Archiv der Kategorie: Tasavvuf veTarikat

Kadiriye tarikatının Özellikleri

Kadiri tarikatının belli başlı özellikleri şunlardır 

  1. Seyyidlerin tarikatıdır; kadiri tarikatı Peygamberimiz (s.a.v.)’in neslinden gelen ehl-i beyt neslinin tarikatıdır. Nitekim Abdulkadir Geylani Hazretlerinin baba tarafı şerif, anne tarafı seyyiddir.
  2. Gavsi tarikattır; gavs sözlükte inaye, yardım gibi anlamlara gelir. Buradaki mana, bütün tarikatlar bir yönüyle Abdulkadir Geylani’nin tarikatından irşad olmuşlardır.
  3. Kadiri tarikat’ı ehl-i sünnet ve’l-cemaat cizgisiyle uyumlu ve saf İslam anlayışına bağlıdır. Ehl-i bid’at ve dalaletin iddialarından uzaktır.
  4. Kadiri tarikatının evrad ve ezkarı çok sadedir. Kadiri tarikatı aşırı şekilcilikten uzak, pratik yönü yüksek, tasavvuf anlayışının insanlara ulaşmasını kolaylaştırıcı fakat sağlam bir metod üzerine kuruludur.

(c) irşad yolu (s.17)

 

Şeyhimiz Seyyid Muhammed Efendi „Tarihçe-i Hayatım“


Şeyhimiz Seyyid Muhammed Efendi (k.s.)

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

1928 yılının bahar ayında Kayseri ili İncesu İlçesi Kızılviran (Kızılören) köyünde dünyaya gelmişim.
Babam mukaddimen hayatını derç ettiğim Seyyid Osman (rh.a)’dir.

  
Seyyid Osman (rh.a)

Annem Ayşe isminde saliha bir hanımdır. İyilik ve takva sahibi bir hanım olan babaannem Fatma hanım, ricâl-i gayb tarafından doğumumun haber verildiğini, kendilerine ve salih zatlara mübeşşerat yoluyla müjdelendiğini söyler ve bu hususla ilgili menkıbeler anlatırdı.

İlk tahsilime beş yaşlarında, babam (rh.a)’in yanında başladım. Temel dini bilgiler, Kuran-ı Kerim, Tecvit ve Arapça (Nahiv ve Sarf) daha sonraları ise Akaid, Tefsir ve Tasavvuf ilimlerinin tahsilinde bulundum. I. Cihan harbi dönüşü köyümüzün imamlığı babam (rh.a)’e tevcih olunduğundan, onun camide akdetmiş olduğu ilim meclislerinden çokça istifade ettim. 1930’lu yılların ortalarında köyümüzde vuku bulan çeşitli anlaşmazlıkların halli için babam (rh.a)’in hakem tayin edildiği ve muhtarlık görevi ile vazifelendirildiği yıllarda 2-3 sene İncesu ilçesinde bulanan Karamustafa Paşa Medresesinde (Bu tarihi yapı daha sonraları hapishaneye çevrildi. Şimdilerde ise harabe halindedir.) Hoca Çakmak (Çakmakoğlu’nun babası), Arap Hoca (Yörede Arapça bilgisiyle meşhurdur) ve diğer bazı zevatın yanında öğrenimimi sürdürdüm.

Küçük yaşta kuzu yaymaya gider, tahsilinde bulunduğum kitapları da beraberimde götürürdüm. Bihikmetillah evliyaullahtan bazı zevât zuhur eder, ilmî ve hikemî nice bilgiler aktarırlar idi. Bir defasında yine bir veli geldi –ki daha sonraları bu kişinin Hızır (a.s) olduğunu öğrendim- bana kitaplardan bazı şeyler aktardı. Dersimizin tamamlanması akabinde bana dua etti. O zamandan sonra hangi kitabı elime alsam, o kitabın içindekiler fikrimize ve gönlümüze aktarılır oldu. Artık nice hacimli eserleri hemen özetleyebiliyordum.

“(Şüphesiz) Bu Allah (c.c)’ın lütfudur. Onu dilediğine verir. Allah (c.c) büyük bir lütuf sahibidir.” Hadîd Suresi, Ayet 21.

İlk gençlik yıllarından itibaren, vehbî bir takım bilgilerin tesiri ve nice fevkalade olayların etkisi altında idim. Sayısız gaybî olaylar zuhur ediyor “tatmayan bilmez” sözünde ifade edildiği üzere lahutî alemler temaşa ediliyordu. Cezbenin galebe çaldığı günlerden bir gün Hızır (a.s) ile karşılaştım. Beni zikre davet etti. Çardaklı köyünün kıble tarafında Çallık denilen yerdeki bir inde sayısını ancak Allah’ın bildiği sayıda ehlullahın bulunduğu bir toplulukta halka-i zikri icra ettikten sonra kendimden geçmişim. Ne yaptığımı bilmez bir halde iken insanlar beni bulmuş; delirdiğime hükmedip 1944 senesinde vefat eden Kötürüm Hocası ismiyle maruf Ahmed Efendi’ye iletip dua yazdırmışlar, cezbe hali benden dağılınca geri getirmişler.

Neticede bu haller sürüp gitti. On beş yaşlarında idim. Babam (rh.a) Kızılviran kasabasında imamlık yapmakta idi, benim de dede yurdumuz olan çardaklı mezrasının imamı olmamı istiyordu.

Büyük velilerden manevî işaretler zuhur etti. Kayseri şehrine varıp burada ilim tahsiline devam etmem isteniyordu. Büyük bir inkiyad ile bu emre sarıldım. Bir gece eşeğimize ihtiyacım olan yükü yerleştirip ehlimden habersiz şehre doğru yola çıktım. İlahî takdir böyle imiş, o gece bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor, soğuk ve tipi her yeri inletiyordu. Kayseri yolu üzerinde İkiz Tepe mevkiine gelmiş idim ki, hayvana bağladığım yük aniden devrildi. Bu halime bakıp ağlar iken, Hızır (a.s) yanında bazı zevât ile tekrar zuhur etti. Hayvanı yükleterek, bir müddet bana arkadaşlık yaptı, ehlullah yolunda nice hallere nail olacağımı müjdeleyip, hayır duada bulundu. Sonra baktım ki kaybolup gitmiş, ricâl-i gayb ile olan münasebetimiz böylece sürüp gitti.

Kayseri’ye geldiğimde At Pazarı semti civarında yaşlı bir çiftin evinin alt katını kiraladım. Kayseri’de eskiden adet idi ki çevre köylerde bulunanlar şehre gelirler, bir gece yatarlar, ihtiyaçlarını karşılayıp geri dönerlerdi. Ertesi sabah getirdiğim hayvanı şehre gelen köylülerimize teslim edip, okumak azmi ile bu memlekette kalacağıma dair aileme haber gönderdim.

Kayseri’deki ulemânın ilim halkalarına dahil oldum. Çorakçızâde Hacı Hüseyin Efendi (k.s)’nin talebeleri arasında idim. Çorakçı Mahallesi ve Cami-i Kebir’in ücra, saklı ve gizli mahallerinde Eperye, Sarf, Molla Cami, Aruz, Kessaf, Beydavi Tefsiri, Mülteka, kelam, Şerh-i Sahih-i Buharî, Aruz ve daha başka ilimlerin mütalaasında bulunuyorduk. Hunad Camii ve çeşitli bağ evlerinde Hacı Yusuf Eken (rh.a)’ten İlm-i meani ve Tefsir dersi görüyor, İki Kapılı Camii’nde Kavgacı Osman Efendi (rh.a)’den Şerhu’l-Mültekâ ve Usulu’l-Fıkh okuyor, Mevlevîhâne Camiinde Cimcimoğlu Salih Efendi’den Usulu’l-Hadis öğreniyor, Camii Kebir İmamı Ahmet Efendi (rh.a)’den de Farsça dersi alıp Mesnevî-i Şerif okuyorduk. Baltacı Nuh hocamız vardı. Yozgat vaizi idi. Kimi zaman Kayseri’ye gelir, ilim meclisi oluşturur, bizler de burada hazır bulunurduk.

Tüm bu hocalarımız haricinde o dönemde ilim öğreten başka hocalarımızda vardı. Allah hepsinden razı olsun. Onların meclislerinde bulunmayı bize lütfeden Allah (c.c)’a hamd olsun.

Çorakçızâde Hacı Hüseyin Aksakal Efendi (rh.a) ile ilgili bir anımı burada nakletmek istiyorum.  Hocam hazretleri bir veliyullah idi. Büyük bir zat idi. Takdir-i ilâhî talebelik hayatımızın bir kısmını onun yanında geçirdik. Saklılık içerisinde yanına varır idik. Birkaç kişi, on yahut on iki kişi ile ders işlerdik. Çoğu talebe, hocamızın yanında bulunamaz idi. Fakirlik ve maddi imkansızlık neticesi köylere gider, cer yapardık.

Bir gün Molla Cami’nin mensubat bahsinden bir bölüm bana düştü. İbare okuyorduk.  İbare okumak; Arapça okurken cümlenin failini mefulunu,  sıfatını mevsufunu,  muzafını muzafın ileyhini,  hepsini yerli yerine koymak yani harekesiz parçaları hata yapmadan harekeli kelime gibi okumaktır. Harekeli kelime gibi okumazsan hata etmiş olursun. Arapça’nın böyle bir usulü vardır.

Ben yalnız küçük bir yerdeyim. İki sayfalık ibareyi okudum fakat bir yerde mübteda ile haberi bir birine bağlayamadım. Elektrik gitti, lambalar söndü. Gaz lambası vardı. Onu yaktım fakat bir müddet sonra fitili azaldığı için söndü. Ben de lambanın tabanındaki gazı çıraya boşalttım. Gece çalışırken çırayı yüzüme tutmuşum. Mübteda ve haberi bir birine bağlayabilmek için sabaha kadar çalıştım. Çünkü bu ilim çorap örmesi gibi bir örmedir. Bir yerde hata yaparsan başka yerlerde çorabın sökülmesi gibi bozulur gider.  Yine de orası kopuk kaldı. Sabahleyin arkadaşlar ile ibare okuyacağız. Aynaya baktım ki yüzüm elim simsiyah. Çıranın isiyle her tarafım siyahlaşmış. Elimi yüzümü yıkayıp, abdestimi tazeledim. Sabah erkenden hocamın yanına vardım. Erkenden gitmez isen, yakalanırım diye korkuyorsun. Onun için geceden yola çıkıyorsun.

Hocam uzun müddet bana baktı. Beni çok severdi.

– Ah Mehmedim, Molla Muhammed, oğlum filan yerdeki “fe” harfini görmedin mi ki bir gece uykusuz kalmışsın gazı tüketip çıra ile yüzünü is etmişsin, bak gözün kan çanak olmuş.” dedi.

Ben yere bakıyordum. Bana;

– Otur otur” dedi. Oturdum. Bana bir dehşet düştü korkuyorum ağlıyorum.

– Yok oğlum ağlama ağlama, sen gel al şu el hayrımı, biz öldükten sonra bu senin mesleğindir başkalarına aktarırsın”dedi. Bizlere Ebheriye kolundan el verdi. Çünkü neslimde dedelerimden gelen kadiri tarikatı vardı.

Bizim neslimiz sahih kaynaklarla evlad-ı resuldendir. Şeceremiz vardır. “Yalancılara Allah’ın laneti vardır.Ali İmrân Suresi, Ayet:61. Allah böyle buyurmaktadır.

Hacı Hüseyin Aksakal hocam büyük bir veli idi. İçimizden biri, o gün eğer uygun olmayan bir şey yaparsa yarın yanına vardığında dolaylı yoldan başkasına konuşur gibi sözü getirir sana bir taş atardı.

Şimdi Ebheriye tarikatı,  Somuncu Baba (Somuncu Baba Kayserilidir) Hacı Bayram Velî,  Akşemseddin,  İbrahim Tennurî vasıtasıyla intikal edip Çorakçızade Hacı Hüseyin Aksakal’a kadar gelir.

Hacı Hüseyin Aksakal (rh.a), seksen küsur yaşında olsa gerekti. Bir zaman imam hatip yaptırmak için ileri gelen ulema takımını zenginleri topladı. Kayseri imam hatibinin yapılmasına sebep oldu.

Tüm bu öğretim kademe kademe idi. Daha önceden ilmî yetkinliğimin bulunması hasebi ile üst sınıfta bulunuyordum. Hatta öyle ki benimle birlikte ders arkadaşı olan zevât içerisinde yaşça en küçük olan ben idim. Ekseri yedi sekiz kişi ile ders işlerdik, sayımız beşten aşağı inmez, on beşe de çıkmaz idi. Kimi zaman derslerin ağırlığı altında ezilirdik, o gece ağlar yatardım. Her ne zaman bu hal bende vuku bulsa Hızır (a.s)’ı görür o dersi beraberce mütalaa ederdik.

O dönemde, İslamî öğretimin yasak olması nedeni ile gizlilik içerisinde ilim halkalarına katılıyor, sık sık ikamet ettiğimiz yerleri değiştiriyorduk. Hocalarımız sabah, öğle ve yatsı vaktinde eğitim verir idi. Cami-i Kebir’de Arap Müezzin ismiyle maruf müezzin sabah vaktinden çok önce sala vermeye başlardı. O vakitlerde bizler koynumuza kitaplarımız saklayarak, gizlene gizlene ilim halkalarına katılmak için yola çıkardık. Denilir ki Arap Müezzin ehlullah tarafından geceleyin sala vermesi hususunda uyarılır imiş, zira o dönemde geceleyin bir zabit bizi durduracak olsa, namaza gidiyoruz diye Arap Müezzin’in vermiş olduğu salayı bahane edinirdik.

O dönemde talebelikte bulunanlar maddî manevî çok sıkıntı çekiyor idi. Ekmek aş bulamıyorduk. Kimi zaman köylere dağılıyorduk. Şartlar gereği o zamanlarda hoca efendiler cer yaparlardı. Biz de maişetimizi temin için bazı arkadaşlar ile köylere gider, cer yapardık. Köylerde vaaz edip, din hizmetinde bulunurduk, köylüler de bize yardım ederdi. Sonra medresemize geri döner, tahsilimize devam ederdik. İlim meclislerinin maişeti böylelikle sağlanmış olurdu. Bu hususla ilgili bir anımı anlatmak istiyorum.

“Kayseri’ye bağlı Emmiler Köyünden bir arkadaş kendi yerine imam bulmuş, üç beş ay okumak için Kayseri’ye gelmişti. Medrese’de alt sınıfta idi. Bir gün bana gelerek “Molla Muhammed beraber ev tutalım bana yardımcı ol beni okut” dedi. Hacı kılıç mahallesinden bir ev tuttuk. Kendisi bir zamanlar Yozgat iline bağlı Yerköy kazasının Çıplak köyünde geçici imamlıkta bulunmuş,  o köye yakın daha ufak bir köyde eski müderrislerden bir alim varmış, o alimin vefat ettiğini bu arkadaşım çıplaklı köylülerinden duymuş, bize “Molla Muhammed ben Çıplak köyünde imamlık yaptım gidelim orada sen vaaz et harçlık bulalım -o zamanda talebelerin cer usulü vardı- O köye yakın bir köy var eski müderrislerden bir alim ölmüş onun da kitaplarını alalım” dedi. Bu vesile ile trene bindik Yozgat’ın Yerköy kazasının Çıplak köyüne vardık. O esnada eski müftülerden biri vaaz ediyormuş, bizi görünce bırakıp gitti. Biz birkaç gün orada vaaz ettik. O sırada kar yağdı. O alimin köyüne gitmek istedik. Köylüler, yanımıza çoban kılıklı birini katarak bizi uğurladılar. Köy sapa bir yerde imiş hayvansız yola düştük, bir saatlik yere dört beş saatte varabildik. Belime kadar olan o kar içinde ayakkabım ayağımdan çıkmış, ayaklarım donmuş fark etmemişim. Bizi bir yere götürdüler soba yanında birçok gözyaşı döktük. Kitapları aldık. Bir müddet orada hasta yattık. Daha sonra köylüler bize bir ayakkabı temin etti. Neticede medresemize geri döndük.”

Bir zaman içimize İstanbul’a gidip, oradaki ulemânın meclislerine katılma aşkı doğdu. Zira peygamberimiz (s.a.v) efendimiz, manen bizlere birkaç sefer zuhur etti. İstanbul’da ilim tahsiline devam etmemi  emreyledi. Pirimiz Gavsu’l-Azam Abdülkadir Geylânî hazretleri de tarikat-ı âliyeye hizmette bulunacağımızı işaret ederek, İstanbul’daki ulemânın yanında kalmamızı istedi.

Bu manevî işaretler üzerine bir müddet çeşitli yerlerde cer yapıp harçlık biriktirdik. Birkaç arkadaş ile birlikte tren ile İstanbul’a geldik. Fatih semtinde bir ev tuttuk, kirasını hocalarımız temin ediyordu. Ömer Nasuhi Bilmen (rh.a)’in meclislerine devam ediyorduk. Fatih camiinin ön tarafında, Fatih’in türbesinin yan tarafından girilen bir derslikte buluşuyor, kelam ve felsefe dersleri işliyorduk.  Yeni Camii imamı Ahmed Efendi (rh.a)’den Mantık (İsogoci), Vücuh ve Aruz, Nur Osmaniye imamı Mahmud Akkuş (rh.a) Hocadan Ulumu’l-Kuran tahsilinde bulunuyorduk. Bunlar haricinde usul, tefsir, hadis, kelam, felsefe, tasavvuf ve başka ilimleri işleyen birçok hocalarımız vardı. Görüştüğümüz sohbetlerinde bulunduğumuz gönül ehli insanlar, tarikat ehli kişiler de vardı. Şehzâde Camii gibi değişik mekanlarda da toplanırdık, dersliklerimizin ekserisi Fatih semtinde idi. Allah hepsinden razı olsun, o çekilen zorluklar ve emekler hürmetine rabbim kabirlerini nurlandırsın. İki sene kadar İstanbul’da derslerimize devam ettik. Sonra peygamberimiz (s.a.v) efendimizin ve Pir Abdülkadir Geylânî hazretlerinin emri ve işareti ile memleketimiz olan Kayseri’ye geri döndük.

Bir müddet beldemizde hocalık yaptık sonra manevî bir emir ile Kayseri’deki medresemize geri döndük, burada hocalarımızın yanında talebe okutuyorduk. Zira Hacı Hüseyin Aksakal (rh.a) olsun Ömer Nasuhi Bilmen (rh.a) olsun çeşitli hocalarımız bizler için icazetnâmeler tertip etmişler idi. Çeşitli yerlerde vaaz ediyor, Cami-i Kebir’in yanındaki küçük hücrede Ahmed Efendi (rh.a) ile birlikte talebe yetiştiriyorduk. Derslere devam eden Şeyh Melek ismiyle maruf bir talebe kardeşimiz vardı (İsmi “Molla Mustafa” dır ). Bu zat Şeyh Said’in yeğeni olurmuş, ailesinden 37 kişi idam edilmiş, ailesinin diğer fertleri de sürgün edilmiş bu da on yedi yaşında iken Kayseri’ye sürgüne gelmiş. Şeyh Melek alim bir kimse idi. Talebe iken babasından okumuş, amcalarının medresesi varmış, ocaktan yetişmiş, çok edep erkan sahibi bir kimse idi. Kırk yaşlarında var idi. Elinde kitapla gezer, kimi zaman yanımıza gelir, ders dinlerdi. Bana çokça hürmet gösterir “Sen beni hayata bağladın içimdeki kötülükleri temizledin derdi” Aramızda samimi bir dostluk peydâ olmuş idi. Bana gelerek “Molla Muhammed seninle Said-i Nursî’ye gidelim” diyerek rica ediyordu. O zamanlarda maddi manevî çok sıkıntıda idik. Fakat Peygamber (s.a.v) Efendimizin telkini bizleri bu seyahate çıkmaya mecbur etti. Birlikte bahar vakti yola çıktık. Otobüs ile Aksaray’a kadar geldik. O buraları bilirmiş, kürt köylerinde bulunduk. Ben Türkçe o da Kürtçe vaaz ediyorduk. O zamanlar gönlümüze cezbe galebe çaldığından kendimizden geçer, cemaat ile birlikte gözyaşlarına boğulur idik. Üzerimizde de daim bir baskı var idi. Neticede köylüler aralarında çuvallar dolusu yün toplayıp sattılar, bizlere yol harçlığı temin ettiler.

Said-i Nursî (rh.a)

Bizler köylerde vaaz ede ede Isparta’ya geldik. Said-i Nursî (rh.a) hazretlerini bulduk. Bize de bir oda gösterdiler. Yanımıza da birkaç arkadaş verdiler. Onun yanında toplam 15-16 kişiydik. sakallı olan ve olmayan arkadaşlar var idi. İçimizden bize göre yaşça kamil  Hüsrev gibi beş altı kişi muharrir idi. Said-i Nursî (rh.a) hazretleri gelir –kitaplara bağlı kalmaksızın- irticalen ders işler muharrirler de sözlerini hemen kaleme alırlardı. Biz de yazılanları tashih eder, noktalar, harekeler ve işaretlerdik.

Said-i Nursî (rh.a) değişik bir mizaca sahip idi. Ondan da bir kap ilim aldık. Ona yakındık çünkü arkadaşım Şeyh Melek’in amcaları ve ailesi idam edilmiş, Said-i Nursî (rh.a) ise devlet tarafını tutmuş, bunlar daha önceden tanışırlar imiş. Yanına vardığımız zaman Şeyh Melek kardeşimiz, bizi Said-i Nursî (rh.a)’e “Benim kardeşimdir.” diyerek takdim etti. Said-i Nursî (rh.a) Şeyh Melek’i çok severdi. Bazen Kürtçe ona laf atardı.

Isparta’da Said-i Nursî (rh.a)’in yanında 2 ay kaldık, sonra 5 ay da mahkeme için gittiği Afyon-Barla’da yanında bulunduk. Zira onu takip eden talebeleri vardı. Bizler de ardı sıra gittik. Bu zaman zarfında risalelerin tashihi kimi zaman yazımı ve mütalaası ile meşgul olduk. Bazen öyle bir hal vuku bulurdu ki mütalaa esnasında evliyalar gelir yanlışları düzeltirlerdi. Ben mi böyleydim, yoksa herkeste de bu haller vuku buluyor muydu bilmiyorum. Sanki bu yedi ayı evliyalar ile birlikte geçirdik.

Said-i Nursî (rh.a) evliyaların himmetlerine nail olmuş, kimi ehlullahın meclislerinde bulunmuş onlardan el hayrı almış bir zat idi. Tasavvufî yönü vardı. Velilerin hallerine, yüce mevlanın ilhamına mazhar olmuş bir hali vardı. Kendisi veliyullahtı. Yanında iken bazı kerametlerine şahit olduk. Bir gün Said-i Nursî “Oğlum kaldığınız yerden ayrılın bu gece orası baskına uğrayacaktır” diye haber verdi. Biz de evden çıktık o gece ikamet ettiğimiz ev jandarmalar tarafından basılmış, başka yerden birkaç talebeyi götürmüşler ise de bizleri bulamadılar.

Said-i Nursî (rh.a) hazretleri bazen sabah, bazen öğlen ama ekseri gece muayyen saatlerde ders işlerdi. Cemaat çok değildi, devletin baskısı vardı. İki üç güne bir “gelsinler” diye müsaade edilirdi. O vakit yanına varırdık, diğer zamanlarda yanına gitmeye müsaade olmaz ise varamazdık. Zira gözetleyiciler vardı. Talebeler her zaman yanına varamazdı. Yanına vardığımızda ise eli kalem tutan muharrirler onun sözlerini kayda geçirir bizler de tashih ederdik. Said-i Nursî (rh.a) hazretleri garibâne bir halde yaşıyordu. Muşambadan bir serginin üzerinde yatıp kalkar incecik bir yorgan kullanırdı. 

Bir gün ders okutuyordu “Ben İstanbul’a gideceğim sizden ayrılacağım, sizi seviyorum” diye konuşuyordu. O an ağlamışım, cezbeye kapılıp kendimden geçmişim, Bana seslendi “Gel” dedi. Elimden tuttu. Elini öptürmezdi. Bana dua etti. Arapça dua ederdi. Duasını “Yâ Rab bu kardeşime Mevlevi kolundan el hayrı veriyorum sen kabul eyle” diyerek bitirdi. Bana “Senin mizacın tasavvuf, Neslin tasavvufçudur. Ben Rusya’dan esaret dönüşü İstanbul Yenikapı Mevlevihânesi’nde kaldım oradan el aldım, bu el hayrını sana aktarıyorum, ileride lazım olacak bu kapıdan ilham alacaksın.” diye söyledi. Halbuki ben kendisine tasavvufî bir meşrebimin olduğunu söylememiştim fakat onun insanların hallerini ve gönüllerini gözetlediği bir hali vardı.

Said-i Nursî (rh.a) hazretleri Rusya esareti akabinde İstanbul’a gelmiş Mevlevihane’de misafir kalmış, kendisi bekar idi, çeşitli zamanlarda tekkelerde kalmış. Bizlere el hayrı verirken Hüsrev ve Şeyh Melek dahil yedi sekiz kişi vardı.

Said-i Nursî (rh.a) zamanın şeyhi idi. Mektubâtını, şualarını ve başka eserleri de vardır. O meşâyıhın lisanı ile konuşurdu. Kendisini, zamanın velisi olarak kabul ederdik. Şimdi kendilerini nurcu niteleyen bazı kardeşlerimiz “Said-i Nursî şeyh değildir” diyorlar, halbuki onun dizinin dibine oturan kişi, Said-i Nursî (rh.a)’nin nasıl bir şeyh olduğunu, zamanın kutbu ve feridi olduğunu anlardı.

Bu olaydan kısa bir müddet sonra Said-i Nursî (rh.a) hazretlerini İstanbul’a götürdüler. Biz de manevî bir işaret akabinde Kayseri’ye geri döndük.

Said-i Nursî (rh.a)’in yanında bulunduğumuz sıralarda bana içinde cifrî hesaplarının bulunduğu, gelecekle ilgili kimi çıkarımlarını anlattığı ve nice hadiselere değindiği altın yaldızlı bir kitabını hediye etmişti. Fakat Kayseri döndüğümüzde doğu kökenli bir arkadaşım benden okumak için bu kitabı aldı ve bir daha geri getirmedi.

1968 yılında Kayseri Çift Önü semtindeki hanemizde bulunuyorduk. Ailece Şeyh Melek’i ziyarete gittik. At Pazarı semti civarında evi vardı. İki evliydi yeni hanımından 3 küçük çocuğu bulunuyordu. Yaşlı idi hasta döşeğinde yatıyordu. Bize nasihatlerde ve dualarda bulundu. Bu onunla son görüşümüz oldu. Kendisi beyaz sivri sakallı, uzun yüzlü bir kişiydi. Beni çok severdi. Kendisi alimdi, sadık bir dosttu.

Said-i Nursî Hazretleri’nden geldikten sonra memleketin çeşitli yerlerinde imamlık ve vaizlik görevlerinde bulundum. 1952 senesinde askere gittim. Acemi birliğim Ankara’da idi. Bir gün Hacı Bayram Camii şerifinde bulunuyordum. Namaz akabinde müteveffâ bir asker için mevlid merasimi düzenlenecek imiş, ben de Allahrızası için bu merasimde mevlithanlık yaptım. Mevlid-i Şerifi dinleyenler arasında bir general var imiş, merasimin akabinde yanıma gelerek bana sarıldı, alnımdan öperek gurur duyduğunu söyledi. Teşekkür etti. Bir isteğimin olup olmadığını sordu. Gönlümde İstanbul’a gitmek, oradaki ulemânın yanında bir müddet daha bulunma arzusu var idi. İstanbul’a gitmem hususunda yardımını istedim. Bir müddet sonra İstanbul ulaştırma birliğinde puantör olarak görevlendirildim.

Bağlı bulunduğum ordu komutanının babası emekli general imiş, vefat etmeden oğluna cenazesinde ordudan bir imamın bulunmasını ve tabut ile defnedilmemesini vasiyet etmiş. O generalin vefatı ardından cenazede bulunmam için bana bir araba göndermişler. Paşanın Karacaahmet’teki kabrine vardık, kabrini eşmişler içinden su çıkmış, cenazeye katılan vazifeli imamlar da var idi. Naşın tabutla birlikte defnedilmesini istiyorlar idi. Madem ki müteveffânın vasiyeti vardı, biz buna karşı çıktık, kabrin tabanının otlarla ve çimenlerle döşenmesini söyledik. Herkes birer kucak ot ve çimen toplayıp getirdiler, bunları kabre serdik sonra naşı defnettik. Ordu komutanı bu halden çok etkilenmiş olacak ki sarılıp gözlerimden öpüyordu. Velilerin himmetlerinden olsa gerek askerlik hayatım boyunca komutanından erine varıncaya kadar herkes, bize oldukça saygı gösterir idi. Askerliğim boyunca ilim meclislerine devam ettim, her hangi bir engelleme ile karşılaşmadım.

Terhisimin akabinde İstanbul’dan ayrılamadık, zira peygamber (s.a.v) efendimiz ve Pir Abdülkadir Geylânî hazretlerinin emri böyle idi. Yeni Camii İmamı Ahmed Efendi beni çok severdi kimi zaman onun meclislerinde ders işletiyordum. Bu arada Yeni Camii yakınlarında bir camide de imamlık yapmaya başladım. Aynı zamanda bazı alimlerin notlarını yazıyor ve onlara yardımcı oluyordum. Kaldığım yerde çeşitli talebelerin eğitimi ile meşguldüm. Fakat bir küsur yıl sonra hocalarım İstanbul’da kalmamı istediler ise de yine manevî bir emir geldi. Kayseri’ye dönmeye mecbur kaldım.

Tüm bu talebelik hayatım Allah (c.c)’ın bir lutfu idi. Zira hangi beldede ve hangi medresede kaldı isem Peygamberimiz (s.a.v) Efendimizin ve Pirimiz Abdülkadir Geylânî hazretlerinin emri ve işareti ile kaldım. Cenâb-ı Mevlâ şöyle buyurmaktadır;

“Allah’ım beni doğruluk girişi ile girdir ve doğruluk çıkışı ile çıkar, tarafından bana açık bir yetkinlik ve yardım ver” İsra Suresi, Ayet 80.

Şüphesiz Allah (c.c)’ın yardımı olmasa o dönemde yetkin bir dini tahsil görmek hemen hemen imkansız idi. Bir taraftan yasaklar, cezalar ve daha bir sürü şey diğer taraftan ise maddi imkansızlık seni kuşatıyor idi. Çünkü talebeliğin çilesi çok zordur. Öyleki çoğu zaman günlerce aç kalıyorduk da derdimizi kimseye açamıyorduk. Karınlarımıza açlığı hissettirmesin diye kalın kuşakları sıkıca bağlayıp yatıyorduk. Belki rabbim bizi böylelikle imtihan etti. Peygamberimiz (s.a.v) efendimizin hendek harbinden karnına üç tane taş bağladığının sebeplerini böylece nefsimiz anlayabiliyordu.

Ömer Nasuhi Bilmen, Hacı Hüseyin Aksakal ve diğer başka hocalarımızdan aldığımız icazetnâmeler var idi. Neticede diyanet işleri Ankara’da bir imtihan açtı, bu imtihan akabinde fahri vaizlik belgesi aldım. Çeşitli vilayetlerde görev yaptıktan sonra babam (rh.a) beni bırakmadı, Kızılören köyüne imam olmamı istiyordu. Bir gün Peygamberimiz (s.a.v) Efendimizi manen gördüm bana, babam (rh.a)’in üzüldüğünü, vatanımıza geri dönerek orada hizmette bulunmamızı emreyledi. Neticede babamın akabinde 1956 senesinde köyümüzde imamlık yapmaya başladım. Bulunduğumuz beldede Osmanlı zamanından beri biri Kızılören köyü, diğeri ise Çardaklı köyünde olmak üzere iki mescit var idi ki dedelerimiz eski zamanlardan beri bu iki mescidin hizmetinde bulunur, buralarda halkın irşadı ile meşgul olur, kendi harman ve hususî mahallerinde de tekke hizmeti görürler idi.

Bizde burada süregelen usulü devam ettirdik. Hizmetini gördüğümüz kimi yapıları medreseye tebdil ederek halkın eğitimi ve irşadı ile meşgul olduk. Bizler küçük yaştan itibaren bu ehlullah yoluna hizmet ediyorduk. Henüz babam (rh.a)’in yanında okumakta olduğum yıllarda bir gün Kuddusî Baba (rh.a)’in divanını okumuş, göz yaşları içinde mana alemine dalmış idim, bu esnada Peygamberimiz (s.a.v) Efendimiz zuhur ederek “Sen tarikat ehlisin bu yola hizmet edeceksin.” diyerek bizleri vazifelendirdi. Pir Abdülkadir Geylanî hazretleri ve onun cümle halifeleri sık sık medrese yıllarımızda bizleri manen irşad ederler idi. Biz de bize gelen manevî işaretler doğrultusunda tahsil hayatım boyunca Kadirî Tarikatı usulü üzere insanlara ders verdim. Köyümüze imam olup buradaki tekkede hizmet görmeye başlayınca muayyen günlerde, yatsıdan sonra bazen de gecenin ilerleyen saatlerinde Pir Abdülkadir Geylânî hazretleri yanında büyük dedemiz Seyyid Muhammed el-Kadirî, Seyyid Muinuddin Hasan es-Sençerî el-Çiştî hazretleri ve yanında daha başka talebeleri ile görev yapmakta olduğum cami-i şerife teşrif eder halka-i zikr teşkil ettirerek bizleri irşad ederdi. (Allah-u A’lem) o dönemde Pirimiz Abdülkadir Geylânî hazretlerinin tüm halifeleri ile birlikte aynı meclislerde bulunmuş, onların halkalarına dahil olmuşuzdur. Bu meclisler böylece sürüp gitti. Nihayetinde bir gün Hızır (a.s) yanında insan suretinden birçok melek olduğu halde bu meclise geldi. Elinde peygamber (s.a.v) Efendimiz’in bizlere hediye olarak göndermiş olduğu ve Kadirî Tarikatı’nın Muhammediyye Kolu’nun mürşidliğinin bizlere ihsan olunduğunu simgeleyen yeşil renkte ipekten bir hırka var idi. Bu hırkayı bizlere giydirerek duada bulundular, o mecliste hazır olan zevatta dualar etti. Sultânu’l-Evliyâ Abdülkadir Geylânî hazretleri “Oğlum sen bizim evladımızsın ve bu dergahın da evladısın, artık buradaki vazifen tamam olmuştur, şimdiden sonra zikir halakaları tertipleyerek onların seyr u sülûkunu ikmale çalış” buyurarak bizleri irşad vazifesi ile görevlendirdiler.

Bizim irşadımız ve bu yolda kemale ermemiz, Seyyidi’l-Evliyâ olan Abdülkadir Geylânî hazretlerinin, büyük dedem (rh.a) Seyyid Muhammed el-Kadirî hazretlerinin ve yine neslimizden olan Seyyid Muinuddin Hasan es-Sençerî el-Çiştî el-Ecmirî hazretlerinin elleriyle gerçekleşmiş oldu.

Pirimiz Abdülkadir Geylânî hazretlerinin telkini akabinde manevî bir hal, manevî bir hava oluştu. Bize gösterilen işaretler doğrultusunda zikir halkaları tesis ettik. Nice beldelerden gönlünde aşk u muhabbet olanlar cemaatler halinde toplanıp, gelerek bu halkalara katılır olmuştu.

Bu tekke hizmetleri ile birlikte Kayseri Battalgazi Mahallesinde ve daha başka yerlerde Said-i Nursî (rh.a)’in eserlerini okutuyordum. İçimizden bazıları da risâle-i nurları yeni yazıya aktarırlardı. Bu arada 1960 ihtilali vuku buldu. Çevrede bulunan kimi din düşmanları da bizlerden huzursuzluk duyuyorlardı. Çünkü o zamanlarda din yoluna hizmet etmek engelleniyordu. Bir yandan bizlerin tekkesi var, diğer yandan Said-i Nursî (rh.a)’in talebeliğinde bulunmuşuz, onun eserlerini okuyup okutuyoruz. Tüm bunlar İslam’a inanmayan kalplere sıkıntı veriyordu. Bu dönemde çok baskı ve sıkıntı ile karşılaşıyorduk. Bunlara örnek olsun diye bir anımı aktarmak istiyorum.

Bizim bir dervişimiz vardı. Oğlu çeşitli yerlerde okullara gidiyormuş, o zamanlarda İslam aleyhine eğitim veren, dinsizlik aşılayan çeşitli okullar var idi. Bir gün bu çocuk eve gelmiş, babası namaz kılarken İslam’a, dine, peygamber (s.a.v) efendimize hakaretlerde bulunmuş, babasını da ibadet ettiği için aşağılamış babası kalıçı alıp peşinden koşmuş o da köyden kaçıp gitmiş. 1960 ihtilali vuku bulduktan bir müddet sonra bu sofumuz yanımıza geldi. Oğlunun köye tayini için muhtarın istekte bulunması gerekiyormuş, birkaç kere muhtara ricacı olmuş, muhtar buna razı olmamış. Zira o dönemde her yer kaynıyor idi. Bizim beldemizde de köy enstitüleri gibi çeşitli okulları bitiren talebeler var idi ki bunlar komünizmin peşine takılmışlardı. Buldukları her fırsatta din düşmanlığı yaparlar, halkı karşı karşıya getirirler idi. Bu oğlanda bu okullardan mezun olmuş Yeşilhisar beldesine öğretmen olarak tayin olmuş, kendisi gibi insanlarla halk karşı karşıya gelmiş, parti kavgaları çıkmış, buldukları bir fırsatta Menderes’in yakasına yapışmışlar, kimi yöneticileri beldeye sokmamışlar, İnönü’nün yolunu kesmişler, anarşi çıkarmışlar ve daha bir sürü olaylara sebep olmuşlar. Muhtar tüm bunları bildiği için memleketi birbirine düşürür kaygısı ile istekte bulunmuyordu. Biz o sofumuz ile birlikte muhtarın yanına vardık.  Memleketin çocuğudur, umarız memleketine hizmet eder dedik. Muhtar bizlere çok saygı gösterirdi. Gereken belgeleri tamamlayıp sofumuza teslim etti.

Bir müddet sonra kendi gibi birkaç öğretmenle birlikte köye tayin oldu. Bir de baktık ki çocuklara dinsizlik öğretmekte var gücü ile İslam’ın aleyhinde çalışmaktadır. Ankara’dan öğrencilere yardım için gönderilen kırtasiye malzemelerini dağıtırken dahi “Allah’tan kalem, kitap isteyin (yok!) benden isteyin (alın sizlere kalem, kitap vs. vs.)” diyerek din ile alay etmektedir. Tüm bunlar halk arasında huzursuzluk çıkarıyor, her gelen bizlere şikayet ediyordu. Bir gün halk toplanıp bana geldi. Onlarla konuşmamı istiyorlardı. Ben de vardım. Bu öğretmenleri toplayıp yaptıklarının yanlış olduğunu, kendi mesleklerini yapmalarını istedim. Halk arasında böyle bir anarşiye sebep olmamalarını söyledim. Bunlar bu sözlerden huzursuz olup İslam aleyhine küfredip durdular. Bizlere hakaretlerde bulunarak oradan kaçıp gittiler.

O dönemde 1960 ihtilali vuku bulmuş idi. Her yerde askerî yönetim vardı. Rahmetli Menderes idam edilmişti. Halk içinde, ordu içinde huzursuzluk var idi. Komünist öğretmenler toplanarak Kayseri ordu komutanına gitmişler bizler aleyhine verip veriştirmişler. Ordu komutanı da bu mürtecileri ortadan kaldırın diyerek bir albayı vazifelendirmiş, birkaç gün sonra baktık ki bir sürü asker köye geldi. Halkı toplayıp her birinin ifadesini aldılar. Neticede bizleri de çağırdılar. Albayın yanına geldik. “Hocam siz alim bir kişisiniz, ben de Menderes’i çok severdim. Şimdi bunlar hakkında bir zabıt tutayım, buradan çıkıp gitsinler, halkı huzursuz etmesinler” diye söyledi. Neticede bu olay böylece kapanmış oldu.

1960’lı yılların ortalarında bir grup din düşmanı toplanarak, bu hoca efendinin tekkesi var, medresesi var, o zaman için yasak olan Risale-i Nurları okuyor, okutuyor diyerek bizleri belde amirlerine, komutanlarına şikayet etmişler. Bizim de köyün üst kısmında bir odamız vardı. İçinde dedelerimden miras kalan ve tahsil hayatı boyunca edindiğim kıymetli el yazması eserler, tefsirler, hadisler ve daha başka kitaplar bulunuyordu. Bunların içinde de Said-i Nursî (rh.a) eserlerinden de birçok nüsha vardı. –bu odamız daha sonraları yağmur ve selin etkin olduğu bir gün çöktü, içindeki eserlerimizin çoğu bu sebeple heder oldu.- O gece Hazret-i Pir Gavsu’l-Azam Abdülkadir Geylânî hazretlerini gördüm. Rüyamda askerler, polisler beni bir köşeye sıkıştırmışlar, silahlarına süngülerini takmışlar beni öldürmek istiyorlar. Tam bu esnada Pirimiz hazretlerini gelip, “Bunu bırakın” diyerek seslendi. Beni onların içlerinden çekip çıkardı. “Oğlum korkma” buyurdular. Beni bir caddeden geçirip, bir ara sokağa iletti. “Haydi buradan git” buyurdular. Tam bu esnada dehşet içerisinde uyandım. Bu olaylar gerçekten olmuş gibi bende tesir uyandırmıştı. İçime bir yangınlık düştü. Abdest aldım, sabah vakti oluncaya değin Kuran tilaveti ile meşgul oldum. Vakit geldi, camiye gittim. Namazı eda ettikten sonra içimdeki yangınlık geçmedi. Caminin yanında bir çay ocağı vardı. Hem karpuz satar hem de dükkan olarak faaliyet gösterir idi. “Oğlum bir kavun ve bıçak ver” diye seslendim. Oradaki çocuk bir tepsi içinde istediklerimi getirdi. Tam kavunu kesmiş idim ki o çocuk “Hocam kapınız önünde askerler var, yanlarında da birkaç sivil bulunuyor, bakın, köyün bekçisi de buraya geliyor” dedi.

O sırada “Yâ Rabbi ne yapacağım buradan uzaklaşsam kapıyı kırarlar kitapları bulurlar, yok onların yanına gitsem, kitapları gördüklerinde bizleri kelepçeleyip götürürler” diye düşünüyordum. Hemen Pirimiz (rh.a)’in himmeti erişti. Kendi kendime “Hasbiyallahu ve Ni’me’l-Vekîl, İbrahim (a.s)’ı ateşe yakmayan, Yunus (a.s)’ı balık karnında bırakmayan Allah (c.c)’a tevekkül etmeli, böyle ufak bir hadise karşısında şaşkınlığa düşmemeli” diyerek nefsimi ayıplayıp gelen bekçi ile birlikte onların yanlarına gittim. Varınca kapıyı açmamı istediler. Benden önce eve girip bir buçuk saat evi aradılar. Tüm kitaplarımızı sayfalarına kadar inceleyip, odanın ortasına yığdılar. Ama ne bir risale bulabildiler, ne de yasak olan başka bir eser, halbuki o odada birçok Risale-i Nur bulunuyordu. Neticede oradaki savcı bana gelerek “Hocam Eğer bu kadar alim olduğunuzu daha önceden bilseydim, asla buraya bu şekilde gelmezdim” deyip özür beyan etti. Sonra da bir zabıt tutarak oradan ayrıldılar.

1968 yılı başlarında hakkımızda tekke kurmak, şeriat kanunlarını geriye getirmeye çalışmak, anayasayı ve yasaları zorla tebdil ve tagayyür etmeye teşebbüs etmek ayrıca  Risâle-i Nur’un hizmetinde bulunarak bu eserlerin tedrisatını yapma suçlaması ile Kayseri 1. Ağır Ceza Mahkemesinde hakkımızda dava açıldı. 163. maddeden 24 yıl ağır ceza istemiyle yargılanıyorduk. Resmî görevimizden açığa alındık. İki sene müddetince Kayseri’de kaldık.

Altı avukatımız var idi. Doğudan batıdan çeşitli vilayetlerden mahkememize dahil olan kardeşlerimiz de var idi. Bunlar yanında din düşmanları da aleyhimize şahitlik yapıyordu.* İstanbul Barosu başkanı Av. Bekir Berk de mahkememize müdahil olarak bizleri savundu. Av. Bekir Berk, Said-i Nursî (rh.a)’in de avukatı imiş, o dönemde mağdurları savunan bir kimseydi. Bizim mahkememizden sonra kendisine 3 veya 5 yıl mahkumiyet kararı çıktı. O da Arabistan’a gitti.
*İlâhî takdir öyle vuku buldu ki bizler aleyhine o günlerde şahitlik yapan zevâtın hepsi mahkemenin akabinden kısa bir müddet sonra acınacak bir halde, hakir ve zelil olarak öldü.

Mahkememiz bir yılı geçkin devam etti. Bizler bu müddet zarfında Kayseri’de Risale-i Nur okutuyorduk. Bu sıralarda manevî bir işaret geldi. Doğuya gitmemiz, oradaki dedelerimizin kabirlerini ziyaret etmemiz emrolundu. Zira dedelerimiz Musul eyaletinin Sincar bölgesinden Mardin’e bağlı Cizre bölgesine gelmişler, oradan da peyderpey Kayseri’ye hicret etmişler. Bizler Urfa yoluyla Cizre’ye geldik, emrolunduğumuz mahalleri ziyaret ettik, manevî bir işaret neticesi Şeyh Muhammed Said Seydâ el-Cezerî (rh.a)’in dergahına misafir olduk.

 Şeyh Seydâ (rh.a)

Cizre’de engin, dört köşeli bir camisi ve bununla bitişik bir tekkesi vardı. Şeyh Seydâ (rh.a) iri yarı bir cüsseye sahip idi. Çok alim, fazıl büyük bir veliyullah idi. Hürmet sahibi bir kimseydi. İnsanın gönlünü okuyor, geleceğinden haber veriyordu. Bizimle sarıldı, kucaklaştık. Şeyh Muhammed Said Seydâ (rh.a) “Sizleri bekliyordum, gönlüm böyle arzu ediyordu, sen gelmiyordun ama bizler getirttik” buyurdular. Yine o haber verdi ki Şeyh Muhammed Said Seydâ (rh.a)’in nesli Seyyidinâ Muhammed el-Kadirî (rh.a) hazretlerinin orada kalan nesline dayanmakta imiş, neslimiz büyük dedelerde birleşiyor imiş, lakin bunlar Nakşibendiyye tarikatının usulüne geçmişler. Bize haber verdiler ki Şeyh Seydâ (rh.a) birçok tarikatten el verirmiş, Kadiriyye Tarikatı ile Nakşibendiyye Tarikatı’nı cem’ etmiş, çevrede kendisini gavs olarak kabul ederlermiş, Şeyh Seydâ (rh.a) “Mahkememizin beraat ile sonuçlanacağını, bu çekilen sıkıntıların bizler için dünyada ve ahirette bir senet olacağını” söyledi. gönül rahatlığı içinde yurdumuza geri dönmemizi istedi. Daha sonra ileride doğacak çocuklarımızı ve yapacağımız hizmetleri anlattı ki bunlar filhakika hali hayatımızda gerçekleşti. Şeyh Muhammed Said Seydâ (rh.a) üzerimizden büyük bir yük aldı. Bizleri kaygılardan kurtardı. Sonra bizlere fotoğrafını hediye ederek birçok hayır duada bulundu ve böylece geri döndük.

1969 senesinin ocak ayında mahkememiz beraat ile sonuçlandı. Mahkemenin verdiği beraat haberinin gazetelerde yayınlandığı gün, Şeyh Muhammed Said Seydâ (rh.a)’in vefat haberi de yayınlanıyor idi. Allah kendisinden razı olsun, kabrini nurlandırsın. Çok samimi bir veliyullah idi. 

Mahkeme ardından Ankara’ya gitmem hususunda manevî bir işaret geldi. Orada bir medrese vardı. Bir müddet burada Risâle-i Nur okuttuk, çeşitli ilmî tedrisât ile meşgul olduk. O dönemde Ankara’da çeşitli olaylar vuku bulduğundan, ehl-i tasavvuf yakın takibe alınmış idi. Üzerimizde çok yoğun bir baskı vardı. Talebelerimizden bazıları mahkemelere düşüyor idi. Bir yıl kadar Ulus semtinde ikamet ettik. Neticede sofularımız, Kayseri’den toplanarak geri dönmemiz hususunda yanımıza geldiler. Pirimiz Seyyidinâ Abdülkadir Geylânî (rh.a) hazretlerinin emri ile Kayseri’ye geri döndük. Burada beldemizin çeşitli köylerinde tekkelerimiz var idi. Altı ay kadar bize yakın kardeşler ile birlikte onların beldesinde ikamet ettik. Bu arada manevî bir işaret vuku buldu. Tekrar imamlık kadrosuna geri dönerek, ata yurdu çardaklı köyüne tayin olduk.

Çardaklı köyü büyük dedelerden beri yurdumuz idi. Osmanlı döneminde buradaki arazilerin icarları ile mamur kılınan tekkelerimiz var imiş, hala bunların kalıntıları vardır, camisi ise eskiden beri dedelerimizin hizmet gördüğü bir yapı idi. Aşkı muhabbeti olanlar, pirimizin yolunda nasibi olanlar buralara gelirler, nasipleri ölçüsünde himmete nail olurlardı. Kadirî tarikatı’nın bir özelliği şudur ki; Sultânu’l-Evliyâ Seyyidinâ Abdülkadir Geylânî hazretleri Gavsu’s-Sakaleyn’dir. Hem insanların hem de cinlerin seyyidi ve piridir. Kadiriyye yolu tüm ehlullahı, tüm insanlığı ve cinleri kuşatıcı şâmil bir yoldur ki pirimizin ve bu yolda hizmet edenlerin himmetlerinin ve yardımlarının ulaşmadığı bir nokta ve bu rahmetten hariçte kalan bir fert yoktur. Bizlerin bu yolda nasibi var imiş ki, gençliğimde cinlere imamlık yapmakla vazifeli idim. Cinler İslam’ın amelî yönünü pek tatbik etmemektedirler. Bizlerin vazifesi onları İslam, Kuran, inanç ve iman esasları noktasında bilgilendirmek ve eğitmekti. Onların bir kısmı ve hatta birçoğu Kadirî Tarikatı’nın dervişi ve dedelerimizden intikal eden bu Muhammediyye Tarikatı’nın hâdimidirler. Cinlerden bu yola teslim olanları terbiye ve teslik etmek kadar onlardan asi ve azgın olanları kovmak, onların şerrini defetmek bizlere ihsan olunan bir diğer husustur.

“Şüphesiz ki her bir güruha kendi katımızdan bağış ve ihsanda bulunuruz. Rabbinin bağışı alıkonulmuş, engellenmiş değildir.İsrâ Suresi, Ayet 20.

Dedelerimiz yurdunda on yıla yakın bir müddet ehlullah yolunun hizmetinde bulunduk. Bu arada pirimiz (rh.a)’in emri ile bu ehlullah yolunda bize verilen irşad vazifesi altında seyr u sülûkunu ilerletecek olan ihvanımıza kırmızı ve siyah renkli hırkalar giydirdik. Eski zamanlardan beri Muhammediyye Tarikatı’nın usulünde Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in işareti ve Pirimiz (rh.a)’in emri ile müridlere belli makamlarda siyah ve yeşil renkli hırkalar giydirilirdi. 

Bu olaylar akabinde manevî bir işaret geldi, bir müddet İncesu ilçesinin Karakoyunlu camiinin hizmetinde bulunduk. Bu dönemde hacca gitmekle de müşerref olduk.  O sene Kayseri’den hacca gidecek olan altı otobüs ve şu kadar adet huccâcın riyaseti bize verilmişti. Tüm kafile bizle beraber hareket eder, işaret edilen yerlerde duraklardı. Bizlere manen belirtilen yüce makamları ziyaret ettikten sonra Musul’da Hazret-i Yunus (a.s)’ın mübarek türbesinde sıkıntı ve hastalıklardan kurtulmakla müjdelendik. Pirimiz (rh.a)’in emri gereği önce peygamber torunu Hazret-i Musa Kazım (r.a)’ı ziyaret ettik. Bir gün müddetince Sultânu’l-Evliyâ Abdülkadir Geylânî hazretlerinin mübarek türbesinde misafir kaldık nice kutlu müjdelere nail olduk, Kerbelâ’da Hazret-i Hüseyin’i ve peygamber torunlarını yad ettik. Neticede kutsal Kabe’yi ziyaret edip, hacıların hizmetinde bulunarak birçok tecellî-i İlâhiye mazhar olduk.

Haccın akabinde manevî işaretler vuku buldu. Memuriyetimizi nihayete erdirerek Kayseri’ye oradan da İstanbul Şehri’ne hicret ettik. Burada çeşitli mescidlerin ihyası ile meşgul olduk. Peygamberimiz (s.a.v) Efendimizin işareti, Pirimiz Gavsu’l-Azam Abdülkadir Geylânî hazretlerinin emri ve nice ehlullahın isteği ile eserler telif ettik. Bu eserler kendi isteğimiz ile değil bize peygamber (s.a.v) ve yüce veliler tarafından ne aktarıldı ise onları kaleme alarak teşekkül etti. Bunlar onların sözleri ve emri ile vuku buldu.

Bu güne gelinceye değin hangi beldeye gitmiş, hangi yöreye hicret etmiş, hangi mekanda bulunmuş isem Peygamberimiz (s.a.v) Efendimiz’in işareti, Pirimiz Abdülkadir Geylânî Hazretlerinin ve diğer büyük velilerin emri ile bunları gerçekleştirmişizdir. Kendi re’yimiz ile hiçbir cihete adım atmış değilizdir. Belki burada şu ayet-i celilenin hükmü tecellî etmiştir “(Hızır (a.s), Musa (a.s)’a şöyle söyledi; ben bunları kendiliğimden yapmadım, işte senin tahammül gösteremediğin şeylerin te’vîli (iç yüzü) budur” Kehf Suresi, ayet 82.

Tüm bu anlattığımız olaylarda ve Peygamber (s.a.v) efendimizin ve soylu velilerin bize aktardıkları ile vücuda gelen iş bu eserlerde ve sözlerde yüce mevlanın hikmetleri gizlidir. Allah yoluna yönelen dervişlerin en büyük kazançlarından biri de rabbim tarafından kendilerine bahşedilen ilm-i ledün ve hikmettir.

“Şüphesiz Allah (c.c) Hikmeti dilediğine verir, artık kime hikmet verilmişse birçok hayra nail olmuştur. (Tüm bunları) ancak yüce bir akla ve özlü bir gönle sahip olanlar anlayabilir” Bakara Suresi, Ayet 269.

 

Neslimize Ait Soy Şeceresi

1.      Fahri Kainat Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimiz

2.     Hazret-i İmam Alî el-Murtazâ bin Ebî Tâlib (k.v) (Necef) H. 40 M. 661

3.     Oğlu İmam Seyyid Ebu Abdullah Hüseyin (r.a) (Kerbelâ) H. 49 M. 670

4.     Oğlu İmam Seyyid Zeynelabidin Alî (Medine) H. 95 M. 713

5.     Oğlu İmam Seyyid Muhammed el-Bâkır (Medine) H. 114 M. 733

6.     Oğlu İmam Seyyid Ca’fer es-Sâdık (Medine)  H. 148 M. 765

7.     Oğlu İmam Seyyid Mûsâ el-Kâzım (Bağdat)  H. 183 M. 799

8.     Oğlu İmam Seyyid Alî er-Rızâ (Meşhed)  H. 203 M. 818

9.     Oğlu Seyyid İbrahim Merda Ebu’s-Sadât el-Hüseynî

10.Oğlu Seyyid Fahreddin Muhammed

11.   Oğlu Seyyid Nureddin Mustafa el-Mübarek

12.Oğlu Seyyid Takiyyuddin Ahmed el-Hakim

13.  Oğlu Şeyh Seyyid Mecduddin Hüseyin el-Hüseynî

14.Oğlu Şeyh Seyyid Alamuddin Osman el-Hüseynî

15.  Oğlu Şeyh Seyyid Zeyneddin Ömer el-Hüseynî

16.Oğlu Şeyh Seyyid Şemseddin Muhyiddin el-Hüseynî

17.  Oğlu Şeyh Seyyid Şihabeddin İbrahim el-Hüseynî

18.Oğlu Şeyh Seyyid Ziyaeddin Hasan el-Hüseynî

19.Oğlu Şeyh Piru’t-Tarika, Şâhu’l-Evliya, Kâmilu’l-Asfiya et-Takî el-Velî eş-Şehid es-Seyyid Muhammed el-Kadirî el-Hüseynî Gavsullah es-Sincanî (Cizre)  H. 619 M. 1223

20.           Oğlu Şeyh Seyyid  Ebu’l-Fazl Mustafa el-Hüseynî

21.           Oğlu Şeyh Seyyid Kemaleddin Muhammed el-Hüseynî

22.           Oğlu Şeyh Seyyid Bediuddin Ahmed el-Hüseynî

23.   Oğlu Şeyh Seyyid Abdurrahim Mustafa el-Hüseynî

24.           Oğlu Şeyh Seyyid Abdülmecid Mahmud el-Hüseynî

25.    Oğlu Şeyh Seyyid Abdüllatif  Ahmed el-Hüseynî

26.           Oğlu Şeyh Seyyid Abdülhamid Hasan el-Hüseynî

27.    Oğlu Şeyh Seyyid Mevlana Mustafa Efendi el-Hüseynî

28.           Oğlu Şeyh Seyyid Mevlana Muhammed Efendi el-Hüseynî

29.           Oğlu Şeyh Seyyid Mevlana Ebu’l-Fukara Ali Efendi el-Hüseynî

30.   Oğlu Şeyh Seyyid Mevlana Celil Ahmed Efendi el-Hüseynî

31.        Oğlu Şeyh Seyyid Mevlana Ebu’l-Feta Ömer Efendi el-Hüseynî  H. 1035 M. 1645

32.   Oğlu Şeyh Seyyid Mevlana Ebu’l-Etkıyâ Muhammed Efendi  H. 1078 M. 1667

33.       Oğlu Şeyh Seyyid Mevlana Ebu’l-İhsan Ali Efendi  H. 1110 M. 1698

34.   Oğlu Şeyh Seyyid Mevlana Osman Bey el-Mamalavî   H. 1145 M. 1732

35.       Oğlu Şeyh Seyyid Mevlana Taceddin Ahmed efendi el-Mamalavî  H. 1180 M. 1766

36.  Oğlu Şeyh Seyyid Mevlana Ahmed Ağa Efendi  H. 1220 M. 1805

37.      Oğlu Şeyh Seyyid Mevlana Murtazabillah Osman Ağa Efendi [Kızılviran]  H. 1255 M. 1839

38.   Oğlu Şeyh Seyyid  Mevlana Ahmed Ağa Efendi [Kızılviran]  H. 1275 M. 1858

39.   Oğlu Şeyh Seyyid Mevlana Muttaki Mahmud Ağa Efendi [Kızılviran] H. 1303 M. 1889

40.           Oğlu Şeyh Seyyid Hocazade Mahmud Usta Efendi [Kızılviran]  H. 1349 M. 1931

41.          Oğlu Şeyh Seyyid Usta Hocazade Osman Usta Efendi [Kızılören]   H. 1392 M. 1972

42.           Oğlu Şeyh Seyyid Muhammed Hoca Efendi

Kaynak:
Tasavvuf Tarikatlar ve Silsileleri 1.Cilt
(c) Ustaoğlu Kitabevi

Copyright © Seyyid Muhammed Efendi Hz. Sohbetleri Tüm hakları saklıdır.

Şeyhimiz Seyyid Muhammed Efendi’ye 1968 yılında Lâikliğe aykırı olarak Nurculuk propangadası yaptığı iddiasıyla dava açılmıştı…

İşte 28 Ocak 1969 da İttihad Gazetesi’nde yayınlanmış olan Efendi Hz.’nin beraatine ilişkin o haber…

KAYSERİ’DE RİSALE-İ NUR DAVASI BERAATLE KAPANDI / KAYSERİ

(Hususî Muhabirimizden)- Lâikliğe aykırı olarak Nurculuk propagandası yaptığı iddiasıyla haklarında dava açılan İncesu’nun Kızılören nahiyesinden Mehmed Usta ve Emin Çelebi’nin, hafta içerisinde Kayseri Ağır Ceza Mahkemesinde duruşmaları yapılmış ve son olarak dinlenilen amme şahidi de maznunların “lâilaheillallah” dediklerini, örnek birer Müslüman olduklarını, lâikliğe aykırı bir propaganda yapmadıklarını beyan etmiştir.

Esas hakkında mütalaasını veren savcı Ömer Canbilen, maznunların beraetini taleb etmiş, müdafi Avukat Bekir Berk ise maznunların hareketinde 163 ncü maddeye mugayir bir husus olmadığını belirterek haklarında beraet kararı verilmesini istemiştir.

Daha sonra reis Feyzi Peşkircioğlu, A’za A. Şükrü Hüsnügil ve Feriha Gazioğlu’ndan müteşekkil mahkeme Hey’eti, her iki maznunun da beraetine ittifakla karar vermiştir.

28 ocak 1969 İttihad – Haftalık Siyasi Gazete sayı 67.

Arşivlerimizde 1968’de hakkında 163. maddeden Kayseri 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde dava açılıp yargılanan,mahkemede beraat ettikten sonra Şeyhimiz Seyyid Muhammed Efendi (k.s.),mürşidi,hocası ve gönüldaşı Bediüzzaman Said-i Nursi (k.s.) Hz.nin avukatı ve onun da davasını üstlenen merhum Av.Bekir Berk,öğrencilik arkadaşı Demirci Osman Efendi,çevre il ve ilçelerde destek için gelen arkadaşları ile çektikleri bir hatıra foroğrafı yer almaktadır…

Şeyhimiz Seyyid Muhammed Hoca Efendi Hz.(k.s.) Bediüzzaman Said-i Nursi Hz.(k.s.)’nden 7 ay süreyle Risale-i Nur dersi almış ve sohbetlerinde bizzat bulunmuştur.Ayrıca Bediüzzaman Said-i Nursi Hz.(k.s.) kendisine Mevlevî Tarikatı’ndan el vermiştir…

Bediüzzaman Said-i Nursi Hz.(k.s.) şimdilerde Nurculuk iddiasında bulunan kardeşlerimizin söylevleri aksine tarikat ehlidir.Mevlevi Tarkatı’nın mürşidliğinde olduğunu şeyhimiz bizzat haber vermektedir.Şeyhimiz Seyyid Muhammed Efendi Hz.(k.s..) onu bizzat görmüş,ders almış ve Risale-i Nur’u talim etmek yolunda nice sıkıntılara girmiştir.

Görüldüğü üzere hakkında dava açılmış ve süregelen mahkemeler sonucu Bediüzzaman’ın da avukatlığını yapmış Av.Bekir Berk’in savunması ile beraat etmiştir.Bediüzzaman Said-i Nursi Hz.ne gerçekten gönül vermiş kardeşlerimizin Şeyhimize hürmet etmeleri,en azından sohbetlerinden istifade etmeleri veya Said-i Nursi Hz. hakkında kendisine danışmaları gerekmez mi? …

Seyyid Abdülkadir Geylanî hazretleri anıldı

Dünya üzerinde on milyonlarca takipçisi bulunan Türk İslam kültürünün şekillenmesinde de önemli etkileri bulanan Seyyid Abdülkadir Geylani hazretleri dualarla anıldı.

 Takipçileri arasında Horasan erenleri Yunus Emre Eşrefoğlu Rumi gibi Anadolu İslamlığının hamurunu yoğuran bir çok erenin bulunduğu Abdulkadir Geylani hazretleri Geylani İlim ve Kültür Merkezi Derneği tarafından düzenlenen bir proğramla anıldı.

Afrika, Fransa, Avusturya, Almanya gibi dünyanın birçok ülkesinden muhibbilerinin katılımıyla gerçekleşen program kuran- kerim tilavetiyle başladı. Salavatlar, dualar ve evradı şerifin okunduğu proğramda Kadiriliğin anadoluya gelişi anlatılarak Selçukludan günümüze insanımıza ve inançlarımıza katkılarından örnekler verildi. İstanbul üniversitesi öğretim görevlisi Muhittin Ustanın Abdülkadir Geylani’nin tasavvuf tarihindeki yerini anlattığı proğrama Anadolu kadiriliğinin önemli temsilcilerinden Seyyid Muhammed Efendinin de katıldı ve kadiri devranı icra edildi .

Tasavvuf ekolünün en büyük piri sayılan Seyyid Abdülkadir Geylani 12 yy da Bağdatta yaşamış, evlatları ve halifeleri tarafından Kadirilik kuzey afrikadan hindistana kadar dünyanın dört bir tarafına yayılmıştır.

GAVS’UL AZAM PİR SEYYİD ABDULKADİR GEYLANİ HZ. (K.S.) KİMDİR?
Hazreti Pîr Seyyid Sultan Abdülkadir Geylani Kaddesallahü Sırrahül Azîz ve Hakîm, velayet burcunun batmayan güneşi, bütün velilerin piri, intisab edenlerin mutluluğa erdiği hidayet sancağı, ebedi saadetleri kendinde toplayan, maddi ve manevi tertemiz bir yolun mensubu ve Hz. Muhammed’in (s.a.v.) soyundan gelen torunudur.

Tüm tarikatlar, hikmet ve ilim yolları, kaynağı Hz. Muhammed (s.a.v.) ummanı olan O yüce pınardan beslenmişlerdir.

Yüce vasıflarını dile getirmede kelimelerin güçsüz kaldığı o yüce veli kamil insan, Gavsül Azam, Velayetin Sultanı, Sultanü’l Evliya, Sertacü’l Evliya, Kutbu’r Rabbani, Gavsü’s Samedani gibi yüce sıfatlarla anılır.

Hazreti Abdülkadir Geylani, 1077 (hicri 470) yılında, Peygamberimizin vefatından 445 yıl sonra, Hazar denizinin güneyinde Geylan kasabasında doğmuş, 1166 (hicri 561) yılında 91 yıllık muhteşem bir ömürden sonra, yani 833 yıl önce bu aleme veda etmiştir.

 

Kadiri Devranı ilgiyle takip edildi

Soy itibariyle hem Seyyid, hem de Şerif idi.

Yani soyu, babası Seyyid Musa tarafından İmam-ı Hasan Efendimiz’e, annesi Fatma Hatun tarafından da İmam-ı Hüseyin Efendimiz’e dayanıyordu.

Onun için şu ibare meşhur olmuştur: “Veliler Sultanı Abdülkadir Geylani, aşk ile doğdu, kemal ile ömür sürdü ve kemal-i aşk ile Rabb’ine vasıl oldu.”

Doğacağı Ramazan ayının ilk gecesi babası Seyyid Musa Cengi bir rüya görmüştü: Peygamberler peygamberi Hz. Muhammed (A.S.), ashab ve bütün evliyayı kiram bir yere toplanmışlardı. Resulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdu ki: “Ya Musa, Oğlum! Gücü herşeye yeten ve herşeyin sahibi olan Cenab-ı Allah, bu gece sana insanların üstünde müstesna bir erkek evlat hediye etti.Bu evlat benim evladımdır. Ne mutlu sana..”

Abdülkadir hiçbir çocuğa benzemiyordu. Ramazan günleri annesinden süt emmiyor, yöre halkı ramazanın giriş çıkışını onun bu durumuna göre tayin ediyordu. 18 yaşında çobanlık yaparken bir ineğin, hikmeti ilahiye ile “Sen bunun için yaratılmadın,” demesi üzerine annesinden izin alıp ilim tahsili için Bağdat’a geldi. Yolda kervanın yolunu kesen eşkiyalara annesine doğruluktan ayrılmayacağına dair verdiği söz için parasını saklamadan vermesinden dolayı eşkiyalar utanıp tövbekar oldular.

Hammad-ı Debbas Hazretleri Bağdat’ta ilk mürşidi olmuş, uzun yıllar ilim tahsili ve vazu nasihatla meşgul olduktan sonra, Bağdat’tan uzaklaşıp 25 yıl çöllerde uzlete çekilmiş ve kimseyle görüşmemiştir.

Bu süre içerisinde kendini ayakta tutacak kadar çöldeki bitkilerle beslenmiş, Peygamber Efendimiz’in ruhaniyyetinde terbiye görmüş ve Hızır (A.S.) ile arkadaşlık yapmıştır.

 

[İstanbul Zeytinburnu’nda düzenlenen geceye Almanya,Makedonya,Fransa ve Afrika’dan katılımlar gerçekleşti.

25 yıl sonra Bağdat’a dönmüş ve tüm insanlık alemine bir hakikat güneşi olarak doğmuştur. Bağdat’a gelince tüm halk onun nasihatlarını dinlemek için toplanmış, konuşmaya başlayamaması üzerine, Fahr-i Kainat Efendimiz’in ruhaniyyeti teşerrüf etmiş, ağzına yedi defa üflemiş ve O’na “Konuş, ya oğlum Abdülkadir; insanlara vaaz ve nasihatta bulun,” diye buyurmuşlardır. Bundan sonra Hz. Pir Efendimiz, durmaksızın kaynayıp coşan bir rahmet, hikmet ve ilim pınarı gibi tüm insanlara, susamış gönüllere hayat vermiştir ve hala da hayat vermeye devam etmektedir.

ONU TANIMADAN GEÇEN BİR ÖMÜR BOŞA GEÇMİŞTİR

Seyyid Abdülkadir Geylani Hazretleri, ölümünden sonra bile tasarrufu ve himayesi devam eden velayet burcunun şahıdır.

Birgün İbrahim bin Ethem’den bahsederlerken tesadüf ettiği talabelerine “Yazık, ona çok üzülüyorsunuz değil mi? Eğer zamanımızda olsaydı onu sarayında, tahtından ayırmadan irşad ederdik,” diye buyurmuşlardır.

Bugün dahi aynı o gün ve o dakika gibi, O’nun himmet ve tasarruf eli, eskilerin katlandığı sıkıntı, zahmet ve belalara maruz bırakmadan Hakk’ı arayan Hak yolcularının üzerindedir. Biraz gayretle tefekkür edip anlayabilenlere ne mutlu! Bir defasında şöyle buyurmuştur: “Hallac-ı Mansur, yanıldı. Ne var ki, zamanında elinden tutacak kimse çıkmadı. Bana gelince, her yolda kalanı sırtıma alanım. Arkadaşlarım, müridlerim, sevenlerim, ta kıyamete kadar, ne zaman darda kalsalar, ellerinden tutacağım. Her ne niyetle olursa olsun ismimizi anan ve kapımıza gelen herkese yardım elimiz uzanır. Ey şurada duran! Atım hızla yol alır. Mızrağım mutlaka hedefe isabet eder. Kılıcım kından çıktı, hem de keskindir. Her an seni korumaktayım, ama sen gafilsin; anlayamazsın.”

Seyyid Sultan Abdülkadir Geylani Hazretleri hem maddi ilimlerde hem de manevi ilimlerde devrinin tek otoritesi idi. O alimdi, pirlerin piriydi, kaynağını Habib-i Kibriya’nın o sonsuz deryasından alıyordu. Bilgi yönünden herkes O’na muhtaçtı. Soruyorlardı da, soruyorlardı. O da durmadan, dinlenmeden cevap veriyordu da cevap veriyordu. İnsanlara, istedikleri her neyse, Rahman’ın bitmez tükenmez Hazinesinden dağıtıyordu. “Dünyayı ne yapmalı? Dünyalığı neylemeli?” diye soranlara “O’nu kalbinden çıkar, eline al. Böyle yap, artık dünyanın ve dünyalığın sana zararı olmaz,” diye cevap verirdi. Bazan da, malın-mülkün su gibi olduğunu, gemi gibi üzerine binene yol aldıracağını, içine alanı ise helak edip batıracağını söylerdi. O, manevi bakımdan eşi bulunmaz bir hazine olduğu gibi, maddi bakımdan da insanların en zengini idi.

Fakat onun zenginliği hep fakirlerin, muhtaç ve yetimlerin yaralarını sarıyordu. Çünkü O, aynı zamanda insanların en cömertiydi. Üzerine hiç sinek konmamasının nedenini soran talebelerine şöyle demişti: “Evlatlar, sinek, bal ve pekmez neredeyse oraya üşüşür. Benim üzerimde ne dünya pekmezi, ne de ahiret balının işareti vardır. İşte bunun için üstümde sinek durmaz.” Bir keresinde kendisinden ihsan umarak gelen, doğduğu köyde çobanlık yapan bir çocukluk arkadaşını, en güzel biçimde misafir ettikten sonra, giderken de ona en iyi cinsinden bir kısrak ve yüz altın vermesi üzerine, arkadaşı Abdülkadir Geylani Hazretlerine kendini tutamayıp: “Ya Abdülkadir! Bu koyunlar, bu çobanlık bana çoktur. Şu sarayın, köşkler, dünya ve yıldızlar da sana azdır,” diyerek O’nun cömertliği ve inceliği karşısında hayranlığını dile getirmiştir.

[S

Seyyid Muhammed Efendi (k.s.)’nin teşrifleriyle şereflenen program manevi coşkuyla gerçekleşti

Bir keresinde de Onun debdebe ve saltanatını kıskanan bir yahudinin gelip, “Ya Gavs, sizin peygamberiniz ‘Dünya müminin cehennemi, inanmayanın ise cennetidir’ diye buyurmuşken, bir senin şu ihtişamına bak, bir de benim şu sefil ve fakir halime bak. Bunu nasıl izah edersin?” demesi üzerine atından inip adama sağ kolundan cübbesinin yenine bakmasını söylemiştir. Adam orda Geylani’nin cennetteki durumunu görüp hayranlık ve hayret içinde kalmış ve şimdi Geylani Hazretlerinin cennete nisbetle cehennemde olduğunu söylemiştir. Abdülkadir Geylani Hazretlerinin sol kolundan bakan adam orda da cehennemdeki kendi durumunu görmüş, korku ve dehşet içinde kalarak dünyanın cehennemdeki yere nisbetle kendisi için bir cennet olduğunu itiraf etmiş ve pişmanlık içerisinde tövbe ederek Hz. Pir’in huzurunda müslüman olmuştur. O’nun daha pek çok tasavvufi kerametleri anlatılagelmiştir.

Şeytanın bir cihetten seslenip üzerinden şeriatın kalktığını söylemesi üzerine ilahi ilmi vukufiyetiyle bunu sezip “sus, ey melun” diye cevap vermesi; bir ölüyü mezardan Hz. İsa Peygamber gibi “Allah’ın izniyle kalk,” diyerek diriltmesi; hizmetinde bulunan bir aşçıyı, birkaç saniye içinde aslında o aşçıya 12 sene gibi gelmesine rağmen tayy-ı zamanla imtihan etmesi; saldırıya uğrayan bir hanımın onun ismini anarak ondan yardım dilemesi üzerine elindeki asayı mescidinden atarak saldırganı uzaklaştırması onun sayısız kerametlerinden sadece birkaçıdır. Maddi ve manevi ilimlerdeki derinliği ve üzerindeki manevi lütuf ve rahmetle dinin esaslarını yeniden dirilttiği için kendine “dinin dirilticisi” anlamında “Muhyiddin” denmiş, O da bu ismi Endülüs’te dünyaya gelen ve “Şeyhül Ekber” namıyla ün salan manevi evladı İbni Arabi’ye vermiştir. Manen aldığı selahiyet ve emirle birgün Bağdat’ta zamanın kutbu (sahibüzzaman) olduğunu ve ayaklarının bütün evliyanın boynu üzerine olduğunu ilan etmiş ve bütün evliya da onun bu sözünü tasdik etmişlerdir.

O’nun bu üstün halini, makamını ve mertebesini anlayan, bilen ve tasdik eden ve Seyyid Abdülkadir Geylani’den 150 yıl sonra dünyaya gelen Şah-ı Nakşıbend Efendimiz “Bütün evliyanın boynu üzerine olan Geylani’nin ayağı benim gözümün nuru üzerine olsun,” diyerek mukabele etmiştir. Rivayete göre, birgün uzun bir süre hiç hareketsiz durduğunu gören ve bunun nedenini soran talebelerine Geylani Hazretleri, “Velayet kokusu Buhara’dan geliyor,” demiştir. Bahaüddin bin Muhammed El-Buhari Hazretleri Hacca giderken Hz. Pir’in türbesini ziyaret etmiş; bu sırada manevi bir halle, Seyyid Abdülkadir Geylani Hazretlerinin elinin kalbine nakşedildiğini ve kabz halinin çözüldüğünü gördüğünden kendisine “Şah-ı Nakşibend” lakabı takılmıştır. Geylani’nin feyz ve himmetinden istifade ederek ona olan minnettarlığını, muhabbetini izhar eden Şah-ı Nakşibend Efendimiz, bu hususu şu müstesna şiirinde dile getirir:

Her iki alemin sultanı Şah Abdülkadir Evladı Ademin hakanı Şah Abdülkadir,

Arşın, Kürsi’nin, Kalem’in ayı hem güneşi, En büyük nurdan bir kalb nuru Şah Abdülkadir.

Bu şiir mana büyüklerinin birbirini nasıl anladıklarını, birbirlerine nasıl muhabbet ettiklerini, nasıl yardımlaştıklarını ve manen nasıl tevhid sancağının taşıyıcıları olduğunu gösteren bir ibret tablosudur. Bu tablo bize bu büyüklerin ardından yürüyenlerin, birbirlerini nasıl anlayıp muamele edecekleri hususunda bir anahtar hüviyetindedir. Seyyid Abdülkadir Geylani Hazretleri oğluna şöyle vasiyet etmiştir: “Tasavvuf öyle bir haldir ki, o hale kimsenin laf ile varması mümkün değildir. Onun için bir fakire rastlarsan ilmine dayanarak onunla münakaşa etme, itirazda bulunma. Gönlünü almaya bak. Şunu iyi bil ki, tasavvuf sekiz hal üzeredir:

1. Merhamet ve şefkat,

2. Doğruluk,

3. Sadakat,

4. Cömertlik,

5.Sabretmek,

6. Sır tutmak,

7. Fakirliğini ve acizliğini bilmek,

8. Rabbine şükretmek.”

Abdülkadir Geylani Hazretleri’ne hayranlıklarını ve minnettarlıklarını anlata anlata bitiremeyen Hak aşıklarından birkaç mısra şöyledir: Yunus der ki: Seyyah olup şol alemi ararsan Abdülkadir gibi sultan bulunmaz Ceddi Muhammeddir, eğer sorarsan Abdülkadir gibi sultan bulunmaz Hak yeri yaratıp göğü düzeli Hoş nazar eylemiş ona ezeli Evliyalar serçeşmesi, mana güzeli Abdülkadir gibi sultan bulunmaz O zamandan bu yana asırlar asırları kovalamış, ama Seyyid Abdülkadir Geylani Hazretlerinin güneşi hep aynı kalmıştır. O güneş ki, hala ötelerin ötesine ulaştıracak engin ufuklar çiziyor. O, Ebu Muhammed, Kutbu’r Rabbani, insanların ve cinlerin rehberi olan Seyyid Sultan Abdülkadir Geylani’dir.

 [6]

Abdülkadir Geylani Hz.’lerinin türbesi

Tam sekiz asırdan fazladır insanların sığınağı, darda kalmışların yardımına yetişici olmaya devam etmiştir. O batmayan güneştir. Menkıbe ve kerametleri sayılamayacak kadar çoktur. Hiçbir velide ondaki kadar çok keramet görülmemiştir. O, Gavsül Azam’dır; O’na bu ismi Cenabı Hak ihsan etmiştir. Adetleri yırtacak ve akılları donduracak kadar halleri ve keşifleri olmuştur. O, zikri daim, fikri çok, kalbi yumuşak, yüzü mütebessim, ruhu ince, eli açık, ilmi umman, ahlâkı üstün ve soyu temiz bir Zat-ı Şeriftir. O ve onun yolunun nurdan halkaları, ömür denilen sermayeyi en güzel şekilde yaşayarak bu yüksek makamlara hak kazanmışlardır. Onlar ehli sünnet üzere doğru bir itikat, sabır, gayret, doğruluk, güzel ahlâk, ihlas ve diğer pek üstün meziyetlerle kulluk makamının en üstün noktalarına ulaşmışlardır. Onları anlamak ancak onların gittiği nurlu yolun yolcusu olmakla, yani İslamiyet’i yaşamakla mümkündür. Onu sevmek saadet tacı, onun ahlâkıyla ahlâklanmak sonsuz kurtuluş ilacıdır. Çünkü O’nun namı: Hazreti Pir Seyyid Sultan Abdülkadir Geylani Kaddesallahu Sırrahul Aziz ve Hakim’dir.


Bilinmesi Gereken Dualar

 

1 – SEYYİDU’L İSTİĞFAR DUASI

“Ya Allah (CC)! Sen benim Rabbimsin. Senden başka ilah yoktur. Beni Sen yarattın ve ben Senin kulunum. Ve ben iman ve ubudiyyetimde gücüm yettiği kadar Senin ahd ü misakın üzereyim. Ya Rabbi (CC)! Yaptıklarımın şerrinden sana sığınırım: Ve Senin bana inam ve ihsan etdiğin nimetleri ikrar ve itiraf ederim. Kendi kusur ve günahlarımı da ikrar ve itiraf ederim. Ya Rabbi (CC)! Sen beni afv ü mağfiret eyle. Zira Senden başkası günahları afv ü mağfiret edemez.”(Buhari,Daevat 1)

Bir kimse bu Seyyidül-istiğfarı ihlas ve yakin itikadıyle gündüz okur da o günde akşam olmadan evvel vefat ederse o kimse ehl-i cennettendir. Ve eğer bu duayı yakin itikadiyle gece okur da sabah olmazdan evvel vefat ederse yine ehl-i cennettendir.” Yani cennete ilk girecekler ile cehennemi görmeksizin ol kimse cennete dahil olur, demektir.

Bu duanın hulasa-i meali: “Ya Rabb (CC)! Ben cürm ü kusurlarımı itiraf eylerim, tevbe ve istiğfar ederim, nimetlerinin şükründen acizim, beni afv ü mağfiret eyle”, demektir.

2 – SIKINTI HALİNDE OKUNMASI GEREKEN ZİKİR VE DUALAR

Sıkıntıya düçar olan bir kardeşimiz günde 700 defa “Estağfirullah el-Azim“ diyerek istiğfar zikrine devam ederse bi-iznillah sıkıntılarından halas olur.Ve şu zikirlere de devam eder;

La ilahe illallahulazim-ul halim La ilahe illallahu Rabbu’l-Arş’il Azim

La ilahe illallahu Rabbu’s-semavati ve Rabbu’l-ardi Rabbu’l Arşi’l-Kerim

(Azim ve Halim olan Allah’tan başka hakkıyla ibadete layık hiçbir ilah yoktur.Yüce Arş’ın Rabbi olan Allah’tan başka hakkıyla ibadete layık hiçbir ilah yoktur.Göklerin,yerin ve Kerim Arş’ın Rabbi olan Allah’tan başka hakkıyla ibadete layık hiçbir ilah yoktur.)

 

http://www.dinimizislam.com/Ekart/dualar/006.jpg

La ilahe illa ente sübhaneke inni küntü minezzalimin.

(Allahım, senden başka ibadete layık hiçbir ilah yoktur.Seni tüm noksan sıfatlardan tenzih ederim.Gerçekten ben zalimlerden oldum.)

3 – HASTALARA OKUNMASI GEREKEN ZİKİR VE DUALAR

Fatiha suresi okunur ve bir suya üflenerek hasta olan zata içirilir ve 7 defa şu dua okunur;

Es’elullahe’l azim rabbe’l arş’il azim en yeşfiyek.

(Yüce Arş’ın Rabbi, Yüce Allah’tan sana şifa vermesini dilerim.)

4 – HİMMET İÇİN YAPILMASI GEREKEN DUA

İhlas ile şeyhe teslim olunmalı ve daima şu duada bulunulmalıdır;

 

(Allahım bize bu dünyada da ahirette de iyilik ve güzellik ver,bizi cehennem azabından koru!)

 

5 – HACET İÇİN YAPILMASI GEREKEN DUA

Bu duaya günde 91 defa devam edilmelidir;

6 – NAZARDAN VE KÖTÜLÜKLERDEN KORUNMAK İÇİN OKUNMASI GEREKEN ZİKİR VE DUALAR

lüklerden ve nazardan korunmak isteyen muavizeteyn yani Nas ve Felak surelerini okur.Sabah kalkarken ve akşam yatarken 20 defa Besmele-i Şerife getirir.

7 – TEVBE VE İSTİĞFAR DUALARI

Estağfirullah el azim ellezi la ilahe illahu vel hayyul kayyumu ve etubu ileyh.

(Hayy ve Kayym olan,O’ndan başka hakkıyla ibadete layık hiçbir ilah olmayan Yüce Allah’tan bağışlanma diler ve O’na tevbe ederim.)


8 – BEREKET İÇİN OKUNMASI GEREKEN ZİKİR VE DUALAR

Bereket için günde 100 defa “Ya Basıt“ ism-i celili okunur.

9 – SABAH KALKARKEN VE AKŞAM YATARKEN OKUNMASI GEREKEN DUALAR

Sabah kalkarken ve akşam yatarken yedi defa Fatiha Suresi okunur.

10 – HAZRET-İ YUNUS (A.S.)’IN DUASI

 

La ilahe illa ente subhaneke inne küntü minezzalimin ve ente erhamurrahimin.

(Senden başka ilah yoktur,seni tenzih ederim.Şüphesiz ben zalimlerden oldum,sen merhametlilerin en merhametlisisin.)

 

11 – HAZRET-İ İBRAHİM (A.S.)’IN DUASI

Hasbiyallahu ve ni’mel vekil ni’mel mevla ve ni’mennasir ğufraneke rabbena ve ileykel mesiyr.

(Allah bana yeter,o ne güzel vekildir,ne güzel bir veli ve ne güzel bir yardımcıdır.Senden bağışlanmamı dilerim şüphesiz dönüş sanadır.)

12 – HAZRET-İ EYÜP (A.S.)’IN DUASI

 

(Ya Rabbi,beni dert kapladı,sen merhametlilerin en merhametlisisin.)

 

13 – PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V.)’İN DUASI

 

(Allah’ı noksan sıfatlardan tenzih ederim.Hamd Allah’adır.Allah’tan başka ilah yoktur.O en büyüktür.)

Peygamberimiz bu dua hakkında şöyle buyurmuştur;

“Bu zikir benim için üzerine güneş doğan herşeyden daha sevgilidir.Bu zikre devam edenlerin günahlaru deniz köpükleri kadar çok olsa bile hepsi bağışlanır.“

(Allah’tan başka ilah yoktur.O birdir ve ortağı yoktur.Mülk ve saltanat ona aittir.Tüm övgüler O’nadır.Şüphesiz O’nun gücü herşeye yeter.)

 

Peygamberimiz bu dua hakkında şöyle buyurmuştur;

“Bir kimse günde yüz defa bu zikri okursa on köleyi hürriyetine kavuşturmuş kadar sevap kazanır ve ona yüz sevap yazılır ve yüz günahı bağışlanır.Bu zikir o gün akşama kadar o kimsenin şeytandan korunmasını sağlar ve bu duayı kendisinden daha çok tekrar edenden başka hiç kimse ondan daha değerli bir amel işlemiş olamaz.“

رَبِّ اَِنّىِ مَسَّنِىَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَالرَّاحِمِينَ

Şeyh Seyyid Mahmud Usta Efendi

       Şeyh Seyyid Hocazade Mahmud Efendi H.1270 M.1863 tarihinde Kayseri ili, İncesu İlçesine bağlı Kızılviran Kasabası’nda dünyaya geldi. babası Şeyh Seyyid Mahmud Efendi, annesi Ayşe Hanımdır. Babasının yanında dini ilimleri tahsil etmiş, kısa dönem Kayseri medreselerinde bulunmuş ve İncesu’daki tarihi Kara Mustafa Paşa Medresesinde eğitim görmüştür. İncesu ilçesinde bulunan Şeyh Seyyid Muhammed Emin bin İbrahim efendinin tekkesinde kalmış ve ondan Nakşibendiyye Tarikatının İcazetini almıştır.                                   
              Medine ‘de bulunan Şeyh Ahmed bin Allame Rıdvan’dan Delailu’l –Hayrat okumuş ve icazet almıştır. Şeyh Hocazade Mahmud Efendi H.1330 M. 1911 tarihlerinde Kayseri Hacılar ilçesinde bulunmuş ve bu dönemde Abdullah Dağıstani ile karşılıklı mektuplaşmışlardır. 24 Recep 1330 M.1911 tarihli bir mektubunda Şeyh Hazretleri Abdullah Dağıstani’nin mektubuna cevaben Hacılar Nahiyesi’nde çeşitli dini görevlerde bulunduğunu belirtmiştir.              
              Şeyh Hocazade Mahmud Efendi o dönemde yörenin en meşhur yapı ustası idi. Bu nedenle soyadı kanunuyla birlikte ailesine “ Usta” soy ismi verilmiştir. balkan Harbi’nin patlak vermesi akabinde Şeyh hazretlerinin çocukları cephelere gitmiş, oğlu Mahmud Efendi Balkan harbinde şehit düşmüştür. Milli mücadele yıllarında orduya silah ve erzak sevkıyatında da bulunan Şeyh Hazretleri H.1349 M. 1931 senesinde ahirete irtihal etmiştir. Kabri şerifleri Kızılören Kasabası’nda bulunmaktadır.
17 Zilhicce 1320 Tarihli Delâilu’l-Hayrat İcazetnâmesî  
1. Şeyh Seyyid Muhammed bin Muhammed el-Cezulî [Marakeş]          (Cezuliyye Kolu Piri ve Delailu’l-Hayrat Müellifi) H. 890 M. 1485
2. Şeyh Seyyid Abdülaziz Tiba’
3. Şeyh Seyyid Ahmed bin Musa es-Semlâlî
4. Şeyh Seyyid Ahmed bin Ebu’l-Abbas et-Tamagî
5. Şeyh Seyyid Abdülkadir el-Fasi
6. Şeyh Seyyid Ahmed el-Makarrî
7. Şeyh Seyyid Ahmed bin el-Hacı
8. Şeyh Seyyid Muhammed bin Ahmed bin Ahmed el-Müsnî
9. Şeyh Seyyid Muhammed bin Seyyid Ahmed el-Hadorî
10. Şeyh Ali ibn-i Yusuf el-Harirî el-Medenî
11. Şeyh Seyyid Ahmed ibn-i Merhum Seyyid Allame Rıdvan (Medine)
12. Şeyh Seyyid Hocazade Mahmud Usta Efendi [Kızılviran] H.1349 M.1931

Kadiriyye Tarikatı Şeceresi bir vechi

1. Hazret-i İmam Alî el-Murtazâ
bin Ebî Tâlib (k.v) (Necef) H. 40 M. 661
2. Oğlu İmam Seyyid Ebu Abdullah
Hüseyin (r.a) (Kerbelâ) H. 49 M. 670

3. Oğlu İmam Seyyid Zeynelabidin Alî (Medine) H. 95 M. 713
4. Oğlu İmam Seyyid Muhammed el-Bâkır (Medine) H. 114 M. 733
5. Oğlu İmam Seyyid Ca’fer es-Sâdık (Medine) H. 148 M. 765
6. Oğlu İmam Seyyid Mûsâ el-Kâzım (Bağdat) H. 183 M. 799
7. Oğlu İmam Seyyid Alî er-Rızâ (Meşhed) H. 203 M. 818
8. Şeyh Ebu Mahfuz Maruf el-Kerhî H. 204 M. 820
9. Şeyh Ebu’l-Hasan Sırrı es-Sakatî H. 257 M. 870
10. Şeyh Ebu’l-Kasım Cüneyd bin Muhammed el-Bağdâdî
(Cüneydiyye Tarikatı Piri) H. 297 M. 909
11. Şeyh Ebu Bekir Cafer bin Yunus Şiblî el-Bağdadî H. 334 M. 945
12. Şeyh İzzeddîn Abdülazîz bin Haris et-Temîmî
13. Oğlu Şeyh Ebu’1-Fazl Abdülvâhid
bin Abdilazîz et-Temîmî H. 425 M. 1033
14. Şeyh Ebu’l-Ferec (Ebu’l-Feth) Abdurrahmân
(Muhammed bin Abdullah) et-Tarsûsî H. 447 M. 1055
15. Şeyh Ebu’l-Hasan Alî bin Muhammed
bin Yusuf el-Kırşî el-Hükârî H. 486 M. 1093
16. Şeyh Kâdu’l-Kudât Ebu Said el-Mübârek
bin Ali el-Mahzûmî el-Muharrimî el-Bağdâdî H. 513 M. 1119
17. Şeyh Seyyid Şerif Abdülkâdir el-Geylânî (Bağdat)
(Kadiriyye Tarikatı Piri) H. 561 M. 1166
18. Şeyh Seyyid Muhammed el-Kadirî es-Sincârî (Cizre)
(Muhammediyye Tarikatı Piri) H. 619 M. 1223
Bundan sonra silsile Nesep yoluyla Efendimize kadar intikat etmektedir.Bakınız Altın Silsile

Geylani Hz. Hayatı


عبد القادر الجيلاني

Hazreti Pîr Seyyid Sultan Abdülkadir Geylani Kaddesallahü Sırrahül Azîz ve Hakîm, velayet burcunun batmayan güneşi, bütün velilerin piri, intisab edenlerin mutluluğa erdiği hidayet sancağı, ebedi saadetleri kendinde toplayan, maddi ve manevi tertemiz bir yolun mensubu ve Hz. Muhammed’in (s.a.v.) soyundan gelen torunudur.

Tüm tarikatlar, hikmet ve ilim yolları, kaynağı Hz. Muhammed (s.a.v.) ummanı olan O yüce pınardan beslenmişlerdir.

Yüce vasıflarını dile getirmede kelimelerin güçsüz kaldığı o yüce veli kamil insan, Gavsül Azam, Velayetin Sultanı, Sultanü’l Evliya, Sertacü’l Evliya, Kutbu’r Rabbani, Gavsü’s Samedani gibi yüce sıfatlarla anılır.

Hazreti Abdülkadir Geylani, 1077 (hicri 470) yılında, Peygamberimizin vefatından 445 yıl sonra, Hazar denizinin güneyinde Geylan kasabasında doğmuş, 1166 (hicri 561) yılında 91 yıllık muhteşem bir ömürden sonra, yani 833 yıl önce bu aleme veda etmiştir.

Soy itibariyle hem Seyyid, hem de Şerif idi.

Yani soyu, babası Seyyid Musa tarafından İmam-ı Hasan Efendimiz’e, annesi Fatma Hatun tarafından da İmam-ı Hüseyin Efendimiz’e dayanıyordu.

Onun için şu ibare meşhur olmuştur: “Veliler Sultanı Abdülkadir Geylani, aşk ile doğdu, kemal ile ömür sürdü ve kemal-i aşk ile Rabb’ine vasıl oldu.”

Doğacağı Ramazan ayının ilk gecesi babası Seyyid Musa Cengi bir rüya görmüştü: Peygamberler peygamberi Hz. Muhammed (A.S.), ashab ve bütün evliyayı kiram bir yere toplanmışlardı. Resulullah (s.a.v.) Efendimiz buyurdu ki: “Ya Musa, Oğlum! Gücü herşeye yeten ve herşeyin sahibi olan Cenab-ı Allah, bu gece sana insanların üstünde müstesna bir erkek evlat hediye etti.

Bu evlat benim evladımdır. Ne mutlu sana..” Abdülkadir hiçbir çocuğa benzemiyordu. Ramazan günleri annesinden süt emmiyor, yöre halkı ramazanın giriş çıkışını onun bu durumuna göre tayin ediyordu. 18 yaşında çobanlık yaparken bir ineğin, hikmeti ilahiye ile “Sen bunun için yaratılmadın,” demesi üzerine annesinden izin alıp ilim tahsili için Bağdat’a geldi. Yolda kervanın yolunu kesen eşkiyalara annesine doğruluktan ayrılmayacağına dair verdiği söz için parasını saklamadan vermesinden dolayı eşkiyalar utanıp tövbekar oldular.

Hammad-ı Debbas Hazretleri Bağdat’ta ilk mürşidi olmuş, uzun yıllar ilim tahsili ve vazu nasihatla meşgul olduktan sonra, Bağdat’tan uzaklaşıp 25 yıl çöllerde uzlete çekilmiş ve kimseyle görüşmemiştir.

Bu süre içerisinde kendini ayakta tutacak kadar çöldeki bitkilerle beslenmiş, Peygamber Efendimiz’in ruhaniyyetinde terbiye görmüş ve Hızır (A.S.) ile arkadaşlık yapmıştır.

25 yıl sonra Bağdat’a dönmüş ve tüm insanlık alemine bir hakikat güneşi olarak doğmuştur. Bağdat’a gelince tüm halk onun nasihatlarını dinlemek için toplanmış, konuşmaya başlayamaması üzerine, Fahr-i Kainat Efendimiz’in ruhaniyyeti teşerrüf etmiş, ağzına yedi defa üflemiş ve O’na “Konuş, ya oğlum Abdülkadir; insanlara vaaz ve nasihatta bulun,” diye buyurmuşlardır. Bundan sonra Hz. Pir Efendimiz, durmaksızın kaynayıp coşan bir rahmet, hikmet ve ilim pınarı gibi tüm insanlara, susamış gönüllere hayat vermiştir ve hala da hayat vermeye devam etmektedir.

Evet, Seyyid Abdülkadir Geylani Hazretleri, ölümünden sonra bile tasarrufu ve himayesi devam eden velayet burcunun şahıdır.

Birgün İbrahim bin Ethem’den bahsederlerken tesadüf ettiği talabelerine “Yazık, ona çok üzülüyorsunuz değil mi? Eğer zamanımızda olsaydı onu sarayında, tahtından ayırmadan irşad ederdik,” diye buyurmuşlardır.

Bugün dahi aynı o gün ve o dakika gibi, O’nun himmet ve tasarruf eli, eskilerin katlandığı sıkıntı, zahmet ve belalara maruz bırakmadan Hakk’ı arayan Hak yolcularının üzerindedir. Biraz gayretle tefekkür edip anlayabilenlere ne mutlu! Bir defasında şöyle buyurmuştur: “Hallac-ı Mansur, yanıldı. Ne var ki, zamanında elinden tutacak kimse çıkmadı. Bana gelince, her yolda kalanı sırtıma alanım. Arkadaşlarım, müridlerim, sevenlerim, ta kıyamete kadar, ne zaman darda kalsalar, ellerinden tutacağım. Her ne niyetle olursa olsun ismimizi anan ve kapımıza gelen herkese yardım elimiz uzanır. Ey şurada duran! Atım hızla yol alır. Mızrağım mutlaka hedefe isabet eder. Kılıcım kından çıktı, hem de keskindir. Her an seni korumaktayım, ama sen gafilsin; anlayamazsın.”

Seyyid Sultan Abdülkadir Geylani Hazretleri hem maddi ilimlerde hem de manevi ilimlerde devrinin tek otoritesi idi. O alimdi, pirlerin piriydi, kaynağını Habib-i Kibriya’nın o sonsuz deryasından alıyordu. Bilgi yönünden herkes O’na muhtaçtı. Soruyorlardı da, soruyorlardı. O da durmadan, dinlenmeden cevap veriyordu da cevap veriyordu. İnsanlara, istedikleri her neyse, Rahman’ın bitmez tükenmez Hazinesinden dağıtıyordu. “Dünyayı ne yapmalı? Dünyalığı neylemeli?” diye soranlara “O’nu kalbinden çıkar, eline al. Böyle yap, artık dünyanın ve dünyalığın sana zararı olmaz,” diye cevap verirdi. Bazan da, malın-mülkün su gibi olduğunu, gemi gibi üzerine binene yol aldıracağını, içine alanı ise helak edip batıracağını söylerdi. O, manevi bakımdan eşi bulunmaz bir hazine olduğu gibi, maddi bakımdan da insanların en zengini idi.

Fakat onun zenginliği hep fakirlerin, muhtaç ve yetimlerin yaralarını sarıyordu. Çünkü O, aynı zamanda insanların en cömertiydi. Üzerine hiç sinek konmamasının nedenini soran talebelerine şöyle demişti: “Evlatlar, sinek, bal ve pekmez neredeyse oraya üşüşür. Benim üzerimde ne dünya pekmezi, ne de ahiret balının işareti vardır. İşte bunun için üstümde sinek durmaz.” Bir keresinde kendisinden ihsan umarak gelen, doğduğu köyde çobanlık yapan bir çocukluk arkadaşını, en güzel biçimde misafir ettikten sonra, giderken de ona en iyi cinsinden bir kısrak ve yüz altın vermesi üzerine, arkadaşı Abdülkadir Geylani Hazretlerine kendini tutamayıp: “Ya Abdülkadir! Bu koyunlar, bu çobanlık bana çoktur. Şu sarayın, köşkler, dünya ve yıldızlar da sana azdır,” diyerek O’nun cömertliği ve inceliği karşısında hayranlığını dile getirmiştir.

Bir keresinde de Onun debdebe ve saltanatını kıskanan bir yahudinin gelip, “Ya Gavs, sizin peygamberiniz ‘Dünya müminin cehennemi, inanmayanın ise cennetidir’ diye buyurmuşken, bir senin şu ihtişamına bak, bir de benim şu sefil ve fakir halime bak. Bunu nasıl izah edersin?” demesi üzerine atından inip adama sağ kolundan cübbesinin yenine bakmasını söylemiştir. Adam orda Geylani’nin cennetteki durumunu görüp hayranlık ve hayret içinde kalmış ve şimdi Geylani Hazretlerinin cennete nisbetle cehennemde olduğunu söylemiştir. Abdülkadir Geylani Hazretlerinin sol kolundan bakan adam orda da cehennemdeki kendi durumunu görmüş, korku ve dehşet içinde kalarak dünyanın cehennemdeki yere nisbetle kendisi için bir cennet olduğunu itiraf etmiş ve pişmanlık içerisinde tövbe ederek Hz. Pir’in huzurunda müslüman olmuştur. O’nun daha pek çok tasavvufi kerametleri anlatılagelmiştir.

Şeytanın bir cihetten seslenip üzerinden şeriatın kalktığını söylemesi üzerine ilahi ilmi vukufiyetiyle bunu sezip “sus, ey melun” diye cevap vermesi; bir ölüyü mezardan Hz. İsa Peygamber gibi “Allah’ın izniyle kalk,” diyerek diriltmesi; hizmetinde bulunan bir aşçıyı, birkaç saniye içinde aslında o aşçıya 12 sene gibi gelmesine rağmen tayy-ı zamanla imtihan etmesi; saldırıya uğrayan bir hanımın onun ismini anarak ondan yardım dilemesi üzerine elindeki asayı mescidinden atarak saldırganı uzaklaştırması onun sayısız kerametlerinden sadece birkaçıdır. Maddi ve manevi ilimlerdeki derinliği ve üzerindeki manevi lütuf ve rahmetle dinin esaslarını yeniden dirilttiği için kendine “dinin dirilticisi” anlamında “Muhyiddin” denmiş, O da bu ismi Endülüs’te dünyaya gelen ve “Şeyhül Ekber” namıyla ün salan manevi evladı İbni Arabi’ye vermiştir. Manen aldığı selahiyet ve emirle birgün Bağdat’ta zamanın kutbu (sahibüzzaman) olduğunu ve ayaklarının bütün evliyanın boynu üzerine olduğunu ilan etmiş ve bütün evliya da onun bu sözünü tasdik etmişlerdir.

O’nun bu üstün halini, makamını ve mertebesini anlayan, bilen ve tasdik eden ve Seyyid Abdülkadir Geylani’den 150 yıl sonra dünyaya gelen Şah-ı Nakşıbend Efendimiz “Bütün evliyanın boynu üzerine olan Geylani’nin ayağı benim gözümün nuru üzerine olsun,” diyerek mukabele etmiştir. Rivayete göre, birgün uzun bir süre hiç hareketsiz durduğunu gören ve bunun nedenini soran talebelerine Geylani Hazretleri, “Velayet kokusu Buhara’dan geliyor,” demiştir. Bahaüddin bin Muhammed El-Buhari Hazretleri Hacca giderken Hz. Pir’in türbesini ziyaret etmiş; bu sırada manevi bir halle, Seyyid Abdülkadir Geylani Hazretlerinin elinin kalbine nakşedildiğini ve kabz halinin çözüldüğünü gördüğünden kendisine “Şah-ı Nakşibend” lakabı takılmıştır. Geylani’nin feyz ve himmetinden istifade ederek ona olan minnettarlığını, muhabbetini izhar eden Şah-ı Nakşibend Efendimiz, bu hususu şu müstesna şiirinde dile getirir:

Her iki alemin sultanı Şah Abdülkadir Evladı Ademin hakanı Şah Abdülkadir,

Arşın, Kürsi’nin, Kalem’in ayı hem güneşi, En büyük nurdan bir kalb nuru Şah Abdülkadir.

Bu şiir mana büyüklerinin birbirini nasıl anladıklarını, birbirlerine nasıl muhabbet ettiklerini, nasıl yardımlaştıklarını ve manen nasıl tevhid sancağının taşıyıcıları olduğunu gösteren bir ibret tablosudur. Bu tablo bize bu büyüklerin ardından yürüyenlerin, birbirlerini nasıl anlayıp muamele edecekleri hususunda bir anahtar hüviyetindedir. Seyyid Abdülkadir Geylani Hazretleri oğluna şöyle vasiyet etmiştir: “Tasavvuf öyle bir haldir ki, o hale kimsenin laf ile varması mümkün değildir. Onun için bir fakire rastlarsan ilmine dayanarak onunla münakaşa etme, itirazda bulunma. Gönlünü almaya bak. Şunu iyi bil ki, tasavvuf sekiz hal üzeredir:

1. Merhamet ve şefkat,

2. Doğruluk,

3. Sadakat,

4. Cömertlik,

5.Sabretmek,

6. Sır tutmak,

7. Fakirliğini ve acizliğini bilmek,

8. Rabbine şükretmek.”

Abdülkadir Geylani Hazretleri’ne hayranlıklarını ve minnettarlıklarını anlata anlata bitiremeyen Hak aşıklarından birkaç mısra şöyledir: Yunus der ki: Seyyah olup şol alemi ararsan Abdülkadir gibi sultan bulunmaz Ceddi Muhammeddir, eğer sorarsan Abdülkadir gibi sultan bulunmaz Hak yeri yaratıp göğü düzeli Hoş nazar eylemiş ona ezeli Evliyalar serçeşmesi, mana güzeli Abdülkadir gibi sultan bulunmaz O zamandan bu yana asırlar asırları kovalamış, ama Seyyid Abdülkadir Geylani Hazretlerinin güneşi hep aynı kalmıştır. O güneş ki, hala ötelerin ötesine ulaştıracak engin ufuklar çiziyor. O, Ebu Muhammed, Kutbu’r Rabbani, insanların ve cinlerin rehberi olan Seyyid Sultan Abdülkadir Geylani’dir.

Tam sekiz asırdan fazladır insanların sığınağı, darda kalmışların yardımına yetişici olmaya devam etmiştir. O batmayan güneştir. Menkıbe ve kerametleri sayılamayacak kadar çoktur. Hiçbir velide ondaki kadar çok keramet görülmemiştir. O, Gavsül Azam’dır; O’na bu ismi Cenabı Hak ihsan etmiştir. Adetleri yırtacak ve akılları donduracak kadar halleri ve keşifleri olmuştur. O, zikri daim, fikri çok, kalbi yumuşak, yüzü mütebessim, ruhu ince, eli açık, ilmi umman, ahlâkı üstün ve soyu temiz bir Zat-ı Şeriftir. O ve onun yolunun nurdan halkaları, ömür denilen sermayeyi en güzel şekilde yaşayarak bu yüksek makamlara hak kazanmışlardır. Onlar ehli sünnet üzere doğru bir itikat, sabır, gayret, doğruluk, güzel ahlâk, ihlas ve diğer pek üstün meziyetlerle kulluk makamının en üstün noktalarına ulaşmışlardır. Onları anlamak ancak onların gittiği nurlu yolun yolcusu olmakla, yani İslamiyet’i yaşamakla mümkündür. Onu sevmek saadet tacı, onun ahlâkıyla ahlâklanmak sonsuz kurtuluş ilacıdır. Çünkü O’nun namı: Hazreti Pir Seyyid Sultan Abdülkadir Geylani Kaddesallahu Sırrahul Aziz ve Hakim’dir.

Şeceresi

ŞEYH SEYYİD ABDÜLKADİR GEYLANI HAZRETLERİNİN BABA TARAFI SOY ŞECERESİ
1 Hz İmamı Ali [Necef] H40 M660
2 Oğlu Seyyıd İmamı Hasan [Medine] H50 M670
3 Oğlu Şerif Hasanül Müsenna (Şeyh Hasan Şazili ceddi)
4 Oğlu Şerif Abdullah Muhid
5 Oğlu Şerıf Musa El Cevni
6 Oğlu Şerif Abdullah Sani
7 Oğlu Şerif Musa Sani
8 Oğlu Şerif Davud

9 Oğlu Şerif Muhammed
10 Oğlu Şerif Yahya
11 Oğlu Şerif Ebu Salih Cengi
12 Oğlu Şerif Abdülkadir Geylani [Bağdat] (Kadriyye Tarikatı Piri) H561 M1165
ŞEYH SEYYID ABDÜLKADİR GEZLANİ HZ.LERİNİN ANNE TARAFI SOY ŞECERESİ
1 Hz İmamı Ali [Necef] H40 M660
2 Oğlu Seyyid İmam ı Hüseyin [Kerbela] H61 M680
3 Oğlu Seyyıd İmam-ı Zeynelabidin [Medine] H94 M712
4 Oğlu Seyyıd İmam-ı Muhammed Bakır [Medine] H113 M731
5 Oğlu Seyyıd İmam-ı Ca’fer-i Sadık [Medine] H148 M765
6 Oğlu Seyyid İmam-ı Musa-i Kazım [Bağdat] H183 M799
7 Oğlu Seyyid İmam-ı Ali Rıza [Meşhed] H203 M818
8 Oğlu Şeyh Seyyıd Ca’fer-i Sani
9 Oğlu Şeyh Seyyid Musa
10 Oğlu Şeyh Seyyid Kemaleddin
11 Oğlu Şeyh Seyyid Abdullah
12 Oğlu Şeyh Seyyid Mahmud
13 Oğlu Şeyh Seyyıd Cemaleddin
14 Oğlu Şeyh Şeyyid Abdullah
15 Kızı Seyyide Fatıma
16 Oğlu Şeyh Seyyid Abdülkadir Geylani [Bağdat] (Kadriyye Tarikatı Piri) H561 M1165

Arşiv Belgelerinde Dergahımız

Şeyh Piru’t-Tarika, Şâhu’l-Evliya, Kâmilu’l-Asfiya et-Takî el-Velî eş-Şehid es-Seyyid Muhammed el-Kadirî el-Hüseynî Gavsullah es-Sincanî;
Seyyid hazretleri, Şeyh Abdülkadir Geylânî hazretlerinin halifelerindendir. H.6 M. 12 yy’da Musul eyaletine bağlı Sincar bölgesinde yaşamıştır. Kadiri Tarikatı’nın Piri Abdülkadir Geylani Hazretleri ile birlikte Cûde dağında riyazette bulunmuştur. Ondan aldığı vazife ile Cizre havalisinde bir müddet halkı irşatla meşgul olmuş, Moğolların bölgeyi istila etmesiyle birlikte Kayseri yöresine hicret ederken 84 veya 104 yaşında olduğu halde takriben H. 619 M. 1223 senesinde yolda vefat etmiştir. Bir rivayete göre kabri Cizre’dedir.
Es-Seyyid Muhammed el-Kadiri hazretlerinin vefatı ardından irşat vazifesi nesli tarafından devam ettirilmiştir.
Moğol zulmünden kaçan Es-Seyyid Muhammed el-Kadiri hazretlerinin çocukları ve torunlarının bir kısmı aralarında Abdulkadir Geylani hazretlerinin çocuklarının, es-Seyyid Muinuddin Hasan el-Çiştî es-Sençerî hazretlerinin neslinin de bulunduğu seyyidler ile birlikte Kayseri şehrine göçmüşlerdir. M. 13 yy’ın ortalarında Moğol istilası ile birlikte Kayseri şehrinde meydana gelen işgaller, yağmalamalar ve kargaşaların akabinde Kayseri ili İncesu ilçesi Kızılviran havalisine yerleşmişlerdir. Bu seyyidler bir kabile olarak yaşamakta idiler ve devrin Selçuklu sultanları tarafından kendilerine vakıf arazileri tahsis edilmişti.
Çalkantılı bir dönemde meskun oldukları havalide imar ettikleri tekke ve zaviyeler ile Anadolu’nun Moğol yıkımından kurtuluşunda önderlik eden Muhammediye tarikatı şeyhleri olan bu zevât, kendilerine mahsus geniş vakıf arazilerinden elde ettikleri gelirleri tekke ve zaviyelerinde halkın ihtiyaçlarının karşılanması için sarf etmekte idiler. Bu seyyidlere ait tekke ve vakıflardan bazıları şu şekildedir; (H. 644 M. 1247; Anadolu Selçuklu Devleti Dönemi)Emir Tâc Vakfı ve Şeyh Seyyid Tâceddin Hazretleri;Bu vakıf, Abdülkadir Geylani hazretlerinin torunu oğlu Şeyh Seyyid Tâceddin hazretlerine ve nesline Anadolu Selçuklu Sultanı II Gıyaseddin tarafından vakfedilen ve Erciyes dağından kaynağını alarak Hisarcık beldesinden geçip, Kızılköşk mevkiine kadar varan akar suyun belli günlere ait tasarruf hakkı üzerine bina edilmiştir.
Bu vakfın vakfiyesi tarafımızdan Kızılören kasabası ile Hacılar ilçesi arasında vuku bulun su anlaşmazlığının halli için 1968 yılında mahkemeye verilmiş neticede Erciyes suyunun kullanım hakkı belli günlerde kızılviran havalisine tahsis edilmiştir. H. 644 M. 1247 tarihinde kaleme alınan ve şahitleri arasında Mevlana Celaleddin Rumî ve hocası Seyyid Burhaneddin Muhakkık et-Tirmizî hazretlerinin de bulunduğu bu vakfiye hakkında Arşiv Belgeleri ışığında Anadolu’da Kadirilik ve Kadiri Tarikatı’nın Muhammediye Kolu isimli eserimizde tafsilatlı bilgi verilmiştir.[1]
Şeyh Emîr Tâceddin Hazretlerinin Soy Şeceresi
1. Şeyh Seyyid Abdülkadir Geylanî [Bağdat](Kadiriyye Tarikatı Piri) H. 561 M. 1165
2. Oğlu Şeyh Seyyid Abdülaziz [Sincar] H. 602 M. 1205
3. Oğlu Şeyh Seyyid Ahmed [Kayseri]
4. Oğlu Şeyh Seyyid Taceddin (Emir Tac) [Kayseri]
Abdülkadir Geylani hazretlerinin 22’si kız 27’si erkek olmak üzere 49 çocuğu vardır. Abdülkadir Geylani hazretlerinin oğlu olan Şeyh Seyyid Abdulaziz hazretleri H.532 M. 1205 yılında dünyaya gelmiş olup, oldukça alim ve gayet mütavazi bir kimse idi. Birçok ulemadan icazet almış ve hadis rivayet etmiştir. Seyyid Abdülaziz hazretleri Askalan’da gazada bulunduğu sırada Kudüs’ü ziyaret etmesi akabinde H. 580 M. 1180 tarihinde Sincar’a bağlı Cibal köyüne yerleşmiştir. H. 602 yılının rebiu’l-evvel ayının 18’inde M. Temmuz 1138 tarihinde ahirete irtihal etmiştir.[2]
Kaynaklarda Muhammed ve Abdülhalık isminde iki oğlu olduğu belirtilen Şeyh Seyyid Abdülaziz hazretlerinin üçüncü oğlu Şeyh Seyyid Ahmed hazretleri ve onun oğlu Emir Tac hazretleri bize ulaşan arşiv belgeleri ve araştırmamız sayesinde gün yüzüne çıkmıştır.[3]
H. 1169 M. 1755 tarihinde bu vakfın mütevellileri Seyyid Hacı Ahmed oğlu Seyyid Mehmed Sâni Ağa efendi ve Seyyid Mehmed Çelebi efedilerdir.[4] Şeyh Seyyid Tâceddin Hazretlerinin nesli tarafından tesis edilmiş vakıf ve tekkelerden bazılar şunlardır;
1. Emir Mahmut Vakfı; Şeyh Seyyid Emir Taceddin’in nesline vakfedilen Kızılköşk arazisi H. 900 M. 1500 Tarihinde tanzim edilen evkaf defterlerinde Urla Suyunun Çarşamba ve Perşembe günleri hakları olmaları kaydıyla Emir Mahmut tarafından nesline vakfedilmiştir. Bu tarihte Emir Mahmut’un Şeyh Çelebi ve Ahmed Paşa isimli iki oğluyla Selçuk ve Hatun isimli kızları vakfın tevliyetinde gözükmektedir. H. 870 M. 1465 tarihinde bu vakfa Sultan Beyazıt Han tarafından berat ve mukarrernâme verilmiştir. H. 990 M. 1584 tarihinde bu vakfın 330 akçe geliri olduğu kayıtlıdır.[5]
2. Şeyh Hoca Vakfı M. 15 yy’da Osmanlılar tarafında Şeyh Hoca Ivaz’a mülk olarak verilen Hisarcık beldesi, Şeyh Hoca Ivaz tarafından kardeşi Emir Ahmed’e ve onun nesline vakfedilmiştir. H. 900 M. 1500 tarihinde bu vakfın mütevellisi Hacı Seydi evladından Halil Fakih oğlu Şeyh Yusuf’tur.[6]
3. Hacı Seydi Vakfı Bu vakıfta Şeyh Seyyid Emir Taceddin hazretleri ve nesline vakfedilen Erciyes suyu konu edinilmektedir. Buna görü Kayseri nahiyelerinden Gürle köyünden geçen su takriben H. 850 M. 1446 tarihinde Hacı Seydi tarafından vakfedilmiştir. H. 1168 M. 1754 Tarihinde bu vakfın mütevellisi Seyyid Ahmed Çelebidir. H. 1182 M. 1768’de Seyyid Ahmed-i Evvel, Seyyid Mahmet Sani ve Seyyid Enes oğlu Seyyid Osman vakfın mütevellisi olmuş ve bunlardan sonra vakfa Seyyid Mehmet oğlu Hidayetullah tevliyet etmiştir. H. 1291 M. 1874 tarihinde Seyyid İbrahim oğlu Seyyid Nuh efendi ve onun İzmir’e yerleşmesi ile de H. 1310 M. 1892 tarihinde Seyyid Nuh Efendi oğlu Seyyid Mustafa vakfın mütevellisidir.[7]
(H. 677 M. 1278; Anadolu Selçuklu Devleti Dönemi)Şeyhu’l-Meşâyih Şeyh Seyyid Selvi oğulları Şeyh Seyyid Hasan ve Şeyh Seyyid Hasum Bey Hazretleri Tekke ve VakıflarıŞeyh Seyyid Hasan Bey ve Şeyh Seyyid Hasum Bey Şeyh Seyyid Abdulkadir Geylani hazretlerinin halifelerinden Seyyid Muhammed el-Kadiri hazretlerinin torunlarındandır. H. 600-700 M.1200-1300 Tarihleri arasında bugün itibari ile Kayseri ili, İncesu İlçesi Çardaklı köyünün üzerine kurulu olduğu Mamalar bölgesinde yaşamışlardır.
Hasan Bey ve Hasum Bey iki kardeştir. Atalarına vakfedilen bugünkü Subaşı köyünün Kuzey sınırlarından başlayarak Kızılören Kasabasını içine alacak şekilde Karpuz Sekisi ve Hisartepe arazileri de dahil olan çok geniş bir araziye tasarruf etmekte idiler. Hasan ve Hasum Bey’in babası olan Şeyh Seyyid Selvi, Muhammediyye Tarikatı’na ait kadiri zaviyesi şeyhidir. Şeyh Seyyid Selvi’den sonra bu tekkeye Şeyh Seyyid Hasum Bey şeyh olmuştur. Şeyh Seyyid Hasum Bey kendi zimmetinde bulunan yukarıda belirttiğimiz arazinin yarısını H. 677 M. 1278 tarihinde tekkenin masraflarının karşılanması ve tekkede konaklayanların ihtiyaçlarının giderilmesi için vakfetmiştir.
Şeyh Seyyid Hasan Bey ise zimmetinde bulunan ve kardeşi ile ortak arazisini yine bu tarihte evlatlarına ve nesline vakfetmiştir. Neslinin inkırazı (kesilmesi) halinde Haremeyn-i Şerifeyn (Mekke ve Medine) fakirlerine vakfın gelirinin hibe edilmesi gerektiği belirtmiştir. Hasan ve Hasum Bey’in arazilerine Hasum Bey’in evladı olmadığı için Hasan Bey’in evlatları ve nesli tevliyet etmekteydiler.[8] Bugün bu zaviyenin yeri tam olarak bilinmemekle birlikte Seyyid Hasum Bey’in tekkesi 19 yy. ortalarına kadar mevcudiyetini koruyan Çardaklı Köyü-Hisartepe yamaçlarındaki kadiri tekkesi olsa gerektir. M. 1500 tarihinde bu tekkenin şeyhi Seyyid Mevlana Mehmet’tir. Ve bu vakfın arazisinin doğu komşuları yani bugünkü Avşar bölgesinde Evlad-ı Ahmed oğlu Mehmet’in Misafir Vakfı ve Hasan Kethüda Evlatları Vakfı bulunmaktadır. H. 1050 M. 1646 Tarihinde verilen bir hüküm suretinde vakfın mütevellisi ve Şeyhi Seyyid Hacı Bayram’dır.[9] H. 1175 M. 1762 tarihinde vuku bulan bir mahkeme kaydında Şeyh Hasan Bey Tekkesi ve Vakfı mütevellileri şu şekilde belirtilmektedir;
Şeyh Seyyid Hasan Bey’in evlatlarından es-Seyyid Ali oğlu es-Seyyid Mustafa Çelebi, es-Seyyid Feyzullah efendinin oğulları es-Seyyid Mehmet efendi, es-Seyyid Kasım efendi, es-Seyyid Ahmet efendi, es-Seyyid Hüseyin’in oğulları es-Seyyid Hasan ağa ve es-Seyyid Mehmet ağa, es-Seyyid Mehmet’in oğlu es-Seyyid Ahmet, es-Seyyid Hasan’ın oğlu es-Seyyid İsmail, es-Seyyid İsa oğlu es-Seyyid Mehmet, es-Seyyid Ahmet oğlu es-Seyyid el-Hac Abdi, es-Seyyid Süleyman oğlu es-Seyyid Ali, es-Seyyid Ebubekir oğlu es-Seyyid Mehmet, es-Seyyid Süleyman oğlu es-Seyyid Ömer ve onlar ile beraber es-Seyyid Hasan efendinin oğulları es-Seyyid Abdullah, es-Seyyid Mehmet, es-Seyyid Mahmut vakfın mütevellisi küçük es-Seyyid Osman oğlu es-Seyyid el-Hac Osman’ın şer’i vekili Ebubekir oğlu es-Seyyid Hüseyin[10] H. 1283 M. 1867 Tarihinde Seyyid Osman bin Seyyid Mehmed Abidin ve bunun vefatıyla çocukları H. 1329 tarihinde Remzi ve Emin Efediler, Remzi efendinin vefatıyla da H. 1330 Tarihinde Seyyid Remzi efendi’nin oğlu Seyyid Ahmed’e ve Seyyid Ahmed’in oğlu Abidin efendiye vakfın bir hissesi tahsis edilmiştir.
Vakfın bir hissesi Seyyid Mehmed Emin Efendinin oğulları Seyyid Mustafa ve Osman’a H. 1272 M. 1855 tarihinde tahsis edilmiş, bunların vefatları ardından vakfın hissesi Mustafa efendinin oğlu Emin Sudi ve İbrahim Cudi efendiye tahsis edilmiştir. Bir Hisse de H. 1287 M. 1865 Seyyid Osman oğlu Seyyid Mehmet Rıfat efendiye ve onun vefatının ardından oğlu Ahmed efendiye H. 1332 tarihinde tahsis olunmuştur.[11]
Şeyh Seyyid Reisu’l-Etkıyâ Muhammed bin Ali Ma’ruf bi-Omuzu Güçlü Hazretleri Büyük veli Seyh Seyyid Muhammed bin Ali Omuzu Güçlü Hazretleri M.1310-1390 (H.700-800) yılları arasında bugünkü Kayseri ili İncesu ilçesi Sürtme Köyü sınırları içerisinde kendinden sonra Omuzu Güçlü mezrası olarak adlandırılan yerde yaşamıştır. M.1230’lu yıllarda Sincan bölgesinden gelen, bugünkü Sürtme, Kızılören ve etraf oba arazilerini de içine alacak şekilde kendilerine vakfedilerek bu yöreye yerleştirilen Seyyid Muhammed Kadiri Hazretlerinin neslindendir ve Seyyiddir.[12]
Seyyid hazretleri uzun yıllar yöre halkını irşat etmiş, vefatını müteakip zaviyesi yakınlarına defnedilmiştir. Yüz yıllar boyunca irşat vazifesi nesli tarafından devam ettirilmiş, çevre araziler de türbenin ve zaviyenin giderleri için vakfedilmiştir. Yoksul kimselerin de bu vakfiyelerden hisse aldığını arşiv kaynaklarından öğrenmekteyiz.[13]
Bu büyük velinin türbesinde daima meskun kimseler bulunmakta idi.[14] Zaviye şeyhi ve seyyidler avarız vergisinden şehzade beratıyla muaf tutulmuşlardı.[15] H. 930 M. 1543 Tarihinde yapılan bir tahrirde Şeyh Ali fakih oğlu Şeyh Seyyid Hasan’ın zaviyenin Şeyhi olarak görünmekte ve bu zaviyeye hizmet edenlerden Şeyh Seyyid Muhammed bin Ali Omuzu Güçlü hazretlerinin neslinden gelen bir kimsenin Bağdat’ta bulunduğu belirtilmektedir. [16] H. 1287 M. 1870 tarihinde Şeyh seyyid Mehmed efendi, Seyyid Mustafa bin Ahmed efendi ve Mehmed Emin bin Hasan Efendi Omuzu Güçlü Zaviyesinin mütevellileri olarak kayıtlıdır.[17]
Yüzyıllar boyunca mevcudiyetini muhafaza eden Şeyh Seyyid Muhammed bin Ali Omuzu Güçlü Zaviyesi ve bunun meşrutalarından bugün sadece Şeyh hazretlerine ait türbe ayakta kalabilmiştir. Nitekim 700 yılı aşkın bir zamandır yöre halkı tarafından ziyaret edilen bu ehl-i beyt mürşidin türbesi 12 metre uzunluğunda, 3 metre yüksekliğinde, 7 metre enindedir. Sarı kesme kefek taştan iki kemer ile 40 m²’lik bir alan üzerine bina edilmiştir. Önü bahçelidir. Bunun yanında türbenin Kuzey ve Batı yönünde yüzü geçkin fakat yerleri belirsiz hale gelmiş derviş kabirleri vardır. Neslimize ait bu türbede 2003 yılında tarafımızca tadilat başlatılmış olup hayır-hasenat sahipleri ve yöre halkının destek ve katkılarıyla bir mescit bina edilmiş konumdadır. Hastalıkta, sıkıntılı hallerde, kuraklığın ve darlığın baş gösterdiği dönemlerde yöre halkı bu büyük velinin kabrini ziyaret edip dua ederler. Birçok kimsenin bu türbeden şifa bulduğunu yöre halkı ve bu türbeyi ziyaret edenler rivayet etmektedir.
——————————————————————————–
[1] A.g,e. s. 85-143.
[2] et-Tâdifi, Muhammed bin Yahya, Kalâidü’l-Cevâhir s.55; Behçetü’l-Esrar 114; Hadikatü’l-Evliya 73;
[3] A.g.e s. 96-8.
[4] KŞS No: 144 s. 68-2; A.g.e. s. 99-108.
[5] KKA. Konya Evkaf Defteri No: 565 vr. 205a; No: 584 vr. 93a; A.g.e. s. 110.
[6] KKA. Konya Evkaf Defteri No: 565 vr. 205a; No: 584 vr. 93a; VGA ŞD. No: 484 sr. 1042; BOA TD. No: 387 s. 220; A.g.e. s. 112-121.
[7] KŞS. No: 142 s. 33-1; No: 144 s. 65/2; VGA ŞD. No: 224 sr. 2960; A.g.e. 123-141.
[8] VGA. VD. 730 s. 52; A.g.e. s. 145-160.
[9] KŞS. No: 42-2 Belge: 309-B.
[10] VGA. VD. 779 s. 99.
[11] VGA. VD. 734 s. 165; ŞD. 225 sr. 772; KKA. Konya Evkaf Defteri No: 565 vr. 201b; No: 584 vr. 88b; BOA BA Defter Hane-i Âmire Kısmı TD. No: 640 s. 21; BOA TD. No: 387 s. 219; A.g.e. s. 143-213.
[12] VGA VD: 599 sr: 146; VD:734 sr: 165,167; VD: 730 sr: 52.
[13] VGA ŞD: 226 sr: 610.
[14] BOA TD No: 33 s: 168.
[15] BOA MAD TD No: 20 vr: 93b.
[16] BOA TD No: 976 s: 122
[17] VGA. ŞD. 226 sr. 610-2; A.g.e. s. 271-99.