıyla Emir Mahmut tarafından nesline vakfedilmiştir. Bu tarihte Emir Mahmut’un Şeyh Çelebi ve Ahmed Paşa isimli iki oğluyla Selçuk ve Hatun isimli kızları vakfın tevliyetinde gözükmektedir. H. 870 M. 1465 tarihinde bu vakfa Sultan Beyazıt Han tarafından berat ve mukarrernâme verilmiştir. H. 990 M. 1584 tarihinde bu vakfın 330 akçe geliri olduğu kayıtlıdır.[5]
2. Şeyh Hoca Vakfı M. 15 yy’da Osmanlılar tarafında Şeyh Hoca Ivaz’a mülk olarak verilen Hisarcık beldesi, Şeyh Hoca Ivaz tarafından kardeşi Emir Ahmed’e ve onun nesline vakfedilmiştir. H. 900 M. 1500 tarihinde bu vakfın mütevellisi Hacı Seydi evladından Halil Fakih oğlu Şeyh Yusuf’tur.[6]
3. Hacı Seydi Vakfı Bu vakıfta Şeyh Seyyid Emir Taceddin hazretleri ve nesline vakfedilen Erciyes suyu konu edinilmektedir. Buna görü Kayseri nahiyelerinden Gürle köyünden geçen su takriben H. 850 M. 1446 tarihinde Hacı Seydi tarafından vakfedilmiştir. H. 1168 M. 1754 Tarihinde bu vakfın mütevellisi Seyyid Ahmed Çelebidir. H. 1182 M. 1768’de Seyyid Ahmed-i Evvel, Seyyid Mahmet Sani ve Seyyid Enes oğlu Seyyid Osman vakfın mütevellisi olmuş ve bunlardan sonra vakfa Seyyid Mehmet oğlu Hidayetullah tevliyet etmiştir. H. 1291 M. 1874 tarihinde Seyyid İbrahim oğlu Seyyid Nuh efendi ve onun İzmir’e yerleşmesi ile de H. 1310 M. 1892 tarihinde Seyyid Nuh Efendi oğlu Seyyid Mustafa vakfın mütevellisidir.[7]
(H. 677 M. 1278; Anadolu Selçuklu Devleti Dönemi)Şeyhu’l-Meşâyih Şeyh Seyyid Selvi oğulları Şeyh Seyyid Hasan ve Şeyh Seyyid Hasum Bey Hazretleri Tekke ve VakıflarıŞeyh Seyyid Hasan Bey ve Şeyh Seyyid Hasum Bey Şeyh Seyyid Abdulkadir Geylani hazretlerinin halifelerinden Seyyid Muhammed el-Kadiri hazretlerinin torunlarındandır. H. 600-700 M.1200-1300 Tarihleri arasında bugün itibari ile Kayseri ili, İncesu İlçesi Çardaklı köyünün üzerine kurulu olduğu Mamalar bölgesinde yaşamışlardır.
Hasan Bey ve Hasum Bey iki kardeştir. Atalarına vakfedilen bugünkü Subaşı köyünün Kuzey sınırlarından başlayarak Kızılören Kasabasını içine alacak şekilde Karpuz Sekisi ve Hisartepe arazileri de dahil olan çok geniş bir araziye tasarruf etmekte idiler. Hasan ve Hasum Bey’in babası olan Şeyh Seyyid Selvi, Muhammediyye Tarikatı’na ait kadiri zaviyesi şeyhidir. Şeyh Seyyid Selvi’den sonra bu tekkeye Şeyh Seyyid Hasum Bey şeyh olmuştur. Şeyh Seyyid Hasum Bey kendi zimmetinde bulunan yukarıda belirttiğimiz arazinin yarısını H. 677 M. 1278 tarihinde tekkenin masraflarının karşılanması ve tekkede konaklayanların ihtiyaçlarının giderilmesi için vakfetmiştir.
Şeyh Seyyid Hasan Bey ise zimmetinde bulunan ve kardeşi ile ortak arazisini yine bu tarihte evlatlarına ve nesline vakfetmiştir. Neslinin inkırazı (kesilmesi) halinde Haremeyn-i Şerifeyn (Mekke ve Medine) fakirlerine vakfın gelirinin hibe edilmesi gerektiği belirtmiştir. Hasan ve Hasum Bey’in arazilerine Hasum Bey’in evladı olmadığı için Hasan Bey’in evlatları ve nesli tevliyet etmekteydiler.[8] Bugün bu zaviyenin yeri tam olarak bilinmemekle birlikte Seyyid Hasum Bey’in tekkesi 19 yy. ortalarına kadar mevcudiyetini koruyan Çardaklı Köyü-Hisartepe yamaçlarındaki kadiri tekkesi olsa gerektir. M. 1500 tarihinde bu tekkenin şeyhi Seyyid Mevlana Mehmet’tir. Ve bu vakfın arazisinin doğu komşuları yani bugünkü Avşar bölgesinde Evlad-ı Ahmed oğlu Mehmet’in Misafir Vakfı ve Hasan Kethüda Evlatları Vakfı bulunmaktadır. H. 1050 M. 1646 Tarihinde verilen bir hüküm suretinde vakfın mütevellisi ve Şeyhi Seyyid Hacı Bayram’dır.[9] H. 1175 M. 1762 tarihinde vuku bulan bir mahkeme kaydında Şeyh Hasan Bey Tekkesi ve Vakfı mütevellileri şu şekilde belirtilmektedir;
Şeyh Seyyid Hasan Bey’in evlatlarından es-Seyyid Ali oğlu es-Seyyid Mustafa Çelebi, es-Seyyid Feyzullah efendinin oğulları es-Seyyid Mehmet efendi, es-Seyyid Kasım efendi, es-Seyyid Ahmet efendi, es-Seyyid Hüseyin’in oğulları es-Seyyid Hasan ağa ve es-Seyyid Mehmet ağa, es-Seyyid Mehmet’in oğlu es-Seyyid Ahmet, es-Seyyid Hasan’ın oğlu es-Seyyid İsmail, es-Seyyid İsa oğlu es-Seyyid Mehmet, es-Seyyid Ahmet oğlu es-Seyyid el-Hac Abdi, es-Seyyid Süleyman oğlu es-Seyyid Ali, es-Seyyid Ebubekir oğlu es-Seyyid Mehmet, es-Seyyid Süleyman oğlu es-Seyyid Ömer ve onlar ile beraber es-Seyyid Hasan efendinin oğulları es-Seyyid Abdullah, es-Seyyid Mehmet, es-Seyyid Mahmut vakfın mütevellisi küçük es-Seyyid Osman oğlu es-Seyyid el-Hac Osman’ın şer’i vekili Ebubekir oğlu es-Seyyid Hüseyin[10] H. 1283 M. 1867 Tarihinde Seyyid Osman bin Seyyid Mehmed Abidin ve bunun vefatıyla çocukları H. 1329 tarihinde Remzi ve Emin Efediler, Remzi efendinin vefatıyla da H. 1330 Tarihinde Seyyid Remzi efendi’nin oğlu Seyyid Ahmed’e ve Seyyid Ahmed’in oğlu Abidin efendiye vakfın bir hissesi tahsis edilmiştir.
Vakfın bir hissesi Seyyid Mehmed Emin Efendinin oğulları Seyyid Mustafa ve Osman’a H. 1272 M. 1855 tarihinde tahsis edilmiş, bunların vefatları ardından vakfın hissesi Mustafa efendinin oğlu Emin Sudi ve İbrahim Cudi efendiye tahsis edilmiştir. Bir Hisse de H. 1287 M. 1865 Seyyid Osman oğlu Seyyid Mehmet Rıfat efendiye ve onun vefatının ardından oğlu Ahmed efendiye H. 1332 tarihinde tahsis olunmuştur.[11]
Şeyh Seyyid Reisu’l-Etkıyâ Muhammed bin Ali Ma’ruf bi-Omuzu Güçlü Hazretleri Büyük veli Seyh Seyyid Muhammed bin Ali Omuzu Güçlü Hazretleri M.1310-1390 (H.700-800) yılları arasında bugünkü Kayseri ili İncesu ilçesi Sürtme Köyü sınırları içerisinde kendinden sonra Omuzu Güçlü mezrası olarak adlandırılan yerde yaşamıştır. M.1230’lu yıllarda Sincan bölgesinden gelen, bugünkü Sürtme, Kızılören ve etraf oba arazilerini de içine alacak şekilde kendilerine vakfedilerek bu yöreye yerleştirilen Seyyid Muhammed Kadiri Hazretlerinin neslindendir ve Seyyiddir.[12]
Seyyid hazretleri uzun yıllar yöre halkını irşat etmiş, vefatını müteakip zaviyesi yakınlarına defnedilmiştir. Yüz yıllar boyunca irşat vazifesi nesli tarafından devam ettirilmiş, çevre araziler de türbenin ve zaviyenin giderleri için vakfedilmiştir. Yoksul kimselerin de bu vakfiyelerden hisse aldığını arşiv kaynaklarından öğrenmekteyiz.[13]
Bu büyük velinin türbesinde daima meskun kimseler bulunmakta idi.[14] Zaviye şeyhi ve seyyidler avarız vergisinden şehzade beratıyla muaf tutulmuşlardı.[15] H. 930 M. 1543 Tarihinde yapılan bir tahrirde Şeyh Ali fakih oğlu Şeyh Seyyid Hasan’ın zaviyenin Şeyhi olarak görünmekte ve bu zaviyeye hizmet edenlerden Şeyh Seyyid Muhammed bin Ali Omuzu Güçlü hazretlerinin neslinden gelen bir kimsenin Bağdat’ta bulunduğu belirtilmektedir. [16] H. 1287 M. 1870 tarihinde Şeyh seyyid Mehmed efendi, Seyyid Mustafa bin Ahmed efendi ve Mehmed Emin bin Hasan Efendi Omuzu Güçlü Zaviyesinin mütevellileri olarak kayıtlıdır.[17]
Yüzyıllar boyunca mevcudiyetini muhafaza eden Şeyh Seyyid Muhammed bin Ali Omuzu Güçlü Zaviyesi ve bunun meşrutalarından bugün sadece Şeyh hazretlerine ait türbe ayakta kalabilmiştir. Nitekim 700 yılı aşkın bir zamandır yöre halkı tarafından ziyaret edilen bu ehl-i beyt mürşidin türbesi 12 metre uzunluğunda, 3 metre yüksekliğinde, 7 metre enindedir. Sarı kesme kefek taştan iki kemer ile 40 m²’lik bir alan üzerine bina edilmiştir. Önü bahçelidir. Bunun yanında türbenin Kuzey ve Batı yönünde yüzü geçkin fakat yerleri belirsiz hale gelmiş derviş kabirleri vardır. Neslimize ait bu türbede 2003 yılında tarafımızca tadilat başlatılmış olup hayır-hasenat sahipleri ve yöre halkının destek ve katkılarıyla bir mescit bina edilmiş konumdadır. Hastalıkta, sıkıntılı hallerde, kuraklığın ve darlığın baş gösterdiği dönemlerde yöre halkı bu büyük velinin kabrini ziyaret edip dua ederler. Birçok kimsenin bu türbeden şifa bulduğunu yöre halkı ve bu türbeyi ziyaret edenler rivayet etmektedir.
——————————————————————————–
[1] A.g,e. s. 85-143.
[2] et-Tâdifi, Muhammed bin Yahya, Kalâidü’l-Cevâhir s.55; Behçetü’l-Esrar 114; Hadikatü’l-Evliya 73;
[3] A.g.e s. 96-8.
[4] KŞS No: 144 s. 68-2; A.g.e. s. 99-108.
[5] KKA. Konya Evkaf Defteri No: 565 vr. 205a; No: 584 vr. 93a; A.g.e. s. 110.
[6] KKA. Konya Evkaf Defteri No: 565 vr. 205a; No: 584 vr. 93a; VGA ŞD. No: 484 sr. 1042; BOA TD. No: 387 s. 220; A.g.e. s. 112-121.
[7] KŞS. No: 142 s. 33-1; No: 144 s. 65/2; VGA ŞD. No: 224 sr. 2960; A.g.e. 123-141.
[8] VGA. VD. 730 s. 52; A.g.e. s. 145-160.
[9] KŞS. No: 42-2 Belge: 309-B.
[10] VGA. VD. 779 s. 99.
[11] VGA. VD. 734 s. 165; ŞD. 225 sr. 772; KKA. Konya Evkaf Defteri No: 565 vr. 201b; No: 584 vr. 88b; BOA BA Defter Hane-i Âmire Kısmı TD. No: 640 s. 21; BOA TD. No: 387 s. 219; A.g.e. s. 143-213.
[12] VGA VD: 599 sr: 146; VD:734 sr: 165,167; VD: 730 sr: 52.
[13] VGA ŞD: 226 sr: 610.
[14] BOA TD No: 33 s: 168.
[15] BOA MAD TD No: 20 vr: 93b.
[16] BOA TD No: 976 s: 122
[17] VGA. ŞD. 226 sr. 610-2; A.g.e. s. 271-99.

Şeyh Seyyid Ahmed Kumari Hz

700 YILLIK KADİRİ KARAKİLİSE ZAVİYESİ
(BEŞYÜZ YILLIK ŞEYH SEYYİD AHMED KUMARİ TÜRBESİ )
Şeyh Kumari Hz.lerin Türbesi
Mogol katliamından kaçarak 13.yy ortalarına doğru Kızılören Kasabası havalisine yerleşen es-Seyyid Muhammed el-Kadiri hazretlerinin Kabilesine mensub olan Şeyh Seyyid Ahmed Kumari hazretleri M.1400-1490 (H. 800-900) yılları arasında O gün Kara Kilise bugün ise Boyun, Kilise içi denilen yerde (Armutluk mevkii’de) yaşamış ve vefatını müteakip Kızılören’in güneyindeki Gökdağı eteklerinde şeyhliğinde bulunduğu zaviyesi yakınlarına defnedilmiştir.
Şeyh Ahmed kumari hazretlerinin vefatını müteakip kabri üzerine bir türbe inşa edilmiş ve bu türbeye çesitli meşrutalar bina edilmiştir ve yine bugünkü Armutluk ve çevresinde bulunan bazı tarlaların gelirleri de bu tekke ve bu türbenin giderleri için vakfedilmiştir.[1]
Şeyh Seyyid Muhammed el-Kadiri’nin torunları yörede Karakilise olarak bilinen Romalılardan kalma Kiliseyi tekkeye çevirerek insanları irşada başlamış, Şeyh Ahmed Kumari Hazretleri de zamanla bu tekkeye şeyh olmuştur. Bu kadiri tekkesinde daima meskun kimseler bulunmakta idi.[2]
Halkın irşadı için çalışan Şeyh Ahmed Kumari hazretlerinin tekkesine ait çeşitli vakıf gelirlerinin olduğunu arşiv belgelerinden öğrenmekteyiz.[3] Şeyh Ahmed ve Şeyh Mehmet isimli kimseler M.1440 tarihinde yine bu zaviyede hizmet görmüşler ayrıca bu kimseler ve aileleri padişahın fermanıyla avarız vergisinden muaf tutulmuşlardır.[4]
Şeyh Ahmed Kumari’nin vefatından sonra kimlerin tekkenin şeyhliğinde bulunduğu, kesin olarak tesbit edilememiş ise de yine arşiv vesikalarından Şeyh Ahmed’in veya Şeyh Mehmet’in veya Şeyh Budak’ın veya Kızılören’de yaşayan diğer bir Şeyh Ahmed’in tekkenin başında bulunduğunu öğrenmekteyiz.[5]
M.1698 (H.1110) tarihinde Şeyh Ahmed Kumari Tekkesinde Hacı Abdi isimli biri ve Ondan sonra ise M.1708 (H.1115) senesinde Seyyid Üveys isim diğer bir kişi Tekkenin şeyhliğinde bulunmuştur. Ayrıca Seyyid Hazretlerinin vakıfının kayıtlarından Seyyid Ahmed Kumari hazretlerinin çocuklarının vakfın tevliyetinde bulunduğunu ve buradan hisse aldıklarını öğrenmekteyiz.[6]
Zamanla Şeyh Ahmed Kumari hazretlerinin kabri hariç türbesi, tekkesi, bunların meşrutaları ve vakıf arazileri ortadan kalkmıştır. Şeyh Ahmed kumari hazretleri devrinin büyük velisi idi. Allah (c.c)’a yakınlıkta ileri makamlara ulaşmıştı. Hakkında rivayet edilen kerametlerden biri şu şekildedir; Seyyid Ahmed Kumari Hazretleri tarlasını sürerken rivayete göre ormandan gelen bir arslanı çifte koşardı.
Yüz yıllar boyunca insanlar Şeyh Ahmed Kumari hazretlerinin Kabrinden feyiz aldı. Nice kimseler onun kabrinde şifa buldu. Yaklaşık 500 yıldır yöre halkı darda kaldıklarında, kuraklığa ve salgın hastalıklara mübtela olduklarında, ihtiyaçlarının karşılanıp dualarının kabul edilmesi için onun kabrine gidip dua ederler. Dedelerimiz rahmet duası için bu türbeye giderlerdi. Bizler de darlık zamanlarında bu türbede dualar ettik. Allah-u zü’l-Celal’in birçok rahmetine mazhar olduk.

Şeyh Kumari Hz.lerin Türbesi
Türbe Efendi Hz lerinin cabaları neticesinde 2006 yılında hayırsever tarafindan (Allah cc hayrını kabul eylesin) restore edilmiş ve ziyarete acılmıştır.

[1] BOA İbnül-Emin Tasnifi Vakıf Sıra No: 4043
[2] BOA TTD 976 s. 116-117
[3] KŞS No: 171 s. 304,305
[4] BOA MAD s. 72a
[5] BOA TTD 33 s.116,117, 122, BOA MDD 20 s. 72
[6] VGM ŞD:450 sr:32

 

Şeyh Seyyid Omuzu Güçlü Hz

Büyük veli Şeyh Seyyid Omuzu Güçlü Hazretleri M.1310-1390 (H.700-800) yılları arasında bugünkü Sürtme Köyü sınırları içerisinde kendinden sonra Omuzu Güçlü mezrası olarak adlandırılan yerde yaşamıştır.

M.1230’lu yıllarda Sincar bölgesinden gelen, bugünkü Sürtme, Kızılören ve etraf oba arazilerini de içine alacak şekilde kendilerine vakfedilerek bu yöreye yerleştirilen Seyyid Muhammed Kadiri Hazretlerinin neslindendir ve Seyyiddir.[1]

Seyyid hazretleri uzun yıllar yöre halkını irşat etmiş, vefatını müteakip zaviyesi yakınlarına defnedilmiştir. Yüz yıllar boyunca irşat vazifesi nesli tarafından devam ettirilmiş, çevre araziler de türbenin ve zaviyenin giderleri için vakfedilmiştir. Yoksul kimselerin de bu vakfiyelerden hisse aldığını arşiv kaynaklarından öğrenmekteyiz [2]

Bu büyük velinin türbesinde daima meskun kimseler bulunmakta idi.[3] Zaviye şeyhi ve seyyidler avarız vergisinden şehzade beratıyla muaf tutulmuşlardı.[4] Yine Bu dönemde Ali fakih oğlu Seyyid Hasan’ın zaviyenin şeyhi olduğunu ve bu zaviyeye hizmet edenlerden seyyid Omuzu Güçlü hazretlerinin neslinden gelen bir kimsenin Bağdat’ta bulunduğunu öğrenmekteyiz. [5]

Yüzyıllar boyunca mevcudiyetini muhafaza eden Şeyh Seyyid Omuzu Güçlü Zaviyesi ve bunun meşrutalarından bugün sadece şeyh hazretlerine ait türbe ayakta kalabilmiştir. Nitekim 700 yılı aşkın bir zamandır yöre halkı tarafından ziyaret edilen bu ehl-i beyt mürşidin türbesi 12 metre uzunluğunda, 3 metre yüksekliğinde, 7 metre enindedir. Sarı kesme kefek taştan iki kemer ile 40 m_’lik bir alan üzerine bina edilmiştir. Önü bahçelidir.

Bunun yanında türbenin Kuzey ve Batı yönünde yüzü geçkin fakat yerleri belirsiz hale gelmiş derviş kabirleri vardır. Hastalıkta, sıkıntılı hallerde, kuraklığın ve darlığın baş gösterdiği dönemlerde yöre halkı bu büyük velinin kabrini ziyaret edip dua ederler. Birçok kimsenin bu türbeden şifa bulduğunu yöre halkı ve bu türbeyi ziyaret edenler rivayet etmektedir.

[1] VGA VD:599 sr:146; VD:734 sr:165,167; VD:730 sr:52

[2] VGA ŞD:226 sr:610

[3] BOA TD:33 s:168

[4] BOA MAD TD:20 vr:93b

[5] BOA TD:976 s:122

Devran ve Halaka Zikrimiz


Zikir, sözlükte anmak, hatırlamak manalarına gelir. Zikir, tasavvuf literatüründe söz, fiil ve genelde düşünce düzleminde her an ve her yerde Allah’ın murakabesinin hatırlanması anlamında kullanılır. Kadiri tarikatı’nda zikir aşikare olarak icra edilir. Kadiri tarikatı’nın müntesipleri ferdi olarak kendilerinin duyacakları kadar seslerini yükseltirler, üç müntesip bir araya gelirse zikir, halaka zikri olarak icra edilir. Tevhid “Lailaheillallah” ve lafza “Allah” zikirleri Kadirî Tarikatı’nda esası teşkil eder.

Allah dostu, Kuran ve sünnet yolunda hareket eden ve Allah’ı çokça zikreden kimseye denir. Zikir çeken kimseler ne tatlı kimselerdir. Allah-u zü’l-Celâl şöyle buyurmaktadır; “İnsan hiçbir söz söylemez ki yanında onu gözetleyen, dediklerini zapteden bir melek hazır bulunmasın.”
Her zikir bir varlık olur. Müstecâb makama kadar yükselir ve kıyamete kadar lisân-ı hal ile şöyle yalvarır; “Yâ Rabbi filan kulun benim ile seni andı, sana yöneldi. Bu kuluna merhamet eyle.” O zaman da Allah-u zü’l-Celâl “Sen şahit ol madem ki bu kulum beni zikretti, benden istedi. Onu cenneti ve cemâlim ile şereflendireceğim” diyerek vaat eder. Nitekim rabbimiz sözünden dönmez. O şöyle buyurmaktadır; “Allah (cc) sözünden caymaz, Allah (cc) sözünde sebat sahibidir, vaat ettiğini yerine getirir.”
Zikir ehline her şey lisân-ı hal ile dua eder. Gece “Yâ rabbi, onun zikri ile huzur buluyorum” diyerek; gündüz de “Yâ rabbi, bu kulun seni zikrediyor. Ben onun zikrinden zevk duyuyorum. Onu dünyevî ve uhrevî kaygılardan muhafaza eyle” diyerek Allah’a yalvarır. Ehl-i gaflet ve ehl-i dalâlet içinse gece şöyle niyaz eder “Yâ rabbi, ben bu murdarın tacizinden usandım. Senin isminden uzak, gaflet ve dalâlet içerisinde günlerini geçiriyor. Ne olur ona bir musibet ver ve beni bu tacizinden kurtar.” Gündüz ise şöyle beddua eder “Yâ rabbi, bu kişi senin nân-u nimetini yiyor da sana şükretmiyor. Ne olur bunu derd ü belaya mübtela kıl. Beni bu nankörden kurtar. Yahut da bunun cesedini senin temiz arzından çıkar ve cehenneme idhal eyle.”İçtiği sular dahi zikir ehline dua eder.
Dağlar ve taşlar zikir ehlinin zikrine iştirak eder. Nitekim her şey lisân-ı hal ile Allah’ı zikreder. Allah-u zü’l-Celâl şöyle buyurmaktadır. “Allah’ı hamd ile tesbih etmeyen hiçbir varlık yoktur. Fakat siz, onların tesbihlerini iyi anlayamazsınız.” Zikirsiz hiçbir şey yoktur. Nice tarikatların bu tarikata katkıda bulunması nedeni ile büyük bir marifet denizi haline gelmiş bulunan Muhammediyye Yolu’nda zikir gizli de çekilebilir, aşikar da çekilebilir.Halaka zikrinin yapılışı Kadirî Tarikatı’nda üç müridin bir araya gelmesiyle her mahalde zikir yapılabilir. Zira Peygamberimiz (sav) “Yeryüzü müminler için bir mescit mesabesindedir.” buyurmuşlardır.
Muhammediye kolunda, cehri olarak zikir yapılabilecek yer, namaz kılınabilen her yerdir. Zikir yapılan yere “Semahâne” yahut “Tevhidhâne” ismi verilir. Zikir icrasına “Meydan Açma” yahut “Mukabele” denir. Zikri mürşid yahut vekili veya bunlar tarafından izin verilen bir kişi idare eder. Eğer müridler böyle bir imkan bulamamışla ise, zikre oturacak olanlar zikri yönetebilecek birini seçerler. Zikrin mahalli ve zamanı yoktur. Ancak meydan açmak için Seyyid Efendi Baba hazretlerinin izni gereklidir. Müntesip olanlar abdestli olarak çoğu kez namazı müteakip bir halaka şeklinde otururlar. Karşılıklı düz saf halinde de oturululabilir. Ancak halaka şeklinde oturmak daha faziletlidir.
Zikir halakasına müntesip olmayanlar yahut farklı tarikatlara müntesip olanlar verilen izin ile katılabilirler. Yahut zikir halakasının hemen arka kısmına otururlar. Oturarak icra edilen zikre “Kuûdî Zikir” denir ki zikrin tamamı ama genelde tarikatın evrâdı ve ezkârı bu şekilde icrâ edilir. Kuûdî yapılan zikirler diz kapakları üzerine kalkıp oturmak, bazen sağa ve sola eğilmek, kimi zamanda başı sağdan sola çevirmek sureti ile icra edilir. Ayakta icrâ edilen zikre “Kıyâmî Zikir” denir. Kıyâmî zikirlerde genelde Tevhid, İsm-i Celâl (Allah), İsm-i Hayy, İsm-i Hû zikirleri icrâ edilir. Bu zikir sağa ve sola eğilmek, el ele tutmak yahut kol kola girmek sureti ile icrâ edilir, kimi zaman müntesip sağdakinin omzunu sağ eliyle, soldakinin belini sol eliyle tutar ve sağ ve sol taraflara doğru hareket ederek zikreder.
Sağ ve sol tarafa ilerlemek sureti ile yapılan zikirlere “Devrânî Zikir” denir. El ele tutunan, kol kola giren yahut omuz ve bellerden tutan müntesipler sağ ayak önde sol ayak arkada İsm-i Celâl (Allah), Hay Hay, Hû Hû, Allah Hay Yâ Allah Hay ve diğer bazı esmâ zikirleri ile sağ ayak önde sol ayak biraz arkada birbirine çarpmadan ve gayet ahenk ile sağa ve sola doğru adım atmak sureti ile hareket ederler ve semahaneyi devrederler. Zikir esnasında ilahiler okumak, Bendir, Tef, Kudüm, Ney, Halile gibi kimi musiki aletlerini kullanarak zikre ve okunan ilahilere ahenk katmak caiz görülmüştür. Seyyid Efendi Baba hazretlerinin birçok usul ile bizlere öğrettiği Halaka Zikrinin bir vechi şu şekilde icrâ edilir.
Eûzü Besmele
İnnallâhe ve Melâiketehû Yusallûne Alennebiy, Yâ Eyyühellezîne Âmenû Sallû Aleyhi ve Sellimû Teslîmâ
Sâlât-ı Şerîfe (es-Selâtu ve’s-Selâmu aleyke yâ Rasûlallâh, es-Selâtu ve’s-Selâmu aleyke yâ Habîballâh, es-Selâtu ve’s-Selâmu aleyke yâ Seyyide’l-Evvelîne ve’l-Âhirîn ve Selâmun ale’l-Mürselîn ve’l-Hamdü lillâhi Rabbi’l-Âlemîn)
Tarikatın Virdi (Abdülkadir Geylânî’nin Salavâtı)
Nasr, Fatiha ve üç defa İhlas suresini tilavet ile bu sureler arasında “Allahu Ekber, Lâilaheillallâhu Allahu Ekber, Allahu Ekber ve lillâhilhamd” demek sureti ile getirilen Tekbir.
Sâlât-ı Şerîfe
İsm-i Hû 11 defa (Buna dem tutmak denir ve Hû ismi uzatılır. Sonunda “Destur Yâ Efendi Baba, Destur Yâ Abdülkadir Geylânî, Teslimiz Yâ Rasûlüllah” denir.)
Besmele-i Şerîfe (11-100 defa)
Sâlât-ı Şerîfe
Salavât (Allahümme Salli alâ Seyyidinâ Muhammedin ve alâ Âlihî ve Sahbihî ve Sellim)
Estağfirullah el-Azim el-Kerim ellezî Lâilaheillallâhu el-Hayye’l-Kayyûme ve Etûbu ileyh ve Eseluhu’t-tevbete ve’l-mağfirate ve’l-hidâyete lenâ innehû Hüve’t-tevvâbu’r-rahîm (3 defa)
İstiğfar, Estağfirullah (100 defa) sonunda Estağfirullah el-Azim el-Kerim ellezî Lâilaheillâhû el-Hayye’l-Kayyûme ve Etûbu ileyh Tevbete Abdin Zâlimin li-nefsihî la Yemliku li-nefsihi Mevte’v-velâ Hayâte’v-velâ Nüşûra
Sâlât-ı Şerîfe
Va’lem Ennehû Lâilaheillallâh
Lailaheillallâh (100-300 defa)
Haşir Suresinin son ayetleri (Lev Enzelnâ Hâze’l-Kurâne…)
Buraya kadar Kuûdî (oturarak) icrâ edilen zikir bundan sonra ayağa kalkmak sureti ile devam eder.
Sâlât-ı Şerîfe
Lailaheillallâh (100-700 defa) sonunda el-Meliku’l-Hakku’l-Mubîn Muhammedu’r-rasûlüllah Sâdiku’l-va’di’l-emîn.
Sâlât-ı Şerîfe
Lafz-ı Celâl, Allah (100-1000 defa) sonunda Celle Celâluhû ve amme Nevâluhû ve Lâilahe gayruh
Buraya kadar Kıyamî Devam eden zikir bundan sonra İllallâh, Allah, Allah Hayy, Hayy Hayy, Hû ve yöneticinin gösterdiği diğer esmâ ile devam eder. Tempo yükselir ve iner. Eğer işaret edilir ise devrâna geçilir.
Sâlât-ı Şerîfe okunur ve oturulur.
Sâlât-ı Şerîfe
İsm-i Celâl, Allah (100-300 defa)
Sâlât-ı Şerîfe
Yâ Latîf (100-300 defa)
İstenir ise Yâ Latîf zikri kısa tutulur ve Esmâu’l-hüsnâ okunur.
Kur’an Tilaveti (Amenerrasulü)
Dua
Burada kaydedilen zikir adetleri zikri yöneten zât tarafından azaltılıp çoğaltılabilir.

Bu Yolda Teslimiyetin Ehemniyeti

Dervişliğin ve tasavvufun yolu şeyhine teslim olmaktır. Bir müridin teslimiyeti şu şekildedir;İbrahim (as) İsmail (as)’a şöyle dedi;“Oğlum Allah-u zü’l-Celâl bana seni kendisine kurban etmemi vahiy etti. Ben emr-i ilâhiyeyi yerine getireceğim ve seni kurban edeceğim.
”İsmail (as);“Babacığım Allah-u zü’l-Celâl’in emrine ben itiraz edemem ona inkıyat edeceğim. Yalnız beni keserken senin şefkat ve merhametin doğar onun için benim ellerimi ve ayaklarımı bağla sana eziyet etmeyeyim.

Ayrıca beni ensemdem kes yüzüme bakıp da emr-i ilâhiyeyi yerine getirmede tereddüde düşmeyesin. Bir de annem bene çok sever . Annemin gönlünü incitme benim selamımı söyle emr-i ilahî böyleymiş diyerek olanları hoş bir lisanla anlat” diyor. Müslümanın Hakk’a teslim olma mecburiyeti vardır. Hazret-i İbrahim (as) ateşe atılırken semavâtın ve arşın melekleri galeyana gelerek, Allah-u zü’l-Celâl’e şöyle yalvardı;“Sana bir kul ibadet ve taat ediyordu. Seni tanıyor seni biliyordu. Bu kadar isyan içerisinde, küfür içerisinde bulunan bir toplumda böyle bir belanın İbrahim’e yükletilmesine ve onun ateşe atılmasına müsaade edecek misin?”Allah-u zü’l-Celâl;“Benim hikmetim var” diyor. İbrahim (as) mancınıktan ateşe fırlatılır fırlatılmaz melekleri İbrahim’in yardımına gönderdi. Melekler Hazret-i İbrahim’e geliyorlar. Sel melâikesi; “Üfleyip ben bu ateşi su gölü yaparak yok edeyim”, yel melâikesi “ben bu ateşi dağıtarak yok edeyim” diyorlar.

Hazret-i İbrahim;“Hasbiyallahu ve Ni’me’l-vekîl” “Allah bana yeter, o ne güzel vekildir (Âl-i imrân, 173) duasını okuyor. Hazret-i İbrahim (as) Allah-u zü’l-Celâl’in vekaletini kabul ettiği için hitabı ilahî geliyor; “Ey ateş sen İbrahim’e karşı mizacını değiş! Soğu (berden) ve üşütme (selamen). Eğer “selâm” hitabı gelmemiş olsaydı İbrahim (as) ateşin içinde soğuktan donacaktı. Allah’a teslim olana ateş de mizacını değişir. Allah’a dost olana her şey dost olur. Mürid mürşidine teslim olduğu zaman Allahrasulü’ne teslim olmuş,
Allah’a teslim olmuş olur. Allah-u zü’l-Celâl “Kim peygambere itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur” buyurmaktadır. Bu teslimiyet öncelikle müridde şu hasletlerin var olmasıyla değer kazanır;Mürit sıfat-ı rasul ile mevsuf olacaktır. Bu ise ancak Rasulüllah’ın hareketlerine ve yaşantısına dikkat ederek öylece yaşama gayreti göstermekle mümkündür. Allah-u zü’l-Celâl şöyle buyurmaktadır;“İnananlar, kötülükleri iyilikle savarlar, kendilerin verdiğimiz rızıktan Allah rızası için harcarlar. Boş söz işittikleri zaman, ondan yüz çevirirler ve “bizim işlerimiz bize, sizin işleriniz size, size selam olsun. Biz kendini bilmezleri istemeyiz” derler.”
Bu bakımdan sofiler insanların uyumsuzluklarını hoş karşılamalıdır ve yine Allah-u zü’l-Celâl’in buyurduğu üzere “yeryüzünde tevazu ile yürürler ve cahil kimseler kendilerine laf attığı zaman (incitmeksizin) “selam” derler (geçerler). Ve onlar ki, yalan şahitlik etmezler, boş bir şeye rastladıkları zaman vakar ile oradan geçip giderler. Yani sofiler kendini bilmezler ile sürtüşmemeli çatışmamalıdır. Ehlullah yoluna müntesip olan kişide şu ahlakî ilkeler bulunmalıdır;Teslimiyet, Sıdk (doğruluk), Rıza, İyiliği emretmek kötülüğü nehyetmek, Tevbe ve istiğfar,
Hakikate bağlılık, Allahdostları ile dostluk, Allah yoluna basiret ile imtisal etme, Allah dostlarının izinde hareket etme, Tebliğ, Sabır, Dua, Kabirleri ziyaret ve ahirete hazırlık, Ehlibeyt’i sevmek ve onların hizmetinde bulunmak, Efendi Baba hazretlerinin eserlerini sık sık okumak sohbetlerine imtisal etmek, Müşaverede bulunmak, tevazu ile dünya sevgisinden uzaklaşmak.